30 Ocak 2012

"At Üstünde Selçuklular"dan alıntılar - 2: Türkler ve Savaş


"Türk, başkalarını takip etsin veya başkaları tarafından takip edilsin, atının sırtında gafil avlanmaz."
el-Câhiz

"Türk, eli kolu bağlı olarak bir kuyuya atılsa, mutlaka bir çaresini bulup kurtulur."
el-Câhiz

"Türkler bir orduya karşı saf bağlayınca, düşman saflarında bir eksiklik varsa hepsi onu görür ve bilir."
el-Câhiz

"Türkler savaşta takip olunmazlar, başkalarını takip ederler."
el-Câhiz

"Bir Türk atını uçar gibi koşmasını sağlamak için şiddetle mahmuzlar, kendisi iki eliyle yayını kavrayarak geriye doğru ok atar. Arkasından onu geçmek üzere gelen ise onu geçer ama, sadece ölmekte. Onu yakalamak isteyen kendisi yakalanır ve birden bire izlenen izleyen olur."
Niketas Khoniates

"Türklerin okları, ölüm taşıdığı için nişan aldıkları kişiye daima yazık olmuştur."
Sidoine

"Türklerin okları olmasaydı, Haçlıların mızrakları karşısında kim durabilirdi?"
Nûreddin Mahmûd b.Zengî

"Türklerin metanet, kahramanlık ve savaş yeteneklerini kim tasvir edebilir?"
Haçlı Kroniği

"Türkler atlarının süratine güvenerek yoğun bir bulut gibi ansızın Bizanslıların üzerine çöküyor ve onlar daha mızraklarını kullanamadan rüzgar gibi ortadan kayboluyorlardı."
Niketas Khoniates

Muharrem Kesik
(At Üstünde Selçuklular,
Türkiye Selçuklularında Ordu ve Savaş,
Timaş Yayınları, İstanbul 2011, Sf.257)

Yavuz Sultan Selim küpe takmazdı

(Kitab-ı Şakakı Numaniye'de I. Selim)

Yıllar önce, tarih ders kitaplarına yanlışlıkla konulan ve Yavuz'u küpeli olarak gösteren bir resimle ortaya çıkan hata bir türlü düzelmiyor.


Daha önce yazdık, ayrıca bu konuda kitap bile çıkardık. Benden önce ve sonra bu konuda başka kalem oynatanlar da oldu ama Yavuz'un küpesi bir türlü kulağından çıkmadı. Halkımızın elçiliklerimizde gerekli itibarı göreceğini söyleyen Berlin Büyükelçimiz Hüseyin Avni Karslıoğlu, kulağındaki küpeyle ilgili bilgi verirken, "Yavuz Sultan Selim, kendisinin Allah'ın ve halkın hizmetkârı olduğunu ifade etmesi için küpe takardı. Benim de küpe takmamın anlamı budur" şeklinde konuşmuş.

Halkımıza elçiliklerimizde yıllarca iyi davranılmadığı konusunda haklı olan Berlin Büyükelçimiz, Yavuz'un küpesi konusunda ise yanılıyor. Bu yanılgının sebebi yıllardan beri bize Yavuz diye öğretilen küpeli resimden kaynaklanıyor.

Küpe rivayetleri

Yavuz Sultan Selim denince aklımıza hep kulağı küpeli, palabıyıklı bir resim gelir. Yavuz'a ait olmayan ve daha sonraki dönemde yapılmış olan bu resim tarih ders kitaplarında kullanıldığı için herkes Yavuz'u böyle tanır. Hatta kulağındaki küpenin sebebi üzerine birçok hikâye uydurulmuştur. En ilginç rivayetlerden biri Yavuz Sultan Selim kılık değiştirerek Tebriz'e gidip, Şah İsmail'i satrançta yenince şahın, Şehzade Selim'e yenilginin hırsıyla bir tokat atması üzerine, Yavuz'un da bu tokat kulağıma küpe olsun diye küpe takmasıdır.

Bir diğer rivayete göre de Yavuz Sultan Selim İslamiyet'in kutsal topraklarına hakim olunca "Hadimü'l-Haremeyn", yani Haremeyn'in hizmetkârı olduğunu göstermek için küpe takmıştır. Yavuz Sultan Selim'e ait olduğu iddia edilen küpeli resim daha sonraki yüzyıllara ait bir Avrupalı ressam tarafından yapılmıştır ve Birinci Selim'le uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ancak Avrupalılar tarafından yapılan başka portrelerde de Yavuz'un küpeli resimlerine rastlanır.

Yavuz'u gösteren 16. yüzyıla ait ve daha sonraki dönemlerde çizilmiş minyatürlerde sultanın kulağında küpe olmadığı gibi, portresi de çok farklıdır. Ayrıca "Selimname" isimli Yavuz'un hayatını anlatan kitaplarda sultanın küpe taktığına dair bir bilgiye rastlanılmaz.

(Yavuz Sultan Selim'in tartışmalı resmi)
Eski bir gelenek

Türkmenler arasında küpe takmak bir gelenektir. Nitekim 1473'te Otlukbeli'nde Fatih Sultan Mehmed ile savaşan Akkoyunlu Türkmenleri'nde küpe takanlar vardı. Ayrıca bazı tarikatlarda dervişler dünyadan ve dünyevi nesnelerden soyutlandıklarını göstermek için mengüş (küpe) takarlardı. Bu iki gelenek de Yavuz Sultan Selim'e değil Akkoyunlular'ın topraklarında Safevi Devleti'ni kuran Şah İsmail'e uymaktadır. Nitekim Türk tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Şah İsmail'in küpeli minyatürleri vardır.

Yıllar önce Yavuz'un küpeli resmindeki yanlışlığa dikkat çeken Nezih Uzel, küpeli hükümdar resminin Şah İsmail veya Şah Cihan olabileceğini söylemiştir. Ancak resimdeki giyim tarzı ve küpe Şah Cihan'dan daha ziyade bir başka Babür hükümdarı Cihangir'e uymaktadır.

Yavuz denilen resim günümüzde Topkapı Sarayı'nda bulunuyor. Anlatılanlara göre diğer müzelerden saraya gelmiş ve burada bu resmin Yavuz'a ait olduğuna kanaat getirilmiş. Bu resim tarih ders kitaplarında kullanılınca da herkesin kafasında gerçeğinden çok farklı bir Yavuz Sultan Selim oluşmuştur.

Yasin-i Şerif okunurken vefat etti

Yavuz ömrünün son günlerinde Edirne'ye gitmişti. Buraya gitmeden önce sırtında çıkan şirpençe denilen bir çıbandan muzdaripti. Bu çıbanı hamamda sıktırıp, ovdurtması ve ardından Edirne'ye atla gitmeye çalışması hastalığını iyice artırdı. Padişahın hastalığı artınca Çorlu yakınlarında babası ile savaştığı yerde, 40 gün konaklandı. Yavuz'un hastalığı günden güne iyice ağırlaştı.

Sultanın hastalığı boyunca yanında gece gündüz musahibi Hasan Can vardı. 1520 yılının 21 Eylül'ünü 22 Eylül'e bağlayan gecede ikisinin aralarında şu konuşma cereyan etmişti:

Yavuz, musahibine "Hasan Can bu ne haldir" diye sorunca, Hasan Can, "Sultanım Cenabı Hakk'a teveccüh edip Allah'la beraber olacak zamandır" cevabını verdi. Yavuz "Bizi bunca zamandan beri kiminle bilirdin? Cenabı Hakka teveccühümüzde kusur mu gördün" deyince Hasan Can, "Hâşâ ki bir zaman zikr-i Rahman'dan şaştığınızı görmedim. Lâkin bu zaman başka zamana benzemediğinden ihtiyareten cesaret eyledim" dedi.

Yavuz, bu cevaptan sonra Hasan Can'a "Sure-i Yasin tilavet eyle" dedi ve onunla birlikte okumaya başladı. Yasin Suresi'nin ikinci okunuşu sırasında "Selâm" Ayeti'ne gelindiği zaman Yavuz Sultan Selim ruhunu teslim etmişti.

Az zamanda çok işler başarmıştı

Yavuz Sultan Selim, ortadan uzun boylu, kırmızı ve yuvarlak yüzlü, koç burunlu, çatık kaşlı, sert bakışlı, sakalı tıraşlı, bıyıklı, asabî mizaçlı bir hükümdardı. Çok cesur ve çok sertti. Gerçek bir harp dehası olan Yavuz Sultan Selim Osmanlı tarihinin en büyük mareşali idi.

Devlet hazinesinin dolu olmasını ister, israf ve ihtişamdan hoşlanmazdı. Hesap yapmadan, bilgi toplamadan ve tedbirini almadan sefere çıkmazdı. Meraklı bir hükümdardı. Mısır'dayken Nil'in kaynağını ve piramitleri araştırmıştı. Okumayı severdi. Vassaf tarihini ve diğer tarih kitaplarını tetkik etmişti. Arapça ve Farsça'ya hakim olan Yavuz Sultan Selim iyi bir şairdi. Farsça bir divanı vardır.

Şam'da Muhyiddin Arabî için bir cami, imaret ve türbe yaptırdı. Konya'daki Mevlana Dergâhı'na da su tesisi inşa ettirmişti. Oğlu Kanunî ise İstanbul'da babası adına bir cami ve türbe inşa ettirdi.

Yavuz'u en iyi şeyhülislam ve tarihçi İbn Kemal'in, sadeleştirmesini verdiğimiz şu mısraları anlatır:

Az zamanda çok işler başarmıştı,
Onun gölgesi bütün cihanı kaplamıştı.
Sultan Selim devrinin güneşi idi.
İkindi gölgesi uzar ama zamanı kısadır
Öldü Sultan Selîm, eyvah göçüp gitti
Artık ona hem kılıç, hem kalem ağlasın.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 29.01.2012)

Fransa, Osmanlı'nın Avrupa'daki ispiyoncusuydu

Fransa, 16. yüzyılda bir taraftan Osmanlı ile ittifakını reddederken, bir taraftan da Avrupa'da ne var ne yok her şeyi İstanbul'a ispiyonluyordu.

Fransa, 16. yüzyılda hem Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu'nun baskısını hem de yaşadığı iç karışıklıklar ve din savaşlarının yıkıcı etkisini Osmanlı'dan aldığı destekle savuşturdu. 16. yüzyıl boyunca Osmanlı donanması, Fransa'ya yardım ederek, devletlerinin varlığının devamına yardım etti. Osmanlılar, Fransa'yı asker göndererek, para vererek veya ticari ilişkilerle Habsburglar'a karşı kuvvetlendirdiler. Fransa, 16. yüzyılda Osmanlılar'ın, Habsburglar'a karşı mücadeleye girmesiyle hayat hakkı buldu.

İttifakı reddetti

Fransa, Osmanlı'dan aldığı destekle ayakta kalmasına karşın Türkler'le ilişkiye girmesi Avrupa'da kâfirlerle işbirliği yapıyor suçlamaları yüzünden aradaki ittifakı hep reddetti. Çağrıldığı Haçlı seferlerine katılacağını söyledi ama zamanla muhataplarını oyalayarak, Türkler'e karşı bir oluşuma girmedi. Osmanlılar'ın Hristiyanlar'a karşı kazandığı zaferler için Fransız elçileri padişahları kutlarken, Fransız yönetimi Avrupa'daki muhataplarına Osmanlılar'ı Hristiyanlar'a ait toprakları almaktan vazgeçirmek için çok uğraştıklarını ama başaramadıklarını anlattılar. Fakat iki devlet arasındaki ilişki o kadar aleniydi ki Fransızlar'ın inkârı ittifakın üstünü örtemedi. Habsburglar, Fransızlar'ı her yerde Hristiyanlığın düşmanıyla işbirliği yapmakla suçladı. Şarlken ve Papa, Fransa'yı kâfirlerle işbirliği yaptığı için suçlayıp, Fransa Kralı'nın üzerine Haçlı seferi düzenlemekle tehdit bile ettiler.

Avrupa hakkında bilgi gönderdiler

İki devlet arasındaki ilişki İstanbul'daki daimi elçiler ve zaman zaman gönderilen fevkalade elçilerle devam etti. Fransa kralları İstanbul'daki elçilerine ve padişaha mektuplar gönderdiler. Ancak mektupların ele geçmesi ihtimali yüzünden siyasi ittifak genelde gönderilen adamların sözlü ifadeleriyle sürdü. Fransa yönetiminin İstanbul'a gönderdiği elçi ve haberciler Osmanlı yönetimini Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu üzerine donanma ve ordu göndermek için kışkırttılar. Fransa'dan gelen haberciler ayrıca Avrupa'nın durumu ile ilgili her türlü haberi Osmanlı yönetimine verdiler. Osmanlı padişahları ise kendi devletlerinin çıkarları olduğunu gördükleri zaman Fransa'ya yardım için Habsburglar'ın üzerine asker gönderdiler.

"Sultan en güvenilir dostumdur"

Fransa Kralı Dokuzuncu Charles, 1572'de boşalan Lehistan (Polonya) Krallığı'na kardeşi Henri'yi seçtirmek için Osmanlı yönetiminden destek istemişti. Fransa Kralı, 30 Kasım 1572'de İstanbul'daki Fransız elçisine gönderdiği mektupta "Sultanı en güvenilir dostlarımdan biri kabul ettiğimden, bu meselede bana dostluğunun meyvelerini hissettirmesine sevinirim; zira çok değer verdiğim ve kendisine minnettar kalacağım bir meseledir bu. Sizden tüm yeteneğinizi gösterip, sultanı, ülkenin beylerini kardeşimi seçmeleri için uyarmak ve kendisine her yerde öncelik tanımalarını talep etmek üzere Lehistan'a resmî bir heyet göndermeye ikna etmeye çalışarak zanaatınızın bir ustalık eserini meydana getirmenizi rica ediyorum; başka birini seçtikleri takdirde, bu mesaj onlara sultanın ebediyen düşmanları olacağını göstersin. Sanırım kardeşim bu şekilde hiçbir zorluk çıkmadan seçilecek ve Lehistan Kralı tayin edilirken, kayser bu seçimden hariç tutulacaktır."


Avrupa'da ne var ne yok?

Françe padişahından gelen adamının ağız haberleridir ki zikr olunur...
Françe padişahı şimdi ne mahaldedir deyü sual olundukda elçi donanmayı hümayundan çıkup vardıkda Filandere'de Villanova nam hisarın yanında sahrada imiş ki zikr olan hisar evvel İspanya kralının idi. Haliya Françe padişahı almışdır. Ve bu hisardan gayri hiç hisar dahi aldı mı denildikde, bu hisardan gayri İspanya vilayetine müteallik hayli hisarlar ve kaleler almışdır. Ve Duka de Klez (Kleves Dükü) nam bey dahi İspanya'nın çok memleketin ve vilayetin almışdır deyü cevap verdi. Ve Françe padişahının Piedmont nam memleketine yakın İspanya'ya tabi Vala nam hisar ki Françe vilayetine adem varup gelmesine çok mani olurdu. Mezkur hisar Françe padişahının Piedmont'de olan kapudanı almış alınalı şimdi üç ay imiş. Ve andan gayri Milano'ya yakın bir kale dahi almış deyü cevap verdi. Ve Françe padişahı yanında şimdi ne denlü asker vardır denildikde halen 40 bin yaya ve 16 bin atlu askeri vardır. Ve Alman'da dahi bazı dost beyler vardır. Bir sıkıntı vaki oldukda yardıma 24 bin yaya adem verürler.

Bilfiil 14 bin yaya Françe padişahının Lyon nam şehrine gelürken sataşduk deyü cevap verdi. Ve mezkur Lyon nam şehir ile Filandere arası 15 konak yer imiş. Ve şimdi Françe padişahıyla İspanya kralı mukabele etdi mi diye soruldukda, bulaşmışlar ola deyü cevap verdi. Ve Françe padişahı kendünün yerine kimi alıkoydu denildikde devamlı olarak yanında olur dört nefer yarar beyleri vardır. Bir yere gitse onları yerinde alıkor şimdi dahi yerinde onları alıkoymuşdur... Ve iki oğlunu kendü ile bile sefere alup, gitmişdir deyü cevap verdi. Ve İspanya kıralı ne mahaldedir deyü sual olundukda, ben orada iken Alaman'da Aspire (Spires) nam şehirde idi. Amma ben ayrıldıktan sonra şimdi Filandere'ye gelmiş ola. Ve yanındaki askerinden sual olundukda 70 bin yaya ve 4 bin mikdarı atlusı vardır. Ve İngiltere Beyi hiç yardım verdi mi? denildikde, 15 bin mikdarı adam yardıma gelse gerekdir deyü haber alındı. Amma geldi mi gelmedi bilmezim deyü cevap verdi. Ve Filandere'den dahi onun gibi yardıma gelecek askeri var mıdır deyü sual olundukda onun gibi yardıma gelecek askeri yokdur olanca yaya askerini dahi Filandere vilayetinde olan hisarlarına koyup berkitmişdir deyü cevap verdi. Ve İspanya Kralı papa ile buluşdu mu denildikde Bolonya (Bologna) nam hisarın yanında buluşdular. Amma tedbir ve tedarükleri ne oldu kimse bilmedi. Lâkin ayrıldıkdan sonra papa ardınca Beç'e (Viyana) üç bin yaya adam göndermiş. İspanya kıralı Barçelonya'da (Barcelona) yerine kimi alıkomuşdur denildikde yerine Barçelonya'da oğlunu ve oğlu yanında iki-üç bin adamla bir yarar beyi alıkoymuşdur. Ve Perpenyan (Perpignan) nam şehrinde dahi bir kapudanıyla on bin yaya adam alıkoymuşdur deyü cevap verdi.
(Christine-Isom Verhaaren, Allies with the Infidel, New York 2011)

Korkudan Osmanlı'ya sığındılar

Habsburglar'ın özellikle 1525'ten sonra Fransa krallarına karşı tehdidi Osmanlı-Fransız ilişkilerinin başlamasında ve Osmanlı-Fransız ilişkileri ile Batı Avrupa'yla ilişkilerde önemli bir dönüm noktası oldu.

Padişahların inayeti

Fransa ile Osmanlı devletleri arasında 16. yüzyıl boyunca ve 17. yüzyılın ilk yarısında bir ittifak kurulmuştu. Ancak ittifak iki taraflı olmaktan ziyade Osmanlı hükümdarlarının Fransa'ya bir inayetiydi.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 22.01.2012)

29 Ocak 2012

Genelkurmay, Karabekir Paşa'yı yine unuttu

(Kâzım Karabekir 1920 yılında Erzurum'dayken düzenlenen bir törende halkın arasında.)


İlker Başbuğ'un Genelkurmay Başkanı olduğu 2009 yılı, meğer tarih açılımının bereketli yıllarındanmış da kadrini bilmemişiz.

Kâzım Karabekir gibi resmî tarih açısından 'tehlikeli' görülen bir komutanın bizzat Genelkurmay tarafından ilk ve belki de son kez anılması, ona nasip olmuştu. Şöyle ya da böyle Başbuğ bir tabuyu kırmıştı ama arkası getirilemedi. İnsanın aklına ister istemez 'Genelkurmay'ın ahde vefa dediği bir seferlik miydi?' sorusu geliyor.

Geçtiğimiz 26 Ocak Paşa'nın 64. ölüm yıldönümüydü. Karaman Valiliği, Belediye Başkanlığı ve Kazımkarabekir Kaymakamlığı tarafından ortaklaşa organize edilen konferansa çevre illerden gelenler de olmuştu. Verdiğim konferansa gösterilen ilgi gerçekten görülmeye değerdi. Salonda yer kalmayınca ayakta dinleyenler oldu. Beklerdim ki, askerler de gelip dinlesinler. Üniformalı kimse yoktu. 'Sivil' geldilerse bilmem.

Belki de 'benim' Kâzım Karabekir'imin kafalarındaki şablona ters düştüğündendir çekingenlikleri. Ancak bunun için kimseden özür dilemeyeceğim. Karabekir'in bir şiirinde dediği gibi "Korku bir sistir kalkar, hakikat güneştir doğar." Şimdi korku dönemi bitiyor. Hakikat güneşinin doğma vaktidir.

Karabekir Paşa'yı bir elinde kılıç, öbüründe kalemle düşünmek hoşuma gidiyor. İyi bir asker; ama o kadarla bitmiyor. Aynı zamanda müşfik bir baba, kanunlara riayetten kıl kadar ayrılmayan dürüst bir vatandaş, hakkını sonuna kadar savunan medeni bir insan, inandığı dava uğruna hayatını ortaya koymayı bilen bir kahraman, zarif bir koleksiyoner, musiki ve şiirle iştigal etmiş, marş yazıp bestelemiş bir sanat amatörü, eğitim yoluyla kalkınma problemi üzerinde düşünmüş, dahası icraatta bulunmuş, sanayi projeleri olan bir devlet adamı, Kürt ve Ermeni sorunlarının başımızı ağrıtacağını daha 1920'lerden itibaren söyleyen ve mutlaka tedbir alınmasını isteyen ileri görüşlü bir siyasetçi ve düzinelerce kitaba imza atmış velud bir kalem...

(Karabekir Paşa, 1922'de Trakya'ya yaptığı bir gezide subaylarla birlikte.)


O bunların hepsi. Belki de daha fazlası... Dolayısıyla Kâzım Karabekir'e, kafalarımızdaki klasik 'asker' şablonunu bir kenara bırakarak bakmamız, ayrıca Osmanlı'nın nasıl olup da bu denli çok yönlü askerler yetiştirebildiği üzerinde imal-i fikretmemiz gerekir.

Kâzım Karabekir Paşa tarihin yapılmasına katkıda bulunmuş bir şahsiyet her şeyden önce. İkinci olarak Meclis'te görev yapmış bir siyasetçi. Ancak üçüncü bir cephesi var: Yalnız 'tarih yapan' değil, aynı zamanda 'tarih yazan' biri olması. Galiba birilerini fena halde rahatsız eden de bu son özelliği.

O da Atatürk gibi işi şansa bırakmamış ve yaptığı tarihin hikâyesini yazıp geleceğe emanet etmiştir. Bu yüzden evi defalarca basılmış, dosyalarına el konulmuş, parasını kendi cebinden ödeyerek bastırdığı kitabı yakılmış, yine de mücadelesinden vazgeçmemişti.

Bir zamanlar yakılan kitaplarının rahatlıkla basılıp satılabildiği günleri göremedi belki ama hakikatin hakim olacağı, rahatlıkla konuşulabileceği bir Türkiye'nin özlemiyle yanıp tutuşmuştu. Türk Tarih Kurumu'na karşı verdiği mücadeleyi hatırlamamak haksızlık olur. Yetkililere, "Genç nesillere tarihi tek bir kişinin kahramanlığı üzerine kurarak anlatamazsınız. Bu, o kanlı mücadelede canını siper etmiş olan komutanlara ve hele kanını dökmüş Mehmetçiğe de hakarettir. Onların haklarını nasıl ödersiniz?" diye çıkıştığında takvimler 1942 yılını gösteriyordu.
Hayat Karabekir, babasını anlatıyor

Geçenlerde Karabekir Paşa'nın kızlarından Hayat Hanım'la konuşuyorduk. Babasıyla ilgili şu çarpıcı olayı anlattı:

Ailece bir sünnet düğününe gidiyorlarmış. Tabii "karga" dedikleri sivil polisler de peşlerinde. Tramvaya binmişler, polisler de binmiş. Gidecekleri yere gelince kendileri inmiş tramvaydan. "Baktım" diyor, "babam sağa sola baktı. Sonra hareket eden tramvayın peşinden koştu, camını tıklattı ve vatmana "İçeride arkadaşlarımız var, söylesin de insinler, indiğimizi fark etmediler galiba." dedi. Kapı açıldı, hafiyeler de indiler. Babama dedim ki: "Niye haber verdiniz? Ne güzel kurtulmuştuk onlardan." Bana verdiği cevabı hiç unutmuyorum: "Öyle deme evladım, onların da çoluk çocukları var. Onlar da bu işten ekmek yiyor. Bizi kaybederlerse üstlerine ne cevap verecekler? Belki de ekmeklerinden olacaklar. Onların görevi bizi takip etmek. Kendilerine yardımcı olmak da bizim görevimiz."

Bence Milli Eğitim Bakanı'mız Ömer Dinçer bu anekdotu ders kitaplarına koydurmalı.

Mustafa Armağan
(Zaman, 29.01.2012)

Tarihin kabuğu kalkınca


(Veliaht Prens Rudolf ve Belçika Prensesi Stephanie'nin resmi nişan fotoğrafı, 1881.)

30 Ocak 1889’da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun iki başkenti, Viyana ve Budapeşte korkunç bir haberle sarsıldı. Daha doğrusu sükunet ve yavaş bir zenginleşmenin yanı sıra, imparatorluk uluslarının gizli-açık kavgasını yaşayan bu dünyada sarsılacak olay ve haber aranıyor gibiydi. Viyana skandala doymuş bir başkentti; babasının uzun saltanatından bıkanların başında herhalde imparatorluğun veliahtı arşidük Rudolf geliyordu. Yaşı ilerliyordu, imparator Franz Joseph’in ise ona hiçbir yetki vermeye niyeti yoktu. Avusturya-Macaristan çifte monarşi modeli Çekleri, Hırvatları da ümitlendirmişti. Kim bilir, bu parçalar daha müstakil olursa onların başına da geçilebilirdi. Ama muhafazakâr imparator ve etrafının bu konularda da hiç taviz vermeye niyeti yoktu.

Rudolf, Viyana’daki skandalların merkezindeydi. Meşhur Hotel Sachar’daki dairelerde aristokratların hızlıları tarafından imparatorun ve muhafazakarların hiç hoşlanmadığı eğlenceler tertiplenirdi. Rudolf böyle bir içki aleminde kendinden geçmiş olmalı ki neredeyse anadan üryan, sadece kılıcını kuşanmış vaziyette sokağa fırlamıştı.

Belçika prensesi olan eşi Stephanie suskundu. Rudolf’un ise en son sevgilisi Marie Vetzera’ydı. 18 yaşındaki kızcağız Osmanlı İmparatorluğu’nun bankacılık hayatında da rol oynayan Baltazilerin soyundan gelen bir ailenin üyesiydi. Rudolf o gece Mayerling’deki av köşkünde güya ümitsiz aşkını noktaladı; önce kızı öldürdü, sonra da intihar etti. İmparator olayı gizlemek için kızı gizlice defnettirdi. Rudolf’a yapılacak cenaze törenini ise Vatikan devlet sekreteri olan Kardinal Mariana Rampolla-Del Tindaro intihar gerekçesiyle kilisenin kutsaması dışında tutmaya çalıştı. Franz Joseph güçlü kardinalin bu inatçı çıkışını önleyecek ve ilerideki papa seçimlerinde kardinaller meclisi onu seçmesne rağmen imparatorluk ve kutsal Macar krallığının verdiği veto hakkını kullanarak cezalandıracaktır.

Bizim gençliğimizde henüz ortaya çıkan ve sadece tarihçilerin bildiği dedikodular vardı. Bunlardan birisi Rudolf’un Macar milliyetçileriyle anlaşarak ayrı bir devlet kurma ve başına geçme teşebbüsüydü. İmparator göz yumamayacağı bu teşebbüsü intihar süsü verilmiş bir evlat katli ile cezalandırdı. Rudolf intihara zorlanmış olmalıydı ama insanlar mutsuz ve romantik bir aşk hikayesini tercih ettiler. Mayerling faciası çürüyen monarşinin içindeki en az günahkâr bir safiyet gibi anılmaya devam etti. Ta ki son imparatoriçe Zita 1980’lerde hiç de bunak biri olmadığı halde, Mayerling’in siyasi nitelikte bir olay olduğundan söz edene kadar...

İlber Ortaylı
(Milliyet, 29.01.2012)

"At Üstünde Selçuklular"dan alıntılar - 1: Ok

Selçuklu askerinin ok kullanmakta ne kadar hünerli olduğunu ve Selçuk oklarının kalkan ve zırhları delecek güçte olduğunu Bizanslı tarihçi Niketas'dan aynen aldığımız şu bilgi ortaya koymaktadır: "Bizans ordusunun geri dönüşü sırasında, Türk'ün biri yalçın bir kayaya çıkarak oraya yerleşmiş ve kayanın önünden geçen birçok Bizanslıyı okla öldürmüştü. Okların her biri öldürücüydü. Çünkü bunlar kalkan ve zırhları deliyorlardı. Müthiş bir bela idiler. Cesaretlerini göstermek isteyen birçok Bizanslı ona karşı çıkarak kan ter içinde Türk'ün yakınına kadar gelip ona ok ve mızraklarıyla saldırmışlardı. Türk ise sanki kendisine fırlatılan ok ve mızraklar arasında dans eder gibiydi. Sonra kendisi hücuma geçiyor ve karşısındaki düşmanlarını öldürüyordu."

Muharrem Kesik
(At Üstünde Selçuklular,
Türkiye Selçuklularında Ordu ve Savaş,
Timaş Yayınları, İstanbul 2011, Sf.80)

28 Ocak 2012

Matrakçı Nasuh'un Minyatürleri - 2: Kabul

Süleymanname'de yer alan ve Kanuni Sultan Süleyman'ın İran elçisini kabul ettiğini tasvir eden bir Matrakçı Nasuh minyatürü.

Matrakçı Nasuh'un Minyatürleri - 1: Toulon

Osmanlı donanmasını 1543'te Fransa'nın Toulon limanındayken tasvir eden bir Matrakçı Nasuh minyatürü.

Yedikıta Dergisi'nin Şubat 2012 Sayısı

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi bu ay, Kanuni’nin Fransa Kralı Fransuva’ya gönderdiği mektubu, “Fransa Kralını Esaretten Kanunî Sultan Süleyman Kurtarmıştı” başlığıyla kapağa taşıyor. Ülkesi işgal edilen ve kendisi de esir düşen Fransa Kralı I. Fransuva’nın, Kanunî Sultan Süleyman’a kurtarılması için gönderdiği mektup ve Kanuni’nin cevabı, tarihçi yazar Ömer Faruk Yılmaz’ın kalemiyle anlatılıyor.

İttihat ve Terakki’nin, Sultan İkinci Abdülhamid’i tahttan indirip idareye hâkim olmak maksadıyla tertiplediği 31 Mart Vakası’nda çok sayıda mazlum insanın darağaçlarına çekilmesi, yayınlanan vesikalar ve hatıratlarla günden güne daha da açığa çıkıyor... İttihat ve Terakki’nin İdam Sehpaları makalesi Yedikıta’nın bu sayısında…

Tarihçi yazar Selman Soydemir’in “Osmanlı Mekteplerinde Hangi Dersler Okutulurdu?” makalesi, Osmanlı eğitim sisteminin bel kemiği olan ders kitaplarını ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Osmanlı devrinde ilkokuldan liseye, devlet okullarından hususi mekteplere, askeri ve mülki mekteplerden, erkek ve kızlara mahsus bulunanlara kadar pek çok okul vardı. Makale, günümüz okullarında okutulan Türkçe, matematik, kimya, biyoloji, coğrafya gibi derslerin iddia edildiği gibi Osmanlılar nezdinde varlığı bilinmeyen meçhul ilimler olmadığını da gözler önüne seriyor.

Bu sayıda Osmanlı sarayının şekilde satır satır kayda giren yemek masrafları üzerinde de bir makale yer alıyor. Osmanlı padişahlarının ve ailelerinin yemek masraflarını anlatan makale, aynı zamanda Osmanlı padişahlarına atılan içki içme yalanlarını da ortaya çıkarıyor.

Yedikıta tarih ve kültür seyahatinde Osmanlı’da kadın ve günümüz Avrupa bilim ve sanatının temellerini atan Endülüs’ün fetih destanı makaleleri de dikkat çekiyor.

Derginin bu sayısında, Kanunî’nin Fransa kralına mektubu ek olarak hediye ediliyor.

Birbirinden orijinal makalelerin yayınlandığı Aylık Tarih ve Kültür Dergisi Yedikıta, seçkin bayii ve kitap evlerinde...

27 Ocak 2012

Ebensee Toplama Kampı Tutsakları

6 Mayıs 1945'te ABD Kara Kuvvetleri 80. Piyade Tümeni tarafından kurtarılan Avusturya'nın Mauthausen-Gusen toplama kampı'na bağlı Ebensee toplama kampı tutsakları.

24 Ocak 2012

Kanuni ve Hürrem'in evliliğine dair


"Şatafatlı bir düğün töreni yapıldı. İtalyan bir tanık, "Bu hafta sultanlar tarihinde eşi benzeri görülmemiş olağanüstü bir olay yaşandı" diye yazıyordu. "Büyük Efendi, Rusya'dan getirilen bir cariyeyi kendisine eş olarak seçti. Hem Hristiyan hem Müslüman şövalyeler kutlamalarda bulunurken, cambaz ve hokkabazların yanı sıra, vahşi hayvanlar ve sanki başları göğe değecekmiş gibi görünen uzun boyunlu zürafalar da tören geçidinden eksik olmadı. Herkes bu evliliği konuşuyor ve kimse bunun ne anlama geldiğini söyleyemiyor."

Halk gerçekten de bu alışılmadık evlilikten rahatsızdı ve yeniçeriler arasında Hürrem'in cazibesini ve büyü sanatını kullanarak Sultan'ı efsunladığı kulaktan kulağa dolaşıyordu. "Ondan cadı anlamına gelen Ziadi diye söz ediyorlar" diye yazıyordu bir başka Venedikli de. "Bu sebeple yeniçeriler ve bütün saray erkanı, ondan ve çocuklarından nefret ediyorlar, ama Sultan onu sevdiği için kimse sesini çıkarmaya cüret edemiyor."

James Reston Jr
(Kanuni ve Şarlken, Timaş Yayınları,
Eylül 2011, İstanbul, Sf.372.)

22 Ocak 2012

Tarihe ışık tutan Avni Paşa'nın hatıratı çıktı

Rusya'dayken sevgili Timofey iç burkan bir olay anlatmıştı. Çarlık döneminde insanlar okullarda günlük tutmaya özendirilir, hemen her ailede birileri mutlaka günlük tutarmış.

Ancak Stalin iktidarında bu günlükler milletin başına bela olmuş, zira evleri basan polis, önce günlüklerden ailenin siyasi tutumunu itiraz edemeyeceği kanıtlarla deşifre ediyormuş. Sonra gelsin mahkemeler, sürgünler, idamlar... Paniğe kapılan halk, günlükleri sobalarında yakarak kurtulmaya çalışırken, Petersburg'un üstünü koyu bir duman tabakası kaplamış.

Ben bunu Türkiye'de 1950'den önce çok az ciddi hatıratın yayınlanışına benzetiyorum. Yayınlananların çoğu da 1945 sonrasına rastlar. Demek ki, Tek Parti döneminin aynı zamanda hatıratlar üzerinde kurduğu bir diktatörlükten de söz edebiliriz. Kâzım Karabekir'inki gibi yakılan hatıratlar Rusya ile Türkiye arasındaki bağlantıyı kuvvetlendirmeye yarıyor sadece.

Yakın tarihin yeniden yazılacağı günler yaklaşırken (inşaallah), 90 yıldır korku duvarının arkasına saklanan hatıratlar birer ikişer arz-ı endam ediyor. Hafızamızın yırtıkları onarılıyor. Velhasıl, kendimizle yeniden konuşmaya başlıyoruz; kendimizle, yani tarihimizle...

Timaş Yayınları'ndan yeni çıkan "Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor" adlı kitap bize I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele'nin bilinmeyenlerini yetkin bir tanığın ağzından aktararak tarih mahkemesine yeni kanıtlar sunmakla kalmıyor, karanlığın alanını biraz daha daraltıyor. Kitabın değerini artıran özelliklerden biri, hem Paşa'nın hem de Vahdettin'in anlattıklarını ve sonunda da Padişah'ın yazdırmaya ve yazmaya başladığı tamamlanmamış bir hatıratını içermesi.
Mustafa Kemal'in Vahdettin'in huzurundaki yemini

Avni Paşa'nın hatıratında çok ilginç bilgilere rastlıyoruz. Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'in huzurunda ettiği yemin bunlardan biri.

Bir Mayıs günü Padişah askeri üniformasını giymiş olup ayakta durmaktadır. Sadrazam Damat Ferid ile Yaver Avni Paşa iki yanında, birer adım gerisindedirler. M. Kemal Paşa bu üçlünün karşısında askerî duruşuna dinî bir eda katarak ilerlemiş ve sağ elini Kur'an-ı Kerim'in üzerine basarak şu yemini etmişti:

"Bakanlar Kurulu'nca düzenlenip Padişah'ın iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda Padişahımızın Anadolu illerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerinde icrasına görevlendirildiğim denetleme ve soruşturmaları, Halife hazretlerinin yüksek rızası çerçevesinde iftihar kaynağım ve kölece övüncüm olan tam bir sadakatla elimden geldiği kadar yapacağıma vallahi billahi."

Kısaltıp sadeleştirdiğimiz yemin metni kitapta rastladığımız orijinal bilgilerden sadece biri. Dahası var elbette. İnkılap tarihlerinden beyni kireçlenmiş nesillere sarsıcı, şaşırtıcı gelecek bilgiler bunlar.
Mustafa Kemal, Vahdettin'i nasıl övmüş?

Genellikle Mustafa Kemal Paşa'nın komuta ettiği 7. Ordu'nun Filistin'de yenilmediği, başarıyla geri çekildiği anlatılır. Avni Paşa ise bu olayı farklı anlatıyor:

"Filistin bozgununu gayet veciz ve yalın sözlerle ifade eden ve değerlendiren M.Kemal Paşa'nın işbu telgrafına ilave edecek bir şey yoktur. Yalnız Şam'ın savunmasıyla görevlendirilen İsmet İnönü'nün bu defa da sorumluluklarını, görevini ve Şam'ı yüz üstü bırakıp kendi kararıyla Halep'e firar ve oradan İstanbul'a kaçtığını ve kendisinin (M.Kemal'in) Halep'te sahra muharebesi yapacak halde değilken, Halep'in meşhur 'sahra âlemi'nin birçoklarından geri kalmadığını ilave etseydi, bir askerî ve insanî fazilet göstermiş olurdu. (...) Ordu ve kolordularını düşmana teslim edip yalnız aziz canlarını kurtaran kahraman komutanlar elleri boş olarak Halep'e gelebilmişlerdi."

Avni Paşa daha sonra Mustafa Kemal Paşa'nın Filistin'e Padişah Yaveri üniformasıyla gelişine dair bir hatırasına yer veriyor. 7. Ordu Komutanı olarak Filistin'e gönderilen M.Kemal'in şerefine Şam civarında, Başmenzil karargâhında bir yemek verilmiştir. Mustafa Kemal, yemekteki konuşmasında Vahdettin'i övmüş ve yüksek hoşgörüsünden onur duyduğunu anlatmıştır. M.Kemal'e göre Vahdettin "feraset ve zekâ" sahibidir, olayları çok yerinde değerlendirmektedir ve tek taraflı barış yaparak ülkeyi savaştan çıkarmaya çalışmaktadır. Zaten kendisi de Padişah'ın bu hedefini gerçekleştirmek üzere buradadır.

İzmir'in işgalinden sonra protesto amacıyla istifa etmeye hazırlanan kabine üyelerini ziyarete giden M.Kemal Paşa'nın, "O halde benim Samsun'a gönderilmem ne olacak?" diye telaşlandığını ve onlara "Aman efendim, bence istifanız hiç uygun değildir. Aksine, ısrar ederek göreve devam etmek gerekir." dediği de Avni Paşa'nın iddiaları arasında.

Küçümsenip alay edilen Misak-ı Halife...

Avni Paşa'nın hatıratından öğrendiğimiz bir başka gerçek ise Misak-ı Milli yanında bir de Misak-ı Halife'nin varlığıdır. Misak-ı Milli İtilaf devletlerine karşı yayınladığımız hakkımız olan meşru topraklara dair asgari şarttır. Misak-ı Halife ise Osmanlı'nın bıraktığı geniş topraklar üzerindeki Hilafet'ten gelen manevî haklarıdır. Nitekim Damat Ferid Paşa'nın Paris Konferansı'nda dile getirmek istediği ama İtilaf devletlerince küçümsenip alay edilen talepler gerçekte Misak-ı Hilafet'le ilgiliydi.

İngilizler Misak-ı Halife'den hiç mi hiç hoşlanmamışlardı. Çünkü Hilafet'in gücünün tehlikeli bir şekilde kullanılması ihtimalini tehlikeli buluyorlardı. İngilizlerin Halife'yi Anadolu ile uzlaşmaya zorlarken Hilafet'in kaldırılmasını isteyişleri arasındaki çelişkiye dikkat çeken Avni Paşa'nın aşağıdaki ifadesi bence kitabın en çok tartışılacak paragrafı:

"... Hilâfet'in Türkiye'de kalması lüzum ve gereğine daha ziyade inandım. Yaptığım değerlendirmeden müteessir olanlar; "Paşa, Ankara'da ve Kuvâ-yı Milliye'de hiçbir fert yoktur ki, sizin şimdi söylediklerinizi düşünmüş olsun. Kuvâ-yı Milliye İstanbul'a gelecek İzmir, Edirne'yi almakla ve yalnız Misak-ı Milli'nin tahakkukunu görmekle yetinecektir. Millet de bunun için Mustafa Kemal'in heykelini dikecektir." dediler. Ben de cevaben; "Sizler Mustafa Kemal'in bir heykelinin dikileceğini söylüyorsunuz. Ben ise iki heykelinin yapılacağını zannediyorum. Şu fark ile ki; birini tunçtan; Milliciler Ankara'da yaparlar, diğerini de İngilizler altından Londra'da yapacak ve sırf bunun için Kuvâ-yı Milliye'nin harekâtına katlanacaktır zannediyorum." dedim."
Vahdettin Sevr'i imzalamıyor

Avni Paşa, Vahdettin'in belli bir İngiliz yanlısı siyasetinin bulunmadığını, vakit kazanmak için uğraştığını yazıyor. Sevr'i imzalamadığı gibi imzalamaya da asla niyetli olmadığını Padişah'ın şu sözleriyle dile getiriyor: "Bu antlaşmayı imza etmeyeceğim. Son söz benim ise yapacağımı bilirim. Bugünkü muameleler günü kurtarmak, vakit kazanmak içindir."

Ayrıca Vahdettin'in Sevr'i nasıl gördüğünü şu iki cümlesinden net olarak anlıyoruz: "Sevr Antlaşması musibetlerle dolu bir belgedir ("mecelle-i mesâib"). Fakat su üzerine yazılmış bir yazıdır ("nakş ber âb")."

Yani biraz sabredelim, bu yazı silinecektir. Nitekim Sevr'i bir süre sonra İngilizler bile ciddiye almadılar. Hem de kendileri zorla imzalattıkları halde.

Özellikle Vahdettin'in Avni Paşa'ya özeleştiri mahiyetinde yazdırdığı şu paragrafı çok anlamlı buldum:

"Üç hatamı itiraf ederim: 1) Saltanat makamını kabul etmemeliydim. 2) İhanetleri ortaya çıkan (Damat Ferid'inkiler başta olmak üzere) Mütareke hükümetlerine güvenmemeli ve geleceğimi onlara bağlamamalıydım. 3) Milletin (Mustafa) Kemal'e biat edemeyeceğine hükmetmemeliydim."

Haksız yere 150'likler listesine alındığını savunan Avni Paşa bize yazdıklarının ne hatırat, ne de tarih olup; sadece yaşayıp tanık olduğu olayları bir araya getiren gevşek bir metin, bir "mecmua" olduğu uyarısında bulunuyor ve asıl hedefinin sonraki nesillere hizmet olduğunun altını çiziyor.

Ne yazık ki, mevcut kanunlar dolayısıyla (...) işaretiyle yayınlanamayan kısımlar bu hizmeti yeterince yerine getirmesine mani olmuş görünüyor. Artık bu utancı daha fazla yaşamak istemiyoruz. Hatıratlar özgürce konuşabilsin. Ağızlarına takılan susturucular çıkartılsın. Jean Genet'nin dediği gibi tarihin bizi nasıl çarpık çurpuk insanlar haline getirmeye çalıştığı bu meşum üç noktalardan yeterince belli değil mi?

Avni Paşa kimdir?

1878 Batum doğumlu olan Ahmed Avni Paşa, Harb Okulu'ndan mezun oldu, 1897 Yunan Savaşı'na, ardından Balkan ve I. Dünya Savaşları'na katıldı. Vahdettin'in Başyaverliğine atandı, bir ara Bahriye Nazırlığı yaptı. Cumhuriyet'ten sonra 150'likler listesine alındı. Vefatına kadar Vahdettin'in yanında bulundu. Mezarı Lübnan'ın Cünye kasabasındadır (1934). Ailesi tarafından muhafaza edilen hatıratını, Osman Öndeş yayına hazırladı.

Mustafa Armağan
(Zaman, 22.01.2012)

Kıbrıs'a direnmeyi öğretti

Rauf Denktaş gibi bir kavga adamının başına gelebilecek en kötü şey “E ama sen de inadı bırak artık...” tavrıdır. Aldırış etmedi, inadı bırakmadı. Kuzey Kıbrıslılar da ne olursa olsun ayakta durmayı öğrendi.

İngiltere’nin 35 yıl idareden sonra Birinci Cihan Harbi’nin başlangıcında resmen ilhak ettiği fakat iki büyük savaşı ateş ve baruttan uzak geçiren bir adadır Kıbrıs... Şükrü Sina Gürel’in araştırmalarında görülür; Rusya, Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan kolonyel imparatorluklar değildi, mülklerinin her köşesine ticari zihniyetten uzak yatırım yaparlardı. Fransa kendi kültürü ve askeri üstünlüğü için bazen abartılmış harcamalarda bulunurdu. Antakya ilk asfaltı Fransız işgalinde gördü. Beyrut’u kamu binaları ve kültür müesseseleriyle Fransa donattı. Britanya imparatorluğu ise Kıbrıs’tan doğru dürüst bir iskeleyi bile esirgemiştir.

Çok açıktır; böyle ortamlarda dışarıdan destek gören azınlıklar berikine göre daha çabuk palazlanır, Rumlar öyleydi. Türkler ise uzun yıllar bugünkünün aksine fakir olan Türkiye’den iktisadi bir destek göremediler ama okul gördüler ve kendi kimliklerini korumaya yardım eden iyi öğretmenler geldi.

Ada Türklerinin hem İngilizlerle hem de çoğunluk olan ada Rumlarıyla iyi geçindiğini söylemek mümkün değil. Bazı insanlar genellikle zamanın rüzgârları esip tarihin izlerini silinmeye başladıkça kendilerine göre tarih yazarlar. Adadaki Rum ve Türk dostluğu bu efsanelerden biridir ve genel bir kural işlemiş görünüyor. Dr. Fazıl Küçük’ten evvelki gazete koleksiyonlarına baktığınız zaman, Türk cemaatinin okumuşlarının ada Türklerinin her şeye rağmen İngilizler sayesinde selamete erişeceğine inandığını görürsünüz. Çünkü çoğunluk olan Rum halkı kendi bağımsızlığını ve geleceğini tasarlarken öbür azınlığı hiç kaale almaz ve hatta aradan çıkarmaya bakardı.
Cemaatine haksızlık yapıldığı kanısındaydı, hukuk okudu
Rauf Denktaş ben tanıdım tanıyalı bilgisiz insanların “Kıbrıs Türkleri Ada Rumları ile bağımsızlık için birlikte harekete edeceklerine İngilizlerin yanında yer aldılar” diye yaptıkları çıkışla alay ederdi. Oysa dünyanın diğer yerlerindeki benzer durumlardaki azınlıklar arasında ortaya çıkan çatışmalar, bu kolay konuşanları hizaya getirmeliydi.

Böyle bir ortamda Rauf beyin buradakilere göre bir talihi vardı. Kolayca ilmin parlak merkezi İngiltere’ye okumaya gidebildi ve diğer yerlerdeki Türk azınlıkların gençliği gibi mühendislik ve tıp okumaktansa hukuk okumayı yeğledi. Çünkü kendi Türk cemaatine haksızlık yapıldığı kanısındaydı. İngiltere’de hukuk okuyan birinin düzgün, zengin lügatlı ve hedefi tutturan üslubuna sahipti. Bunu kulaklarımla duydum ve metinleri okudum. İnatçı ve taviz vermeyen diplomasisinde, karşısındakine çıkış yolunu kapatan diyaloglarında bu meziyetin etkisi çoktur.

Sağlık kurallarına, perhizine dikkat eden biri değildi
Bu inatçı diplomat kadar insanlara açık ve mütevazı bir yönetici az görülür; kendisinin yakın dostları da benim gibi yüz yüze çok az görüşebilenler de bu keyfiyeti teslim eder. Sağlık kurallarına, perhize dikkat eden biri olmadığı açık, 88 yaşına kadar yaşaması herhalde direncinden ve soyundaki sağlık özelliklerinden ileri gelmeli.

Rauf Denktaş Ankara’daki sürgün günlerinde de Ada’da da bütün insanlarla geçinmeyi bilen ve o yüzden de taraftarı olan bir devlet adamıydı. Zaman oldu Ankara’yı yönetenler, zaman oldu Ada’daki muhalifleri kadar kendi taraftarları da onun önünde en büyük engel oldular. Bu tip bir kavga adamının başına gelebilecek en kötü şey “E ama sen de inadı bırak artık...” tavrıdır. Aldırış etmedi, inadı bırakmadı. Kuzey Kıbrıslılar ne olursa olsun ayakta durmayı öğrendi. Şimdi istikbale daha emin bakmayı biliyorlar.

Saklı bir gerçek değildir; Denktaş’ın en büyük müttefiki Kıbrıs Rumlarının uzlaşmaz ve mantıksız tutumu oldu. Referandum onun kabul edeceği bir yol değildi. Ama Annan Planı’nı Rumlar reddettikleri an hayatının en mutlu gülüşünü herhalde herkes hatırlar. Muhalefette olmasına rağmen anında atağa geçti. Kimsenin diyecek bir şeyi kalmamıştı. Şurası bir gerçek; Kıbrıs adası bugüne kadar kayda değer sadece iki politikacı çıkardı.

Makarios’un da aleyhinde ve lehinde unsurlar vardı ama lehinde olacak unsurları Denktaş kadar kullanamadı. Ustalık mücadelesini başpiskopos değil, savcılıktan gelme cemaat meclisi başkanı kazandı. Kıbrıs’a direnmeyi öğretti. Beriki Yunanistan ile kavga ediyordu, kavga ettiği kuvveti kullanmaya kalktı, bu onun dünyasını mahvetti. Denktaş her zaman Türkiye ile beraber olmaktan vazgeçmedi, bu söylemi onun Ankara’daki aleyhtarlarını bile saf dışı etmesine yaradı. Neticede Kuzey Kıbrıs onun uzun hayatı boyunca ayakta kalmayı öğrenen bir kitle oldu.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 22.01.2012)

20 Ocak 2012

"Kurbağaların leyleklere ihtiyacı yoktur."



(Martin Luther, 1533)

"Ferdinand, kardeşi Şarlken'e yazdığı mektupta, hafif alaycı bir abartıyla Almanya'daki her 1000 kişiden 999'una Luther virüsünün bulaştığını söylüyordu. Martin Luther de Almanya'da başlattığı salgını üst üste yayınladığı papalık karşıtı risalelerle sürdürdü.

Martin Luther propaganda yazılarını hem tutkuyla hem de herkesin anlayabileceği bir dille yazdığı için bu risaleler çok popülerdi. Sivri ve alaycı dilinin karşı konulamaz bir cazibesi vardı.

1523'te yayınlanan bir yazısında, "Bu dünya fazla şeytani bir dünya ve çok miktarda bilgin ve dindar prensi hak etmiyor" demişti. "Kurbağaların leyleklere ihtiyacı yoktur"."

James Reston Jr
(Kanuni ve Şarlken, Timaş Yayınları,
Eylül 2011, İstanbul, Sf.200.)

"Roma'ya, Roma'ya!"

(Rodos'un alınışını gösteren bir minyatür.
Yeniçeriler ve St.John Şövalyeleri, 1522.)

"Rodos'un fethiyle birlikte yalnızca İstanbul'la İskenderiye arasındaki Hristiyan engeli kaldırılmamış, aynı zamanda Venedik ileri karakolları olan Kıbrıs ve Girit arasına da bir kıskı sokulmuştu. Artık Doğu Akdeniz tamamıyla Osmanlıların kontrolü altındaydı. Müslüman güçlerin İtalya'yı işgali çok uzak olamazdı. Felaket haberleri Avrupa çapında yayılıyor, Türklerin Rodos burçlarını aştıktan sonra "Roma'ya, Roma'ya!" diye bağırdıkları anlatılıyordu. Roma'da Türk casuslarının görüldüğüne ilişkin haberler, halkı yeniden köylere kaçmaya sevk ediyordu."

James Reston Jr
(Kanuni ve Şarlken, Timaş Yayınları,
Eylül 2011, İstanbul, Sf.137.)

15 Ocak 2012

"Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak" alıntıları - 3: II.Abdülhamid ve İmparatorluğun Sonu


"İtiraf etmek gerekir ki, İslam dünyası ilmi üstünlüğünü 15.asırda tamamlamıştı; yani 15.asırdan sonra İslam dünyası tıpta, astronomide, matematikte, kimyada öncü rolünü terk etmişti. Daha da açık konuşmak gerekirse, aslında milletimizin, yani Türklerin devleti olmasa, İslam dünyası askeri ve idari vasıflarını da kaybedecek ve çoktan gerilemeye başlayacaktı. Hıristiyan dünyasının dirildiği, toparlandığı, organize olduğu, teşkilatlandığı, ilerlemeler kaydetmeye başladığı bir devirde bu üstünlüğü onlara kaptırmayan, onları geciktiren, onları bir kaç asır için durduran, doğrudan doğruya Türklerin kurduğu Osmanlı İmparatorluğu'dur.

Şimdi burada tarih ve şuur olarak değişmemiz lazımdır. Bizim battığımız, çürüdüğümüz, çöktüğümüz yoktur. Senelerdir bu memlekette hem sağda, hem solda insanlara tarihte bu öğretiliyor. Batmak... Bunun kadar manasız, bunun kadar gerçekle teması olmayan, indi bir yorum, üstelik de tahripkar bir yorum yoktur. İnsanların bir kısmı bunu safdilliğinden, üzüntüsünden söyler. Bir kısmı da cehaletinden ve siyasi amacından söyler. Siyasi bir programı vardır. Hiçbir şekilde battığımız falan yoktur. Biz diriyiz. Daima değişiyoruz, daime değişen dünya şartlarına kendimizi uydurmaya çalışıyoruz ve daima öncü olmak için kavga ediyoruz; ve önümüzde model de yoktur. İslam aleminde Türkler için model yoktur; çünkü biz modern bir dünyada muasır medeniyeti hem benimsemek, hem de onunla kavga ederek tarihimizi ve kimliğimizi korumak zorunda olan bir milletiz. Bunu yaparken çok büyük kahramanlar, çok asil manzaralar çizdiğimiz gibi çok büyük sersemlikler, şaşkınlıklar da sergiliyoruz. Hepsi kendi çizdiğimiz tarihi senaryoya, hepsi yazdığımız maceranın muhtevasına dahildir. Bunu böyle bilesiniz."

İlber Ortaylı
(Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak, Timaş Yayınları,
Eylül 2011, İstanbul, Sf. 283, 284, 285.)

"Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak" alıntıları - 2: Lale Devri ve 18.yüzyıl


"Lale Devri'ndeki en az bir değişiklik kalıcı özellik göstermiştir: Sanat üslubunun dönüşümü. Benimsenen yeni tarz sadece Batılı bir modelin taklit edilmesinden ibaret değildi. Var olan gelenek ile yeni teknik ve motiflerin kendi türünde mükemmel örneğini oluşturmak için bir araya gelmeleriydi. Allah'tan ki, Osmanlı'nın Batı tarzlarını taklidi, yemek pişirme sanatına kadar uzanmamıştır. Ancak ithal edilen bazı bitkiler bu dönemde ekilmiştir. Patates, domates ve tütün bunların arasındadır. Her ne kadar yeni sanat üslubu savaş çabalarına destek olmasa da, insanların hayatlarında önemli dönüşümler gerçekleştirdi ve onların dünyaya bakış açılarının aşamalı olarak değişmesine neden oldu. Ancak yaratıcılıkları ile övünmek yerine Osmanlıların Avrupa tarzını mükemmel bir şekilde taklit edemedikleri için üzülmeleri hala çözülmesi gereken bir bilmecedir.

18.yüzyılda Osmanlı Devleti'nin en önemli çabası, bildiğimiz gibi askeri yenilgileri defetmek ve askeri güçleri dönüştürmek yönünde idi. Her ne kadar bu çabalar başlangıçta Yeniçeri ordusunun ve ulemanın birçoğunun karşı çıkması nedeniyle başarısızlığa uğrasa da, bu çabalar 19.yüzyıldaki (Kemal Atatürk de bu çağın bir ürünüdür) daha başarılı girişimlere ilham kaynağı olmuştur."

Linda T.Darling
(Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak, Timaş Yayınları,
Eylül 2011, İstanbul, Sf.159-160.)

"Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak" alıntıları - 1: Cumhuriyet ve bağımsızlık savaşı subayları


"Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, İstanbul işgal edilip batı Anadolu Yunan ordusunun eline geçince Mustafa Kemal, saltanatın kaldırıp Cumhuriyetin kurulması gerektiği inancını taşısa da, şurası açıktır ki bağımsızlık savaşını yürüten pek çok subay Cumhuriyet için değil, Osmanlı Devleti'ni kurtarmak için mücadele vermişti."

Cemal Kafadar
(Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak, Timaş Yayınları,
Eylül 2011, İstanbul, Sf.115)

Fetih ve Kıyamet: 1453

Timaş Yayınları, ülkemizdeki tarih yazımına tarifsiz katkılar yapmaya devam ediyor. Ülkemizin değerli tarihçilerinden ve yakında vizyona girecek olan "Fetih 1453" filminin danışmanlarından olan Feridun Emecen, "İstanbul'un Fethi"ni yeni bir bakış açısıyla yazdı. Kitaptan ilk sayfaları şuradan görebilirsiniz. Tanıtım yazısını paylaşıyorum. Filmi de kitabı da merakla izleyip okuyacağım.

***

"Ya ben Şehri alırım ya da Şehir beni"
Fatih Sultan Mehmed

1453 yılına dönmeye, İstanbul'un Fethi'ne tanıklık etmeye hazır mısınız? Tarih alanında pek çok önemli çalışmaya imza atan Prof. Dr. Feridun M. Emecen’den İstanbul’un fethi üzerine muhteşem bir araştırma… Hem Doğu hem de Batı dünyası için büyük önem arz eden bir şehir İstanbul… Bir yanda köklü bir imparatorluk Bizans, diğer yanda da Doğu’nun yükselen gücü Osmanlılar ve küçük yaşta babası tarafından tahta çıkarılan ve katı bir siyasi mücadelenin içine itilen Fatih Sultan Mehmed...

Bu beklenmeyen başarı, İstanbul’un fethi, bir bakıma Batı dünyasının siyasi ve askerî ilerlemesine Müslüman dünyasının bir cevabı niteliğindeydi. Bununla da bitmeyecekti; İslam dünyasının en güçlü temsilcisi olan Osmanlı Türklerine Orta Avrupa’ya kadar uzanacak yeni hedeflerinin kapıları da açılacaktı.

Peki adı tarihte yer etmiş bu başarılı padişah Fatih Sultan Mehmed kimdi?
Şahsi dünyası, kişisel görüşleri, 21 yaşında “Fatih” olmasını sağlayan etkenler nelerdi?
İstanbul’u almak için kurduğu hayaller neydi, kuşatmaya hazırlık aşamalarında neler yaşanmış ve fetih nasıl gerçekleşmişti?
Gemiler gerçekten de Haliç’ten bir gecede yürütülmüş müydü?
Kuşatma boyunca yaşananları Doğu ve Batı dünyası nasıl yorumlamıştı?
İstanbul’un fethinin kıyametle kurulan tarihsel bağlantısının ardında yatan sebepler nelerdi?
Kıyamet beklentisi niçin İstanbul’un fethiyle özdeşleştirilmişti?

Bu ve bu şanlı fetih üzerine merak edilen daha pek çok soru, ilk defa yayınlanan belgeler, özel savaş resimleri, haritalar ve akıcı bir üslupla Prof. Dr. Feridun M. Emecen tarafından araştırılıp yazıldı; Fetih ve Kıyamet / 1453…

Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde İstanbul'un Sırları

Ülkemize Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi ile Osmanlı Tarihi dahilinde çok kıymetli kitaplar kazandıran Çamlıca Basım Yayın'ın değerli yazar ve editörlerinden Selman Kılınç ağabeyimin bana ulaştırdığı bu kitap Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nden İstanbul'u parça parça okuyanın gözleri önüne seriyor. Yrd.Doç.Dr. Raşit Gündoğdu'nun akıcı ve insanı adeta bir tarihi roman okur gibi "kitaba sevdalandıran" üslubu, kitapta yer alan resim ve gravürlerle de bütünleşince, okuyan büyük keyif alıyor. Kitabın arkasına "Umarız bu eser, Evliya Çelebi'nin tanınmasında, daha da önemlisi onu anlatma ve tanıtmasında bir adım olur." yazılmış. Ben çok değerli bir adım olacağına inanıyorum. 17.yüzyılda güzel bir seyahat yapmak istiyorsanız bu eseri mutlaka edinip okumalısınız diye düşünüyorum.

Yağız Gönüler

Sipariş için kullanabileceğiniz adresler:
http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=O1M8C0KHV4HZP37W97HI
http://www.ilknokta.com/kitap/129976/Evliya-Celebi-Seyahatnamesinde-Istanbulun-Sirlari.html
http://www.pandora.com.tr/urun/evliya-celebi-seyahatnamesinde-istanbulun-sirlari/247391
http://www.idealkultur.com/ideal_kultur_yayinlari_detay.php

III.Selim'in cülus töreni ve portresi

1789 - 1807 yılları arasında saltanatta olan III.Selim, aldığı eğitimler doğrultusunda son derece kültürlü ve bilgili bir şehzade olarak yetişmişti. "İlhami" mahlasıyla yazdığı şiirler ve bestelediği şarkılarla yeteneğini hem döneme, hem de bugünlere ispatlamıştır.  Klasik Türk Müziği'nde Şevkefza, Nevakürdi ve Suzidilara gibi makamları keşfetmiş, dini müzik olarak da ayin ve ilahi türlerinde eserler bestelemiştir. Semai, Peşrev, Saz Semaisi gibi formlarda yüze yakın eserinin olduğu belirtilir. Saltanatın ve dünya heveslerinin geçici olduğunu belirten bir manzumesi şöyledir:

"Cihana gönlünü verme uyup nefs ile şeytana
Emanet eyle halkı ki sana Settar nigehbandır."


(Sakın nefsine ve şeytana uyup dünyanın eğlence ve boş işlerine gönlünü kaptırma. Halkını gözetip kolla ki Settar [Günahları örten] olan Allah da seni gözetip bağışlasın.)

18. yüzyılın sonlarından III.Selim'in saltanatının bitişine kadar olan döneminde son derece aktif olan Rum asıllı ressam Konstantin, Kapıdağ yarımadasının güneyindeki Kyzikos kentinde doğmuştur. Bundan mütevellit Konstantin Kapıdağlı olarak tanınır. Konstantin portre dışında, duvar resimleri, manzara ve dini konularda resimler de yapmıştır. Ressamın en tanınmış eseri yağlıboya olan oturan pozda Sultan III.Selim portresidir. Bu tablonun sol alt köşesinde 1803 tarihi yer alır. Tablo III.Selim tarafından çok beğenilince sanatçıdan I.Osman'dan III.Selim'e kadar saltanatta olan Osmanlı Padişahlarının portrelerinin yapılması istenmiştir. Guvaş tekniğiyle oluşturduğu bu dizi portrelerde Konstantin Kapıdağlı, padişahları daha batılı bir biçimde ayakta, yarım boy ve dörtte üç profilden göstermiştir. Bunların altlarındaki çerçevelerde ise padişahların kazandığı zaferleri, fethettiği yerleri ve yaptırdıkları yapıları gösteren sahneler yer almıştır. Konstantin, III.Selim'den önce tahta çıkan sultanların fiziksel özelliklerini ve giyim tarzlarını gerçeğe uygun bir biçimde portrelerine aktarabilmek için Levni Silsilename'sine başvurmuştur. (Levni, Lale Devri'nin en önemli minyatürcüsüdür.) Bu serideki portreleri şurayı ziyaret ederek görebilirsiniz. En üstteki portrede ise III.Selim'in cülus töreni, yani tahta çıkarken yapılan törenini görebiliyoruz.

Yağız Gönüler

12 Ocak 2012

Hürrem Sultan, nikah kıyılan ilk cariyedir

Hürrem Sultan'ın nikah kıyılan ilk eş olduğu bilgisi, yanlış bir bilgidir. Burada gözden kaçırılan şey Hürrem Sultan'ın "cariye" olduğudur. Dolayısıyla açıklama yapılırken terim zaafiyeti gösterilmektedir. Zira Hürrem Sultan, nikah kıyılan ilk eş değil, nikah kıyılan ilk cariyedir.

Kanuni Sultan Süleyman'dan önce de bazı padişahlar kadınlarını nikahlamışlardır (Orhan Gazi, I.Bayezid, I.Mehmed, II.Murad, II.Mehmed, II.Beyazid ve I.Selim'i bu padişahlara örnek olarak gösterebiliriz). Fakat bu kadınlar; özellikle komşu imparatorların, kralların, beylerin ve hanların kızlarıdır, dolayısıyla cariye değildirler.

II.Mehmed döneminde "cariyelerle nikah kıyamama" geleneğine padişah tarafından son verilmiş, artık eşler haremdeki cariyelerden de seçilmeye başlanmıştır. Cariyeler İslam Hukuku'na göre köledirler ve bu kölelik özellikle cinsel münasebet için nikah gerektirmez. Bu geleneği haremden bir cariyeye, Hürrem Sultan'a nikah kıyarak ilk yıkan padişah ise Kanuni Sultan Süleyman olmuştur.

Yağız Gönüler

8 Ocak 2012

Fetih 1453: Özel Çekim Notları


- Kostümler için 20 terzi çalıştı, 44 bin metre kumaş kullanıldı.
- 40 kişilik animasyon ekibi Bizans ve Edirne saraylarını aslına uygun şekilde üç boyutlu olarak hazırladı.
- 25 dönüm arazi üzerine 14 bin 600 metrekarelik dekor inşa edildi.
- Alibeyköy Barajı havzasındaki arazi üzerine; İstanbul surları, savaş meydanı, topların bulunduğu yerler, asker çadırları, Vatikan Sarayı ve yeraltı tünelleri inşa edildi.
- Savaş alanı için 15 top bataryası, savaş kulesi, 5 tane mancınık ve 10 bin üzerinde çeşitli savaş malzemesi üretildi.
- Savaş sahneleri için üç tane gerçek boyutlu gemi yapıldı.
- Çekimlerde 40 manda, 40 deve ve 50 at arabası kullanıldı.
- Fetihte önem taşıyan Şahi topu gerçeğine yakın şekilde hazırlandı. İngiltere'de bulunan Şahi toplarının en büyüğünün yarı çapı 180 santimetreyken, filmdeki topun yarı çapı 140 santimetre...

Kaynak: Fetih 1453 Facebook Sayfası

Çerkez Cariye Rukiye Hanım ve Malezya'yı İdare Eden Osmanlı Nesli - 2

Ruqayah Khanum
Johor sultanlarının Malezya’daki hâkimiyetlerini devretmesi, dış ilişkilerde kısmî bir serbestlik kazanarak, dönemin en güçlü Müslüman devleti olan Osmanlı Devleti’yle yakınlaşma imkânı bulmalarını sağlamıştı. Aslında Johor Sultanlığı’nın Osmanlı Devleti’yle kurduğu temaslar, her iki ülkeyle de yakın münasebeti olan, bölgenin saygın Müslüman liderlerinden (Seyyid) Muhammed es-Sagaf aracılığıyla gerçekleşmişti.

Johor Sultanı Ebu Bekir, İngiltere Kraliçesi Victoria ve Galler Prensi Edvard’la olan yakın dostluğu sebebiyle sık sık Avrupa yolculukları yapıyordu. 1879’da yine bir Londra ziyaretinden dönüş yolunda -muhtemelen- Muhammed es-Sagaf’ın da yönlendirmesiyle İstanbul’a gelerek Sultan İkinci Abdülhamid’le görüşmüştü. Söz konusu görüşme iki Müslüman idareci arasındaki dostluğun gelişmesinde tesirli olmuş, bu dostluğun bir nişanesi olarak kendisine saraydaki Çerkez cariyelerden Rukiye Hanım hediye edilmişti.

İstanbul ziyaretini tamamlayarak ülkesine dönen Sultan Ebu Bekir’in beraberinde götürdüğü Rukiye, çok geçmeden (1884 ya da 1885 yılında) Sultan Ebu Bekir’in kardeşi Ungku Abdülmecid’le evlendirilerek kraliyet ailesine alınacaktı. Söz konusu evliliğin, Rukiye Hanım hakkındaki sayıca az kaynakta herhangi bir evlilik gibi geçiştirilmişse de 19. yüzyılın son çeyreğinde Malay sultanlıkları ve bölgedeki diğer Müslüman devletlerden gönderilen elçilerin Osmanlı Devleti’nden himaye talebinde bulundukları bir dönemde gerçekleşmiş olması bir tesadüf değildi. Aynı yıllar Malezya ve Endonezya Müslümanlarının, İstanbul’u hilafet merkezi olarak gördüğü, İstanbul’dan kaldırılacak bir bayrağa kayıtsız şartsız tabi olmaya hazır oldukları bir dönemdi.

Osmanlı Devleti’ne dair herhangi bir gelişmenin bölge Müslümanları üzerindeki tesirine örnek teşkil edebilecek bir hadise, birkaç yıl sonra Batavya’daki Tancung Priok Limanı’nda gerçekleşecekti. Osmanlı okullarında okumak üzere İstanbul’a gönderilmiş olan bir grup Endonezyalı çocuğun ülkelerine döndüğü haberini alan şehir halkı, Osmanlı üniformaları giymiş bu çocuklar için coşkulu bir karşılama merasimi yapmıştı. Hollanda Sömürge Hükümeti’nin bu törenin bölge halkının direnişe geçmesine sebep olacağı düşüncesiyle düştüğü telaş, bölgedeki Osmanlı imajının gücünü ortaya koyuyordu.

Benzer bir coşku, birkaç yıl önce Cariye Rukiye’nin Johor’a getirilişi sırasında da yaşanmış; , Rukiye Hanım İstanbul’dan özellikle de halifenin sarayından gelen bir kadın olması sebebiyle merak ve hayranlıkla karşılanmıştı. Bu yönüyle düşünüldüğünde Rukiye Hanım’ın cariyelikten prensesliğe yükseltilerek Johor kraliyet ailesinin bir ferdi haline getirilmiş olması, Johor Sultanı Ebu Bekir’in artık Osmanlı Devleti’yle akrabalık ilişkisi kurarak bölgedeki rakipleri arasında öne geçtiği manasına da geliyordu.

Nitekim Malay sultanlarının iktidarlarının toplum tarafından kabul görmesi için hacca gitmelerinin gerektiği bu dönemde Sultan Ebu Bekir de hacca gitmişti. Dönüş yolculuğunda rotasını İstanbul’a çeviren Sultan Ebu Bekir, yol güzergâhındaki Mısır’da (o sıralarda İngiliz işgalinde) Osmanlı’yı temsilen “Fevkalade Komiser” sıfatıyla bulunan Ahmed Muhtar Paşa’yla yaptığı görüşmede, ülkesindeki camilerde okunan hutbelerde kendi adından önce Sultan Abdülhamid’in adını okuttuğunu bildirmişti.

Şüphesiz bu beyanı, sonraki ay İstanbul’a vardığında Osmanlı Devleti’ne büyük hizmetlerde bulunan kişilere verilen Nişan-ı Osmani’yi almasında etkili olacaktı.

1893 yılı Mayısındaki ziyareti, Sultan İkinci Abdülhamid’le ilişkilerinin pekişmesini sağlamış, Müslüman dünyasının halifesiyle daha da yakınlaşan Sultan Ebu Bekir, tıpkı Rukiye Hanım gibi kendisine hediye edilen Çerkez cariye Hatice Hanım’la Johor’a döndüğünde nikâhlanarak Osmanlı Devleti’yle akrabalık bağlarını daha da güçlendirmişti.

Rukiye Hanım’ın torunlarından Emekli Korgeneral Dato Cafer bin Onn’un 2007 yılında Malezya’nın ünlü The Star gazetesine verdiği röportaja göre; Hatice Hanım aslında Rukiye Hanım’ın kız kardeşiydi. (Rukiye Hanım’ın birinci kuşak torunlarından 1933 doğumlu Dato Cafer bin Onn, bu iddiayı o sıralarda hazırlıklarına devam ettiği ve büyükannesini konu edinen kitabı için yaptığı araştırmalara dayandırıyor.)

Rukiye ve Hatice Hanım’ların Johor sultanlarıyla yaptıkları evlilikler aynı zamanda Osmanlı vatandaşı olan iki cariyenin Johor Kraliyet ailesine alınarak Prenses ve Kraliçe olmaları anlamına da geliyordu.

İstanbul ve halifeye dair hassasiyetlerin dorukta olduğu bir dönemde, konumu ne olursa olsun en nihayetinde halifenin sarayından olan iki kadının artık Johor Sarayı’nın birer ferdi olmasının bölgedeki Müslüman halk üzerinde tesiri oldukça fazlaydı. Hatice Hanım’ın, kocası Sultan Ebu Bekir’in 1895 yılında vefatının ardından neler yaptığıyla ilgili kayda değer bilgiler olmasa da Rukiye Hanım’ın Johor Kraliyet ailesine dâhil edilmesiyle başlayan hikâyesi, Osmanlı tarihindeki herhangi bir ayrıntı olmaktan çıkıp Malezya tarihini derinden etkileyen evlilikler yapmasıyla devam edecekti.

Rukiye’nin Torunları
Osmanlı sarayındaki herhangi bir Çerkez cariye olarak başladığı yolculuğuna, Malezya’da yaptığı ilk evlilikle prensesliğe yükselerek devam eden Rukiye Hanım, ilk kocası Ungku Abdülmecid’den Ungku Abdülaziz ve Ungku Abdülhamid adlarını taşıyan 2 çocuk dünyaya getirmişti. 1887 yılında dünya gelen büyük oğlu Ungku Abdülaziz, Johor’un 6. başbakanı (Mentri Besar) olarak 1935-1947 yılları arasında Malezya siyasetinde mühim rol oynayacaktı. Rukiye’nin 1888 yılında doğan ve aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in adını taşıyan 2. oğlu Ungku Abdülhamid, Malezya bürokrasisinde önemli görevler yaparak bir dönem Johor Tercüme Bürosu başkanlığı yapmıştı. Rukiye Hanım’ın Ungku Abdülhamid’den olan torunu Prof. Ungku Abdülaziz, Malezya’da “Kraliyet Profesörü” (DiRaja) unvanını alan ilk ve tek kişi olmuş, 1968 yılında Malezya Üniversitesi’nde başladığı rektör yardımcılığı görevini 20 yıl boyunca sürdürerek, Malezya tarihinde bu görevde en uzun süre kalan kişi olmuştu.

Malezya’nın önemli ekonomistlerinden biri olan Prof. Ungku Abdülaziz’in gazeteci ve köşe yazarı olan kuzeni Sharifah Azah Syed Mohammed’le yaptığı evliliğinden dünyaya gelen, dolayısıyla hem anne hem de baba tarafından Rukiye Hanım’ın torunu olan 1948 doğumlu Dr. Ungku Zeti Akhtar Aziz, para ve uluslararası iktisat konularında doktora yaparak bir süre Pennsylvania Üniversitesi’nde bulunmuştu. Profesyonel meslekî kariyerine Güneydoğu Asya Merkez Bankası Eğitim ve Araştırma Merkezi’nde başlayan Zeti Akhtar, Malezya Merkez Bankası’na transfer edilişinden itibaren bankanın çeşitli idarî kadrolarında görev yapmış, 1995 ekonomik krizi sırasında aynı bankanın yöneticiliğine tayin edilmişti. Aynı zamanda Malezya devlet geleneğinde şövalyeliğin karşılığı olan “Tan Sri” unvanına da sahip Zeti Akhtar, Malezya Merkez Bankası’nın tarihindeki ilk kadın yönetici olmuş, 2009 ve 2010 yıllarında Global Finans dergisi tarafından yapılan “Dünyanın En İyi Merkez Bankası Yöneticileri” sıralamasında peş peşe ilk 4’e girmişti.

İlk evliliğinden olan torunlarının başarıları Johor ve Malezya’yı aşarak dünya çapında yankılanan Rukiye Hanım’ın Ungku Abdülmecid’’in vefatıyla sona eren evliliğini, Arap sufi (Seyyid) Abdullah (bin Muhsin bin Muhammed) el-Attas’la yaptığı 2. evlilik takip etti. Rukiye Hanım’ın Endonezya’daki tanınmış tüccarlardan Seyyid Abdullah’la yaptığı kısa evlilikten olan tek çocuğu Ali El-Attas’ın oğlu Hüseyin El-Attas, Güney Asya’nın tanınmış akademisyenlerinden olup yolsuzluk, ırkçılık, emperyalizm ve entelektüel esaret gibi konularda yaptığı araştırmalarıyla meşhur bir sosyoloji profesörüydü. Günümüzde kardeşi, oğlu ve yeğenleri de birer akademisyen olarak çalışmalarına devam etmekteler.

Seyyid Abdullah’la yaptığı ikinci evliliğini (muhtemelen bölgedeki siyasî çekişmeler ya da Sultan Ebu Bekir’in kendisine ya da eşine yaptığı baskılar sebebiyle) bir süre sonra sonlandıran Rukiye Hanım, Endonezya’dan ayrılarak Malezya’ya dönmüş, Johor’a cariye olarak geldiği sıralarda eyaletin başbakanı olan Datuk Cafer b. Hacı Muhammed’le evlenmişti. Rukiye Hanım’ın, 1882-1890 yılları arasında Johor başbakanı olan Datuk Cafer’le evliliğinden 7 çocuğu daha olmuştu. Bu son evliliğinden dünyaya gelen çocuklarından 1895 doğumlu Dato Onn, “Türk Tipi” siyaset yapmayı savunan ve Malezya’nın en büyük siyasi partisi olan Birleşik Malaylar Ulusal Örgütü’nün kurucusuydu.

Malezya’nın en büyük siyasi partisiyle birlikte verdiği çabalara rağmen Malay birliğinin sağlanamaması üzerine Johor’un 7. başbakanı olan Dato Onn, 1948 yılında İngiliz hakimiyetindeki Malay bölgelerinin bir araya gelmesiyle kurulan “Malay Federasyonu”nun iç işleri bakanlığına atandı.

Politik anlaşmazlıklar nedeniyle ayrıldığı görevinden sonra aktif siyasete devam ederek Modern Malezya’nın siyasi tarihine katkılarını sürdüren ve Malay milliyetçiliğinin babası kabul edilen Dato Onn’un soyundan gelenler, Malezya’nın İngilizlere karşı verdiği özgürlük mücadelesinde öncü role sahip, tanınmış kimselerdi.

Dato Onn’un oğlu Tun Hüseyin, tarihin hayret veren ayrıntılarında kalan bir tesadüfle 1976-1981 yılları arasında Malezya’nın 3. başbakanı olmuştu. Onn sülalesinin Malezya siyasetindeki tesiri ondan sonra da devam etmiş, oğlu Datuk Seri Hişamüddin 2004-2009 yılları arasında sürdürdüğü Malezya Eğitim Bakanlığı görevinin ardından kısa süre önce İçişleri bakanlığına tayin edilmişti.
Malezya’daki derin Osmanlı tesirlerini kendisinden sonra derinleşen hayat hikâyesinden öğrendiğimiz Rukiye Hanım’ın hayatı, doğumundan yaklaşık 150 yıl sonra bile Malezya’nın ekonomi, siyaset, akademi ve entelektüel hayatında sözü geçen torunlarıyla devam ediyor. Malay asıllı olsalar da kendilerini Osmanlı torunu kabul eden çok sayıda Malay aydını ve siyasetçisinin büyükannesi olan ve torunları tarafından hâlâ hürmetle anılan Rukiye Hanım’ın kabri, Johor’da, sultanlığa ait aile kabristanında bulunuyor. Henüz genç bir kızken ayrıldıktan sonra bir daha hiç göremediği İstanbul’a ait fotoğraflar, mimarî motifler ve ülkedeki Osmanlı sempatisinin yansımaları olan çeşitli eşyalar, Malezya’da Osmanlı mimarisiyle inşa edilmiş onlarca cami ve ülkenin çeşitli yerlerinde bulunan müzelerde sergileniyor.

Bu makale Rukiye Hanım’ın bilinmeyen hikâyesini Malezya ve Osmanlı tarihindeki kronolojik hâdiselerin paralelinde ilk defa derinlemesine incelenerek bundan sonraki muhtemel ve zarurî araştırmalar için bir zemin hazırlamak üzere kaleme alındı. Makalenin yazımı sırasında konuyla ilgili sayıca az olsa da içerik olarak kronoloji ve basit matematik hesaplarını zorlayan, hatalarla dolu metinlere ulaşıldı. Bu metinlerde Rukiye Hanım’ın Johor’a gönderiliş tarihi 1866 olarak veriliyordu. Oysa Rukiye Hanım’ın 1864 doğumlu olduğu düşünüldüğünde henüz 2 yaşında bir bebeğin nasıl ve hangi sıfatla bir başka ülkeye gönderildiğine dair herhangi bir açıklama yapılmamıştı.

Rukiye Hanım’ın Johor Sultanı Ebu Bekir’e Avrupa ziyaretinden dönerken hediye edilmiş olduğuna dair bilgileri “derleyenler”, yaşanmış bir hayatın kurgusunu yaparken kronolojik hesap yapma gereği dahi duymamıştı. Evet, Sultan Ebu Bekir’in bir Avrupa seyahati dönüşünde İstanbul’u ziyaret ettiği doğruydu ancak Rukiye Hanım’ın kendisine hediye edilişi 1860’lı yıllarda başlayan Avrupa ziyaretlerinden çok sonra; 1879 yılında gerçekleşmişti. Bu kronolojik hesap bir başka hatayı; Rukiye Hanım’ın Johor’a gönderildiği sırada Osmanlı tahtında Sultan Abdülaziz’in olduğu iddiasını da çürütüyordu. Zira Rukiye’nin Johor’a gönderildiği yıllarda Osmanlı tahtında Güney Asya Müslümanlarıyla yakından ilgilenen İkinci Abdülhamid Han bulunuyordu. Rukiye Hanım ilk evliliğini Sultan Ebu Bekir’le yaptığı bilgisi de doğru değildi; tıpkı 11 değil 10 çocuğun annesi olduğu gibi.

Rukiye Hanım öznesinde Sultan İkinci Abdülhamid döneminde Güney Asya’daki Osmanlı imajı konusundaki araştırmalar daha tarafsız bir gözle yapılırsa, zaten herhangi bir övgüye ihtiyaç duymayan Osmanlı Medeniyeti’nin, kadim dünyanın bütün coğrafyalarına yayılan çok sayıda Rukiye Hanım yetiştirdiği ve onların soyundan gelen nesillerin hâlâ sorgusuz sualsiz tabi olacakları bir Osmanlı beklediği anlaşılacaktır.

Ekrem Saltık
(Yedikıta Dergisi, Sayı 41, Ocak 2012)

Kaynaklar: Andaya, Barbara Watson and Andaya, Leonard Y., A History of Malaysia, 2. Edition HI: University of Hawaii Press, Honolulu 2001; BOA, Y.PRK.BŞK, 5/105; BOA, Y.PRK.BŞK, 30/99; Braginsky, Vlademir and Murtagh, Ben, The Portrayal of Foreigners in Indonesian and Malay Literatures: Essays on the Ethnic “Other”, Edwin Mellen Press, Lewiston, New York 2007; Erdem, Y. Hakan, Osmanlıda Köleliğin Sonu;1800-1909, Kitap Yayınevi, İstanbul 2004; Fatma Aliye, “Türk-Osmanlı Ailesinde Cariye ve Hizmetçi”, sadeleştiren: Şevket Rado, Hayat Tarih Mecmuası, Yıl:13, Cilt:2, Sayı:12, Sıra:155, Aralık 1977, ss.10-14; Göksoy, İsmail Hakkı, Güneydoğu Asya’da Osmanlı-Türk Tesirleri, Fakülte Kitabevi, 2004 Isparta; Hooker, Virginia Matheson, A Short History of Malaysia: Linking East and West, Allen & Unwin, Australia 2003; Küçük, Yalçın, Sırlar, İthaki Yayınları, İstanbul 2004; Milner, A.C., “The Impact of the Turkish Revolution on Malaya”, Archipel, Volume 31, 1986. pp. 117-130; Mona, Abaza, Debates on Islam and Knowledge in Malaysia and Egypt: Shifting Worlds, Routledge Curzon, London 2002; Othman, Mohammad Redzuan, “Panislamcı Politika ve Siyasi Himaye: Malay Perspektifi Osmanlı Tepkisi, “Yayınlanmamış Makale Tercümesi; (“Pan-Islamic Appeal and Political Patronage: The Malay Perspective and the Ottoman Response”, Sejarah (Journal of the Department of History, University of Malaya), Kuala Lumpur, 1996, No:4, s.97-108. sayfalardan çeviren sayın Prof. Dr. İsmail Hakkı Göksoy’a teşekkürler; Ozay, Mehmet: Islamic Identity and Development: Studies of the Islamic Periphery, London and New York: Routledge, 1990; Özbaran, Salih, Bir Osmanlı Kimliği: 14.-17. Yüzyıllarda Rûm/Rûmi Aidiyet ve İmgeleri, Kitap Yayınevi, İstanbul 2004; Reid, Anthony “Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, JMBRAS, Vol. X, No. 3, December, 1969; Seljuk, Affan, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Malay-Endonezya Takımadalarındaki Müslüman Krallıklarla İlişkileri”, çev:İsmail Hakkı Göksoy, Türk Dünyası Araştırmaları, sayı: 94, İstanbul, Şubat 1995, ss.111-121; ŞEN, Ömer, “19. Yüzyılda Osmanlı Devletindeki Köle Ticaretinde Kafkasya Göçmenlerinin Rolü”, Dünü ve Bugünüyle Toplum ve Ekonomi, Sayı:6, İstanbul, Mayıs 1994, ss.171-183; Toledano, Ehud R., As if Silent and Absent: Bonds of Enslavement in the Islamic Middle East, Yale University Press, New Haven 2007; Uluçay, Çağatay, Harem II, TTK, Ankara 1992; Ünüvar, Safiye, Saray Hatıralarım, Timaş Yayınları, İstanbul 2009; Walch, Robert, “XVII. yüzyıl İstanbul’unda Harem”, çev. Aydın Filiz, Hayat Tarih Mecmuası, Kasım 1970, Yıl:6, Cilt:2, Sayı:10, Sıra:70, ss.46-49.

Çerkez Cariye Rukiye Hanım ve Malezya'yı İdare Eden Osmanlı Nesli - 1


Sesler geliyordu uzaklardan. Ufukta başka gemilerin de olduğu fırtınalı bir denizde, kuzeyden dönen gemicilerin sesleri... Onu doğduğu topraklardan kopararak hiç bilmediği diyarlara götüren kalabalık bir gemi güvefsafsdlfrtesinde, herhangi bir eski zamandan, hikâyesinin yıllar sonra derinleşeceği asil bir geleceğe gidiyordu Rukiye...

Rukiye’nin hayatı çocuk yaşta Osmanlı haremine devşirildiği İstanbul’da başlamış, 19. yüzyılın sonlarında Malezya Yarımadası’nın güneyindeki Johor’da (Cohor) farklı bir geleceğe demir almıştı. Osmanlı Arşiv kayıtlarında hakkında -henüz- herhangi bir bilgi olmasa da Malayca kaynaklara göre 1864 yılında dünyaya gelen Rukiye Hanım, Çerkez asıllı bir Osmanlı cariyesiydi.

Osmanlı’nın son asrında genellikle Çerkez, Gürcü ve Abaza asıllı kızların kabul edildiği Osmanlı hareminde zekâlarıyla doğru orantılı hassasiyetleri ve narinlikleriyle bilinen Çerkez kızlarına ayrıca önem veriliyordu.

Ancak Çerkez kızlarının klasik Osmanlı tarihi boyunca haremde söz sahibi olması fizikî güzelliklerinden kaynaklanmıyordu. Bunlar asıl, aileleri tarafından geleneksel bir disiplinle yetiştirilmeleri ve sahip oldukları ahlakî özellikler sebebiyle tercih edilmiş, Osmanlı haremine giren birçoğu sonradan gerek Osmanlı sarayından ve gerekse farklı ülkelerden evlilikler gerçekleştirmişti.

"İstanbul’a Gidesin Çerkez Kızı!"
Rus işgaliyle dünyanın çeşitli yerlerine dağılmalarının hemen öncesine kadar, mevcut düzenlerini kuşaktan kuşağa aktaran Çerkezlerin Osmanlı topraklarındaki geçmişleri çok eskilere uzanıyorsa da kalabalık gruplar halinde Anadolu’ya yerleşmeleri 19. yüzyıl ortalarında gerçekleşmiş, Rusya’nın sürgün ettiği çok sayıda Çerkez başta Samsun, Sinop, Ordu, Trabzon ve Adapazarı olmak üzere çeşitli Anadolu şehirlerine yerleşmeye başlamıştı. 1850’li yıllardan başlayarak 1880 yılına kadar geçen yaklaşık çeyrek asır boyunca sürgün masrafları bizzat Osmanlı Devleti tarafından karşılanan on binlerce Çerkez, Osmanlı coğrafyasındaki çeşitli bölgelere göç etmiş durumdaydı.

Çerkez kızlarının Osmanlı sarayına alınışları 19. yüzyıldaki Çerkez göçlerinden bağımsız olarak çok daha eskilere dayanan bir geleneğin parçasıydı. Çerkez kızları, henüz Kafkasya’dayken dahi İstanbul ve Osmanlı haremine dair övgü dolu hikayelerle büyüyor, çocukluklarından başlayarak ergenliklerine kadar geçen yıllar boyunca Osmanlı haremine girmek, katip ya da paşa, belki de sultan hanımı olmak hayaliyle yetiştiriliyorlardı. Bu hayallerle farklı şekillerde Kafkas köle tüccarlarına verilen, dolayısıyla köleleştirilen Çerkez kızları büyük şehirlerdeki esir pazarlarına götürülüyordu.

Köle tacirlerine emanet edilen ya da satılan çocukların İstanbul’a gönderilişi Osmanlı devletinden önce Bizans ve Roma dönemlerinde de yaşanan bir vakıaydı. Ancak Osmanlı Devleti köleliği, barbarlıktan arandırarak bir nevi modern yaşamdaki “hizmetli”nin görevlerini yerine getiren kölelerin birer aile bireyi gibi algılandığı “insani” bir yaklaşım geliştirmişti. Bu nedenledir ki rahat ve huzurlu bir hayatın doğdukları ya da büyüdükleri yerde değil de bir paşa konağında -ya da belki Osmanlı hareminde- gerçekleşeceği şeklinde bir bilinçaltıyla yetişen Çerkez kızlarının ebeveynlerinden ayrılmaları günümüz değer yargılarıyla bakıldığında “dramatik” gibi görünse de “İstanbul’a gidesin, paşa hanımı olasın, bizi hatırlayıp yardım edesin!” şeklindeki ninnilerle büyütüldükleri düşünüldüğünde nihayetinde saraylara ya da zengin konaklara gitmeyi umdukları için muhataplarının rüyalarını süsleyen bir hayaldi.

Rus sömürgeciliği sebebiyle topraklarından edilen birkaç neslin kırılgan bir hayat çizgisinde yaşadığı çağlar boyunca, Çerkez kızları Osmanlı sarayını adeta fırtınalı bir deniz yolculuğundan sonra sığınmak için çıkılan bir liman olarak görüyorlardı. Sömürgeciliğe karşı Osmanlı Devleti’nin kurtarıcılığı konusunda benzer bir duygu Güney Asya’da farklı şekillerde kendini göstermiş, Rukiye Hanım’ın da gelin olarak gideceği Malay dünyasında Osmanlı Devleti ve Türklere karşı derin bir beklenti ortaya çıkmıştı.

Zülkarneyn’in Oğulları
Güney Asya’daki sömürge hareketleri aynı zamanda buradaki halklarla Osmanlı Devleti arasındaki kültürel, siyasî, askerî ve ekonomik ilişkilerin başlamasına da vesile olmuştu. Osmanlı Devleti’yle Güney Asya ülkeleri arasındaki temaslar bölge halklarının bilinçaltına kadar işlemiş, zamanla özellikle Malay-Endonezya edebiyatında Türklerle ilgili efsane ve hikâyelerin anlatıldığı metinler ortaya çıkmıştı. Rumi, Türkî ve Türkistan gibi kelimelerin sıkça tekrarlandığı klasik Malay-Endonezya ‘hikayât’ında Malay kraliyet aileleriyle, Türkistan hükümdarları arasında olması muhtemel bir soy ilişkisi sıkça işlenmişti.

Başlangıçta asırlar boyunca sözlü olarak nesilden nesile aktarılan bu efsaneler, çok sonraları yazılı hale getirilecekti.

Söz konusu yazılı eserlerin önde gelenlerinden biri olan Sejerah Malayu’da (Maley Yıllıkları) anlatıldığına göre; Malaylar, aynı zamanda büyük dünya hükümdarı olarak da kabul ettikleri İskender Zülkarneyn’in sülalesinden geliyorlardı. Sejerah Malayu’da, kurulan Türk-Malay münasebeti bölgedeki birçok sözlü gelenekte benzer bir üslupla anlatılmış, iki kültür arasındaki bu münasebet Osmanlı Devleti’ne kadar getirilmişti. Bu sebepledir ki; Rusların Kafkasya’yı, Avrupalıların Güney Asya’yı tamamen sömürgeleştirdikleri 19. yüzyılda bile Güney Asya’daki birçok hükümdar, özellikle de Malay sultanlıkları kendilerini Çin ve Osmanlı hükümdarlarının küçük kardeşi olarak görüyordu.

İslamiyet’in 12. yüzyılda yayılmaya başladığı Malezya topraklarındaki ilk bağımsız siyasî teşekkül, 15. yüzyıl başlarında Malay Sultanlığı’nın tarih sahnesine çıkmasıyla gerçekleşecekti. Türklerin Malezya topraklarındaki geçmişi tam da bu eşikte başlıyor, Hindistan’da hüküm süren Müslüman Türk hanedanlıklarına mensup tüccarlar, bölgeye ilk seyahatlerini yapıyorlardı. Tüccar Türklerin ardından Orta Asya ve Anadolu’dan göç eden onlarcası daha Malay adalarında silah imalatından, topçuluk eğitimine varıncaya kadar askerliğin birçok alanında hizmet verdiler. 16. yüzyıla gelindiğinde Hint Okyanusu’nda önemli bir deniz gücü olarak ortaya çıkan Portekiz saldırılarına karşı, dönemin en güçlü Müslüman-Türk devleti ve hilafet merkezi olan Osmanlı Devleti’nin Güney Asya’daki çeşitli bölgelere yardımları devam ediyordu.

Hint denizinin güney kıyılarında yaşayan ve askerî konularda tecrübesiz olan küçük sultanlıkların topraklarını sömürmeye başlayan Portekizliler, 1511’de Malaka’yı ele geçirdiler. Sömürge istilası devam ederken planlı bir şekilde Malay adalarına gelen ve çoğunluğu bir zamanlar Osmanlı vatandaşı olan çok sayıda derviş, asker ve âlim, bölge halklarına yardım etmiş, Malezya’nın savunulması ve direnişinde önemli roller oynamıştı.

Portekiz’in ardından 1795 yılına kadar bölgede tek başına hâkim olan Hollanda, nüfuz alanını, Penang ve Singapur’da kolonileşen İngiltere’yle 1824 yılında yapılan Londra Anlaşması’yla bölüşmek zorunda kaldı.

Başta Singapur limanı olmak üzere bütün Malezya topraklarını ve çevresindeki ufak adaları kontrol altında tutan Johor Sultanlığı, 19. yüzyıla kadar bölgenin en önemli devletleri arasındaydı. Ancak Malaka Sultanlığı’ndan doğan siyasî boşluğu doldurarak asırlarca Portekiz saldırılarına direnen Johor, İngiliz sömürgecilerin baskılarına uzun süre direnemedi. Johor Sultanları 1855 yılında İngiltere ile imzalanan bir antlaşmayla saltanatlarının sürmesi karşılığında topraklarını İngiltere sömürge idaresine veriyorlardı.

Ekrem Saltık
(Yedikıta Dergisi, Sayı 41, Ocak 2012)

İdama mahkûm edilen Genelkurmay Başkanı


İlker Başbuğ'un mahkemece tutuklanması yazılı ve görsel basında 'İlk kez bir Genelkurmay Başkanı tutuklanıyor' yorumlarına yol açtı.

Ne var ki, 27 Mayıs darbesinde devrin Genelkurmay Başkanı yalnız tutuklanmakla kalmamış, idamla yargılanmış, hatta rütbesi orgenerallikten erliğe indirilerek bir askere yapılabilecek en ağır hakaretlerden birisine maruz bırakılmıştı.

26. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'un "terör örgütü yöneticisi olmak ve darbeye teşebbüs" suçlamasıyla tutuklanması üzerine, yakın tarihimizin bu hicranlı sayfasını açmak ihtiyacını duydum.

Genelkurmay Başkanlığı'nın resmî internet sitesinde 10. Genelkurmay Başkanı olarak adı geçen Org. Rüştü Erdelhun hakkında her şey anlatılıyor da, nedense bir askeri darbeye muhatap olduğu es geçiliyor. "Genelkurmay Başkanlığı görevinden 3 Haziran 1960 tarihinde emekliye ayrılmıştır." Bu kadar. Bu kadar mı acaba?

Darbeye teşebbüsten tutuklanan İlker Başbuğ'un tam tersine, Rüştü Erdelhun'un suçu, darbeye katılmamak ve bütün gücüyle engellemeye çalışmaktı! 1960 yılında Genelkurmay Başkanı darbeye katılmadığı için tutuklanmıştı, bugün bir başka Genelkurmay Başkanı darbeye teşebbüsten tutuklanıyor. Yarım asırlık tarihimizin bundan daha çarpıcı bir tablosunu bulmak zordur.

Asker doğdum, Asker öleceğim

Rüştü Erdelhun 1894'te Edirne'de doğmuş, Nisan 1921'de İstiklal Savaşı'na katılmış, 23 Ağustos 1958'de atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevine 27 Mayıs darbesine kadar devam etmiş. İngilizce, Fransızca ve Japonca bilen Erdelhun, başta İstiklal Madalyası olmak üzere çok sayıda nişan ve madalyayı göğsünde taşıyan bir asker. En dikkate değer özelliği (bir zamanlar en büyük suçuydu), askerin siyasete karışmaması gerektiğine olan inancıydı. Fevzi Çakmak ekolünden geliyordu. Buna göre asker askerliğini yapacak, siyaset sivillerin işi olacaktı. Siyasete soyunmak isteyen de üniformasını çıkaracaktı.

Org. Erdelhun 27 Mayıs'tan bir süre önce emrindeki askerlerin kaynaştığının farkına varmıştı varmasına ama bu denli kapsamlı bir hücre yapılanmasıyla kuşatıldığını öğrenememiş, var gücüyle yaklaşan darbenin önüne geçmeye uğraşmıştı. Nitekim Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nden Erdal Şen'in bulup "Yassıada'nın Karakutusu" adlı kitabında yayımladığı notlarında milletin manevî değerlerine olduğu kadar demokrasiye de saygı ve inancını vurgulayan satırlar şöyle:

"Parti mücadelesine ordu karışmamalı, tarafsız olmalı. Silahlı gruplar millet otoritesi ve esasına dayalı hükümet icraatlarına mani olmamalı. Silahlı Kuvvetler'in siyasete karıştırılmaması gerektiği bilinmelidir. Türkiye ve Türk milleti Müslüman'dır. Türk askerinin şiarı, devletin, hükümetin ve Genelkurmay'ın personeli olmasıdır. Ordunun görevleri hükümetin siyasetini temin ve ülkenin huzurunu temindir. Bir memlekette her şey kanun ve adaletle olacak. Ordu birkaç yüz mektep talebesinin veya sokak maiyetinin bir kahramanı olmayacaktır. Siyasete karışmayın. Ordu ancak hükümetin emrinde devletin nizamını korumaya memurdur."

İşte örnek bir Genelkurmay Başkanının tavrı. Garip olan, Erdelhun'un tam da bu bir askerin göstermesi gereken normal tavrı yüzünden darbecilerce hakaretlere uğramış ve idama mahkûm edilmiş olmasıdır.


Darbecilerden Sıtkı Ulay anılarında Erdelhun'la görüşmesinde beraberce Başbakan'a gidip onu istifaya davet etmeyi teklif ettiğini yazar. Genelkurmay Başkanı Erdelhun buna, "Ben asker olarak doğdum, asker olarak öleceğim. Politikadan anlamam ve karışmam. Bunu bana başka birisi söyleseydi tutuklardım." diye sert bir tepki göstermiştir.

Erdelhun aynı gün Ankara garnizonundaki bütün subay ve generalleri toplayıp sert bir dille uyarmış ve sokağa dökülenler olursa bunları kendi elleriyle öldüreceği tehdidinde bulunmuştu. Darbeden 10 gün önce yaptığı bu konuşmada subaylara Türk ordusunun demokrat bir rejimin ordusu olduğunu ve hükümette DP'nin mi, yoksa CHP'nin mi olduğunun kendilerini ilgilendirmediğini söylemiştir.

Ayak sesleri duyulan darbeyi engellemek için çırpınan bir Genelkurmay Başkanı vardır karşımızda. Nitekim Erdelhun bizzat İstanbul'a koşup Sıkıyönetim Komutanı'nı bir tarafa itmiş ve olaylara el koymuş, bu yüzden darbecilerin gözünde itibarını yitirmiştir. Beklenen sona hızla yaklaşılmaktadır.

Harp Okulu öğrencilerinin 21 Mayıs yürüyüşünü güç bela durduran Erdelhun, Başbakanlık'a çağrılır. Bayar, Menderes, Erdelhun ve Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes'in yaptıkları toplantıda Başbakan, öğrencilere sert davranılmaması gerektiği uyarısında bulunur.

26 Mayıs sabahı da boş durmaz Genelkurmay Başkanı. Ordusu için için kaynamakta ama o, bu seli durdurmak için çaresizce çırpınmaktadır. Generallerini toplayıp ihtilale katılmamaları konusunda uyarır. Hatta tehdit eder. Darbeden önceki son gün öğleden sonra da isyanı teskin çabalarına devam eder. Yüksek rütbeli subayları MSB Sinema salonunda toplayıp bir darbeye karşı olduğunu açıkça bildirir. Darbenin ülkeyi bir felakete sürükleyeceğini, kulağına böyle söylentiler geldiğini, buna teşebbüs edenler olursa çekinmeden vuracağını söyler. Hatta darbenin engellenmesi için civarda bulunan bazı birlikleri Ankara'ya kaydırmayı bile planlar.

Nereden nereye

Bu sırada da Menderes ve Bayar'a ordunun kontrol altında olduğunu, endişeye mahal bulunmadığını söylemektedir ama endişe etmesi gerekenlerden birinin de kendisi olduğunu ne yazık ki o sırada bilmemektedir. Darbeciler artık Genelkurmay başkanlarını da devirmeye karar vermişlerdir.

27 Mayıs günü ilk tutuklananlardan biri de Genelkurmay Başkanı olur. 3 Haziran günü orgenerallikten erliğe tenzil-i rütbe ettirilir ve Yassıada'ya postalanıp idamla yargılanacaklar arasına katılır. Nihayet 15 idam kararı çıkar ama aralarındaki tek Demokrat Partili olmayan isim, bir generaldir: Rüştü Erdelhun. O da diğerleri gibi elleri kelepçelenerek İmralı'ya götürülür ve ölüm hücresine konulur. Sessizce kaderini beklemektedir. İdamlar gerçekleştikten sonra affedildikleri bildirilir ve Kayseri Hapishanesi'ndeki çile günleri başlar. 9 Kasım 1983 günü vefat edene kadar da çekildiği köşesinden Türkiye'nin nereden nereye geldiğini izlemekle yetinmiştir.

Darbeye katılmamanın suç olduğu bir dönemden teşebbüs edenlerin yargılandığı günlere geldik. Türkiye bu dönüşümü iyi yorumlamalı.

Mustafa Armağan
(Zaman, 08.01.2012)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.