26 Eylül 2012

Osman Öndeş ile söyleşi: Bir medeniyet nasıl yok edildi?

Söyleşilerimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Gerek yakın tarih, gerekse Osmanlı tarihi denilince, her ikisine de emek verip unutulan veya kasıtlı olarak yanlış öğretilen anlayışları temize çekmek zordur. Osman Öndeş, bugüne kadar yazdığı "Malta Kuşatması", "Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor" ve son çıkan kitabı "Vurun Osmanlı'ya" ile sadece takdir toplamadı, tarih meraklıların bazı konuları yeniden gözden geçirmesini ve vicdanlarını harekete geçirmelerini sağladı. 1931 yılında baba tarafından dedesi Üsküplü ve Selânik’den muhacir Kolağası Osman Sancakdar Efendi ve Hâfıze Fahriye Hanım’ın İstanbul, Üsküdar İmrahor’daki evinde doğan sürekli basın kartı sahibi Osman Öndeş ile, son kitabı "Vurun Osmanlı'ya" hakkında söyleşi yaptık. Soruları hazırlarken kitabı okuyanların da okumayanların da ilgisini çekmesini ve vicdanlarını harekete geçirmeye gayret gösterdim. Söyleşiye geçerken Osman Öndeş hocama samimiyeti, enerjisi ve elbette eserleri için gönülden teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

Kitabınızın sunuş sayfasının hemen girişinde "fiilen hayatı sona ermiş Osmanlı İmparatorluğu" sözünüz dikkatimi çekti. Sizce Osmanlı farklı anlamlarda veya fiili olarak devam etmiyor mu? Ediyorsa ne şekilde ediyor?
Sayın Yağız Gönüler Bey, emin olmalısınız ki, sizin değerlendirmelerinizi, yorumları, röportajları dikkatle ve takdir ile okuyorum ve can-ı yürekten tebrik ediyorum. Bugünlerde; I. Dünya Harbi’ne yaklaşıldığı yıllarda İstanbul’da ABD Büyükelçisi olan Henry Morgenthau’nun Hatıratını okuyorum. İtalya, Fransa, Büyük Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak için nasıl ittifak ettiklerini, İtalyanların Trablusgarp’ten başlayarak Ege Adalarına devam eden iştihasının bitmediğini, Büyük Britanya’nın Mısır’ı Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopartmasının asla sonuncu bir istila olmadığını, Fransa’nın bugünkü Suriye olan Osmanlı Eyaletlerini yutmaktan de ötelerde Anadolu üzerinde hudutsuz istekleri olduğunu, Rusya’nın ise öncelikle Boğazların üstüne oturmak için fırsat kolladığını belirterek, Almanya’nın da bu karmaşa içinde Osmanlı İmparatorluğu’yla dostluk kurarak Balkanlardan Orta Doğu’ya kadar kendi imparatorluk hakimiyetini kurmak istediğini anlatıyor. Ve, Osmanlı İmparatorluğu’nu I. Dünya Harbi’ne sokmak için Goeben ve Breslau zırhlıları kozunu çok iyi oynadıklarını söylüyor. Bunların hepsini biliyoruz ve doğrudur. İslâmiyetin asırlarca koruyuculuğunu yapmış ve bir dünya devleti kurmuş Osmanlı İmparatorluğu’nu yutmak için Batılı devletler, özellikle son iki asır amansız bir hırsla ittifak içinde olmuştur.

Yine Morgenthau, Osmanlı hudutları içindeki Hristiyan unsurları eğitmek adına Mission dedikleri Misyoner okulları açıldığını, (yani, İtalyan, İngiliz, Fransız, Amerikan) bu okullara Müslüman çocukları alınmadığını, tercihen Hristiyan olan her ulustan ve Ermeni, Rum, Bulgar çocuklarının alındığını yazıyor. Ben “Mission” denilen okulları da incelemişimdir. “Asıl Efendiler” başlıklı eserimde bu konuda dahi belgelere dayalı geniş bölümler yeralır.

Benim gibi aklıbaşında olan her Türk, eminim Osmanlı İmparatorluğu’nu bitirmek için nasıl amansız ve sinsi saldırıların asırlarca sürdüğünü ve özellikle 20. yüzyılda azgınlaştığını görmektedirler.

Değil ki, aslında bizi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak isteyenler kadar kapitülasyonlar; için için kemirerek batmamıza sebep olmuştur. Osmanlı İmpatorluğu devlet olarak, birçok imparatorluklar gibi maalesef tarihe gömülmüştür. Ama Osmanlı İmparatorluğu bizim ulusca mazimizdir, nesebimizin belgesidir, onurudur. Biz ancak yüz yıl önce dünyaya gelen bir ulus değiliz. Şanlı, onurlu mazimiz bunca asırların berisine gitmektedir. İnkara kalkışanlar varsa, neseplerini inkar ediyorlar demektir ki, ne anlama geldiğini kendileri bilsinler derim..


Dönemin Rize mebusu Ekrem Rize'nin "Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bulunan bilumum mebani-i resmiye ve milliye üzerindeki tuğra ve medhiyelerin kaldırılması" şeklinde kabul gören kanun teklifinin asıl amacı neydi, neye hizmet ediyordu?
Vurun Osmanlı’ya başlıklı eserimde Ekrem Rize’nin BMM Zabıtlarındaki ifadelerinden aynen naklettiğim üzere “Osmanlı İmparatorluğunu lafzıyla ve ruhuyla inkara kalkışıyordu” ki, onun sözleri mecliste çıktığı kürsüde - Hadi diyelim ki o günlerin ortamında- dinleniyor ve itiraz edilmediği gibi, onaylanıyordu. Ekrem Rize’nin söylediklerini aynen, tek kelime bile değiştirmeden, Meclis Zabıtlarından alarak naklettim. Akıl sağlığı yerinde olan herkimse, böyle bir teklif karşısında utançtan yerin dibine girmelidir. Korkarım; Vurun Osmanlı’ya başlıklı eserimi birileri çıkar da yabancı dile çevirirse, Atalarına ait millî ve resmî binalardaki mermer kitabeleri, tuğraları kıran, parçalayan, devlet armasını söküp yerlere atan, parçalayan bir ulus olarak herhalde bize alkış tutmayacaklardır! Bu dehşet verici utançtır ve galiba pek aldırış eden de olmamıştır! İnşallah yanılırım..

1927'den beri hala yürürlükte olan bu kanun sizce kimsenin dikkatini çekmedi mi? Çektiyse de bir aksiyon alınmamasının sebebi ne olabilir?
Zaman zaman vicdan, akıl, görgü, şuur sahibi muhtelif yazarlar makaleler yazmışlar. Yüksek Lisans Tezleri’nde ise çok sıradan geçiştirilerek; “1057 Sayılı Yasa nedeniyle..” gibi dip notlarıyla yapılan tahribatlara gerekçeler konulmuş. Bu sorunuzu, ben de bu memleketin efendileri olan enazından münevverlerine, sanatçılarına, yazar çizerlerine, devletadamlarına sormanızı dilerim. 1970’lerden gelerek hayli yıllar Hayat Tarih Mecmuası’na yazdım. Bu kanunun bende yarattığı buhran ve üzüntü çok derin olduğu için, hatta eski İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’a bir yazı gönderdim ve görüşünü öğrenmek istedim. Eveleme geveleme bir cevap geldiydi! Nesinden çekiniliyordu bilemem..


Kitabınıza özellikle dikkat kesildiğim bölüm "Ekrem Rize kimdir?" oldu. Biraz "alkış tutan" ve "dalgalı" bir karaktere, zihniyete sahip olduğunu gördüm kendisinin. Ekrem Rize'nin derdi gerçekten tuğra ve medhiyeler miydi, yoksa kendi adı veya kariyeri için farklı bir şey mi amaçlıyordu?
Benim görüşüm şudur; kesinlikle bir psikolog tarafından kişiliği incelemeye alınmalıdır. Ben adını koymak istemem.. İşin bir acı tarafı da buradadır. Suskun kalan ve o kocaman köşe yazarları; Ekrem Rize’nin son yıllarda yazdığı kitabını alarak okusalar, sonra da dünya tarihinde kendi özünü kazıyan bir başka ulus olmuş mudur diye araştırsalar.. Hatta hiçbir yazı yazmadan bu söylediklerimi yapabilseler.. Bakınız, etrafta derin bir suskunluk sürüp gidiyor..

Ekrem Rize çok sonraları 1945'te MTTB ile irtibat kuruyor. Şef rejiminin unutulmuş olduğunu anlatıyor. Kendi kitabında Rize DP örgütünün çekirdeğini kurduğunu yazıyor. Sizce bu durumlar, ciddi bir çelişki arz etmiyor mu? Yoksa "bir Ekrem Rize klasiği" mi?
Güler misiniz, ağlar mısınız? Kitabında bunları yazıyor.. Allah aşkına bu şahsın bizim aslımız olan bir İmparatorluktan kalan enazından mimari eserleri ortadan kaldırmak amacıyla kanunu tasarlayan, israr eden, yasalaştıran ve kazıtan bir şahıs olduğunu da mı bilmiyorlardı? Zaten bukadar yıl sonrasında, mesele bu şahıs değildir diyorum. Kalkın, uyanın, bu devlet ve medeniyet ayıbını düzeltin demeye getiriyorum..

İzmir suikastına rastlayan bir gece Malatya mebusu Dr.Hilmi, sofrada bulunan Atatürk'e, Ekrem Rize'nin Kazım Karabekir Paşa'yı Askeri Şura Kanunu görüşmesinde mağlup ettiğini söylüyor. Karşılığında Atatürk, "Ekrem on Karabekir'e bedeldir" diyor. Nacizane bir "Kazım Karabekir ilgilisi" olarak sormak istiyorum, Paşa ile Ekrem Rize başka şekilde karşılaşmalar yapmış mıdır ya da aralarında ne gibi husumetler olabilir?
Belirttiğim üzere; Ekrem Rize’nin kitabında yazdıkları, BMM Ceride zabıtları alınıp bir psikoloğa verilecek. Psikoloğun yapacağı teşhis, herkes için çok ciddi ve düşündürücü olmalıdır.. Kişiliğinde derin tutarsızlıklar olan biri.. Bu karışıklık, beyinsel dalgalanmalar bariz şekilde yazdıklarında görülmekte.

Tarihte birçok imparatorluk sonra erdi, yerine yeni yönetimler kuruldu. Peki bizde hala yürürlükte olan bu 1057 sayılı kanunun benzerine rastlanıldı mı?
Kendi harsını imhaya kalkan hiçbir devlet olmamıştır. Bu bakımdan 1057 Sayılı Kanun ait olduğu devlet ve millet için kara bir lekedir. Üzerinden bukadar yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ da pek önemsendiği kanısında değilim! Onun içindir ki, “Makaleler anlaşılan yetmiyor” deyip bu büyük araştırmayı kitap haline getirdim. Lûtfedip okuyuversinler..

Ekrem Rize, Osmanlı'nın Türklüğü yok ettiğine mi inanıyordu? Sizce böyle bir durum söz konusu olabilir mi?
Lütfen yeniden BMM’de söylediği sözlere bakınız. Osmanlı’nın Türklüğü yok ettiğini ifade ediyor. Bunun asıl suçluları olarak padişahları görüyor.. Fatih’ten başlayarak devam eden aşağılamaları BMM Zabıt Ceridelerinde kendi ifadeleriyle mevcut. Fakat artık, aradan bunca yıl geçtikten sonra, mesele böyle bir şahıs olmamalıdır. Mesele, günümüzde dahi tahrip edilmiş ata yadigarı eserlere aldırış edilmemesidir, onarıma gidilmemesidir, böyle bir saldırının mantık hatasının genç kuşaklara anlatılmamasıdır.

Bana birkaç bilim sahibi teşekkür ifadeleriyle, “Hiç dikkatimizde olmayan çok ciddi bir gerçeği ortaya koyduğunuz için teşekkür ederiz” diye yazdılar. Ben teşekkür peşinde değilim, ama şaşkınlık içersindeyim.

Üzerinde tuğra ve kitabelerin kazındığı, söküldüğü tarihi miraslarımız elbette her vicdan sahibinin canını yakmaktadır. Aralarından en çok hangisi sizi üzmüş ya da öfkelendirmiştir?
Hepsine üzülmeliyiz, utanmalıyız! Hele yabancılar görmesin diye, yok edilmeye cüret edilmiş Osmanlı medeniyetine ait eserleri Devlet Armalarını, tuğraları ve kitabeleri eğer yerlerde sürünüyorlarsa, yerlerine koymalı, kırılmışsa onarmalı ve onurla, saygıyla daha da süratle, asıl oldukları yerlerine iade etmeliyiz.

Belki bir kitabe hepsinden de ağır bir cehaleti, ihaneti ortaya koyar; Bu da Fatih Sultan Mehmed’in inşa ettirdiği ilk Haliç Tersanesi’nden buyana gelen kitabenin olduğu gibi tuğrasıyla birlikte kazınmış olması ve üzerine yeni harflerle, bir de “İlk kuruluş tarihi 1455” diye başlayarak marifetlerini pislik döker gibi kazımalarıdır.

İyi de, bu veya diğerlerini ilgili olan amir memur hiç mi kimse görmüyor? Zevki Kadın Sıbyan Okulu’nun tuğra kitabesinin kazınmış olduğunu, yıllardır önünden geçen bunca bilim adamı, sanat, mimarlık öğrencisi görmüyor mu?

Allahaşkına Darülaceze’nin kitabesini kazımışlar.. Yok mu insaf sahibi.. Hangisini sayayım..

Ben Vurun Osmanlı’ya kitabım ile bu rezaleti ilkkez belgeleriyle kitap halinde hazırladım ve Timaş Yayınevi büyük bir mesuliyet duygusuyla hareket ederek en kısa zamanda neşretti.

Bundan böyle hepimiz seyirciyiz..

Dilerim; idrak ağır basar ve enazından okumak lûtfunda bulunurlar!

Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederken bir soru daha sormak istiyorum izninizle. "Vurun Osmanlı'ya" adlı kitabınızla, bir medeniyetin nasıl insafsızca yok edildiğini, yok edilmek için her türlü zulmün mübah görüldüğünü yazdınız, vicdanlarımızı uyandırdınız. Bu konu hakkında yeni bir çalışmanız olacak mı?
Kitabınız ve tüm çalışmalarınız için tebrik ediyor, en içten saygılarımı sunuyorum. Ben size teşekkür ederim. Bu konuda başka bir çalışma için vakit çok erken. Bu ıstırabı duyarak makaleler yayınlamış birkaç muhterem kalem sahibi, seyirci durumundaydılar..

Vurun Osmanlı’ya başlıklı eserimle, bu muhterem seyirciler arasına ben de katıldım..

Sabırla ve ibretle seyrediyorum!

Söyleşiyi hazırlayan: Yağız Gönüler
Osman Öndeş: Timaş

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.