29 Ağustos 2012

Selanik Ayasofya Camii


Selanik şehrinde kiliseden çevrilme camiler içinde, Türk döneminde eklenen bölümleriyle bir sanat değeri taşıyan binalardan başlıcası Ayasofya Camii idi. Şehrin alınışından bir yüzyıl sonra Kanuni Sultan Süleyman’ın ünlü sadrazamı İbrahim Paşa tarafından camiye çevrilmiştir. Evliya Çelebi kitabesini de verir. Ancak kim tarafından çevrildiğinden söz etmez. Halbuki Mirat-ı İstanbul’da Selanik Salnamesi’nde ve Kadı Yusuf Ruznamesi’nde camiye çevirenin İbrahim Paşa olduğu açıkça gösterilmiştir.

7.yüzyılda bina edilmiş olan Ayasofya (Ayia Sofia) Kilisesi, şehir Osmanlı idaresine geçtikten bir asır sonra, Sadrazam İbrahim Paşa tarafından camiye çevrilmiş, minber, mihrap, minare son cemaat yeri gibi ekler yapılmıştır. Camiye çevriliş tarihi, Thanasi Netas’ın “Thessaloniki 23 Eonas” adlı eserinde, 16. yüzyıl olarak verilir. Binanın 1912 Balkan Savaşı’na kadar cami olarak kaldığı bildirilir. Bundan anlaşıldığına göre, Yunan Ordusu 1912’de Selanik’e girdiğinde Ayasofya -doğal olarak- tekrar kiliseye çevrilmiş ve hemen kubbesi üzerine haç dikilmiştir.

Evliya Çelebi’nin verdiği Ayasofya kitabesi de H. 930 / m.1524’ü göstermektedir ki bundan yine camiye çevrilişinin 16. yüzyılda olduğu çıkmaktadır. 388 yıl İslam mabedi olarak ibadete açık olan bu cami, geniş bir avlunun ortasında bulunmaktadır. 1891 yılındaki korkunç bir yangın felaketinde kısmen harap olmuş bu yapı, Balkan Savaşı’ndan kısa bir zaman önce (1910), Osmanlı Devleti’nin yaptığı büyük masraflarla tekrar esaslı bir şekilde tamir görmüştü.

Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde, İstanbul’daki Ayasofya’ya benzetilen, ama ondan daha küçük olan bu Selanik Ayasofya’sından, gerek mihrap, minber, kürsü ve gerekse minare gibi Türk unsurları ilave edilmiş olan sanat eserlerinden tatlı bir övgü ile söz eder; “Bu caminin kıble kapısından mihraba doğru uzunluğu 175 ayak, genişliği ise 125 ayaktır.” demektedir. Ayrıca 17. yüzyılda caminin iç sanat güzelliğini, kandillerini anlatır. Bunlardan başka caminin giriş kapısında yazılı olduğunu yazdığı dört satırlık Arapça bir kitabe vermektedir. Son mısra, ebcet hesabıyla 930 (1524) çıkmaktadır.

Burası 1912’den sonra kiliseye çevrildiğinde, klasik Türk sanatı üslubunda mermerden işlenmiş olan ve eski fotoğraflarda görünen minber kaybolmuş, yine aynı şekilde müezzin mahfili ise dışarı çıkarılarak avlunun ortasına gömülmüştür. Tek şerefeli ve görkemli olan minaresi (resimde görüldüğü gibi) de önce kaidesine kadar yıktırılmış, sonrada tamamen yok edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’na kadar kilisenin batı cephesi boyunca istalaktitli başlıklı sekiz sütuna dayanan sivri kemerli tipik bir son cemaat yeri uzanıyordu.

1940 senesinde bir bomba ile zedelenen kilise, sonraları onarılırken gerek bu son cemaat yeri, gerekse bu cepheye Osmanlı-Türk mimarisinin karakterini veren kapı ve pencerelerden başka, bütün Türk izleri silinmiş, değiştirilmiştir.

Kaynakça:
1-Semavi İyice, Türkiyat Mecmuası, sa.11 s.170
2-Seyahatname, c.8 s.154
3-Mehmet Raip, Mirat-ı İstanbul, 1314, s. 463
4-Seyahatname, c.8 s.145-149

Öğretmenin Sesi Dergisi'nden alıntıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.