29 Şubat 2012 Çarşamba

Matrakçı Nasuh ve Muhteşem Yüzyıl

Matrakçı Nasuh'un 16.yüzyıla ait Sultaniye minyatürü.

Nasûhü's Silahî veya bilinen adıyla Matrakçı Nasuh, 'Muhteşem Yüzyıl' dizisinde, arasıra, o da Kanunî emredince, haritalar çizen, ama onun dışında aylak, ayyaş ve bedbaht bir kimlikle sunuldu.

Saray dedikodularının öne çıktığı dizide Matrakçı, aslında 'Makbul' [daha sonra, 'Maktul'!] 'Parga'lı' İbrahim Paşa'ya âşık Nigâr Kalfa ile evlendirilir. Ama Matrakçı, durumun farkındadır: Bedbahttır;- evine gitmemekte ve meyhaneleri mesken tutmaktadır! Dizide çizilen Matrakçı kimliği bu!

Hemen baştan söyleyeyim, 'Muhteşem Yüzyıl' dizisinin Matrakçı Nasuh'u, gerçek Matrakçı'dan çok daha farklı, onun kimliğiyle örtüşmeyen bir tiplemeyle veriliyor. Kurmaca metinlerde, meselâ tarihî romanlarda olduğu gibi, belirli şartlarda gerçeğin dışına çıkılabilir: Roman gerçeğiyle, tarihî gerçekliğin birebir mütekabiliyet içinde olması zorunlu değildir çünkü! Ama, bir tarihî karakterin, hele bilinen ve biyografik özellikleri tescil edilmiş kimliğini, sanki öyle değilmiş gibi göstermek ne kertede meşru sayılabilir;- şüpheliyim!

Matrakçı Nasuh, her şeyden önce, adının da imâ ettiği gibi, 'matrak' denilen bir oyunun mucididir. Matrakçı Nasuh üzerine birkaç değerli çalışma yapmış olan Prof. Dr. Hüseyin G.Yurdaydın'ın Evliyâ Çelebi'den aktardığına göre matrak, genellikle şimşir ağacından yapılmış ve cilâlanmış, lobut biçiminde ama biraz daha büyük ve daha ağır sopalarla oynanan bir oyun. Bu oyunda amaç, rakibin kafasına vurabilmek! Yurdaydın, 'Matrakçı'nın bu oyunun mucidi olduğu da şüphesiz gibidir' diyor.

Sadece 'matrak'ta mı? Değil, elbet! Nasuh'un 'türlü silah oyunlarında ve mızrak kullanma fenninde gerçekten üstün bir seviyede olduğu, akranı arasında kendisiyle boy ölçüşebilecek kimse bulunmadığı' bizzat Kanunî Sultan Süleyman tarafından verilmiş, 936 Zilkade tarihli bir beratın mevcut olduğunu biliyoruz.

Ama asıl önemlisi, Matrakçı'nın hattat, minyatürcü [Matrakçı'nın kendisi minyatürlerine 'resim', Yurdaydın da ona, 'ressam' demeyi tercih ediyor] ve tarihçi olduğudur. Kanunî'nin ilk İran seferinin [1533-1535] 'resimli bir tarihi' olan Beyan-ı Menâzil-i Sefer-i 'Irakeyn-ı Sultan Süleyman Han Nasuh'un tarihyazıcılığına ilişkin en önemli eseridir. [Ayraç içinde belirteyim: Sevgili ağabeyim ressam rahmetli Fahir Aksoy, 1970'li yılların ortalarında, Matrakçı'nın bu kitabının belgesel bir filmini yapmıştı. Film, şimdi kimdedir veya nerededir, bilmiyorum]. Nasuh'un, Taberî Tarihi'ni Türkçeye çevirmek gibi çeviri müktesebatı da var.

Bu kadar da değil. Matrakçı, aynı zamanda bir matematik bilginidir. Yurdaydın'ın verdiği bilgiye göre, Katip Çelebi, onun Umdet el-Hisab adında bir kitabı olduğunu yazmıştır. Katip Çelebi'de ayrıca şu bilgiler de bulunuyor: Matrakçı'nın Cemal el Kitab ve Kemal el-Hisab adında bir matematik kitabı daha vardır. Cemal El Kitab ve Kemal el-Hisab, Yavuz Sultan Selim'e takdim edilmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Matrakçı, Kanunî döneminde bu kitabı yeniden ele alarak tamamlamış ve Umdet el-Hisab adıyla yeni bir kitap halinde ortaya koymuştur [Yurdaydın, H.G., Matrakçı Nasûh, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1963.]

Görülüyor; Matrakçı Nasuh, 'Muhteşem Yüzyıl'ın Nigâr Kalfa'sı tarafından aldatılan ve o yüzden de bedbaht olup meyhanelerde yatan sefih ve raté bir ressam değil, 16. yüzyıl Osmanlı'sının tarih, sanat, spor ve matematik alanlarında söz sahibi gerçek bir entelektüeldir ve yazık ki, dizide, harem dedikodularına kurban edilen bir kimlik olarak görünmektedir. Ne hazîn!

Hilmi Yavuz
(Zaman, 29.02.2012)


Ya ben şehri alırım ya da şehir beni!

Bugün Gazetesi'nden, Feridun Emecen'in "Fetih ve Kıyamet" adlı kitabı hakkında harikulade bir yazı. Tıkladığınızda okunabilir boyuttaki halini görebilirsiniz.


28 Şubat 2012 Salı

Yedikıta Dergisi'nin Mart 2012 sayısı


Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi bu ay, 3 Kıtada 4 Yıl - Birinci Dünya Savaşı’nın Satır Araları isimli dosyayı kapağa taşıyor. Çanakkale Muharebelerinin de içinde bulunduğu, 3 kıtaya yayılan ve 4 yıl boyunca devam eden Birinci Dünya Savaşı, dikkat çekici ayrıntılar ve sıra dışı fotoğraflarla sunuluyor.

Çanakkale kahramanlarını yazmakla bitmez… Yedikıta da bu ay Goliath Zırhlısı’nı sulara gömen Muâvenet-i Milliye gemisinin Çanakkale’nin seyrini nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Yine Çanakkale savunması hakkında yayınlanan “1897 Tarihli Rapor” makalesi de önemli noktalara dikkat çekiyor.

Şu günlerde Fransa ile yaşadığımız inişli çıkışlı ilişkiler eskiden de benzer şekilde devam ediyordu. Dergide yayınlanan Fransa’ya Osmanlı Tokadı ve Bir Fincan Türk Kahvesi makalesi Fransa’ya gönderilen Osmanlı elçisinin krala haddini bildirmesini ve Türk kahvesinin burada tanıtılmasını ayrıntılarıyla anlatıyor.

Yedikıta tarih ve kültür seyahatinde Türkçenin Mücahidi: Şemseddin Sami ve Osmanlı Adaletinin Bel Kemiği: Kadılık Müessesesi makaleleri de dikkat çekiyor.

Derginin bu sayısında, İrlanda halkının Sultan Abdülaziz Han’ın yardımı dolayısıyla gönderdiği teşekkür mektubu hediye ediliyor. İrlanda’ya Osmanlı yardımı olmamıştır şeklinde kamuoyunda çıkan haberlere bakılırsa bu mektubun önemi bir kat daha artıyor.

Birbirinden orijinal makalelerin yayınlandığı Aylık Tarih ve Kültür Dergisi Yedikıta, seçkin bayii ve kitap evlerinde...

YEDİKITA Tarih ve Kültür Dergisi
Abonelik: (0212) 6577735
(0212) 6578800 – 157
bilgi@yedikita.com.tr
www.yedikita.com.tr


26 Şubat 2012 Pazar

26 Şubat 1992: Hocalı Katliamı


26 Şubat 1992. Azerbaycan’ın Hocalı kasabasına giren silahlı Ermeni gruplar, 613 Azeri’yi toplu şekilde katletti. Unutturmaya çalışanlara inat, 20 değil 200 yıl da geçse daima hatırlatacağız.

Fotoğraf: Hocalı Katliamını Anma Anıtı.


Türk karşıtı Avrupa’nın papası

Bu yıl Avrupa biraz gecikmeyle Papa XI. Innocente’nin 400’üncü doğum yılını kutluyor. Esas doğum günü 1611 yılının 16 Mayıs’ıdır. Milano büyük dükalığının içindeki Como’da doğmuştur. Avrupa hâlâ bu ismi saygıyla anar. Azizlik rütbesi olmasa da Vatikan’ın ölümünden çok sonra 1956’da kendisini ‘beatitud’ (ebedi ahret saadeti) rütbesiyle donattığı, yani tıpkı Polonyalı II. Jean Paul gibi yarı aziz olarak kutsadığı papalardandır.

Laiklik lafları bol bol edilse de, kiliseler eskisine göre boş kalsa da Avrupa’nın kimliği Hıristiyandır ve bu kimliğin merkezindeki portrelerin başında XI. Innocente gelir. Bugünün AB’si büyük toplantıları, önemli protokol imza törenlerini onun devasa sanat eseri heykelinin altında yapar.

1683 yılında Osmanlı orduları Viyana’yı kuşattığında birleşmesi hayal bile edilemeyecek Avrupa devletleri onun diplomasisi ile bir araya gelmişlerdi. Papa iyi bir diplomattı, bu vasfıyla Vatikan’a yakışıyordu. Ama daha çok iyi bir hukukçuydu, öyle yetişmişti ve bir banker ailenin banker oğluydu. Kiliseye kapandığı andan itibaren Rönesans papalarının aksine mutedil, mümkün mertebe az lüks, dindar bir hayat sürmüştür. Denebilir ki çağdaş bir papanın yaşam ve tutumunun ana hatlarını o oluşturmuştur.

Ulusların ve laik hayatın doğmaya başladığı barok Avrupa XI. Innocente’yi çok gölgeledi. XIV. Louis’nin Fransa’da kilisenin üstündeki tahakkümüne ve regalia (krallık) haklarına karşı taviz vermek istemiyordu ama ‘Güneş Kral’ onu dinlemedi bile. Papa bu gerilemesine rağmen XIV. Louis, Polonya kralı III. Jan Sobieski ve Alman imparatoru, Avusturya arşidükü I. Leopold arasında ittifak teşkil etmekte şaşılacak derecede başarılı oldu. Bu ittifak genişledi; herkese düşman kuvvetlerden Rusya ve Venedik dahi ittifaka girdi.

Akraba kayırmaya şiddetle karşıydı
Ama 1699 Karlofça Antlaşması sırasında Osmanlı’ya karşı kurulan mukaddes Liga devletleri yanında bir devlet daha vardı: İran. Osmanlı İmparatorluğu’nun ise tek müttefiki İsveç’ti. Demek ki dünya değişiyordu; değiştiren sadece Papa XI. Innocente değildi. O bu değişikliğe kısmen uymayı bilmiştir.

Papa Barok devrin ruhani lideriydi. Entelektüeldi, kilisenin yönetiminde nepotizme yani ahbap-akraba kayırıcılığına şiddetle karşı durmuştu. Avrupa hükümdarlarının milli haklarına karşı çıkarken çok başarısızdı, anlayışsızdı ama Avrupalıları kendi dışlarındaki Türklere karşı birleştirmekte çok etkiliydi.

Papa, Viyana kuşatmasındaki Türk ricatından sonra 1686’da Buda’nın da düşüşünü de gördü. Ama Türk imparatorluğu 16 sene savaşmakta direnç gösterince nihai zaferi göremedi. 1699 Karlofça Antlaşması’nda Hıristiyan ve Müslüman dünya, Roma hukukunun ilkeleri etrafında diplomasilerini yürüttü. Avrupa birbiriyle didişmeye ve Fransa’nın yaptığı gibi kısmen Türklerle ittifaka devam etti.

Bugünlerde Roma’da benim de katıldığım XI. Innocente sempozyumunda gözlemlediğim husus; Avrupa düşüncesinin iyi bir tarihçi tekniğe sahip olsa da eski dünya görüşünden çok uzaklaştığını görmek mümkün değildir. Tarih mi hayatı öğretiyor yoksa gelişen hayatı göremeyenler mi kendilerine göre tarihe sığınıyor, değerlendirmesi zor.

İlber Ortaylı
(Milliyet. 26.02.2012)


Teşkilat-ı Mahsusa var mıydı?

İttihat ve Terakki içinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurulduğu, doğru dürüst belgesi bile ortaya konamayan bir faraziyedir.

Murat Bardakçı 12 Şubat tarihli makalesinde MİT’in atası denen Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluş tarihinin de gerçek anlamda bir devlet veya parti istihbarat teşkilatı olarak var olduğunun da tartışılabileceğini ileri sürdü. Burun kıvıranlar varsa, peşinen söyleyeyim ki ben de o kanaatteyim. Hiç şüphesiz ki Osmanlı devleti de daha evvelki İslam imparatorlukları da içte ve dışta istihbarat, gizli inceleme faaliyetlerini örgütlemiş, bunu bilhassa tüccar grupları ve posta hizmetleri aracılığıyla da başarmışlardır. II. Abdülhamid’in geniş jurnal faaliyeti bağımsız bir istihbarat teşkilatından değil, saray Mabeyn dairesinden ve Zaptiye Nezareti’nden geçerdi. Dış istihbarat ve ecnebi gazeteleri satın alma işini de sefarethaneler yürütürdü.

II. Abdülhamid istihbaratımızı olduğundan daha iyi gösterdi
İttihat ve Terakki iktidarının en sert yıllarında kullandığı silahşörleri doğrudan doğruya Talat ve Enver Paşa yönetirdi. 1913 yılında İttihat ve Terakki partisi içinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurulduğu, doğru dürüst belgesi bile ortaya konamayan bir faraziyedir. 1913 yılı kasım ayında Enver Paşa’nın kurduğu Umur-u Şarkiye Dairesi Doğu İşleri Bürosu, Süleyman Askeriey başkanlığında resmi bir kuruluştu. Bu, harpte başarısız bir savunma yüzünden intihar edecek kadar fedakar asker gibileri hiç şüphesiz ki hem İttihat ve Terakki saflarında hem de orduda vardı.

İstihbarat teşkilatı ise başka bir şeydir. Gerçi uzak Asya bölgelerinde dahi Rusya, Britanya, Hollanda ve Fransa gibi devletleri ürküten bir istihbarat faaliyeti vardı ve II. Abdülhamid Han bu gibi görevlileri ve faaliyetlerini olduğundan daha abartılı göstermeyi başarmıştır. Azmi Özcan dostumuzun da eserlerinde belirttiği gibi çoğu zaman Cava’daki Hollanda idaresi, Hint’te Britanya ve bilhassa Kafkasya’da Rusya sık sık bir alay konsolosumuzu bu gibi faaliyetleri yönelttikleri gerekçesiyle ‘Persona non grata’ ilan ederek dışarı yollamışlardı.

Türkiye devletinin istihbarat teşkilatı şahsi başarıların dışında bir anane, bir eğitim olarak ne derecede sivrilebilmiştir, bunu tartışmak bizim bilgimizin dışına çıkar. Ama son krizde bu istihbarat faaliyetlerini toplumun tarihi ananesi içine oturtamadığımızı gösteren bazı noksanlar var gibi. Zaman ve olaylar zaruri bir olgunlaşmayı getirecektir. Çünkü istihbarat hizmetleri bilhassa bu bölgede devletler için hava ve su gibi vazgeçilmez bir gerçektir. Bence tarihçilerin açılmayan Cumhuriyet dönemi ve yakın tarih arşivlerinin düzenlenmesi ve açılması için talepte bulunmaları gerekir. Sonra araştırmaların yapılması söz konusu olmalıdır. Nihayet bütün örgütler gibi bu örgütlerin de iyi tanınması ve adli makamlarla olan ilişkilerin sağlam hukuki esaslar üzerinde düzenlenmesi kaçınılmazdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 26.02.2012)


25 Şubat 2012 Cumartesi

Hocalı katliamı

Yarın Hocalı katliamının yirminci yıldönümü. 26 Şubat 1992’de, Sovyetler’den kalma 336. mekanize alayının desteğindeki Ermenistan kuvvetleri Azerbaycan’ın Hocalı şehrine girerek katliam yapmışlardı.

Katliamı yapan Ermenistan kuvvetlerinin komutanlarından biri, bugünkü Cumhurbaşkanı Sarkisyan’dır.

Hocalı, Yukarı Karabağ’da, hâkim bir tepenin üzerinde bir Azeri şehriydi. Stratejik konuma sahip Hocalı’ya girmek için Sovyet alayı desteğindeki Ermenistan kuvvetleri, Azerbaycan’ın “öz torpağı” olan Kelbecer ve Laçin vilayetlerini işgal ederek Karabağ’a girmişti. Burada Hocalı’yı ele geçiren Ermenistan birlikleri saldırıya devam ederek yine Azerbaycan’ın “öz torpağı” olan Kubatlı, Zengilan, Cebrail, Füzuli ve Ağdam vilayetlerini de işgal etmiştir.

Hocalı’da kadın ve çocuklar dahil 613 Azerbaycan Türk’ü katledilmiş, etnik temizlik sonucunda Hocalı ‘ölü şehir’ haline gelmiştir. İşgal edilen Azerbaycan topraklarından 1 milyon Azeri “kaçgun” olmuş, Azerbaycan’ın iç bölgelerine sığınmıştır.

21. yüzyıldayız, işgal hâlâ devam ediyor, “kaçgunlar”ın bebekleri yirmili yaşlara girmiş bulunuyor!

Batı’nın gözü kör mü?

Hürriyet arşivinde o günün gazetelerine baktım. Katliamı dünyaya duyuran İrfan Sapmaz, Azerbaycan birliklerinin kahramanca direnişine rağmen Sovyet mekanize birliğinin desteğiyle saldıran Ermenistan kuvvetlerinin Hocalı katliamını haber veriyor. Bir resimaltında da “Batı’nın gözü kör mü?” diye yazıyor.

Evet bütün mesele bu soruda düğümleniyor.

Zamanımızda, askeri kuvvetle ve katliamla işgal edilip de bunun yirmi yıl devam ettirilebildiği tek örnek budur.

Müslüman ya da Doğulu bir ülke, Hıristiyan ya da Batılı bir ülkeyi işgal etseydi, hele de Kafkasya’da Azerbaycan bir santim Ermeni toprağını işgal etseydi, ne olurdu, bir düşünün!

Bir yüzünde demokrasi ve insan hakları bulunan Batı’nın öteki yüzündeki şoven ve haçlı fanatizminin 21. yüzyıldaki utanç verici bir belgesidir bu facia...

Hem Hocalı, hem Sarkozy

Karabağ meselesinin çözümüyle ilgili MİNSK Grubu denilen üç devletten ikisi Rusya ve Ameri-ka’dır, bunu anlamak mümkün, bölgeyle ilişkileri ve dünya siyasetindeki ağırlıkları sebebiyle... Fakat üçüncü devlet neden Fransa’dır?! İşte bunu anlamak ve içimize sindirmek mümkün değildir.

Fransa, sadece parlamentosuyla değil, yürütme organı olarak hükümetiyle ve cumhurbaşkanıyla bu konuda bırakın tarafsızlığı, düşmanca vaziyet almıştır. Türkiye ile Azerbaycan ve dost devletler Fransa’nın MİNSK grubundaki varlığını reddetmelidir!

Türkiye’ye karşı yürütülen “soykırım” kampanyasıyla Azerbaycan topraklarındaki işgal, aynı stratejinin unsurları olduğu gibi meselenin çözümü de aynı şekilde birbirine bağlıdır: İşgalin sona ermesi ve adil bir barış için imzaların atılmasına paralel olarak Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın Ermenistan’la dostane ilişkiler kurması, kapıların açılması...

Yarın saat 14.00’te İstanbul Taksim Meydanı’nda yapılacak mitingde “bir millet iki devlet” hem Hocalı katliamını hem Sarkozy‘yi protesto edecek...

Taha Akyol
(Hürriyet, 25.02.2012)


23 Şubat 2012 Perşembe

İsim İsim İstanbul

Mimar Önder Şenyapılı’nın ‘Ne demek İstanbul; Bebek, niye Bebek!?’ adlı kitabı semt ve mahallelerin adlarının nasıl doğduğunu açıklıyor. İşte tarihi anlamlarını unuttuğumuz yerlerden bazıları...

* ABİDE-İ HÜRRİYET: Şişli’de Hürriyet tepesindeki anıtın adı. Bugünkü dille söylenirse ‘Özgürlük Anıtı’. Hürriyet tepesinde 31 Mart şehitleri yatıyor. Anıt onların anısına 1911 yılında dikilmişti.
* AĞA CAMİİ: Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi üstündeki Ağa Cami’sini Şeyhülharem Hüseyin Efendi yaptırmıştı. Hüseyin Efendi aynı zamanda ‘Galatasaray Ağası’ydı. Bu nedenle Ağa Cami olarak anılır.
* ALTIN BOYNUZ: Biz ‘Haliç’ diyorsak da Batı kaynaklarında ‘Altın Boynuz’ olarak geçi-yor. Bunun nedeni Rumca eski ismi ‘Hriso Keras’ın tercümesinin kullanılıyor olmasıdır. Bunun nedeni, Kağıthane ve Alibey derele-rinin çatal vaziyette, boynuzu andırmasıdır.
* AYAZMA: İstanbul’da çok fazla sayıda ayazma var. Nedir ayazma? Hıristiyanların inançlarına göre kutsal ve şifalı su; bu maksatla ziyaret edilen yerlerdeki dini yapıdır. Her ayazmanın adını taşıdığı aziz ve azizeler için özel bir günü vardır.
* BAB-I ALİ: Günümüz Türkçesinde ‘Yüce Kapı’ anlamına gelen bu terim, aynen tercüme edilerek diğer dünya dillerine de girmiştir. İstanbul’da devleti temsil eden her ofis, ‘kapı’ diye anılırdı. Yani bugünün devlet dairesinin karşılığı ‘kapı’ idi. Basın kuruluşları İkitelli’ye taşınmadan önce “Bab-ı Ali” denilince akla basın geliyordu.
* BAĞDAT CADDESİ: Bizans döneminden bu yana varlığı bilinen yol (şimdi cadde), Osmanlılar döneminde Üsküdar’dan Şam ve Bağdat yönüne giden kervanlarca kullanılıyordu. Osmanlı ordusu, Doğu seferlerine bu yoldan çıkıyordu. Adının Bağdat Caddesi olması bu nedenledir.
* BAHARİYE: Osmanlı padişahları ve vezirler, özellikle bahar mevsiminde, Haliç kıyısında Eyüp Sultan’dan sonra gelen ve Bostan iskelesi ile Silahtarağa arasında uzanan bölgeye giderlermiş. Buraya köşkler yaptırılmış. Baharda yeğlenen bir bölge olduğu içinde ‘baharlık’ anlamına ‘bahara ait’ yani ‘bahariyye’ diye anılmış.
* BALAT: Rumca saray anlamına gelen ‘palation’ sözcüğünden geldiği sanılmakta. Önce İstanbul’un Haliç kıyısındaki kapılarından birine verilen ad, sonra bütün semtin adı oldu.
* BALTALİMANI: Rumeli Hisarı’nın ötesindeki eski adı ‘Fadalya’ olan ‘Baltalimanı’, adını İstanbul’un fethi sırasında Gelibolu’daki donanmayı hazırlayan ve kuşatma sırasında gemileri bu limana getirmeyi başaran Baltaoğlu Süleyman Bey’den aldı. Baltaoğlu Süleyman Bey Osmanlı Devletinin ilk Kaptan-ı Derya’sıydı.
* BEBEK: İsmini, Fatih’in bu bölgenin muhafazasına memur ettiği bölükbaşının ‘Bebek’ lakabından almıştı. Bebek Çelebi ya da Bebek Çavuş’un bu semtte bir köşkü ve sonradan hasbahçe olan bir bahçesi vardı.
* BELGRAD ORMANI: Ormanın adı, Kanuni Sultan Süleyman döneminde kurulan Belgrad köyünden gelmekte. Belgrad köyü 1521 Sırbistan seferinden sonra İstanbul’a getirilen Sırp tutsakların yerleştirilmesi amacıyla kurulmuştu.
* BEŞİKTAŞ: Bu semt ‘Kone Petro’ adıyla anılıyordu. Anlamı ‘Taş Beşik’ idi. Rahip Yaşka, Hz İsa’nın beşiğini Kudüs’ten getirip, burada yaptırdığı kiliseye koymuştur. Hz. İsa çocukluğunda bu beşik içinde yıkanmış, bu sebeple bu kilise Rumlar arasında ‘Taş Beşik’ olarak ün yapmıştır. Rahip ölünce beşiğin Ayasofya’ya bırakıldığı söylenir. Bu söylenti bir delile dayanmadığı için efsane niteliği taşımaktadır.
* BOMONTİ: Semt adını, 1902 yılında Bomonti Kardeşlerin burada kurdukları Bomonti Bira Fabrikası’ndan almıştır. Bu bina daha sonra İstanbul Tekel Bira Fabrikası olarak anılmıştır.
* CERRAHPAŞA: Semt, buradaki cami-nin adını taşır. Camiyi 16’ncı yüzyılda, Sadra- zam Cerrah Mehmet Paşa yaptırmıştır. Mimar Davud Ağa’dır. Cerrah Paşa camiyle birlikte çifte hamam, çeşme ve türbe de yaptırmıştır.
* CİHANGİR: Kanuni Sultan Süleyman’ın, Tophane ile Fındıklı arasındaki kıyıdan 300 basamakla ulaşılan yüksekçe bir yere oğlu Cihangir’in anısına yaptırdığı cami, semte adını vermiştir.
* ÇAĞLAYAN: Sultan Abdülaziz, Osmanlı döneminde bahçe ve çağlayanlarla ünlü bu yere 1863’te bir kasır yaptırmıştır. Kasrın bulunduğu alan çağlayanlarla kaplı olduğundan ‘Çağlayan’ diye anılmış, daha sonra semte ismini vermiştir. 1940’ta yıkılan kasrın yerine İstihkam Mektebi yaptırılmıştır.
* ÇIRAĞAN: Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, buraya kurdurduğu köşkte Çırağan Şenlikleri denilen meşale şenliklerini düzenlendiğinden, Farsça ‘ışık’ anlamındaki ‘Çırağan’ ismiyle anıldı.
* DARÜŞŞAFAKA: ‘Şefkat Yurdu’ anlamına gelen Darüşşafaka adı, yoksul ve yetim çocukların yetiştirilmesi amacıyla 1873 yılında hizmete giren parasız yatılı okula verilmiştir.
* EMİNÖNÜ: Osmanlı döneminde deniz gümrüğü ve gümrük eminliği burada bulunduğu için semt Eminönü diye anılır olmuş.
* ETİLER: 1950’lerin başında bomboş bir arazi olan bölgede 192 villa yapımı için Etibank’ın ortaklığıyla bir Etiler Yapı Kooperatifi kuruldu ve 1954’de konutların yapımına başlandı. Semtin adı da bu yapı kooperatifinden kaldı.
* FATİH: Semt, adını Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı külliyeden almıştır.
* GALATA: Adını, Rumca ‘süt’ anlamına gelen ‘gala’ kelimesinden aldığı iddia edilir. Bir zamanlar Galata’da inek ahırları ve süthaneleri bulunması bu iddiayı güçlendiriyor.
* HALASKARGAZİ: Harbiye’den Şişli Cami’sine uzanan cadde bu ismi taşıyor. Bu isim Anadolu’ya geçmeden önce 1918-1919 arasında semtte oturan Mustafa Kemal Paşa anısına verilmiştir. Dilimize Farsça’dan geçen ‘halaskar’ sözcüğü ‘kurtarıcı’ anlamına geliyor.
* HARBİYE: Semt adını buraya kurulmuş olan ve artık burada bulunmayan Mekteb-i Harbiye’den/ Harp Okulu’ndan almıştır.
* ZEYREK: Fetih’ten sonra camiye dönüştürülen Pantocrator Kilisesi’nin yeni adı ‘Molla Zeyrek’ semte ismini vermiştir. Dilimize Farsçadan gelen zeyrek sözcüğü, zeki, anlayışlı, uyanık anlamına gelmektedir.

EFSANE TEPELER
YEDİTEPE: İstanbul yedi tepe üzerine kurulmuştur. Bu yedi tepe ve üzerindeki önemli yapıları yazar Giovanni Scognamillo ‘İstanbul’un Gizemleri’ isimli kitapta şöyle sıralar:
1- Sarayburnu tepesi: Topkapı Sarayı ve Ayasofya
2- Nuruosmaniye tepesi: Nuruosmaniye Cami ve Çemberlitaş
3- Beyazıt Tepesi: Beyazıt ve Süleymaniye camileri
4- Fatih Tepesi: Fatih Cami
5- Sultan Selim tepesi: Sultan Selim Cami
6- Edirnekapı tepesi: Tekfur Sarayı, Kariye Cami
7- Davutpaşa tepesi: Çukurbostan Sarnıcı

Kaynak: Milliyet


20 Şubat 2012 Pazartesi

"Büyük Fetih"in ışığında Fetih 1453


Beklenen film 16 Şubat günü saat 14.53'te başlayacaktı. İlk sahneler istisnasız hepimize "İyi ki gelmişim" dedirtti.

Önce "İstanbul mutlaka fetholunacaktır" diye başlayan hadis-i şerifin ışığında Medine'ye odaklandık ve emri alan ashab-ı kiramın açtığı kapıdan çıkıp Şehzade Mehmed'in Edirne Sarayı'nda doğumuna tanıklık ettik. Bu, nicedir yazıp durduğum, İstanbul'un fethinin sağlıklı bir tarihî zemine oturtulması adına son derece umut verici bir başlangıçtı. Zihnimizdeki 'acaba'lar uçup gitmişti; koltuklarımıza daha rahat yerleşebilirdik.

İlk kırılma, surlara sancağı dikmesi dışında tamamen meçhulümüz olan Ulubatlı Hasan'ı Fatih'in kılıç hocası olarak gördüğümüz sahnede başladı ve o andan itibaren bir Ulubatlı-Fatih rekabetidir başladı. Ne yalan söyleyelim, daha renkli bir karakter kazandırılan Ulubatlı'nın, ışıklar yanınca Fatih'ten daha fazla akıllarda kaldığını fark ettik.

Baştan şunu söyleyeyim ki, "Fetih 1453"ü genel anlamda olumlu ve etkileyici buldum. Fetih hadisiyle başlaması ve onu Fatih'in doğumuyla sıkı sıkıya ilişkilendirmiş olması, filme Asr-ı Saadet'e uzanan müthiş bir derinlik kazandırıyor ve şimdiye kadar yapılan Fetih filmlerinin kesinlikle üstüne çıkartıyordu. Bence filmdeki en etkili sahnelerden biri, göçük altında kalan lağımcıların, Bizanslıların kılıçlarıyla can vermektense barut fıçılarını ateşleyerek o anı gerçek bir trajediye dönüştürmeleriydi.

Filmin mesajı, bu tipte bir prodüksiyondan beklenmeyecek ölçüde olumluydu. Eşini ve çocuğunu bile yanından uzaklaştırması ve kendisini fethe adaması önemliydi.

Ne yalan söyleyeyim, zaman zaman fazla "dinci" ve "milliyetçi" bulduğum yerler bile oldu. Özellikle Bizanslı ve Papa dahil Batılı yöneticileri aciz, kalleş ve korkak gösteren kısımlara gerek yoktu bence. Unutmayalım ki, Konstantin'i küçültmek, Fatih'i büyütmez; aksine onun büyüklüğünden de bir şeyler eksiltir.

Filmin eleştirilmesi gereken yanları da yok değildi.

Mesela Ulubatlı Hasan'a aslında bir Müslüman kızı olduğu belirtilen Era'yla bir Holivut filmindeymiş gibi gayri meşru cinsel ilişki yaşatılmış olması, ona biçilen "İslam kahramanı" tipiyle tezat teşkil ediyor. Fethi başından beri destekleyen, hatta morali bozuk olduğu sırada Fatih'e uyarı mektubu dahi yazan Akşemseddin'in, filmde misafir oyuncuymuş gibi epey geç ortaya çıkması da ciddi bir hata. Şişmanlığıyla Nasreddin Hoca'yı andıran Akşemseddin fazla rind kaçmıştı. Fatih'in Kürt hocası Molla Gürani ile Molla Hüsrev de yoktu ortada.

Fatih namaz kıldırdı mı?

Çandarlı Halil Paşa gibi tecrübeli bir sadrazam, hem Fatih, hem de diğer vezirler tarafından fazla aşağılanmış. İstanbul'un kuşatılmasını riskli gördüğü doğru ama bu, fethe karşı olduğu anlamına gelmez. İnisiyatifi elden kaçırmadan ve muhtemelen tahrip edilmeden alınmasını istiyordu. Lakin Zağanos Paşa da olsa kimse bir sadrazama "Dilerim sultan kelleni vurdurur" diyemez. Dese bile sadrazam bunu sineye çekmez. Bir bakanın başbakana "dilerim seni asarlar" dediğini, onun da bunu normal karşıladığını düşünün. Sonuçta kukla tiyatrosu seyretmiyoruz, değil mi? (Bu arada acizane kanaatim, Zağanos karakterinin Fatih'e daha iyi oturacağı yönünde.)


Fatih ile Konstantin'in surların dışında karşı karşıya gelmesi de gerçeklere tamamen aykırı. Film icabı böyle bir sahneye ihtiyaç duyulsa bile daha gerçekçi bir formülü bulunabilmeliydi.

Fatih'in, surların önünde ordusuna namaz kıldırmasının da gerçeklerle en ufak bir ilgisi yok. Bizanslıların namaz kılanlara dokunmaması bir başka tuhaflık. Kaldı ki, Fatih namaz kıldırmaz. Ayasofya'daki namazda dahi imamlığa Akşemseddin'i geçirdiğini biliyoruz.

Top döküm sahneleri filmin en başarılı bölümlerindendi. Lakin "Şahi top" sanki Urban'ın yaptığı topun özel ismiymiş gibi sunuluyor. Oysa "Şahi", büyük topların genel adıdır. Urban'ın rolü de abartılmış olup Era'yı evlatlık alması tamamen kurgu eseridir.

Ayrıca İstanbul surları sanki tek kattan ibaret gibi gösteriliyor. Oysa üç kat sur vardı ve surların arasında derin hendekler bulunuyordu. Her ne kadar bunların deniz suyuyla dolu olup olmadığını bilmiyorsak da, belki de susuz olması, suyla dolu olmasından daha fazla zorlaştırıyordu kuşatanların işlerini.

Konstantin'in yarı çıplak Bizanslı kadınlarla havuza girme ve aralara zoraki serpiştirilmiş öpüşme sahnelerinin de hadisle başlayan bir filmde çok sakil kaçtığını belirtelim.

Sonuçta her tarihî filmde eleştirilecek noktalar bulunabilir. "Fetih 1453"ün bütün bu defoların ötesinde fetih olayını başarılı bir prodüksiyonla buluşturan ilk gerçek tarihî film olduğunu söyleyebilirim.

Bundan sonra Fethin asıl mesajının filmleştirilmesi gelebilir ama oraya varmak için almamız gereken daha çok mesafe var. Çünkü Fatih'in İstanbul'u alma tutkusu, yalnız maddî değil, manevî temellere de dayanır ve filmin başında verilen muhteşem mesaj, taşa saplanan kılıç gibi orada çakılı kalmıştır. O kılıcı, oradan çıkarıp bilim ve marifet sahillerine saplamayı hedef alacak bir "Fetih 857" filmine bilseniz ne çok ihtiyacımız var.

Büyük Fetih

Fetihten 10 yıl sonra "Küçük cihad bitti, büyük cihada başlıyoruz" diyen bir Fatih portresi karşımızda. Medreseyi yaptırırken "cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere müracaat" ettiğini yazdırmış vakfiyesine.

Sizin anlayacağınız, İstanbul'un Fethi dahi, onun nazarında, yapılacak olan büyük ruh ve zihin açılımının yanında küçük kalır demesek bile asıl fethe basamak teşkil eder. Bu, Nurettin Topçu'nun kastettiği anlamda Büyük Fetih'tir. Bunun için başına ulema sarığı takmış, bu yüzden alimler karşısında ayağa kalkmış, bu sebeple fırsat buldukça medreselere ders dinlemeye koşmuştu. İstanbul'un mekân olarak fethi, bu Büyük Fethin 'fatiha'sı olacağı için önemliydi.

Fatih bu Büyük Fetih hareketini başlattı ama bitiremedi. Lakin bize o taşlarda donmuş arzuyu miras bıraktı. Nitekim Hızır Bey Çelebi, bu arzunun ipuçlarını şöyle vermişti:

Feth-i Stanbul'a fırsat bulmadılar evvelûn
Feth edip Sultan Muhammed didi tarih 'Âhirûn'.

Yani İstanbul'un fethine ondan öncekiler nail olamazken, Fatih hem onu fethetti, hem de şu tarihi düşürdü: 'Sonrakiler'.

Sonrakiler, yani gelecek nesiller... Yani bugün için biz...

Mustafa Armağan
(Zaman, 19.02.2012)


Rusya’yı 300 yıl yöneten hanedan



Rusya tarihine Büyük Petro gibi bir dehayı armağan eden Romanov hanedanının tahta geçişinin 400’üncü yılı seneye bu zamanlar kutlanacak.

Büyük Petro’nun kızından sonra sülale tükenmiş sayılır.

1613 yılı Şubat’ın 21’inde güney Rusya’nın pek önemli bir hanedanı sayılmayan Romanovlardan bir din adamı olan Metropolit Filaret’in çocuk yaştaki oğlu Mikhail çar seçildi. Çar olmak Allah’ın lütfudur ama bu seçim bir maceraydı.

Puşkin’in “Boris Godunov” adlı eserinde çok canlı biçimde tarif ettiği üzere bir manastır keşişi olan Dimitri, bir müddettir Çar Boris Godunov’un Rusya tahtını gasp etmek için öldürdüğü Rurikler hanedanının son veliahdı Dimitri olduğunu ilan ediyordu. Üstelik düzmece Dimitri, Polonyalıların elinde iyi bir koz olmuştu. Yapılanmalar benzerdir; 15’inci yüzyılda Papalık ve Avrupa, Cem Sultan’ı II. Bayezid’in Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kullanamamıştı ama Polonya fetret içindeki Rusya’ya karşı bu sahte Dimitri’yi çar diye ileri sürdü. Rusya işgal edildi ve Dimitri Moskova tahtına oturdu.

Rusya Polonya hâkimiyetine tahammül edemezdi. Moskova tüccar ve sanatkârlarının temsilcisi Kozma Minin ve soyluların temsilcisi Boyar Pojarski önderliğinde halk ayaklandı. Kısa süren Polonya hâkimiyeti sona ermişti. Halk Mikhail’i tahta adeta yalvararak getirdi. Baba Filaret Polonya’da sürgünde ve mahkumdu, Polonyalılar onu bırakmak zorunda kaldı, hanedanın reisinin dönüşü muhteşemdi. Oğlu tahtta kaldı. Kendi ise ruhani tahtı tercih etti, Moskova patriği seçildi.
Kocasını devirerek tahta geçen Katerina Rusya’yı modernleştirdi.

Romanovların ilk çarı Mikhail, devleti patrik babasının direktifleriyle yönetti. Tahta geçtiği anda Boyar meclisleri ve şehir tüccarlarının temsilcilerinden oluşan Zemstvo ile danışma içindeydi. Rusya tarihçileri abartmayı sever; bunu bir demokrasi başlangıcı gibi görüyorlardı, öyle olmadığı açık.

Romanovlar Rusya tarihine Büyük Petro gibi bir dehayı hediye ettiler. Onun kızı çariçe Yelizaveta ile de bu sülale tükenmiş sayılır. Fakat etiket farklıdır. Çariçe’nin yeğeni aslında Almanya’daki Hollstein-Gotthurp dukalığının başındaki Prens Peter, III. Petro adıyla tahta çıkarıldı; bütün Rusya politikasını bu Alman dukalığının çıkarlarına göre yönlendirmeye çalışacaktı. Allah’tan kendisine zevce olarak seçilen Alman Anhalt-Zerost prensesi Sophie (Katerina) onun gibi değildi. Ne de olsa Romanovların kanını taşıyan Petro Rusçayı öğrenemedi ama Sophie öğrendi ve kocasını bir darbe ile devirdikten sonra ünlü çariçe II. Katerina olarak tahta geçti. Rusya’yı modernleştiren ikinci hükümdar da odur. Takipçileri o kadar parlak değildir.

Son Çar II. Nikola’nın akıbeti malum gariptir, 21 Şubat 1613’te başlayan Romanov hanedanı hakimiyeti, 1917 şubatında sona erdi. Rusya burjuva devrimini yaşıyordu. Çar tahttan veliahtı ve kardeşi lehine feragat etti ki bunlar hiçbir zaman tahtın yüzünü göremeyeceklerdi.

300 senelik Romanov hâkimiyeti şubatta başlayıp şubatta bitti. Gelecek yıl Rusya Romanovlar hanedanının 400’üncü yılını kutlayacak; törenler, sergiler tertiplenecek ve sempozyumlar yapılacak. Bu tarihle en çok ilgisi olan iki memleket ise Türkiye ve Polonya’dır. Romanovlar hazinesi Türk diplomatik hediyeleri ile dolu; aynı şey Topkapı ve Dolmabahçe için de söylenir, doğrudur. 1613 sonrasının, müşterek tarihin çok hızlandığı bir dönem olduğu açık.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 19.02.2012)


Fatih ve fetih



Fatih Sultan Mehmed’in Topkapı Sarayı’ndaki kütüphanesinde Türkçe, Arapça ve Farsça’dan başka İtalyanca, Rumca, Latince eserler vardır.

İstanbul’un fethi konusunda Hz. Peygamber tarafından müjdelenen Fatih’in Georgios Amirutzes’e İncil’i tercüme ettirdiği, Rönesans ressamlarına portreler yaptırdığı bilinmektedir.

Fatih İslam tarihindeki en büyük felsefe tartışmasına büyük ilgi duymuş, felsefeyi eleştiren Gazali ile ona karşı felsefeyi savunan İbni Rüşd arasındaki karşılıklı Tehafüt (reddiye) tartışmasını yeniden ele almıştı. Devrin büyük alimlerinden Hocazade ve Tusi, Fatih’in isteğiyle tehafüt konusunu yeniden tartışmışlardır. Bu konuda merhum Prof. Mubahat Türker’in “Üç Tehafüt Bakımından İlim Felsefe ve Din Münasebeti” adlı muhteşem bir kitabı vardır.

Fatih ve Rönesans

Fatih’in doğuştan dehası ne olursa olsun, ona bu kültürel ilgiyi kazandıran bir “yetiştiği çevre” olmalıydı.

Tarihçi Denis Hay, Bizanslı bilgin Gemistus Plethon’un Hıristiyanlığa karşı eski Yunan pagan inançlarına bağlı bir felsefeci olduğunu, Bizans’taki baskılardan Sultan Murad’ın sarayına sığındığını, felsefi çalışmalarını orada sürdürdüğünü anlatır (Denis Hay, Europe in the Fourteenth and Fiveteenth Centuries, s. 473).

Halil İnalcık ve İlber Ortaylı Fatih’in “Rönesans hükümdarı” olduğunu belirtirler. Steven Runciman, Fatih’ten kaçan bilginlerin İtalyan Rönesansını başlattığı şeklindeki iddianın zırva olduğunu belirtir (The Fall of Constantinople, s. 188).

Rönesansı doğuran dinamikler çok daha önce başladığı gibi, belli başlı Bizanslı bilginlere Fatih sahip çıkmıştı, İtalya’ya gidenler Rönesans başlatacak çapta insanlar değildi.

Devlet adamı Fatih

Fatih’in bu evrensel bakışı bugün dünyaya açılmamızda iyi bir esin kaynağı olduğu gibi, onun devlet adamı yönü de bir o kadar önemlidir. Fatih, Osmanlı’nın Türkmen beyliğinden merkezi imparatorluk yapısına geçişini kurumlaştırmıştır.

Avrupa’da 17. yüzyılda başlayacak olan “otoritenin bölünmezliği” prensibini, yani siyasi ve hukuki merkezileşmeyi Fatih bizde 15. yüzyılda kurumlaştırdı. Bu sayede Anadolu’da göçebelik ve aşiret yapılarını tasfiye ederek tamamen yerleşik medeniyete geçmemiz mümkün olmuştur. ‘Kardeş katli’ bu siyasetin araçlarından biridir. Halil İnalcık hocamızın “Osmanlı Hukukuna Giriş” adlı akademik makalesi bu konuyu çok iyi anlatır.

Günümüzden iki yapım

Bugün Fatih’ten bahsetmemin iki sebebi var; biri Faruk Aksoy’un “Fetih 1453” filmidir. Sinema tarihimizin en büyük yapımı... Teknik eleştiriler yapılabilir ama kutlanması, teşvik edilmesi gereken başarılı bir prodüksiyon. Ben seyrettim, beğendim, tavsiye ederim.

İkincisi, Topkapı Kültür Parkı’ndaki Panorama 1453 Tarih Müzesi’dir. Geçenlerde Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın nazik rehberliğiyle gezdim, çok etkilendim.

Viyana Askeri Müzesi’nde Türklerin II. Viyana bozgununu resmeden büyük panoramik tablo, yahut Brüksel yakınlarında Napolyon’la savaşı anlatan ünlü Waterloo tablosu bunun yanında güdük kalır! Panorama 1453’ün dünyada bir dengi var mı bilmiyorum?

Gökkubbe altında, başta Fatih olmak üzere 10 bin canlının üç boyutlu resmi, surlar, şahi topları, gökte uçuşan Rum ateşi gülleler... Tavsiye ederim, bir görün...

Fetih konusunda Prof. Feridun Emecen’in “Fetih ve Kıyamet” adlı kitabı değerli bir akademik eserdir.

Taha Akyol
(Hürriyet, 20 Şubat 2012)


18 Şubat 2012 Cumartesi

Saliha Sultan

Saliha Sultan (1811-1843) Osmanlı padişahı II.Mahmud'un Aşubcan Kadınefendi'den olma kızı ve Damat Gürcü Halil Rifat Paşa'nın ilk eşidir.

Annesi 1793'de doğmuş, 1870'de vefat etmiş, bunun üzerine Sultan Mahmud Türbesi'ne defnedilmiştir. Beşiktaş sahilinde küçük bir saray, Küçük Çamlıca'da kuyu, Çamlıca'da ise kasr inşa ettirmiştir.

Saliha Sultan, 1811'de İstanbul'da doğup, 1843'de 31 yaşındayken vefat etmiştir. Halil Rıfat Paşa'yla Mayıs/1834'de izdivaç yapmış, birliktelikleri Saliha Sultan'ın vefatına kadar 8 sene, 8 ay, 12 gün sürmüştür. Saliha Sultan'ın bu evlilikten bir kızı; Ayşe Sıdıkka Hanım Sultan ve bir bebek olarak ölen oğlu Sultanzade Abdülhamid Bey dünyaya gelmiştir.


Balkan Savaşları'nın 100.yılı
(1912-2012)

8 Ekim 1912'de başlayan ve 18 Temmuz 1913'te biten Balkan Savaşları'nda kaybettiğimiz vilayetlerimizden birçoğunu İstanbul'dan çok önceleri fethedilmişti. Manastır 1382'de, Kosova 1389'da, İşkodra 1396'da (ikinci kez 1467'de), Selanik 1430'da, Yanya ise 1431'de Osmanlı toprakları arasındaydı.


17 Şubat 2012 Cuma

Mustafa Armağan'dan Fetih 1453 yorumu

Fetih 1453'ü genel olarak olumlu ve etkileyici buldum. Fetih hadisiyle başlaması ve onu Fatih'in doğumuyla ilişkilendirmiş olması, filme tarihî bir derinlik kazandırıyor ve şimdiye kadar yapılan fetih filmlerinin üstüne çıkartıyor. En dramatik sahnelerinden birisi, lağımcıların tüneldeki çaresizliklerini barut fıçılarını patlatarak kahramanlığa dönüştürmeleriydi.

Filmin bir tarihçi açısından eleştirilmesi gereken yönleri de var. Mesela surlara sancağı dikmesi dışında tamamen meçhulümüz olan Ulubatlı Hasan karakterine başrol oynatılması, Akşemseddin'in sanki misafir oyuncu gibi geç bir saatte sahneye çıkması, Fatih ile Konstantin'in surların dışında karşı karşıya getirilmesi, bir vezirin sadrazama "Dilerim padişah kellenizi vurdurur" demesi ve sadrazamın buna ses çıkaramayışı (ki bu skandal derecesinde bir hatadır) ilk akla gelenlerden. Tabii Fatih'in surların önünde ordusuna namaz kıldırması diye bir şeyin de gerçekle ilgisi yok. Tabii her tarihî filmde eleştirilecek noktalar bulunabilir. Ancak ben Fetih 1453'ün bütün bu defoların ötesinde fetih olayını başarılı bir prodüksiyonla buluşturan ilk film olduğunu söyleyebilirim. Bundan sonra fethin mesajının filmleştirilmesi gelebilir ama oraya varmak için alacağımız daha çok mesafe var.

Mustafa Armağan


14 Şubat 2012 Salı

1920-1926 yılları arasında ne oldu? "Kahramanlar" nasıl "hain" ilan edildi?



21 Kasım 1923: Kazım Karabekir, İstiklal Madalyası alıyor.
21 Haziran 1926: Kazım Karabekir, idamla yargılanıyor.
...
Cesur tarihçi Mustafa Armağan'dan gündemi uzun süre meşgul edecek bir kitap geliyor. Mart ayının başında satışa çıkması beklenen "Kızıl Pençe", Cumhuriyet tarihinin en karışık yıllarını gözlerimizin önüne serecek. Merakla bekliyoruz.


12 Şubat 2012 Pazar

Ayasofya'dan fotoğraflar






Bu muazzam fotoğraflar için kıymetli arkadaşım Elife Karaaslan'a teşekkür borçluyum. Elleri dert görmesin.


Fetih 1453, 16 Şubat'ta vizyonda!


Fetih 1453, 16 Şubat saat 14:53'ten itibaren tüm sinemalarda.
http://www.1453fetih.com


Maddi ve manevi "tasfiye" nedir?


10 Şubat 1918 tarihi, büyük Osmanlı padişahı II.Abdülhamid'in vefat ettiği tarih olarak daima hatırlanır. Ben de kitaba bu tarihte başlamış, 2 günde bitirmiştim. İlk kez, padişahın hal edilmesinden sonra 30 küsür yıl boyunca devletin adeta yüreği olan Yıldız Sarayı'ndaki şahsi mal ve mülklerinin nasıl, ne yollarla tasfiye edildiğini okuma fırsatım oldu. Yazar Murat Candemir çok ciddi bir araştırmayla bu eseri ortaya çıkarmış. Sonuna bol miktarda ek ve fotoğraf da eklemeyi unutmamış. Bu kitabı okuduktan sonra padişahın maddi ve manevi ziynetlerinin değerini yorumlamaktan çok, "tasfiye" kelimesinin ardında nelerin yattığını rahatlıkla görebilirsiniz. Çamlıca Basım Yayın'ı, Osmanlı Tarihi'ne yönelik bu kaliteli ve kıymetli yayın anlayışı dolayısıyla tebrik ediyorum.

Yağız Gönüler


Abdülhamid'in Galatasaray'ı dindarlaştırma projesi

Galatasaraylı jimnastikçiler talim sırasında.


Başbakan Erdoğan'ın bir demeciyle başlayan "dindar nesil yetiştirme" tartışması, aslında Abdülhamid'in de temel problemiydi.

Bilelim ki, bu ülkede Abdülhamid'i hâlâ sevmeyenlerin bir kısmını onun bu 'tehlikeli' projesinden hoşlanmayanlar oluşturmaktadır.

Sultan II. Abdülhamid Galatasaray'ı mı tutuyordu? Evet, Galatasaray'ı tutuyordu ama futbol kulübü olarak değil, Osmanlı Devleti'nin en kaliteli devlet okulu olan Galatasaray Sultanî'sini tutuyordu. Hem öylesine tutuyordu ki, onu ülkenin içinde yuvalanmış bir yarı misyoner okulu olmaktan kurtarıyor ve Osmanlılığın kalbinin attığı bir okul haline getirmek için elinden geleni ardına koymuyordu.

10 Şubat'ta vefatının 94. yıldönümünde rahmetle andığımız Abdülhamid Han'ın spora düşman olduğu söylenir. Külliyen yalan! Nereden mi biliyorum? Elimde sararmış bir fotoğraf. 1930'larda "Yedigün" dergisinde çıkmış. Alt yazısında Galatasaraylı sporcuların 40 yıl önce "Saray"ı ziyaret ettikleri yazılı. Fotoğrafa poz veren sporcuların göğüslerinde birer madalya parıldıyor oysa. Ne madalyası biliyor musunuz? Abdülhamid'in icad ettiği "Sanayi madalyası". Dergi, Abdülhamid'in ismini anamıyor ama fotoğrafın dili kanıyor. Şöyle tercüme ediyoruz alt yazıyı: Galatasaraylı sporcular Abdülhamid'in huzuruna çıkıp gösteri yaptılar, o da başarılarını takdir sadedinde kendilerine birer madalya taktı. Göğüslerinde gururla taşıdıkları o.

Bunu neden anlattım? Şundan: Abdülhamid'in elinin kolunun nerelere kadar uzandığı henüz tespit edilebilmiş değildir. Bir bakıyorsunuz Mevlânâ türbesine mevcut sanduka örtüsünü (puşide) göndermiş, bir de bakıyorsunuz ki, Galatasaray'ın göğsünde. Dahası, hayatlarında, hafızalarında...

Dindar bir nesil yetiştirmek için Abdülhamid devrinde eğitim sistemine "mubassırlık" diye bir kadro getirilmişti. Bugünkü deyimle, gözetmenlik. Görevleri, öğrencilerin davranışlarını denetlemek, onları kötü alışkanlıklardan korumak ve dinî ödevlerini yerine getirmelerine yardımcı olmak demeyelim de, bunları yapmaya zorlamaktı. Mesela namaz vakitlerinde öğrencileri topluca şadırvana götürürler, abdest aldırıp mescide sokarlar ve namazlarını vaktinde cemaatle kılmalarını sağlarlardı.

Haydi Galatasaraylılar namaza!

Tabii Galatasaray Lisesi'nin de mubassırları vardı. Bir kısım öğrenciler hoşlanmasa da, onlar görevlerini sabırla yerine getirir, en azından ibadetin biçimsel kısmını yapmalarını, bunu bir alışkanlık haline getirmelerini sağlamaya çalışırlardı.

Peki bu zorlamaya neden gerek duymuştu devlet? Gençlerin manevî açıdan boş ve hedefsiz yetişmesinin ülkenin geleceğini tehdit ettiğini düşünüyordu da ondan. Özelikle Müslüman öğrencilerin, gayrimüslim öğrencilerin sahip oldukları kadar olsun dinî bilinçle yetişmelerini, devletin tabanını güvenle dayayacağı bir kitle oluşturmak bakımından önemli buluyordu.

Aslında Abdülhamid dönemi eğitim anlayışının temelinde de bu yatıyordu. Gayrimüslimler kendi özel okullarında hem dinî, hem etnik bilince sahip olarak yetişirken, zaten fakir ve geri bulunan Müslüman kitlenin gençleri malum aşağılık kompleksi yüzünden iyice eziliyor ve Tanzimat'ın getirdiği Avrupa hayranlığı ve taklitçiliği havasına kolayca kapılıyorlardı.

Bunun önüne geçebilmek ve ülkenin geleceğini kendisine dayandıracağı, kendi değerlerine sahip çıkan ama çağdaş bilgileri de edinmiş bilinçli bir gençliği yetiştirebilmek için çeşitli tedbirler alındı. Mesela Tanzimat'tan sonra Orman Mektebi açılmıştı ama 10 öğrenci mezun oluyorsa bunun 7-8'i gayrimüslimdi. Dersler Fransızca verildiği için Müslüman öğrenciler başarılı olamıyor, Fransızca bilerek yetişen Müslüman olmayanlar giderek bürokrasiye hakim oluyordu. Abdülhamid döneminde ders programları değiştirilecek ve dersler Türkçe yapılacak, öğretmenler de Müslümanlardan seçilince Müslüman öğrencilerin sayısı artacak ve mezunların dengesi tersine dönecekti, yani 7-8 Müslüman mezuna karşı 2-3 gayrimüslim mezun.

Galatasaray Lisesi öğrencileri ve hocaları...


Galatasaray'da fıkıhdersleri

Abdülhamid'in aynı operasyonu 1877'de, yani daha iktidara gelişinin ilk yılından itibaren Galatasaray Sultanisi'nde gerçekleştirildiğini biliyoruz. O zamanlar "Mekteb-i Şahane" dedikleri Galatasaray, Fransızların teklifi ve desteğiyle 1 Eylül 1868'de faaliyete geçmişti. Maksat, Said Paşa'nın dediği gibi hangi dinden olursa olsun bütün Osmanlı çocuklarının burada beraberce okuyup ortak bir Osmanlılık bilinci edinmeleriydi.

Fransız liseleri model alınmıştı Galatasaray'da. İlk müdürü ve yöneticileriyle öğretmenlerinin çoğu da Fransız'dı. Sözde Müslüman olan ve olmayan öğrenciler eşit olarak yararlanacaktı ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Zira Fransızca, Fransız edebiyatı, Yunanca, Latince gibi dersler Müslüman öğrencileri fazlasıyla zorluyor ve başarılı olamıyorlardı. Tarih ve Türkçe dışında bu okulun bir Müslüman ülkede okutulduğuna dair alamet yoktu. 1869'da Arapça ve Farsça eklenmişti gerçi ama Prof. Bayram Kodaman'ın deyişiyle okul "Türk ve Müslümanlardan ziyade gayrimüslim unsurların işine yaramıştı." Zira okul, Fransız kültürüne hayran bir Müslüman öğrenci zümresinin yetişmesini sağlarken, Bulgar, Rum ve Ermeni çocukları için de tam tersine, millî duyguların aşılandığı bir ocak olmuştu.

Bu böyle devam edemezdi. İlk adım olarak Ali Suavi'nin 1877'deki müdürlüğüyle birlikte okulun Müslüman müdürleriyle tanışırız. Suavi'nin verdiği rapora göre, aynı yıl okulda 162 Müslüman öğrenciye karşılık, 377 gayrimüslim öğrenci bulunmaktadır. Üstelik çoğu da kurallara aykırı olarak parasız okumaktadır. Hatta Rus, Fransız, İtalyan, İngiliz, Yunanlı öğrenci bile vardır! Hatta Bulgar öğrencilerin burada ayrılıkçı fikirleri edindikten sonra Rus ordusuna katıldıkları biliniyordu.

Bunun üzerine hemen 60 Müslüman öğrenci alınır okula. Ve bu sayı yıllar içinde giderek artar. O zamana kadar bedava okuyan gayrimüslim öğrencilerden para talep edilince okulu terk ederler. Devlet, kendi eliyle asi yetiştirmemelidir. Ancak sadık bölgelerden gelen öğrencilere dokunulmaz. Ders programları değiştirilir. Arapça, Farsça, belagat, İslamî ilimler (fıkıh dahil), İslam tarihi ve "ilm-i ahlak" dersleri müfredata eklenir.

Böylece 1869'da 277 Müslüman öğrenciye karşılık 345 gayrimüslim öğrenci varken, 1901'de bu oran tersine döner ve 724 Müslüman öğrenciye karşılık 221 gayrimüslim öğrenci Mekteb-i Şahane sıralarını doldurur.

Ülkenin gözbebeği kurumlarından Galatasaray Lisesi'nin "İslamlaştırılması", Abdülhamid dönemindeki dindar bir nesil yetiştirme projesinin sayfalarından yalnızca biridir. 1882 tarihli bir belgede görüleceği gibi ders programlarındaki bu değişikliklerle İslam medeniyetinin ilerlemeye engel değil, belki en çok müsait olduğu inancını öğrencilerin hafızasına nakşedilmesiydi amaç. Anlayın işte, aşağılık kompleksini yenmiş bir nesil yetişsin istiyordu.

Mustafa Armağan
(Zaman, 12.02.2012)


Tarihçilik üstadı ve toplumun sözcüsü


Yılmaz Öztuna bu ülkeye tarih okutmayı becerdi, kıyıda köşede kalan değerleri tanıttı
.

1960’larda Hayat Tarih mecmuası çıkıyor ve yanında Tarih Gazetesi gibi bir ilave veriliyordu. Hayat Tarih’te dünya tarihine ait ilginç makaleler yanında, alışılmadık bir üslup ve ısrarlı bir bakış açısıyla kuşaklara ezberletilen, mütearife haline gelen yorumlar sorgulanıyordu. Sultan Abdülaziz’in intiharı bir katl vakası mıydı?

EVET. 31 Mart Vakası, II. Abdülhamid Han dönemi sorgulanıyordu. Yeni alanlara dikkat çekiyordu; sırf Barbaros dönemi değil, modern bahriye tarihi de ele alınıyordu. Anadolu hareketi, Çanakkale zaferi, İstanbul’un durumu üzerinde değişik yorumlar geliyordu.

Bugün artık tarih düşünen ve ciddi araştıran gruplar arasında bu tip münakaşalar yapılmaz oldu. Oysa 1940’lar, 50’ler ve 60’lar İstanbul’unda tarihçilik salon geleneği ile devam ederdi. İsmail Hami Danişmend, Saadettin Arel gibi üstatların etrafında bir nesil önemli sorgulamalar yapmıştır.

Yılmaz Öztuna’nın çok erken yaşlarda Hüseyin Saadetin Arel’i, İsmail Hami’yi etkileyecek kadar geniş bir bilgisi, çalışkanlığı ve tarih merakı vardı, bilhassa Türk musikisinde... Nitekim yaşıtlarının dünyadan habersiz olduğu çağlarda ilk kitap ve makalelerini çıkarmıştır. Bu genç adamın çalışmalarına baktığınız zaman uydurma ve yanlışlarının olmadığını görürsünüz. Üniversite bitirmemiştir. 1930 doğumlu bu genç; İstanbul’un musiki, şiir ve tarih çevrelerinde bir hayli bulunup araştırdıktan sonra Fransa’ya gitmiştir. Orada kendi ifadesiyle Siyasal Bilimler Okulu, konservatuar ve Sorbonne tarih şubesi gibi yerlerde derslere girdi. Hiçbirini bitirmeden dersleri takip etmeyi daha başından aklına koymuştur.

Sürgündeki hanedan üyeleri ile temas etti
Bütün gününü işgal eden alan ise kütüphanelerdeki külliyat ve hanedanlar tarihidir. Avrupa’da hanedanlar tarihi en mükemmel şekilde yazılmıştır. O yöntemle Türk hanedanını da incelemeye yönelmiş, 1940’lı ve 50’li yılarda herhangi bir Türkün akıl veya cesaret etmeyeceği biçimde sürgündeki hanedan üyeleri ile temas kurmuştur. Ortaya koyduğu Osmanlı hanedanı ve diğer Türk hanedanlarının tarihinin yani secerelerinin tamamlandığını söylemek mümkün değildir ama zor ve saygıya değer bir başlangıçtır.

Okumayı pek sevmeyen toplumumuzda bir ciltte topladığı “Türkiye Tarihi” (o tarihte ilk çırpıda 135 bin basarak tükenmiştir), “Türk Musiki Ansiklopedisi” -ki çok tartışma ve yararlanmaya da eşit derecede sebep olmuştur- ve 10 ciltlik “Osmanlı Tarihi” sırf büyük şehirlerde değil taşra kentlerinde dahi okunmuştu.

Öztuna’nın yoğun çalışması ve disiplini Türk sermayesinde bir başka disiplinli adamın, Kazım Taşkent’in dikkatini çekti. Şevket Rado’nun yönetimine bıraktığı Yapı Kredi Yayınları’na genel yayın müdürü olarak celbedildi. Ve işte Türkiye’de bir kuşağa tarih okuma ve düşünme alışkanlığı kazandıran Hayat Tarih mecmuası ve tarih yayınları böyle başladı. Bunlar üstünden 50 yıl geçmesine rağmen eskimek şöyle dursun, gittikçe değer kazanan kitaplardır. Türkiye tarih okumaya başladı. Yılmaz bey kıyıda köşede kalan değerleri de insanlara takdim etti.

Gazete yazıları açık ve kesin ifadeliydi
1969 seçimlerine gelindiğinde Yılmaz Öztuna yurt çapında tanınan, taraftarı olan bir tarihçiydi. Okumaya meraklı Süleyman Demirel tarafından Adalet Partisi’ne celbedildi ve Konya milletvekili oldu. Parlamento hayatı kısa sürmüştür fakat politikayı sevmişti. Parti içi politikaya katıldığı kadar hem Meclis’teyken hem de Meclis dışındayken bir politikacının yapması gereken işlere girişti. Tabu sayılan bazı eski uygulamaları hayata geçirttirdi. Türk Ansiklopedisi’nin yayınını hızlandırdı. Türk Musikisi Konservatuarı’nı kurdurdu ve bu alanda kurumlaşmayı getirdi.

1990’ların başında Ankara’da kendisinin İstanbul’dan taşıdığı bir adete ben de uydum; haftalık toplantılarını takip etmeye başladım. Saatler süren bu akşam toplantılarında politika değerlendirmeleri yapılıyordu ama asıl Osmanlı tarihi üzerindeki değerlendirmeler, edinilmiş bir yöntemin tadını taşırdı. Şurası açıktır; üstadın kendisinin de ifade ettiği gibi Yılmaz Öztuna vakayiname ve tarihleri kullanır, arşivde çalışmazdı. Fakat tarihçiliğimizin profesyonellerinde dahi çok az görülen bir meziyeti vardı; karış karış gezdiği ve ezberlediği yeryüzü coğrafyasını ve tarihi coğrafyayı ustalıkla kullanırdı. Bu konuda bazen aşırı titizlik de etmiştir ama tarihi coğrafya ile düşündürmek ve öğrenmek, onun bizim gençliğe ve tarih okuyanlara bir hediyesidir.
Sağlıklı bir ömür yaşadığını zannediyorum, bu disiplinli bir yaşam biçimiydi. Haftanın belirlenmiş gün ve saati dışında kimseyle görüşmediğini söylerdi. Gazete yazıları çok kesin ve açık ifade ile kaleme alınırdı. Konferansları gibi dost sohbetlerinde de bir dikkat ve enerji vardı. Dost canlısıydı, vefakârdı. İstanbulluydu, şehrin kültürünü sindirenlerdendi. Bizim toplumumuzda çok az rastlanan bir aydın ve düşünür yazar karakterine sahipti. Batı cemiyetinde de bunlar çok değildir ama etkilidirler. Galiba Yılmaz Öztuna’nın batı toplumundaki aydınlardan öğrendiği asıl önemli şey, toplumunu etkileyebilmek ve onların sözcüsü olmaktır. Bunu başardığı muhakkaktır.

Cuma günü cenazesi Fatih Camii’nden kalktı. Uğurlamaya gelenler muhtelif görüş ve duruştandı. Başbakanımız, İstanbul Belediye Başkanımız da vardı. İnsanlar kendilerini aydınlatan öğretmenleri hatırlar ve şükran duyarlar.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 12.02.2012)


8 Şubat 2012 Çarşamba

Eski İstanbul Kahvehaneleri


İstanbul’da ilk kahvehane 1554 yılında Halep’li Hâkim ve Suriye’li Şems namında iki şahıs tarafından kuruldu.

Bunlar, Tahtakale’de birer kebir dükkânı açıp kahvefuruşluğa başladılar. Keyfe müptelâ bazı yâranı safa hususile okur yazar makulesinden nice zürâfa toplanır oldu. Yirmişer, otuzar yerde meclis toplanır oldu. Kimi kitap okur, kimi tavla ve satrançla meşgul olur, kimi nevgüfte gazeller getirip marifetten bahsolunur, nice akçeler ve pullar sarfedip yâren cemine sebep olmak için tertibi ziyafet eden bir iki akçe parası vermekle ondan artık cemiyet safasın eder oldular.


(Peçevi Tarihi)

19. yüzyılda İstanbul’u arşın arşın gezen Charles White’ın Three Years in Constantinople or the Domestic Manners of the Turks in 1844 (İstanbul’da Üç Yıl veya Türklerin 1884’teki Yerel Davranışları) başlıklı üç ciltlik çalışmasının kısa bir bölümünü oluşturur eski İstanbul kahvehaneleri. İstanbul ve çevresinde kahvehanelerin (kahvahana) sayısı 2500 kadardır ve müşterileri değişik kesimlerdendir.

Kaynak: Immoral Tales


"Sen bilmezsin, padişahın bilir"


"...Padişah, Napolyon'un mektubundan ve elçisinden memnun olduğu kadar hediyelerinden de memnun kalmıştı. Bu hediyeler arasında Bonapart'ın tasviri (resmi) de vardı. Selim çok samimi bir ifade ile Sadrazamına ihtisasını bildirmekte kusur etmemiştir."

"Benim Vezirim;
Françe İmparatorunun hediyelerinden mahzuz oldum. Hususiyle tasvirlerinden haz eyledim. Bana tasvirlerini irsal eylemek (göndermek) pek büyük dostluk ve hulusu(samimiyet) izhar eylemektir.(göstermektir). Avrupa'da dost dosta tasvir hediye eylemek mutena âdettir. Sen bilmezsin. Hele bu muamelelerinden memnunum. Benim dahi mahsus yaptırdığım kendi tasvirim vardır. Büyük levhadır. Anı(onu) İmparator dostuma irsal eyliyeceğim. Aceba elçiye teslim eylesek irsal edebilir mi, istifsar ve istişare eylesün( sorsun ve danışsın) Reis Efendi tercemanı çağırup söylesün elçi Sebastiyani dostumuz vasıtasiyle gitse güzel olur..."

Kaynak: Enver Ziya Karal , Selim III'ün Hatt-ı Humayunları TTK 1999 syf. 92-93.


1 Şubat 2012 Çarşamba

"Vahdeddin Atatürk'ü yollamadan önce kendisi dağa çıkacaktı"

"Vahdettin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor" kitabı, bilinmeyen bir çok konuyu aydınlığa kavuşturuyor. Ahmet Avni Paşa, Sultan Vahdettin'in ağzından çıkan her cümleyi yazmış ve defteri de ölene kadar yanından hiç ayırmamış. Kendisi vefat ettikten sonra torunlarına intikal eden, dede yadigarı bu defter 90 yıl sonra ilk defa bu kitapla yayınlanıyor.

"Vahdettin'in Sırdaşı Ahmed Avni Paşa Anlatıyor" kitabı gizli kalmış bir dönemi aydınlatıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun en zor yılları, payitaht işgal altında, tahtta her fırsatta "Keşke padişah olmasaydım" diyen Sultan Vahdettin... Bu dönem ölene kadar padişahı yalnız bırakmayan başyaver Avni Paşa'nın gözünden anlatılıyor. Kitap, imparatorluğun en zor zamanlarında Milli Mücadele'yi başlatması için Mustafa Kemal Atatürk'ü Anadolu'ya gönderen Sultan Vahdettin'in ve bütün hazırlıkları yapan, Bandırma Vapuru'nu imkansızlıklar içinde Paşa'nın emrine sunan Ahmed Avni Paşa'nın gözüyle bir dönem tasviri niteliği taşıyor. Yakın tarihin karanlıklarında kaybolan soruların cevaplarını, yine bu bütün yaşananların muhatapları cevaplıyor.

Devamını okumak için:
http://www.yenisafak.com.tr/Pazar/?t=29.01.2012&i=364611