31 Ağustos 2012

Vurun Osmanlı'ya:
Bir medeniyet nasıl yok edildi?


"Hükümet-i mutlaka devrine ait tuğralar ve halkını tutsak eden hükümdarların methedilmelerini havi levhalar bulunmaktadır. Ekserisi en hasis bir çıkar amacıyla yazılmış ve kazdırılmış olan bu levha ve tuğraların bu haliyle bırakılması ve mesela Cumhuriyet fikriyle beslenen bir okulun kapısının üzerinde bir padişahın armasının ve methiyesinin bulunması kadar garip bir manzaraya, Cumhuriyetle idare olunan başka ülkelerin hemen hiçbirisinde tesadüf edilemez. Yetişecek neslin fikirlerinde istibdadın en ufak bir eserini bile bırakmamak azminde bulunduğumuza nazaran bu gibi methiyelerin hâlâ mebânî-i resmiye ve milliyede kalması kabul edilemez."
TBMM II. Dönem Rize Mebusu Ekrem Rize

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün hemen ardından Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk Büyük Millet Meclisi tutanaklarında millet olarak mazimize ve atalarımız olan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kin ve nefretini kusan bazı mebusların hitaplarına rastlanır. Bu olaylar arasında en utanç verici olanı; II. Dönem Milletvekilliği yapmış olan Ekrem Rize’nin hazırlayıp, muhtelif celselerde savunduğu ve yasalaşmasını sağladığı 1057 sayılı: “Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bulunan bilumum mebânî-i resmiyye ve milliyye üzerindeki tuğra ve methiyelerin kaldırılarak yerine Cumhuriyet armasıyla Cumhuriyetin tarih-i kabulünün hakkettirilmesine dair” kanun olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun Türklüğü yok ettiğine inanan Ekrem Rize’nin, resmen uygulamaya girmesine neden olduğu bu yasa ile, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden tüm millî ve resmî binalardaki tuğra ve kitâbeler ağır tahribata maruz kalmış, kazınıp yok edilmiştir. Osman Öndeş, Vurun Osmanlı’ya kitabıyla hâlâ yürürlükte bulunan, benzeri hiçbir medeniyette görülmemiş bu kanunun tarihî sürecini, sonuçlarını ve örneklerini pek çok fotoğrafla birlikte ilk defa anlatıyor.

Osman Öndeş - Vurun Osmanlı'ya
Timaş Yayınları, Ağustos 2012
timas.com.tr/kitaplar/vurun-osmanliya.aspx

29 Ağustos 2012

Selanik Ayasofya Camii


Selanik şehrinde kiliseden çevrilme camiler içinde, Türk döneminde eklenen bölümleriyle bir sanat değeri taşıyan binalardan başlıcası Ayasofya Camii idi. Şehrin alınışından bir yüzyıl sonra Kanuni Sultan Süleyman’ın ünlü sadrazamı İbrahim Paşa tarafından camiye çevrilmiştir. Evliya Çelebi kitabesini de verir. Ancak kim tarafından çevrildiğinden söz etmez. Halbuki Mirat-ı İstanbul’da Selanik Salnamesi’nde ve Kadı Yusuf Ruznamesi’nde camiye çevirenin İbrahim Paşa olduğu açıkça gösterilmiştir.

7.yüzyılda bina edilmiş olan Ayasofya (Ayia Sofia) Kilisesi, şehir Osmanlı idaresine geçtikten bir asır sonra, Sadrazam İbrahim Paşa tarafından camiye çevrilmiş, minber, mihrap, minare son cemaat yeri gibi ekler yapılmıştır. Camiye çevriliş tarihi, Thanasi Netas’ın “Thessaloniki 23 Eonas” adlı eserinde, 16. yüzyıl olarak verilir. Binanın 1912 Balkan Savaşı’na kadar cami olarak kaldığı bildirilir. Bundan anlaşıldığına göre, Yunan Ordusu 1912’de Selanik’e girdiğinde Ayasofya -doğal olarak- tekrar kiliseye çevrilmiş ve hemen kubbesi üzerine haç dikilmiştir.

Evliya Çelebi’nin verdiği Ayasofya kitabesi de H. 930 / m.1524’ü göstermektedir ki bundan yine camiye çevrilişinin 16. yüzyılda olduğu çıkmaktadır. 388 yıl İslam mabedi olarak ibadete açık olan bu cami, geniş bir avlunun ortasında bulunmaktadır. 1891 yılındaki korkunç bir yangın felaketinde kısmen harap olmuş bu yapı, Balkan Savaşı’ndan kısa bir zaman önce (1910), Osmanlı Devleti’nin yaptığı büyük masraflarla tekrar esaslı bir şekilde tamir görmüştü.

Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde, İstanbul’daki Ayasofya’ya benzetilen, ama ondan daha küçük olan bu Selanik Ayasofya’sından, gerek mihrap, minber, kürsü ve gerekse minare gibi Türk unsurları ilave edilmiş olan sanat eserlerinden tatlı bir övgü ile söz eder; “Bu caminin kıble kapısından mihraba doğru uzunluğu 175 ayak, genişliği ise 125 ayaktır.” demektedir. Ayrıca 17. yüzyılda caminin iç sanat güzelliğini, kandillerini anlatır. Bunlardan başka caminin giriş kapısında yazılı olduğunu yazdığı dört satırlık Arapça bir kitabe vermektedir. Son mısra, ebcet hesabıyla 930 (1524) çıkmaktadır.

Burası 1912’den sonra kiliseye çevrildiğinde, klasik Türk sanatı üslubunda mermerden işlenmiş olan ve eski fotoğraflarda görünen minber kaybolmuş, yine aynı şekilde müezzin mahfili ise dışarı çıkarılarak avlunun ortasına gömülmüştür. Tek şerefeli ve görkemli olan minaresi (resimde görüldüğü gibi) de önce kaidesine kadar yıktırılmış, sonrada tamamen yok edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’na kadar kilisenin batı cephesi boyunca istalaktitli başlıklı sekiz sütuna dayanan sivri kemerli tipik bir son cemaat yeri uzanıyordu.

1940 senesinde bir bomba ile zedelenen kilise, sonraları onarılırken gerek bu son cemaat yeri, gerekse bu cepheye Osmanlı-Türk mimarisinin karakterini veren kapı ve pencerelerden başka, bütün Türk izleri silinmiş, değiştirilmiştir.

Kaynakça:
1-Semavi İyice, Türkiyat Mecmuası, sa.11 s.170
2-Seyahatname, c.8 s.154
3-Mehmet Raip, Mirat-ı İstanbul, 1314, s. 463
4-Seyahatname, c.8 s.145-149

Öğretmenin Sesi Dergisi'nden alıntıdır.

28 Ağustos 2012

Cerrahiyyetü'l Haniyye'den

Fatih Sultan Mehmed döneminin en ünlü doktorlarından Sabuncuoğlu Şerefeddin'nin, "Cerrahiyyetü'l Haniyye" isimli eserinden. Osmanlı doktorları bir ayak çıkığı tedavi ediyor.

Seyir Köşkü'nde sultanı bekleyiş

Osmanlı halkı, Sultan Abdülhamid Han'ın selamlık geçişini beklerken, 1900.

27 Ağustos 2012

Neyi biliyorsun falan...

Yılmaz Özdil'in hayretlerle okuduğum (zira biraz tarih okuyan, söz konusu yazının bilgi adına ne kadar boş olduğunu iyi bilirler) yazısına TCDD güzel bir cevap yazdı. Konu tarih ve gizlenenler olunca buraya almayı görev bildim. İplik gibi dize dize köşe yazmak kolay ama bilgi kirliliği internette daha kolay. Üzülüyoruz ama en azından bu tip kaliteli cevapların bu işleri biraz daha zorlaştıracağını düşünüyoruz. Buyurun, TCDD'nin Yılmaz Özdil'e cevabı...

***

Sayın ÖZDİL,

25 Ağustos tarihli “Ne ördün filan…” başlıklı yazınızı üzülerek okuduk.

Yanlış ve eksik bilgilerle dolu…

İlk demiryolu imtiyazı İngilizlere verildi.  İzmir-Aydın demiryolu; 1856…

Bunu yine İngilizlere,  Almanlara,  Fransızlara, Belçikalılara, Ruslara verilen demiryolu imtiyazları izledi.

Askeri demiryolu hariç, demiryolu işletmeciliği Türklere kapalıydı.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra, 22 Nisan 1924 tarihli yasa ile Anadolu-Bağdat demiryolunun satın alınarak millileştirilmesine karar verildi.  1933 yılında Paris Mukavelesi ile Türkiye’nin yabancı “imtiyazlı” şirketlere borcu tespit edildi. O günün parası ile 8 Milyon 600 bin TL… Bu borcun taksitlerin ödenmesi çeyrek asır sürdü.

Evet, demiryolları millileştirildi. Eş zamanlı olarak devam eden demiryolu yapım seferberliği, yerli endüstrinin de lokomotifi oldu.

Türkiye’nin demiryolu yapım istatistiğine göz atarsak;

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden demiryolu; 4.136 kilometre…

1923–1950 arası yapılan 3.764 kilometre; yılda ortalama 134 kilometreye tekabül ediyor.

1951–2004 arası yapılan 945 kilometre; yılda ortalama 18 kilometre yapılmış…

2004–2011 tarihleri arası yapılan 1076 kilometre; yılda ortalama 135 kilometre…

2011 itibariyle  inşası devam eden hatların uzunluğu; 2078 kilometre…

2023 yılına kadar 10 bin kilometre yüksek hızlı tren, 4 bin kilometre konvansiyonel hat yapımı planlandı; bu hatların fizibilite etütleri ve uygulama projelerinin yapım süreçleri devam ediyor.

Sayın ÖZDİL;

Cumhuriyetten sonra yapılan ve bugün yapımı devam eden hatların hiç birisi imtiyaz değil… Yapım ihalesine çıkıyorsunuz, yerli firmalara %15 avantaj sağlıyorsunuz, yapım ihalesine uygun teklifi veren kazanıyor. Siz imtiyazla, müteahhitliği “çok başarılı” mezcediyorsunuz.  Sizin “yabancılar” dediğiniz yüklenicilerin büyük ortakları Türk… Bu yolları Türkler yapıyor Sayın Özdil… Yollar da Türkiye Cumhuriyetinin yolları…

Sayın ÖZDİL,

Demiryolları maalesef yarım asırdan fazla ihmale uğradı. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki demiryolu hamlesi tersine döndü. Demiryolları bırakın rayı, bağlantı malzemesi temin  edemiyordu.. Mevcut hatlar yapıldığı günden bu yana yenilemedi. İşletmecilik yapılamaz hale geldi.

2003’ten itibaren tıpkı Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi demiryolları yeniden devlet politikası oldu.

Marmaray ve Baku Tiflis Kars projeleriyle Pekinden Londra’ya İpek Demiryolu projesi yeniden hayata geçiriliyor.

Yüksek Hızlı Tren çekirdek ağı oluşturuluyor. Türkiye’nin ikinci yüksek hızlı tren hattı olan Ankara-Konya yerli iş gücünün, yerli yüklenicilerin, yerli mühendislerin emeğiyle inşa edildi.

Yerli bir demiryolu endüstrisi için Adapazarı’na tren fabrikası, Erzincan’a bağlantı elemanları fabrikası, Çankırı’ya hızı tren makasları fabrikası kuruldu. 12 ayrı yerde yüksek hızlı tren travers fabrikaları kuruldu.

KARDEMİR’e yatırım yapılarak sadece normal raylar değil, yüksek hızlı tren rayları da Türkiye’de üretilmeye başlandı.  Burada üretilen raylarla yapıldığı günden bu yana yenilenmeyen yolların %70’i yenilendi. Demiryolları kurulduğu günden bu yana rayı yurt dışından alıyordu. Fransa, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Güney Afrika, Sovyetler Birliği, İspanya, Avusturya başta olmak üzere, demiryollarının 2002 yılına kadar ray ihtiyacı ithalatla gideriliyordu. 2002 yılından itibaren durum yerli sanayi lehine döndü. Şu anda ray ihtiyacı  %70 oranında yerli karşılanıyor.

Türkiye’de yüksek hızlı tren traverslerini üreten fabrikalar açıldı.  Bunların tamamı Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar ithal ediliyordu.

Sayın Özdil,

Son on yılda demiryollarında nasıl bir dönüşüm yaşandığını anlatarak vaktinizi almak istemiyoruz.

Yazınızla ilgili son birkaç yanlışı daha düzeltmek istiyoruz:

Türkiye’de yük vagon fabrikası 1953 yılında, yolcu vagon fabrikası 1962 yılında kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti ilk yıllarında vagon üretemiyordu.

Ankara-İstanbul yüksek hızlı tren yolunu Türk-Çinli konsorsiyum inşa ediyor. Parasal pay dağılımı  %25  Çinli, %75 Türk…

İspanya’dan lokomotif alınmadı.

Makinistlerin eğitimi Türkiye’de yapıldı. Staj için yüksek hızlı tren işletmecisi olan ülkelere gönderildi.

Köprü asfaltında Almanya dünyada tek üretici…

Deniz otobüsleri önce ithal ediliyordu, şimdi yerli yapılıyor.

Sivas-Erzincan hattının yapımına başlanmadı, kimin  yapacağını bilmiyoruz!


Sayın ÖZDİL,

Özetle yazınız eksik ve yanlış bilgilerle dolu.  Hürriyet Gazetesi’nin kağıdı hangi ülkeden, foto muhabirleri hangi ülkenin fotoğraf makinelerini kullanıyor, baskı makineleri hangi ülkenin markasını taşıyor, gazetenin internet altyapısı programları hangi ülkenin programları… Hürriyet Gazetesi nasıl Türkiye’nin gazetesiyse, TCDD de bu ülkenin ve bu milletin değeridir.  İmtiyaz filan yok. Yoksa siz hala “imtiyazlı” olduğumuzu/olduğunuzu mu sanıyorsunuz.

Açıklamamızı basın ilkelerine yürekten bağlı Yılmaz ÖZDİL’in köşesinde görmek isteriz.

Saygılarımızla.

23 Ağustos 2012

Kısaca son halife Abdülmecid Efendi

Son halife Abdülmecid Efendi, 23 Ağustos 1944'te Paris'te sürgündeyken vefat etti. Hem vasiyetine hem de kızı Dürrişehvar Sultan'ın Berar Prensesi sıfatıyla ısrarlı girişimlerine rağmen naaşı Türkiye'ye defnedilmedi, buna bir türlü izin çıkmadı. Paris Camii'nde tam 10 yıl bekleyen naaşı, cami yönetiminin daha fazla bekletemeyeceklerini söylemeleri üzerine Medine'deki Cennetü'l-Bâki kabristanına defnedildi.

Profesyonel bir ressam olan Abdülmecid Efendi, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin kurucuları arasındaydı. Tabloları ilk kez 1986'da İstanbul’da özel bir galeride sergilendi. Kendisi, tablolarında çıplak model de kullanmıştı ve bu tip resimler yapmakta taassup göstermemişti.*

Dönemin en önemli entelektüelleri arasında gösterilen Abdülmecid Efendi, batı müziğiyle de ilgilenmiş, konçertolar bestelemişti.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

*İlber Ortaylı, Milliyet, 02.12.2007

"1908 İhtilali"ne dair tavsiye kitap:
Selanik'in Yükselişi

1908 İhtilali, hala soru işaretleriyle dolu, geçmişimizin en merak edilen konularından biri. Bu konu hakkında 50'ye yakın kitap ve yüzlerce makale okumuş biri olarak söyleyebilirim ki, konuyu biraz daha açmama, biraz daha derinlerine inmeme olanak veren bir kitap oldu "Selanik'in Yükselişi". Doç.Dr.Necmettin Alkan, Alman ve İngiliz kaynaklarından gazetelerine kadar yoğun araştırmalar yapmış ve adeta roman gibi bir dille bize bildiklerini anlatmış.

Son derece samimi ve mütevazı olan Necmettin Bey ile daha önce bir söyleşi de gerçekleştirmiştim.

Bu kitabı okuduktan sonra hocanın bir diğer kitabı "Selanik, İstanbul'a Karşı"yı da okumanız gerekir zira ihtilal sonrasında gerçekleşen 31 Mart Vakası ve II.Abdülhamid'in tahttan indirilmesi bu kitapta irdeleniyor. Her iki kitabı da okuyarak yakın geçmişimiz hakkında 2 cilt halinde önemli değerlendirmeler okuyup, yeni yorumlar yapma imkanı elde edebilirsiniz.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

16 Ağustos 2012

Dr.Evren Kutlay ile söyleşi: Müzik eğitimi ve Osmanlı Müziği

Dr.Evren Kutlay; müzikolog, piyanist ve Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi. "Dersaadette Avrupa Müziği" adlı bir müzik albümü 2011'de Anatolian Yapım tarafından çıkarılmıştı. "Osmanlı'nın Avrupalı Müzisyenleri" adlı kitabı ise 2010'da Kapı Yayınları tarafından yayımlanmıştı. Söyleşimizde kendisini daha iyi tanıma fırsatı bulacağınızı, eserlerinden yola çıkarak ülkemizin müzik tarihine dair kısa bir yolculuk yapacağınızı, geçmişle günümüzdeki müzik anlayışımız hakkında karşılaştırma yapabileceğiniz genel bir harita çıkarabileceğinizi düşünüyorum. Kendisine hem samimiyeti hem de "Gizlenen Tarihimiz"e zaman ayırdığı için çok teşekkür ediyor, başarılarının daimi olmasını temenni ediyorum.

Öncelikle söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz ve vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Hemen, kısa da olsa eğitim geçmişinizden konuşalım isterim. Müzik sevgisine ne zaman kapıldınız, eğitim süreciniz nasıl ilerledi ve neden piyanoyu seçtiniz?
Çok küçük yaşlarda. Annem müziği çok sever, evde sürekli radyo açık olurmuş ve benim ilgimi henüz bebekken farketmiş. Sonrasında üst katımızda oturan ve piyanosunun sesine kulak kabarttığım, zaman zaman evinde dinlediğim, ilk öğretmenim, daha sonra konservatuarda solfej derslerime giren sevgili hocam Mine Mucur’la müzik eğitimime başladım. Konservatuara gitmeme de o salık verdi.

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda hocam Zeynep Yurdakul’la sürdürdüğüm yarı zamanlı piyano eğitimiyle birlikte, Almanca eğitim yapan Cağaloğlu Anadolu Lisesi ve ardından Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünden mezun oldum. Amerika’da yüksek lisansımı yapmaya karar verdim. Başvurduğum okullar hep burs teklif ettiler. Boğaziçi İşletme bölümünden bir hocam özellikle West Georgia’yı tavsiye edince bir devlet üniversitesi olan okulumu seçmiş oldum. Kimseyi bilmeden, tanımadan, burs teklifini kabul ederek uçağa bindim gittim.

University of West Georgia’da işletme yüksek lisans eğitimimin ilk döneminde piyanoya müthiş özlem duydum. Yine yönlendirmelerle üniversitenin müzik bölümünden bir hocayla tanıştım. Bana hemen müzik bölümü öğrencilerine sunulan pratik odalarının anahtarından verdiler. Aynı zamanda da bir sonraki dönem yüksek lisans seçme sınavlarına katılmamı tavsiye ettiler. O dönem işletme derslerime devam edip araştırma görevlisi olarak çalışırken bir yandan da müzik yüksek lisans sınavlarına hazırlandım. Teori, icra, müzik tarihi, literatürü...Dönem sonunda sınavları geçtim. İkinci dönemimde hem İşletme hem de Müzik bölümlerinin yüksek lisans öğrencisiydim. Üniversite rektörünün onur öğrencilerine verdiği İşletme dersinin ve İşletme ve Müzik bölümlerinin Araştırma görevlisi olarak da çalışıyordum. Hem de piyano hocamın yönlendirmesiyle ders veriyordum. Üniversite korosunun eşlikçisi olarak da görev yapıyordum.

Önce MBA(İşletme yüksek lisans) derecemi, bir sonraki dönem de MM in Piano Performance(Piyano yüksek lisans) eğitimlerimi birincilikle tamamladım. Amerika’da beni en çok mutlu eden ve çalışmaya şevk eden aynı üniversitede iki birbirinden bağımsız dalda okuma imkanı bulmaktı. Herşey elimin altında gibiydi. Ben sevdiğim şeyi yapacak, çalışacaktım sadece. Bu benim için müthiş bir motivasyon kaynağıydı. Çünkü birinden vazgeçmek zorunda olsaydım bir yanım eksik kalacaktı, mutsuz olacaktım.

Eğitimlerim boyunca çeşitli ödüller aldım, hem işletme hem müzik alanında. İşletme’deki başarılarım hocalarımın dikkatini çekti, hatta bir hoca kendisinin asistanı olmamı, birlikte makale yazmayı, araştırma yapmayı ve okulda kalmamı teklif etti. Aynı şekilde müzik bölümündeki hocalarım akademik kariyer yapmam konusunda ısrar ediyorlardı. Piyano hocamla birçok ulusal konferansa katıldım, sadece hocaların çıktığı konserlere o beni de çıkarır, başka üniversitelere götürür, akademisyenlerle tanıştırır, onlara dinletirdi. Ama o yıllarda ne işletme ne de müzik alanında akademik kariyer hedeflemediğim için bu önerileri kabul etmedim.

İşletme bölümünden dereceyle mezuniyetim sonucu uluslararası profesyonel bir ödül olan “Beta Gamma Sigma International Business Scholars” ödülüne layık görüldüm. Müzik bölümünde okurken piyano yarışmalarına girdim. GMTA piyano yarışmasında “upper college” seviyesinde “Award of Excellence” ödülünü aldım. Ayrıca ulusal çapta bir ödül olan ve akademik mükemmeliyet, liderlik vasıfları ve başarılı eğitimcilik deneyimi ölçütleriyle verilen MTNA “Star of the Year” ödülünü alan o yıl tek yabancı oldum.

Öğrenimim boyunca ve sonrasında İstanbul Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Koç Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi, İstanbul ve Ankara Avusturya Konsolosluğu Kültür Ofisi, Türk-Amerikan Üniversiteliler Derneği, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi ile Afyon Uluslararası Klasik Müzik Festivalinde ve Georgia’da çeşitli kentlerde solo, dört el piyano ve oda müziği eserleri seslendirdim. Ailemin ısrarıyla yurda döndükten bir ay sonra Boğaziçi’nden hocalarımın tesadüfi beni önermesiyle Koç Üniversitesi’nde Sanat direktörü ve öğretim görevlisi olarak göreve başladım. Akademik kariyer yapmaya bu aşamada karar verdim. İstanbul Üniversitesi Sosyal bilimler Enstitüsünde Müzikoloji doktora çalışmalarımı tamamladım. Doktora sonrası araştırma çalışmalarını Türk Avrupa müzik ilişkileri üzerine şekillendirdim. Özellikle “Osmanlı’da Batı Müziği” alanına yoğunlaştım. Çokça makale, kitap bölümü ve bildiri yayınladım. Ayrıca “Osmanlının Avrupalı Müzisyenleri” başlıklı kitabım Kapı yayınlarından "Dersaadette Avrupa Müziği" başlıklı CD kaydım Anatolian yapımdan çıktı.




ABD'de University of Georgia'da MBA ve MM in piano performance eğitiminin, müzik kariyerinize nasıl etkileri oldu? Bu soruyu cevaplarken özellikle ülkemizdeki gençlerin yurtdışı eğitim merakını göz önünde bulundurmanızı rica ediyorum.
Yukarıda da aslında biraz değindim. Ben küçük yaştan itibaren iki farklı ve aslında birbirinden ağır iki okulda okumaya alışmıştım. Türkiye’de üniversite sisteminde bu imkânı bulamama ihtimalinin endişesini yaşıyordum. Birinden vazgeçme kararının beni mutsuz edeceğini biliyordum. Müzik neredeyse bebeklikten beri değişmeyen tek şeydi hayatımda, hücrelerime işlemişti diyebilirim. Diğer okullarımda da başarılıydım, Boğaziçi’ni hiçbir aşamasında bırakamazdım.

Amerika eğitimi imkânı bu anlamda eşsizdi diyebilirim. İşletme genel bir bölüm. Stratejik yönetim, ekonomi, finans, muhasebe, pazarlama gibi zorunlu dersleriyle, bence, hayata dair direkt pratik görüş kazanmanızı sağlıyor. Oysa Boğaziçi’nde okuduğum Matematik tamamen düşünce sisteminizi etkileyen, sistemize eden, düşünmeyi, araştırmayı, kurgulamayı, sebep-sonuç ilişkisini bulmayı ve sorgulamayı öğreten bir bilim dalıydı. Dolayısıyla Matematik ve İşletme okumam, teorinin pratikle harmanlanmasına vesile olarak öğrendiğim analitik düşünme sisteminin gerçek hayata nasıl geçirilebileceğini anlamama yardımcı oldu.

Bu noktada müzik-matematik-işletme üçlüsü bahsettiğim teori-pratik kombinasyonunu müziğe uygulamamı, çok yönlü bakış açısı geliştirmemi sağladı. Bir de aynı anda birden fazla bağımsız işi akademik düzeyde yapıyor olmanız zaman yönetimi konusunda da eğitiyor sizi, hem düşünme hem de uygulama açısından.

Yurtdışında okuyacak gençlere tavsiyem oraya bir amaç için gittiklerini unutmadan kendilerine sunulan kaynaklardan maksimum faydalanarak, o güne kadar edindikleri bilgi ve becerileri zenginleştirebilmenin yollarını aramalarıdır. Avrupa’da okumadığım için bilmiyorum ama Amerika okumak, öğrenmek isteyene sonsuz imkanlar sağlıyor ve başarı asla desteksiz kalmıyor, sahip çıkılıyor, kaynaklar, alternatif yollar sunuluyor, olabileceğin en iyisine yönlendiriliyor, yalnız mücadele etmek zorunda kalmıyorsunuz.
Blogumuz bir tarih blogu. Siz de tarihi mirasımıza büyük emekleri olan bir isimsiniz. "Osmanlı'nın Avrupalı Müzisyenleri" adlı kitabınızı yazma fikrinizin temellerini merak ediyorum. Ayrıca bu kitabın temel misyonu sizin için nedir? Malum ülkemizde bir müzik tarihi yazımı eksikliği mevcut. Bu eksikliği kapatma anlamında kitabınızın önemi hiç şüphesiz üst düzeyde.

Estağfurullah. Teşekkür ederim. Osmanlı tarihine merakım çocukluk yıllarıma kadar dayanır. Babam çok okuyan, araştıran hatta gençliğinde çeşitli yayın organlarında yazı yazmış biriydi. Osmanlıca dâhil olmak üzere birçok yabancı dil bilir ve bu dillerdeki yayınları takip ederdi. Edebiyat, felsefe, sanat, hukuk, tıp konularında olduğu gibi Osmanlı tarihi konusunda da geniş bir kütüphanesi vardı. Ufak bir çocukken merak ettiğimiz konuları bu kütüphanedeki kitapları, tabiri caizse, yerlere sererek ilgiyle ve merakla okur, sonrasında babamla tartışırdık. Neticesinde, okumanın, araştırmanın ve öğrenilen konunun tartışılmasının önemsendiği, desteklendiği ve ödüllendirildiği bir ortamda büyüdüm. Bu ortam tabii benim eğitim hayatımın olduğu kadar kişisel meraklarımın da şekillenmesinde büyük rol oynadı. Dolayısıyla Osmanlı tarihine ilgim ve bu anlamda okumalarım akademik çalışmalarımdan çok daha önce başladı.

Amerika’ya gittiğimde de bana sorulan sorular hep Türkiye ve tarihimizle ilgiliydi. Nitekim müzik çalışmalarımda da bir ödev hazırlanacaksa bana muhakkak Türk müzik tarihi, Türk bestecileri ile ilgili bir ödev verilir ve önce kendi ülkemde yapılmış ve yapılan çalışmaları bilmem gereği telkin edilirdi. Bu çalışmalarım için Türk beşlerini ve Cumhuriyet dönemini incelediğimde dönemin müzisyenlerinin aslında ilk derslerini Osmanlı döneminde aldığı gerçeğinden yola çıkarak bu araştırmalarda rastladığım fakat haklarında ayrıntılı bilgi verilmemiş Osmanlı müzisyenlerini araştırmaya başlayarak ilk ciddi adımı attım.

Osmanlı döneminde yapılan batı müziği çalışmalarının araştırması ihmal edilmiş bir alan. Tersi, yani Türklerin batı müziğine etkileri, en bilinenleriyle Mozart’ın Türk marşıyla, Saraydan kız kaçırma operasıyla ve daha nice eserle tüm dünyada bilinen bir alan. Türkiye’de de müzikolojik çalışmaların büyük çoğunluğunda Cumhuriyet dönemi ve sonrasını ele alınmış. Tarih boyutundan bakacak olursak da bir toplumun tarihi sadece sosyolojik, ekonomik ya da politik yanlarıyla değil bütünüyle incelendiğinde daha net anlaşılabilir düşüncesi ve müziğin toplumsal değişimlerin aynası olduğu görüşüm beni batı müziği ve Osmanlı tarihi alanlarının kesiştiği noktada buluşturdu.

Araştırmalarıma önce mevcut yayınları tarayarak başladım. Bu yayınlarda birçok tutarsızlık tespit ettim. Bu da beni sorgulamaya itti. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Avrupa ve Türk kütüphaneleri, ulusal ve uluslar arası veritabanları ve dönemin gazeteleri taradığım kaynaklar arasında. Hatta ekonomi araştırmalarında sıklıkla başvurulan bir kaynak olmasında rağmen müzikolojik araştırmalarda daha önce hiç kullanılmadığını tespit ettiğim Şark Ticaret Yıllıklarında dönemin müzisyenleri ve temsil mekânları hakkında detaylı bilgilere ulaştım. Avrupa’da Osmanlı müzik öğrencilerinin gönderildiklerini tespit ettiğim müzik akademileriyle ve konservatuarlarla irtibat kurdum, onlardan çeşitli arşiv bilgileri edindim. Osmanlı dönemine ait birçok belgenin ve notanın savaş yıllarında kaybolduğu, bir kısmının Avrupa kütüphanelerine naklolduğu bir kısmınınsa müzayedelerde koleksiyonerlerce edinildiği göz önüne alınırsa, bu alanda araştırma yapmanın ne kadar meşakkatli olduğu tahmin edilebilir. Ben de bir dedektif misali iz sürdüm. Tabii araştırma yaparken bulduğunuz bir bilgi sizi başka bir noktaya da sürüklüyor. Bazı koleksiyonerlere ulaştım ve onlardan arşiv desteği aldım. Bir yandan ulaşabildiğim eserleri konserlerimde seslendirirken bir yandan da bulgularımı ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayınlamaya başladım. Aynı zamanda da tüm birikimimi ve bulgularımı hem akademik çevreyle hem de tarihe meraklı genel okuyucuyla paylaşabilmek düşüncesiyle, daha önce bu alanda yapılan çalışmalarda haklarında hemen hemen hiç bilgi bulunmayan, ancak Türk topraklarında batı müziğinin gelişimi için çok değerli çalışmalarda bulunmuş, Cumhuriyet döneminin Türk müzisyenlerini yetiştirmiş, Osmanlı dönemi müzisyenlerinden seçtiğim isimleri ve onların çalışmalarını “Osmalının Avrupalı Müzisyenleri” kitabımla ortaya koydum. Bir yayın yaparken amacım alanındaki boşluğu doldurmak, bilinmeyenleri su yüzüne çıkarmak. Yaptığım tüm akademik yayınlarda olduğu gibi, kitabımı yazarken de hedefim buydu.


Osmanlı'da müziğe verilen önem hakkında bizimle neler paylaşmak istersiniz?
Osmanlı’da sanata ve sanatın bir dalı olan müziğe ciddi önem verilmiştir. Batı müziği ile ilgili bulgularımdan söz edecek olursam, Avrupa’dan en iyi öğretmenler getirtilerek eğitim imkânı sunulmuş, devlet bursuyla müzik eğitimi almak üzere yurtdışına öğrenciler gönderilmiş, kazanılan ulusal ya da uluslar arası başarılar ödüllendirilmiş, sanatçılar taltif edilmiş, askeriyede dahi “Paşalık” gibi en üst mevkilere getiriliyor. Dolayısıyla devletin en üst makamlarından gelen bir özendirme ve teşvikten söz edebiliriz. Osmanlı padişahları bilimde olduğu kadar sanatta da gelişmenin bir ülkenin topyekûn kalkınması için gerekli olduğunu biliyor, görüyor, modernleşme anlayışını tek boyutlu ele almıyorlardı.

O günlerde düzenlenen batı müziği konserlerinin de günümüzdeki konserlerden içerik açısından bir farkı yok. Çok zengin bir repertuarın gerek solo, gerek oda müziği gerekse orkestra tarafından icra edildiği görülüyor programlardan. Konserler dönemlik ya da yıllık konserler olarak düzenlendiği gibi yardım amaçlı da gerçekleştirilmiş. Yardım konserleri Osmanlı’yla Avrupa ülkeleri arasında büyük çaplı olabildiği gibi, daha yerel kurumlara ya da şahıslara yönelik de yapılmış. Büyük çaplı yardım konserlerine bir örnek Macaristan’dan gelen müzisyenlerin Kızılay yararına konser vermeleri gösterilebilir.

Osmanlı'da yoğun olarak kullanılan ve üzerine titrenen enstrümanlar hangileriydi? Baktığımızda en çok tambur, ud, ney ve kanunu görüyor gibiyiz.

Türk musikisinin yüzyıllara dayanan bir geçmişi var. Müzik Osmanlı’da hep çok önemli yer tutmuş. Batı müziği ise daha önceki yüzyıllarda üstünkörü tanışıklıklar seviyesinde kalmış, ancak 19. Yüzyılla birlikte Türk topraklarında hayat bulmuştur. Dolayısıyla batı müziği çalgılarının geçmişi Türk musikisi çalgılarından muhakkak ki daha yenidir. 19. Yüzyıl Osmanlı’sının popüler çalgısının piyano olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye'de müzik tarihine dair ne gibi çalışmalar oluyor ve sizce bu çalışmalar yeterli mi? Neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Türkiye’de müzik tarihi çalışmaları, yayınları yapılıyor. Ama araştırma ve yayın yapmak maddi destek olmaksızın o kadar zor ki. Ben kazandığım maaşı idealist bir yaklaşımla araştırmaya, konferanslara katılabilmeye ve yayın yapabilmeye harcadım. Kitap basımı ise kendi içinde zorluklar barındıran apayrı bir konu. Tabii destek alamamak sizi bilgi açısından ne kadar donanımlı olursanız olun sınırlıyor. Bir başka handikap da, Türkiye’de maalesef çoğu araştırma kurumunun müzik araştırmalarıyla ilgili uluslararası veritabanlarına üye olmamasının Türkiye bazlı yapılabilecek uluslararası çaptaki müzik araştırmalarını kısıtlamasıdır. Ben bu engelleri kısmen daha önce de belirttiğim gibi kendi imkanlarımla aşmaya çalışarak yayın yapıyorum ama araştırmalarımın maddi olarak desteklenmesini, müzik araştırmalarının da, Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi en az diğer bilim dallarında yapılan araştırmalar kadar ön planda tutulmasını, her üniversitenin en azından müzikoloji bölümünün olmasını isterdim.

Yeterlilik konusuna gelecek olursak, bence, sadece müzikoloji alanında değil, hiç bir zaman hiç bir bilim dalında yapılan çalışmalar yeterli olamaz. Bilim sonsuz. Bilimin tekeli de olmaz. Herkese ihtiyaç var. Dolayısıyla öncelikli anahtar nokta, araştıran, sorgulayan, merak duyan öğrenci yetiştirmek. Onları boşluklara yönlendirmek, özendirmek, kısıtlı imkanları elden geldiğince zorlamak, yılmamak lazım.


"Dersaadet'te Avrupa Müziği", eserlerin piyano ile yorumlandığı nadir albümlerden biri. Müthiş bir fikir ve eser. Albüm fikrinizin nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum. Çünkü albümde Osmanlı İmparatorluğu’nun milli marşı olarak kullanılmış “Mecidiye”, “Reşadiye” gibi marşların yanı sıra yine V. Murad, Abdülaziz gibi padişahların ve Burhaneddin Efendi, Necmeddin Efendi, Ahmed Nihad Efendi gibi şehzadelerin kendi besteleri de kayda alınmış.
Amerika yıllarıma dayanan araştırmalarımı sürdürürken ulaşabildiğim notaları konserlerimde seslendirmeye başladım, bu anlamda her geçen gün repertuarımı genişlettim. “Osmanlıda batı müziği” temalı açıklamalı konserlerimi sürdürürken ve kitabımı yazarken “Osmanlının Batı Müziği Serüveni” ana başlığı altında Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsünde bir yıl boyunca dinletili seminer dizisi sundum. Sonrasında İTÜ MİAM’da (Müzik İleri Araştırmaları Merkezi) da 8 seminerden oluşan ve piyanoda dönemin örnek eserlerini seslendirdiğim bir başka dinletili seminer dizisi gerçekleştirdim. Kitabımın yazımını tamamladıktan sonra, zaten bahsettiğim gibi icrasını uzun yıllardır sürdürdüğüm eserleri de kalıcı bir arşiv eser niteliğinde kaydetmek gereğini hissettim. Yazdığım kitabın, konu müzik olunca, sesinin de olması gerekti. Yine CD kaydı anlamında da bu alanda bir boşluk vardı. Osmanlı dönemindeki batı müziği çalışmalarının kronolojik sırasıyla ve tematik çeşitliliğiyle, aynı zamanda da eserlerin orijinal haline dokunmadan ele alan bir kaydın eksikliğini fark ettim. Dolayısıyla da bu CD projesi ortaya çıktı.

CD kaydımı yaparken temel amaçlarımdan biri eserleri yazıldığı piyanoyla, yani orijinal halleriyle seslendirmekti. 19. Yüzyılın Avrupa’da popüler olan solo çalgısı piyano, Osmanlı için de o yıllarda en gözde çalgıydı. Eserler Muzıka-i Hümayün bandosu tarafından icra edilmek üzere bestelenmiş değilse hep piyano içindi, ki Muzıka-i Hümayün eserlerinin de muhakkak bir piyano aranjmanı yapılmıştı. Piyano Osmanlı batı müziği literatüründe bu kadar geniş yer tutarken bir piyanist olarak eserleri orijinal halleriyle seslendirme imkânı bulabildiğim için kendimi şanslı hissettim.

CD’min repertuarını oluştururken bir diğer çıkış noktam Osmanlı batı müziği literatüründen çeşitli temaları içeren geniş bir yelpazeyi tek bir kayıt altında toplayabilmekti. Kaydın kapsadığı temalar, CD’nin arka kapağındaki parçalar listesinden de fark edileceği üzere, milli marşlar, kadın besteciler, Avrupalı müzisyenler, Türk müzisyenler, Padişahlar ve saray erkânının besteleri, Atatürk, gibi. Tüm bu temaları da kayıtta kronolojik sırasıyla yorumladım. Dolayısıyla Dersaadette Avrupa Müziği CD’m hem eserlerin orijinal halleriyle piyanoda icra edilmeleri bakımından hem de içerdiği repertuar açısından Osmanlıda batı müziği tarihine bütüncül bir yaklaşımla oluşturulmuştur.

Yakın tarihimize baktığınızda, çok başarılı besteleri olan, müziğe büyük merakı olan hem padişahlar hem de şehzadeler görmemiz mümkün. Sizce en dikkat edilmesi gereken ve "yaşasaydı muazzam eserlerini dinliyor olurduk" dediğiniz isim hangisi olurdu? Burada İlber Ortaylı hocamızın "Tarih; olsaydı, bitseydi, yapsaydı diyerek yorumlanmaz" lafını da hatırlatmamız gerekiyor elbette.

“Yaşasaydı”dan ziyade, belki Liszt gibi, Rossini gibi bestecilerden ders alsaydı Sultan V. Murad’ın çok daha ileri düzeyde eserlerine kavuşurduk. Aynı şekilde dahi çocuk Burhaneddin Efendi’yi de sayabilirim. Padişah ya da şehzade değil ama Liszt’in Osmanlı öğrencisi Della Sudda Bey’e de dikkat çekmek lazım. Hakkında kısıtlı bilgimiz var. Kitabımda bir bölümü kendisine ayırdım. Basılmış eserlerini yurtdışında buldum ve kitabımda kısmen yayınladım. Della Sudda Bey’in yazımında “Liszt-vari” pasajlar dikkatimi çekti. Hiç de sıradan eserler diyemeyiz bence, gerek teknik gerekse müzikalite açısından. İlber Ortaylı hoca’ya katılıyorum; “olsaydı”yı bilmek mümkün değil, olanı yorumlamalıyız.

Evren Kutlay'ın bundan sonraki kariyer yolculuğunda, bizleri neler bekliyor? Özellikle müzik ve tarih anlamında albümler, kitaplar hedefleriniz arasında yer alıyor mu?
Araştırmalarım ve icralarım gerek ulusal ve uluslar arası akademik toplantılarda gerekse ulusal ve uluslar arası basında büyük yankı uyandırıyor. Bu, çalışmalarımın doğru yolda olduğu düşüncemi desteklediğinden mutluluk duyuyorum. Bahsettiğim gibi Osmanlı döneminde batı müziği oldukça ihmal edilmiş bir alan ve daha araştırılması gereken çok yanı var. Aynı şekilde icra edilip kaydedilebilecek de binlerce eser var. Kısa vadede makale yazmaya, bildiri sunumlarına ve konserlere devam edeceğim. Uzun vadede ise yine bir kitap ve CD kaydı yapmayı düşünüyorum.

Bıraktığınız eserlere yenilerini ekleyeceğiniz, sağlıklı ve başarılı bir çalışma hayatı diler, "Gizlenen Tarihimiz" adına bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.

Söyleşiyi hazırlayan: Yağız Gönüler
Dr.Evren Kutlay: KU / Twitter

15 Ağustos 2012

Türk mitolojisinde ad


Mitolojik görüşlerin temelinde, bir kimsenin veya nesnenin adının olması, onun var olduğunun başlıca göstergesidir. Adın, şahıs veya eşyayla birlikte ifade edilen mitolojik düşüncede, bir şeyin veya insanın adının yok olması, o adı taşıyanın da yok olmasını beraberinde getirir. Eski inanışlara göre de bir nesnenin oluşabilmesi ve varolması için öncelikle ona ad verilmesi gerekiyordu. Sümer mitolojisinde, önceleri her şeyin adsız olduğu yazılır. Sonraları, Bilgelik ve Su Tanrısı olan "Enki", her şeye bir ad vermiş ve böylece dünya yaratılmıştır.
...
"Dede Korkut" kitabında büyük Oğuz beyleri ellerini kaldırıp şöyle dua ederler: "Bu ad, bu yiğide kutlu olsun!" Çünkü ad, bu adı taşıyacak insanın varlığı ve içeriğiyle çakışmalı, sayılı ve uğurlu olmalıydı. Bu nedenle gönlüne ilham edilen "Korkut Ata" da gönlüne doğan iyi bir işarete göre ad verir.
...
Eski Türklerde, eğer bir çocuk doğmadan ölürse, o ailede ondan sonra doğacak çocuğa "Adsız" adını koyarlardı. Çocuğun bu adla daha çok yaşayacağına inanılırdı. Orta devirler tarihinde, "adsız" adıyla birçok kişinin varlığı, bu inanışın bir ürünüdür.
...
İlk Selçuklu beylerinden olan Tuğrul, Çağrı ve Beykun'un adları, yırtıcı kuş adlarıdır. Etnik bilimcilerin gözlemlerine göre 11. ve 18. yüzyıllar arasında, Türkmen boylarının büyükleri genellikle yırtıcı hayvan ve kuş adları taşıyorlardı. Bu, aynı anda doğaya olan yakınlığın ifadesiydi. Müslümanlığı kabul etmiş olan Oğuzlarda ise iki ad oluyordu. Bu adların ilki yeni Müslüman adı, diğeri ise boy ve soy mensupluğunu gösteriyordu. Çünkü yabancı adın taşınması yabancı gibi olmak, yabancıya benzemek demekti.

Celal Beydili
(Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük,
Yurt Kitap-Yayın, Şubat 2005, Ankara, sf. 21-22-23.)

12 Ağustos 2012

Avusturya elçisi Busbecq'in kaleminden Osmanlı'nın yemek kültürü

1555'te İstanbul'a gelen Avusturya elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq "Türkiye'yi Böyle Gördüm" adıyla yayınlanan hatıralarında Müslüman Türk milletinin gıda konusundaki hassasiyetini şu cümlelerle anlatır:

"Türkler obur değillerdir. Gayet az yerler, bir parça ekmekle beraber tuz, soğan ve yoğurt bulurlarsa yemek için başka bir şey aramazlar. Yoğurt ekşimiş süttür... Süte nazaran akıcı değildir. Türkler buna su ilave edip içine ekmek doğruyorlar. Bu, harareti teskin etmek için çok iyi bir sıvıdır. Hem besleyici hem de hazmı kolaydır. Kervansarayların hepsinde yoğurt mutlaka bulunur. Çünkü Türkler yolculuk sırasında sıcak yemek aramazlar. Yoğurt, peynir, üzüm gibi şeyler yerler. Üzüm, vişne gibi şeyleri kaynatıp toprak kaplar içinde saklarlar. Türklerin yiyecek, içecek masrafları o kadar azdır ki bizde bir adamın bir günlük yiyecek masrafı bir Türk’ün on günlük geçinme masraflarına denktir. En mükellef ziyafet sofralarında bile hamur işi tatlılar ve böreklerden pahalı şeyler bulunmaz. Bir de pirinçten yapılan bir yemekleri vardır. Üzerine koyun ve kuzu eti koyarlar. Hadım edilmiş horozu bilmedi gibi sülün, ardıçkuşu gibi kuşlardan haberleri bile yoktur. Bal yahut şeker şerbeti onlar için en mükemmel içecektir. Bununla beraber bir içecekleri daha var. Yeri gelmişken nasıl yaptıklarını da size anlatayım. Üzümü sıkıp suyunu bir ağaç fıçı içine dolduruyorlar. Sonra buna bir miktar sıcak su ilave ederek iyice karıştırıyorlar. Üzerini dikkatle örtüp iki gün dinlenmeye bırakıyorlar. Ekşime pek yavaş meydana geliyorsa biraz toprak ilave ediyorlar. Ekşimeye başladığında bunun tadına bakarsanız pek yavan gelir. Ama daha sonra ekşi bir lezzet alır ki biraz tatlı bir şeyle karıştırılınca çok hoş oluyor. Türkler bu içeceğe Arap şerbeti diyorlar. İstanbul'da pek bol bulunan karla soğutunca birkaç gün müddetle içilebiliyor. Fakat daha fazla zaman geçince iyice ekşiyor. O zaman şaraptan fazla tesir ediyor ve Türklerin dinine göre artık haram sayılıyor. Bu içecekten çok hoşlandığımızı itiraf ederim."[1]

Ahmet Uçar, Sultan, Güç ve Hassasiyet
(Çamlıca Basın Yayın, İstanbul 2012, sf.273-274.)

[1]Ogier Ghiselin de Busbecq, Türkiye'yi Böyle Gördüm, (Çeviren: Aysel Kurutluoğlu), İstanbul, Tarihsiz, sf.58-59.)

Sultan, güç ve hassasiyet


Bu kitap, Osmanlı tarihinin en hassas padişahı II.Abdülhamid'in, günümüzde birçok kimse tarafından "sansür", "hiddet" ve "evham" sıfatlarına maruz kalmasına tepki olarak yazılmıştır. Ancak kişisel yorumlardan değil, tamamen belgelerden ve mühim kaynaklardan yararlanılmıştır. Ahmet Uçar'ın bu güzide eseri bence çok konuşulacak, konuşulmalı da. Zira bir insan, kütüphanesine böyle bir kitabı koyduğu zaman konu hakkındaki kaynaksız yorumlarda her zaman hakikat cevabını verebilecek. Çamlıca Basım Yayın'a ve kitabı bana gönderme lütfunda bulunan görevlilerine çok teşekkür ediyorum.

İncelemek ve satın almak için:
http://www.camlicabasim.com/index.php?sayfa=urundetay&id=303

Suriçi İstanbul nasıl tahrip edilir?

Geçen haftaki yazısında Pamukkale kazıları için "Arkeolojik kazı kanalizasyon sistemi kazmaya benzemez" diyen İlber Ortaylı hoca, bugünkü yazısında Suriçi İstanbul tahribi hakkında harika bir yazı yazmış. Şuradan okuyabilirsiniz. Benim en beğendiğim yorumu şu oldu:

"Eski binaların tahribinde, bilhassa kitabenin yok edilmesinde birkaç çılgın işgüzar memurun dışında merkezi hükümetin bir politikası olduğunu zannetmiyorum. İstanbul-Osmanlı medeniyetini yıkanların saiki ideolojik olmaktan çok görgüsüzlük ve paradır. Fotoğraf arşivlerini bulduğunuz kadarıyla karşılaştırın. Sultanahmet ve eski Eminönü kazası dahilinde ne kadar eserin son on yılda yıkıldığını, yıkılmasına izin verilmeyenlerin de iki üç yılda bir yapılan kaçak katlarla bir ucubeye döndürüldüğünü görürsünüz."

5 Ağustos 2012

Mehmed Emin Âli Paşa'ya dair

Sultan Abdülaziz Han döneminin en önemli isimlerinden biri Mehmed Emin Âli Paşa. Bir dönem Keçecizade Mehmet Fuat Paşa ile birlikte adeta Osmanlı Devleti'ni yönetmişlerdir. İlber Ortaylı hoca, Milliyet gazetesindeki bugünkü köşe yazısında, 1861 Ağustos'unda sadaret mührünü eline alan Mehmed Emin Âli Paşa'dan bahsetmiş. Şuradan okuyabilirsiniz.

Bir Şehid Sultan Abdülaziz Han

(Abdülaziz Han'ın Abdullah Biraderler tarafından çekilen 1863 tarihli fotoğrafı.)

Osmanlı tarihinin en elim hadiselerinden biri de Abdülaziz Han'ın şehit edilişidir. Başını Hüseyin Avni Paşa'nın çektiği bir saltanat düşmanı çete tarafından gerçekleştirildiği bugün artık kaynaklarca ortaya konan olay, 4 Haziran 1876'da Feriye Sarayı'nda gerçekleştirilmiştir. İşte bu olayın belgelerle ve birbirinden özel fotoğraflarıyla anlatımı için Çamlıca Basın Yayın'dan muazzam değerde bir kitap yayınlanmıştır. Ömer Faruk Yılmaz imzalı "Bir Şehid Sultan Abdülaziz Han", yer yer öfkelenmenizi, yer yer ise duygulanmanıza sebep olacak, geçmişte yaşanan çetecilik faaliyetleriyle cumhuriyet tarihinde yaşanan darbeler arasında objektif bir kıyaslama yapmanızı sağlayacaktır. Bu kıymetli kitap için öncelikle sayın Ömer Faruk Yılmaz'ı, sonra da Çamlıca Basın Yayın çalışanlarını can-ı gönülden tebrik ederim.

İncelemek ve satın almak için:
http://www.camlicabasim.com/index.php?sayfa=urundetay&id=308

3 Ağustos 2012

Tavsiye: Bir kitap, bir albüm

Konu hem tarih hem de müzik olunca, üzerine gitmeyi çok seviyorum. İnsan bir şeyleri öğrendikçe, bilmediği şeylerin ne kadar fazla olduğunu anlıyor ve daha fazla şey öğrenmek istiyor. Geçtiğimiz ay Twitter üzerinden gözlerimin açılmasını sağlayan, çok başarılı ve bir o kadar da mütevazı bir isim öğrendim: Dr. Evren Kutlay. Öğrendim derken yüzüm kızarıyor çünkü bu konularla bu kadar ilgilenirken nasıl olur da dikkat edemiyorum bu isimlere, kendime kızıyorum. Dr. Evren Kutlay 1985-1997 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda piyano eğitimi almış. Boğaziçi Üniversitesi matematik bölümü mezunu. ABD’de University of West Georgia’da üniversite rektörünün onur öğrencilerine verdiği İşletme dersi ile İşletme ve Müzik bölümlerinde araştırma görevlisi olarak çalışmış ve 2003’ten beri Koç Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta. Hazırladığı ve yayınladığı bir kitabı, bir albümü çok ilgimi çekti. Derhal paylaşmak istedim. Evren Hanım'ın müsait olduğu bir zamanda kendisiyle söyleşi yapmayı da çok istiyorum, bu minvalde girişimlerimi başlatacağıma şüpheniz olmasın. İşte Evren Kutlay'ın tavsiye etmek istediğim kitap ve albümü, fırsat buldukça bu şekilde kitap ve albümler tavsiye etmeye devam edeceğim.

Osmanlı'nın Avrupalı Müzisyenleri, Kapı Yayınları

"Türkiye'de müzik tarihi ve piyano edebiyatı konusunda yazılmış kitaplar son derece azdır. Son yıllarda bu konuda akademisyenlerin yazdığı kitap/arda biraz artış olduysa da yurtdışındakilerle kıyaslandığında yine de bu uğraşlar zayıf kalmaktadır. Dr. Evren Kutlay Baydar'ın bu kitabı hem müzik tarihine hem de Osmanlı—Avrupa ilişkilerine ışık tutmakta, akademik alanda büyük bir boşluğu doldurmaktadır."
Doç. Sibel Kudatgobilik
İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı


"Hep şunu düşünmüşümdür: Tarihte kökleri ve hareketleri araştırmak istiyorsanız yazılı dokümanlardan daha çok küftür, özellikle müziksize daha çok yardıma olacaktır. Dil her 40—50 yılda daha sonraki jenerasyonların zorlukla anlayabileceği ölçüde değişmektedir, dolayısıyla değişim çok dinamik ve halıdır. Müzikteki değişim ise çok daha yavaş ve daha kolay izlenir olmaktadır. Bunu Japonların muhteşem belgeseli İpek Yolu'nu izlerken daha iyi kavradım. Nepal'ın tepesindeki yaşlı teyze bağlamaya çok yakın bir çalgıyla tam bir Orta Anadolu türküsü çalıyordu. Bin yıl önceki kökümü orada duydum. Dr. Evren Kutlay Baydar'ın bu çalışması, yukarıda bahsettiğim boşluğa oldukça güçlü bir cevap olarak geldi. Kendisini kutluyor ve çalışmalarının aynı basanda devamım diliyorum."
Attila Özdemiroğlu

Ayrıca bkz: Beşir Ayvazoğlu - Liszt, Hegyei ve Tanburi Cemil Bey

"Albümü dinlerken, Donizetti’nin Mecidiye marşının ya da Selvelli’nin Reşadiye marşının milli marşlarımız olduğunu ve dönemin padişahının tahtta kaldığı sürece koca imparatorluğun her köşesinde coşkuyla çalındığını düşündüm, Guatelli’nin eserlerindeki mehter ritimleriyle Türk musikisi makamlarına gönderme yapan motiflerin eşliğinde yaratılmış oryantal havayı soludum, Lange’nin kendi notlarıyla müziğini tasvir ettiği Türk donanma marşında, Türk askeri filolarının Çanakkale boğazına varışını, Türk rüzgârının ve dalgalarının onları selamlayışını, halkın denizcileri karşılayışını ve Türk filosunun onlara bir Türk melodisiyle teşekkür edişini gözümün önüne getirdim. Fatma Zinnur hanımın Osmanlı-Yunan savaşında yaşanan Çatalca zaferini kutlayışında halkın coşkusuna ortak oldum. Şehzade Necmettin Efendi’nin II. Meşrutiyete ithafen bestelediği Vatan Polkası ve Vive La Liberte’siyle o günlerde yaşanan sevinci hayal ettim. “Ben bir padişah değil, müzisyenim” sözleriyle müziğe ne denli düşkün olduğunu dile getiren, hassas halet-i ruhiyeye sahip Sultan V. Murad’ın Çırağan  sarayındaki hapis günlerinde kaleme aldığı el yazması eserlerinde melankolik ve coşkulu motiflerin nasıl iç içe geçtiklerini gördüm. Ve daha niceleri... Müzikseverlerin arşivinde bulunması gereken bir cd."
Eren Kaplan, Star Gazetesi, 31.03.2011

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.