29 Mart 2012

30 Mart 1432

Mehemmed b. Murād Hān muzaffer dāimā

30 Mart 1432'de[1] cihana teşrif etmiş ve cihan padişahı olmuş Fatih Sultan Mehmed'in, tarihe geçmiş bazı sözlerini paylaşıyoruz.


"Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem, sakalımı kökünden keserim."

"Ey Konstantiniye! Ya sen beni alırsın, ya ben seni alırım!"

"Eğer şeyhim izin verseydi zikir yolunu tercih eder, saltanatı terk ederdim."

"Yerinde söz söylemesini bilen, özür dilemek zorunda kalmaz."

"Baykuştan pervâmız yok, biz şahinler sürüsüyüz."

"Benim kudretimin ulaştığı yere, onların hayalleri bile ulaşamaz!"

"Biz toprakları değil, gönülleri feth etmeye gidiyoruz."

"Eğer padişah siz iseniz, devletimizin bu zor gününde ordumuzun başında olmamanız törelerimize uymaz. Yok eğer padişah ben isem, size emrediyorum, geliniz ve derhal ordularımın başına geçiniz!"
(Hristiyan ordusunun ilerleyişini haber alması üzerine, tahtı kendisine bırakıp Manisa'ya çekilen babası Sultan II.Murad'a yazdığı mektuptan. 12 yaşındayken.)

"Evet, padişah benim. Ancak siz yine de çiçekleri ona veriniz. Çünkü kendisi benim hocamdır."
(İstanbul'un fethi sırasında orduyu çiçeklerle karşılayan Bizanslıların yanlışlıkla Akşemseddin'i padişah sanıp ona gitmeleri ve onun da halka Fatih'i işaret etmesi üzerine.)

"İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir."
(Bkz: Sultan Fatih'in Ayasofya Vakfiyesi)

[1]Franz Babinger, Mehmed der Eroberer, Piper Kitabevi, Münih 1987, s.8.
Derleme: Yağız Gönüler

27 Mart 2012

"Gazi Padişahlar"dan alıntılar - 2: Kuruluş devrinin ilk görkemli ve ilginç düğünü

(Sultan I.Murad Hüdavendigar'ın türbesi)


Osmanoğulları tarihinde ilk tantanalı saray düğününü, üçüncü Osmanlı padişahı Sultan I.Murad yaptı. Bu düğünü ilginç yapan ise, Germiyan beyinin Sultan Murad Gazi'nin şehzadesi Bayezid'e kızını vermek istemesidir. Bu teklifi kabul eden Sultan Murad, 1381 yılında geleceğin padişahı oğlu Şehzade Bayezid'i Germiyan beyi Süleyman Bey'in kızıyla evlendirdi. Kütahya, Simav, Eğrigöz ve Tavşanlı gelinin çeyizi cehizi olarak Osmanlılara geçti.[1]

[1] Bu düğünün hikayesi ve düğün hediyeleri için bkz: Saray Penceresinden 14-15. Yüzyıl Osmanlı Sosyal Hayatı, Necdet Öztürk, İstanbul 2011, Sf: 41-45,66.

Necdet Öztürk
(Gazi Padişahlar, Osman Gazi'den II.Bayezid'e,
Timaş Yayınları, Mart 2012, İstanbul, Sf: 69.)

"Gazi Padişahlar"dan alıntılar - 1: Gazi denilmesinin sebebi

(Fotoğraf: Yağız Gönüler)

O zamanın büyük ve asil hükümdarlarının hepsi, Osman Gazi'nin niyetinin samimi olduğunu gördüler. Bu sebepten Osman Gazi Bilecik'i fethedince ona mani olmadılar, aksine "Kafirlerden her ne fethederse, ona helal olsun." derlerdi. Bu yüzden Osman'a ve evladına "gazi" denildi. Bunların niyeti, öteki melikler ve sultanların yaptıkları gibi İslam ülkelerini ele geçirmek değildi. Devletlerinin temeli sırf "gaza ve cihad" ile atıldığından, bunlar, "gazilik" adına gerçekten hak kazandılar. Bu ad, adı konana uygun oldu.

Neşri Tarihi/Cihannüma, Mevlana Mehmed Neşri, haz.Necdet Öztürk, İstanbul, 2008: 28-29.

Necdet Öztürk
(Gazi Padişahlar, Osman Gazi'den II.Bayezid'e,
Timaş Yayınları, Mart 2012, İstanbul, Sf: 69.)

Osmanlı kadar başına taş düşmesin e mi!

Birçok e-postada hep aynı terane: Osmanlı, Anadolu'ya çivi çakmamış. Hiç yatırım yapmamış. Hem "Bursa'nın doğusunda kaç tane Osmanlı eseri var ki, övünelim?" Böyle yazmıyorlar mı, insanın "İnsaf imandandır" sözünü kılıçlaştırası geliyor.

Cumhuriyet kuruldu kurulalı aynı terane. Osmanlı bir tek Bursa ile İstanbul'u ihya etmiş, bakın Edirne'den itibaren Balkanlar'a, her taraf bal dök yala. Oysa Anadolu şehirleri kaderlerine terk edilmiş. Osmanlı Devleti Balkanlar'ı ihya edip dururken, "Anadolu'yu sadece asker ve erzak deposu" olarak kullanmış. Üstelik "Türk milletinin evlatlarını" Avrupa ile savaşacağım diye kırdırmış!

İçerisinde Oryantalist körlükten tutun da bilgi ve zekâ kısırlığına kadar birçok kusuru barındıran bu sığ bakış açısının gençlerimiz arasında neden bu denli rağbet bulduğu ise ayrı bir araştırma konusu.

1930'larda bunları söylemenin belki mazur görülebilecek bir tarafı vardı. Kaynak yoktu, olanlar da harf devriminden dolayı yasaktı. Üstelik ulaşılamıyordu. Arşivler açık değildi vs. Lakin şu kadar milyon eğitimli insanız, bu denli bol yayın ve belge, kütüphane raflarını çökertiyor, belediyelerden valilik ve kaymakamlıklara kadar pek çok kurum kültür envanterleri çıkarmaya gayret ediyor ama 85 yıldır aynı şeyleri tekrar ediyorsak daha temelde bir sorun olmalı diye düşünüyorum. Okuma tembeli desem, okuyanlar, hatta iyi okuyanlar var hamdolsun. Ancak galiba eskilerin deyişiyle 'temyiz kabiliyetimizi' kaybettik, ondandır.

Bakın, çalışan çalışıyor. Yenişehir Kaymakamlığı (Bursa) ne çok kitap neşretmiş. Eski Kaymakam Samet Ercoşkun, kitapları gönderdi de sevindirdi fakiri. Sayesinde Osman Gazi'nin emriyle kurulan bu ilk Osmanlı şehrinin geçmişine acı tatlı bir yolculuğa çıktım.

Geçenlerde Konyalılar elime okkalı bir cilt tutuşturdular. 5 kiloluk bu kitabı, fıtık olma riskini göze alarak taşıyıp masama koyduğumda, hele sayfalarını giderek büyüyen bir aşkla çevirdiğimde, "Keşke" dedim, "diğer şehirlerimiz de Konyalılar kadar sevip sahip çıksalar şehirlerine."

Belediye Başkanı Tahir Akyürek ve Konya öncülük ediyor bu eserlere. Daha önce Selçuklu Belediyesi bir fotoğraf albümü halinde "Konya'da Osmanlı Dönemi Eserleri" (2005) adlı güzel bir kitap çıkarmıştı. O zamanki başkan Adem Esen kitabı elime tutuşturduktan kısa bir süre sonra Konya ve ilçelerinde 200'e yakın Osmanlı eseri bulunduğunu hayretle öğrenmiştim. Evet, Osmanlı'nın Anadolu'ya tek çivi çakmadığı safsatasına kafasını kaptırmış olanların sadece "Selçuklu şehri" zannettiği Konya ve ilçelerinde -o da tespit edilebilen ve ayakta duran- 200'e yakın eser fotoğraflanmıştı.

İşte Meram'daki muhteşem Kapu Camii 1650 yılında yaptırılmış; yıkılınca 1868'de yeniden inşa edilmiş. Ya Karatay'daki Aziziye Camii'ne ne buyurulur? Annesi Pertevniyal Valide Sultan ile Sultan Abdülaziz'in birlikte yaptırdıkları 1872 tarihli bu muazzam cami de mi kemikleşmiş kanaatlerinizi değiştirmez? Bir sayfada Kadınhanı'ndaki Pınarbaşı Camii'nin 1853 yılında yapıldığı yazılı; başka bir sayfayı çevirince Ereğli'de Rüstem Paşa Hanı'yla burun buruna geliyorsunuz. Akşehir'deki Ticaret Lisesi 1918'de, Hasan Paşa Camii de 4 asır önce, 1510'da yaptırılmış. (Nasreddin Hoca Türbesi'ni son tamir ettirenin de Sultan Abdülhamid olduğunu belirtelim.) Hâlâ 'Osmanlı Anadolu'ya yatırım yapmamıştı' demekte ısrar ediyorsanız, ya Anadolu'yu bilmiyorsunuzdur ya da yatırımın ne demek olduğunu.

Mevlânâ Külliyesi mi dediniz? Bakın bakalım, Mevleviliğe en büyük hizmeti kim etmiş? Onu Konya'dan Hanya'ya, yani Girit adasına kim ulaştırmış? Budapeşte semalarından Kahire sokaklarına kim birer mistik tohum olarak ekmiş? Evet, Mevlânâ ve evlatları Selçuklular zamanında yaşamışlardı, elbette tarikat Karamanoğulları zamanında serpilmişti, ama Mevlevilik tarihteki en görkemli çiçeklenişini Osmanlılar döneminde yaşamıştı. Bir bakıma Mevleviliği Mevlevilik yapan Osmanlılar olmuştu.

Osmanlılığın Mevleviliğin mimarı olduğu gerçeğini Mevlânâ Külliyesi'nden somut olarak görmemiz mümkün. Osmanlılardan önce türbe vardı, yeşil kubbesi de vardı. Doğu ve batısındaki kubbelerin Karamanoğulları döneminde eklendiği bilinir. Bir şadırvan ve ufak tefek binalar, o kadar. Bunlar dışında bugün Mevlana Türbesi'nin etrafında ne kadar tarihî yapı varsa Osmanlı eseridir. Bu açık. Mescit, minare, selsebil, semahane, tilavet odası, şadırvan revakları, kütüphane, misafirhane, yemekhane, derviş hücreleri, mutfak (matbah), meydan, şeb-i arus havuzu vs. Bir de külliyenin girişinde II. Selim tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan haşmetli Selimiye Camii'ni sayalım da soluklanalım.

Hâlâ inat edenler varsa Konya'da kollarıma teslim edilen bin sayfalık kitaba [1] eğilsinler ve görsünler Osmanlı'nın bu Selçuklu şehrine yaptığı nice yatırımı. Eğildim ve bilmediğim nice çarpıcı bilgiler edindim.

Mesela Selçuklu ilçesinde 1798 tarihli bir çamaşırhane (yunak) bulunduğunu, dahası, bu halka açık çamaşırhanenin halen hizmet vermeye devam ettiğini öğrendim. Daha neler neler... (Bir de, bunlar ayakta duran yapılar. Yıkılıp kaybolanlar listeye dahil değil.)

Mesela Osmanlı dönemi eseri 100'ün üzerinde çeşme varmış Konya'da. 3 Osmanlı hamamı ile 4 han ve 2 köprü halen ayaktaymış. 14 adet kamu binası halen kullanılmaktaymış. (Bunların içinde Hükümet Konağı, Kız Öğretmen Okulu, Sanat Okulu, Gazi Lisesi, DMO vs. de vardır.) Tren istasyonu ile etrafındaki konutlar da Osmanlı dönemi eserleriymiş. (Konya'ya treni TC getirmedi yani.) Yusuf Ağa Kütüphanesi'ne bakarsanız 1795 tarihli. Envanter'de Osmanlı eserinin olmadığı tek kalem, medreseler oldu. Demek ki, Selçuklu medreseleri yeterliydi, yenisine ihtiyaç duyulmamıştı.

Ancak beni asıl şaşırtan, cami ve mescit sayıları oldu. Envanterden çıkarttığım listeye göre halen Konya merkezde ayakta duran tarihî cami ve mescitlerin sayıları şöyle (Cumhuriyet döneminde yapılanlar hariç):

Osmanlı öncesi döneme ait cami ve mescit: 33 adet. Osmanlı döneminde yapılan cami ve mescit: 61 adet. Yani Osmanlı döneminde yapılanlar, öncekilerin 2 katıdır. Nokta.

Şu kadarını söyleyeyim ki, 'Osmanlı döneminde Anadolu'ya yatırım yapılmadı' teranesine sığınanları o camilerde okunan Kur'an-ı Kerimler ve minarelerden dökülen ezanlar da mı rahatsız etmiyor? ('Çarpmıyor' diyemediğim için böyle dedim.) Bütün bu eserleri hangi yüzle ve hangi hakla inkâr edebiliyorlar?

Hem daha envantere Selçuklu eseri olarak geçen Konevi Camii'ni haraplıktan kurtarıp bugünkü dinçliğine kavuşturan zatın bir Osmanlı padişahı olduğunu söylemedim. Kimdir bu padişah? Hiç düşündünüz mü? Adını söylemeyeceğim ama bir ipucu uzatacağım: Üzerindeki kitabede yazmış ismini. Yine de 'Kim?' diyenlere fısıldayayım: Mevlânâ'nın üzerindeki nefis sanduka örtüsünü kim İstanbul'da işletip oraya hediye etmişse o! Ve biz bu soylu duygulara sahip insanlara Anadolu ve Selçuklu düşmanı muamelesi yapıyoruz. Seyyid Rıza'nın dediği gibi, "Ayıptır, günahtır, cinayettir!"

Mustafa Armağan
(Zaman, 18.03.2012)

25 Mart 2012

Eski Nevruzlarda lastik yakmak yoktu


İran medeniyetine özgü olan Nevruz gibi gelenekleri benimsemek hoştur ama bizimmiş gibi sahip çıkmanın anlamı yok.

Bu sene çok uzun ve yorucu bir kış geçirdik, dolayısıyla baharı büyük hasretle karşılayacağımız malum. Tam da 21 Mart’ta bahar kendini aniden gösterdi. Geleneksel toplumlarda da yıldönümünün manası budur; gündüz ve gece eşitleniyor ve tabiat canlanıyor. Nevruz bizim ülkede ise siyasi gösteri ve lastik yakma törenine dönüştü, tabii ki eski Nevruzlarda lastik yoktu.

Nevruzun hem isim hem de muhteva olarak geleneklerle, toplum ve devlet hayatıyla bağdaşması İran medeniyetine özgüdür. Bütün civar halklar yani Kafkasya ve Orta Asya da Nevruz’u İranlılardan öğrenmiştir. Bazı çokbilmişler Mısır’da ‘balık bayramı’ da denen şu günlerdeki bahar bayramını İran tesirine bağlıyorlar ama İran’ın firavunlar Mısır’ını fethinden ve yönetiminden çok önceleri eski Mısırlılar bu bayramı kutlardı. Geçen binlerce seneye rağmen Mısırlılar oturur, aile fertleriyle bir arada balık yer, sonra aile mezarlarını ziyaret ederek bu bayramı kutlar; tıpkı firavunlar devrinde olduğu gibi. Bu eski medeniyetin bahar bayramının İran Nevruz’u ile gerçi paralelliği vardır ama aynı şey değildir.

İranlı olmayan halklar bir demirci efsanesi ekledi
Nevruz menkıbe olarak Dahhak denen kan içici canavar bir devin kendisine kurban diye verilen gençleri yemesi ve ona karşı İran’ın kahraman hükümdarının direnmesidir. Nevruz, Cemşid’in güneş gibi parlayan yüzüyle de aynileştirilir. Gerçekten de eski İran’da Nevruz kutlamalarının zirvesi şehinşahın tahtına geçmesi ve temyiz görevini yerine getirmesi, birtakım davaları çözmesiyle ilgilidir. Ahamenişler hanedanından beri bu böyle bilinir.

Nevruz’da tabiat canlanır ve yıl başlar. Yani İran’ın yılbaşısıdır. Bugünün takvime ve hayata geçecek kadar değişiklik getirmesi Asya’nın ve hele Anadolu’nun Türk halkı arasında söz konusu değildir. Ama Nevruz ve benzeri bayramlar Türkler arasında da kutlanır. Şu sıra İran’da her evde ‘heftsin’ (yedi s) diye ifade edilen, ‘s’ harfi ile başlayan yiyecek ve eşyalar bir masaya dizilir (mesela elma / sib). Bunların arasında ‘sebz’ yani yeşillik için çimlendirilen bakliyat, buğday da ayrıca bir tepsi ile sofraya konur. Bir sikke (altın veya gümüş) vardır ve eski adetlere binaen bir ayna ve İslami devirde de Zerdüştlük kutsal metinlerinin yerini alan Kur’an da aynı şekilde... Aile 13 gün boyu muhafaza edilen bu kutsal sofranın etrafında toplanır. Sülalenin ölmüşlerinin ruhlarının da eve geldiğine inanılır ve çerağ (ışık) yakılır. Mezarlıkla başlayan ziyaretler yaşayanlar arasında devam eder. Ferverdin ayında Tanrı’nın 36 günde dünyayı yaratıp işi tamamladığına inanıldığından o gün dinlendiğine inanılır. Tabii insanlar da dinlenir. Modern İran 20 gün boyu oradan oraya gezer, geziler yurtdışına da taşar, çarşı pazar canlanır. Evler tıpkı Yahudilerin Pesah’ta (Fısıh bayramı) yaptığı gibi baştan ayağa temizlenir.

Orta Asya’daki Türk haklarının da Nevruz’u benzer adetlerle ama daha mütevazı kutladığı görülür. İranlı olmayan halklar Nevruz geleneğinin ve menkıbelerinin içine bir demirci efsanesi karıştırırlar, mesela Ergenekon’da demir dağın eritilmesi ya da Kürtlerin demirci Kawa gibi...

Her halukarda bugünkü İran’da Nevruz çok kendine özgü, kutlanışı bir sanat eseri olan ve İran’ın bütün halklarını birleştiren bayramlardan biridir. Bu gibi ananeleri benimsemek hoştur ama bizim diye sahip çıkmanın anlamı yoktur. İranlılar Kurban ve Ramazan bayramlarını uzun boylu kutlamazlar, onlar için bayram Nevruz’dur. Şimdi bazıları bizde de Nevruz’un tatil olmasını istiyor; daha neler? Acaba biraz da çalışmayı denesek nasıl olur?

İlber Ortaylı
(Milliyet, 25.03.2012)

18 Mart 2012

"Kızıl Pençe"den alıntılar - 2: Kazım Karabekir Paşa'nın şiiri

Kitaplarımı Yaktırana

Sende kuvvet varsa bende de hakikat var,
Kuvvet sistir kalkar, hakikat güneştir doğar,
Ben korkmam kuvvetten, sen de korkma hakikatten,
Ondan korkanlar ayrılamaz zulüm ve zulmetten
.

Halbuki,
Kimde hakikat gördünse sen ondan çok korktun,
Tevkifler yaptın, evleri bastın
.
Neydi kastın?
Çok insan astın.

Tevkif olundum, köşküm basıldı,
Dört çuval evrakım da alındı,
Üç bin kitabım gece yakıldı,
Yıllarca peşime hafiye takıldı
.

Fakat gördün ki, hiç korkmam ben,
Niçin ya hala sen
Korkuyorsun hakikatten?


Kazım Karabekir
Sebil, 13 Şubat 1976, s.3.

Mustafa Armağan
(Kızıl Pençe, Timaş Yayınları,
Mart 2012, İstanbul, Sf:7.)

"Kızıl Pençe"den alıntılar - 1: "Her şeyi ben yaptım" iddiası

İstiklal Savaşı'nı zaferle bitirdikten ve bağımsızlığımızı Lozan barışıyla tamamladıktan sonra milletin fakirlik ve cahillikten kurtulması için özgür bir hava içerisinde, bilimsel esaslara dayanılarak bir programın hazırlanmasını teklif etmiştim. Ancak teklifim kale alınmadı. Birtakım kişisel düşünceler ve yeni türedilerin ikiyüzlülükleri arasında boğuldu gitti. Böylece İstiklal Savaşı'nın ilk temelini atan arkadaşlarla birlikte muhalefete geçme kararını vermeye mecbur kaldık.

Bu esnada İstiklal Savaşı'nın esaslarını yayınlama ve hiç değilse münasip bir fırsatta Meclis kürsüsünden özetleyerek gerçeği milletin gözü önüne koyma fikrimi yakın arkadaşlarım doğru bulmadı. Gösterdikleri sebep şuydu: Gazi'nin kendi samimi çevresini kaybetmesinin bir etkeni de "Her şeyi ben yaptım" iddiasıdır. Şimdi aynı duruma siz düşeceksiniz.

Şunu da söylemeliyim ki bu hususta bana engel olanların başında partimizin liderlerinden Rauf (Orbay) Bey gelir.

"Nasıl olsa gerçek meydana çıkar, milletin size büyük teveccühünün bir sebebi de büyük tevazunuzdur. Gazi, Nutuk'unda her şeyi şahsına mal ederek kendisini düşürmüştür. Şimdi siz "Hayır, esası ben kurdum ve milli akımı ben yoluma koydum" iddiasına kalkışırsanız aynı kapıya çıkarsınız" dediler.

Oysa okullarda "Tarih" diye, İstiklal Savaşı yalan yanlış okunduğu gibi, aynı şeyler konferanslar, makaleler ve eserlerde bol bol yazılıyordu.

Mustafa Armağan
(Kızıl Pençe, Timaş Yayınları,
Mart 2012, İstanbul, Sf: 250, 251, 252.)

18 Mart 1915


Günün anısına, geçen yıl çektiğim bir fotoğraf:

"Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak,
Bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.."

Diktadan çöküntüye

Adolf Hitler ve Nazi Partisi 1933 seçimlerinde en çok reyi aldı. Harp sonrası Almanya’nın en büyük sorunu İngiltere-Fransa blokunun intikamcılığıydı; büyük miktardaki savaş tazminatı yanında sanayinin enerji kaynağı olan Ruhr havzasına el atılmıştı. Savaş sanayii durdurulmuştu, işsiz ve üretemeyen bir halkı enflasyonun bekleyeceği açıktı. İnsanlar işsiz olduklarından değil, işlerini kaybetme korkusundan sokaktaki komünist ve sosyal demokrat partinin gösterilerine katılmıyordu. Düzeni bozacak bu adamlar, önlerindeki ekmeği de kaybetmelerine sebep olurdu. İşin gerçeği şu; Rusya’nın dışında komünist hareketin en güçlü olduğu ülke Almanya’ydı. 1918’deki Spartakist hareketin kanla bastırılmasına rağmen Alman seçmeni hâlâ küçümsenmeyecek bir oranda Komünist harekete sempatiyle bakıyordu. Avrupa’nın en kalabalık ve güçlü proletaryası Almanya’daydı ama tarihin en beceriksiz komünist partisi de Almanya’dakiydi. Çalışan sınıfları kimin sürükleyeceğine bakmak lazım; galiba Naziler kalabalık orta sınıfı daha becerikli bir şekilde peşlerinden sürüklediler.

‘Hıristiyanca sabır göstermek gerek’
Mutlak bir başarı söz konusu değildi; nasyonal sosyalistler birinci partiydi. Ama diğer muhafazakârlar ve sosyal demokratların o tarihte bir araya gelmeleri söz konusu olamazdı. Sonradan Ankara’ya büyükelçi olan Franz von Papen dahil sağ politikacı ve partiler Hitler’i daha ehven gördüler ve Cumhurbaşkanı Mareşal Hindenburg da geleneksel Alman ölçülerine göre gözü pek tutmasa da bu eski onbaşıyı başbakan tayin etmekte fazla tereddüt etmedi.

Sözde seçimle gelen hükümet kısa zamanda bütün anayasal düzeni altüst etti. İşsizlerden çok işini kaybetmekten korkan sendikalardan bunalan sermaye ve geniş orta sınıf Nazi ilerlemesini destekledi. Naziler sınıf kavgasını zorbalıkla önledi ve Mussolini’den öğrendiklerini uyguladılar; işverenleri de devlet talimatına ve baskısına bağladılar. Hatta Vatikan’ın kudretli adamı ve Berlin’e nuncius (Vatikan büyükelçisi) olarak gönderilen Kardinal Pacelli dahi “Nazilerin pek matah olmadığını fakat Almanların uygar ve rafine bir millet olduğunu ve haydut sürüsünü kısa zamanda sahneden iteleyeceğini, Hıristiyanca sabır göstermek gerektiğini” söyledi durdu. Geleceğin papasının ve Vatikan devlet sekreterinin Almancası ve Alman kültürü kayda değerdi. Hitler Almanyası’na gösterdiği sabır ise Reich yıkılana kadar devam etti.

O dönemde Almanya’da Amerikan sefaret müsteşarı olan Katolik ve İrlanda menşeli bir Kennedy vardı. Kardinal Pacelli 1939 yılının mart ayında Papa seçildiğinde Washington’dakiler onu da Pacelli ile dostluğuna binaen Vatikan’a sefir tayin etti. Yeni Amerikan sefiri Papa’ya “Nazilerin kısa zamanda toparlanıp gideceklerine dair öngörünüz pek gerçekleşmedi, kuvvetlendiler ve başa dert oldular” diye hatırlatınca Papa’nın cevabı “Ben o zaman infallable (yanılmaz) değildim” olmuş.

15 Mart 1933’te Üçüncü Reich’ı muhalefetsiz tam yetkiyle ilan eden Hitler beş yıl sonra 12 Mart 1938’de Avusturya’ya girdi. Anti-semitizm de o tarihten sonra tırmandı. Avusturya adeta en hafif bir çekinceye bile lüzum olmadığını Hitler’e hatırlatmıştır. 9 Kasım’daki ünlü Kristal Gece ile müthiş yağmanın ardından 10 Kasım 1938’de Yahudilerin toplanması ve kamplara sürülmesi başlamıştı. Mart ayı bir tırmanmaydı ve o günün dünyasında herkes önleme değil uzlaşma yolunu tercih ediyordu. Karşı tarafın bu uzlaşmayı bir zaaf olarak gördüğünü fark edenler dahi oralı olmamayı tercih etti.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.03.2012)

Sultana ömür biçti canından oldu

(IV.Murad)


Dördüncü Murad’ın ölüm yılını doğru tahmin eden Müneccimbaşı Hüseyin Efendi, Dördüncü Mehmed için de “Bu yıl ölecek” dedi. Ancak Sultan değil, kendisi öldürülüp Boğaz’ın sularına atıldı.

Tarih boyunca gelecek tahminini falcılar, kâhinler, müneccimler yaptı. Günümüzde ise gelecek tahminini istihbarat örgütlerinin düşünce kuruluşları yapıyor.

Osmanlı tarihçiliğinin gelecek vadeden genç tarihçilerinden Uğur Demir, bir makalesinde Osmanlı Nostradamus'u denilebilecek 17. yüzyılın ortalarında yaşamış Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'nin ilginç hayatını anlatır.

Osmanlı İmparatorluğu'nda İkinci Murad'dan (1421-1451) itibaren sarayda müneccimler görülür. İkinci Bâyezid döneminde devletin büyümesine paralel olarak müneccimlerin de sayısı artmıştı.

Osmanlı Nostradamus'u

En meşhur müneccimlerden olan Hüseyin Efendi medrese tahsilini tamamlayıp, yapılan imtihanda başarılı olduktan sonra sarayda müneccim olarak çalışmaya başlamıştı. Hocası Mehmed Çelebi vefat ettikten sonra da hocasının yerine müneccimbaşılığa yükseldi. Kısa sürede devrin hükümdarı Dördüncü Murad'ın gözüne girdi ve sık sık hediyeler aldı.

Hüseyin Efendi'nin şöhretini artıran asıl hadise ise 1640 yılı için hazırladığı gelecekten haberler veren "Ahkâm takvimi" oldu. Hazırladığı takvimde Dördüncü Murad'ın öleceğini ve yeni bir cülus olacağını "Hüseyin-i Nâ-Murad" diyerek işaret etmişti. 1640'ta Dördüncü Murad'ın ölmesiyle müneccimbaşının tahmini doğru çıkmıştı. Bu hadise müneccimbaşına büyük bir şöhret sağladı.

Hüseyin Efendi, yeni padişah Sultan İbrahim döneminde de görevine devam etti. 1648 yılı için hazırladığı takvimde Sultan İbrahim'in öleceği ve Dördüncü Mehmed'in padişah olacağı açıkça yazılmadığı için Hüseyin Efendi'ye "Bu sene için yaptığınız takvimde nasıl olup da padişahın öleceğini ve Sultan Mehmed'in tahta çıkacağını keşfedip, işaret etmediniz" diye tenkit edildi. Bu tenkit üzerine Hüseyin Efendi, hazırladığı takvimi göstererek Sultan İbrahim için kullandığı lakaplardan birinde buna işaret ettiğini gösterdi.

Her taşın altından çıktı

İki padişahın da öleceğini tahmin eden Hüseyin Efendi İstanbul'da en fazla aranan insan olmuştu. Şöhretiyle beraber serveti de gün geçtikçe arttı. Statü olarak devlet protokolünün alt sıralarında yer alan müneccimbaşı, şöhreti sayesinde her taşın altından çıkmaya başlamıştı. Devletlerarası bunalımlara yol açacak kadar ileri giden Hüseyin Efendi rüşvetle iş yapmaktan da geri kalmıyordu. Hüseyin Efendi'nin her söylediği kesin gerçekmiş gibi kabul görüyordu. Ancak bu durum ve devlet geleneğinin altüst edilmesi devlet adamlarının canını sıkıyordu. Devlet ileri gelenleri şöhretinden dolayı ses çıkaramadıkları Hüseyin Efendi'yi devre dışı bırakmak için fırsat kollamaya başlamışlardı.

Tahmini tutmadı, canından oldu

Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'nin yine önce gözden düşmesine, sonra da öldürülmesine geleceği tahmin için hazırladığı "Ahkâm Takvimi"ndeki hataları sebep oldu. 1650 yılı için hazırladığı Ahkâm Takvimi'nde dönemin padişahı için kullandığı lakapların birinden, daha önce kendisinin bulduğu yöntemleri kullanarak "vefat-ı Mehmed" hükmünü çıkarıp, çocuk padişah Dördüncü Mehmed'in ölüp, yeni bir cülus olacağına işaret etti.

Hüseyin Efendi'nin aleyhtarları fırsatı ganimet bilip, durumu hemen Dördüncü Mehmed'e ilettiler. Henüz 8 yaşında olan Dördüncü Mehmed, çevresinin tesiriyle müneccimbaşını görevden alarak, hapse attırdı. Birkaç gün sonraysa hapisten çıkarılıp, sürgün olarak İstanbul'un dışına gitmesine izin verildi. Ama şöhretinden durumunun farkına varamayan Hüseyin Efendi İstanbul'dan ayrılmayıp, yakın dostu silahdâr kâtibinin İstinye'deki yalısında saklandı.

Başına gelenleri bir türlü kabullenemiyordu. Hüseyin Efendi eski şöhretine güvenip Dördüncü Mehmed'in annesi Turhan Sultan'a gizlice mektuplar göndererek affını talep etti. Ancak bu mektuplar müneccimbaşının İstanbul'dan gitmediğini ortaya çıkarmıştı. Düşmanları müneccimbaşının İstanbul'dan gitmeyerek padişahın emrine karşı çıktığını, bu yüzden öldürülmesi gerektiğini söylediler. Bunun üzerine müneccimbaşının yakalanıp, idamı için asker gönderildi.

Hüseyin Efendi, yalıdayken kendi doğum tarihi üzerinde yaptığı bazı hesaplardan birkaç gün içinde sıkıntıya düşeceği sonucuna varmıştı. Görevlilerin geleceği günün erken saatlerinde bir kayığa binip yalıdan uzaklaştı. Tam arkasından görevliler yalıya geldiler ve müneccimbaşının yalıdan ayrıldığını anladılar. Hemen kayıklarına binip, Hüseyin Efendi'yi Rumeli Hisarı'nda ulaşmışken yakaladılar. Hüseyin Efendi'yi elbiselerini soyup, öldürdükten sonra cesedini de denize attılar.

Birkaç gün sonra dalgalar Hüseyin Efendi'nin cesedini kıyıya vurdu. Bir zamanların şanlı müneccimbaşını tanıyanlar Hüseyin Efendi'yi defnettiler. Padişahlar hakkında geleceğe dair çıkardığı hükümlerle meşhur olan Müneccimbaşı Hüseyin Efendi kendi derdine çare bulmakta aciz kalmıştı. Öleceğini söylediği Dördüncü Mehmed ise 43 yıl daha yaşayacaktı.

(IV.Mehmed)

Avcı Mehmed

Dördüncü Mehmed 2 Ocak 1642'de doğdu. Şehzade Mehmed'in doğumu Sultan İbrahim'den başka erkek üyesi kalmamış olan Osmanlı hanedanı için bir umut oldu. Şehzade Mehmed, 8 Ağustos 1648'de altı yaşındayken dördüncü Mehmed olarak tahta çıktı. Hükümdarlık dönemi Osmanlı İmparatorluğu'nun hem parlak hem de acı günlerine sahne oldu. Köprülüler sayesinde Osmanlı İmparatorluğu içinde bulunduğu buhranı atlatıp, fetihlere başladı. Ancak Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın 1683'teki İkinci Viyana kuşatması sırasında uğradığı bozgun her şeyi değiştirdi. İkinci Viyana bozgunundan sonra avdan vazgeçememesi üzerine 1687'de tahttan indirildi. Tahttan indirildikten dört yıl sonra zatürreye yakalandı ve bu hastalığın ilerlemesi sonucu 6 Ocak 1693'te öldü. Av merakı dolayısıyla tarihe Avcı Mehmed adıyla geçti.

Müneccimlik

Geleceği bilme herkesin en önemli arzusuydu. Bunun sonucu olarak yıldızlara bakılıp gelecekten haber verme ön plana çıktı. Zamanla yıldızların hareketlerini gözleyip, anlamlar çıkarmak bir uzmanlık alanı haline geldi ve müneccimlik mesleği ortaya çıktı.

Gelecek tahmini

Müneccimler takvim ve padişahın eşref saatlerini gösteren tablolar hazırlarlardı. Hazırlanan senelik takvimler iki bölümdü. Sayı takvimi bölümünde gün ve aylar hicri ve celali takvimlere göre gösterilirdi. "Ahkâm Takvimi"nde ise müneccimler gelecek senenin hadiseleri hakkında tahminde bulunurlardı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 11.03.2012)

15 Mart 2012

Konstantiniyye'den İstanbul'a


XIX. yüzyıl sonu ile XX. yüzyılın başlarında İstanbul’da faaliyet gösteren fotoğraf ustalarının karelerinden oluşan, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu ve bazı özel koleksiyonlardan derlenen sergi, bir devrin İstanbulu'nu eşsiz kıyıları, çarpıcı yapıları, gündelik hayatı ve ilginç kişikleriyle gözler önüne seriyor. Usta fotoğrafçılar Ali Sami Aközer, Félice Beato, Guillame Berggren, Abdullah Biraderler, Gülmez Biraderler, Ernest Edouard de Caranza, Sebah & Joaillier, Maurice Meys, Ali Enis Oza, James Robertson ve Elisa Pante Zonaro dönemin ağır ve zahmetli teknikleriyle çekilmiş fotoğraflarla İstanbul’un geçmişteki çehresini belgelemekle kalmıyor, bir sanayi merkezi, hatta büyük bir metropol haline gelmiş, silueti, mimarisi, taşıtları, köprüleri, rıhtımları, caddeleri ve meydanlarıyla bambaşka bir görünüme kavuşmuş olan bu kentin Anadolu yakası kıyılarında bizleri keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.


XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi’nin Anadolu Yakası Fotoğrafları
21 Ocak – 1 Nisan 2012
Pera Müzesi

Sultan III.Ahmed

Jean Baptiste Vanmour (1671-1737), tuval üzerine yağlıboya, yak. 1727-1730, Rijksmuseum Amsterdam.

Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa

Jean Baptiste Vanmour (1671-1737), tuval üzerine yağlıboya, yak. 1727-1730, Rijksmuseum Amsterdam.

Seçkin Bir Türk Kadınının Loğusa Odası

Jean Baptiste Vanmour (1671-1737), tuval üzerine yağlıboya, yak. 1720-1737, Rijksmuseum Amsterdam.

İstiklal Mahkemesi, sanıkları asabilmek için yürürlüğe girmemiş kanuna sarılmış

Nobel Ödüllü romancı William Faulkner öyle demiş: "Biz tarihe doğru gitmeyiz, tarih dalgalar halinde üstümüze gelir ve bizi geleceğe doğru iter."

Türkiye'nin son yıllarda içine girdiği tarihe dönüş eğilimi, bu sözün ışığında yeniden düşünülmeli. Uzun bir süre tarihin önüne set çekilebileceği sanıldı, lakin sular artık barajın üstünden boşalmakta, bizi de beraberinde sürüklemekte.

Ne demek mi istiyorum? Şunu:

"Muhteşem Yüzyıl" dizisinin izlenme rekorları kırmasının ardından "Fetih 1453"ün tüm zamanların gişe rekorlarını alt üst etmiş olması, tarihin üstümüze doğru dört nala geldiğinin en somut göstergesi oldu. Ardından TRT, bu yarışa Kemal Tahir'in "Kurt Kanunu" romanını diziye uyarlayarak katıldı. İzmir Suikastı ve İttihatçıların temizlenmesi operasyonu çevresindeki olayları işleyen "Kurt Kanunu", kaçınılmaz olarak yakın tarihin kara deliklerinden birini daha tartışmaya açmış oldu. İyi de oldu.

"Kurt Kanunu" Kemal Tahir'in İttihatçı-Kemalist kapışmasının son raundunu ortaya sermesi bakımından olduğu gibi yakın tarihin önemli dönüm noktalarına ilişkin yalın ve keskin eleştirilerini de gündeme getirmesi bakımından cesurca kaleme alınmış bir eserdir. Romanın bazı cümlelerinin altını ısrarla çizmek gerekir. Mesela idam edilen Kara Kemal şöyle diyor romanda:

"Halifeyi İngilizler alıp gittiler de halifeliğini neden sürdürmediler?... Bu halifeliğin kaldırılması işi, görünürde, bizden çok Müslüman sömürgeleri olan büyük devletlerin işine gelse gerek... Halifelik sürüp çıkarılırken, Fener Patrikhanesi'nin İstanbul'da bırakılmasına akıl erdirmek zordur."

Nasıl? Geçen hafta "Hilafetin kaldırılmasını İngilizler mi istemişti?" başlığı altında yazdıklarımı üç cümlede özetleyiveriyor, değil mi? Kemal Tahir, içinden geçenleri Kara Kemal'e cesaretle söyletmeye devam eder:

"Hakkımızda karar çoktan verilmiş... Yani Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma, halifeliği ortadan kaldırma kararı... Ama ne olursa olsun, bir dünya imparatorluğu bizim (İttihatçıların) elimizde parçalandı. 400 milyon İslamlığın halifeliği kaldırıldı ortadan... Sorumlusu biziz. Suç ne kadar büyükse çekilecek cezanın da o kadar büyük olması gerekir... Bu anda, yüzüme vuran darağacı gölgesi, suikast suçlusu olduğumdan değildir Emincim... Büyük suçun gölgesidir bu..."

Kemal Tahir'in "büyük suç" dediği, Osmanlı'nın batırılması ve hilafetin kaldırılmasıdır ve Kara Kemal farkına varmadan buna hizmet ettiğinin vicdan azabını yaşamaktadır.

Bu kadar net... Ona göre İttihatçılar gerçekte bu suçun cezası olarak asılacaklardır!

Aynı suikast davasında asılan Ziya Hurşid'in ağabeyi Ahmet Faik Günday'ın geçen yıl Bengi Yayınları tarafından çıkarılan "İki Devir Bir İnsan" adlı hatıratı (Hazırlayan: Süleyman Beyoğlu) İzmit Suikastı davası hakkında ilginç açıklamalarda bulunur. Faik Bey aynı davada yargılanıp beraat etmiştir. Suikast davası hakkında şu ilginç açıklamaları yapıyor (sadeleştirdim):

İzmir Suikasti davası görülürken henüz yürürlüğe girmemiş olan yeni Ceza Kanunu'na göre asılanların fotoğrafları 16 Temmuz 1926 tarihli gazetelerin ilk sayfasını boydan boya kaplamıştı.

"Bu İstiklal Mahkemesi'nin hükümleri tamamen yasa dışıdır. Öncelikle yürürlükte bulunan eski Ceza Kanunu'na göre hüküm vermek mecburiyetinde olan mahkeme, henüz yürürlüğe girmeyen yeni Ceza Kanunu'na göre idam hükmü veremezdi. Yürürlükte olmayan Ceza Kanunu'nda idam hükmü olduğu için mahkeme ona göre hüküm vermiştir."

Faik Günday'ın kastettiği hukuksuzluk şudur:

İstiklal Mahkemesi, İzmir Suikastı davasında idam kararını verdiği tarihte, yani Temmuz 1926'da Şubat ayında kabul edilen yeni Ceza Kanunu henüz yürürlüğe girmiş değildi. Yürürlüğe girme tarihi, 4 Ekim 1926 olarak belirlenmiştir kanunda. Fakat mahkeme, bir hukuksuzluk şaheseri ortaya koymuş, yürürlükteki Ceza Kanunu'na göre idam hükmü veremeyeceği için henüz yürürlüğe girmemiş olan ve yürürlüğe girmesine daha 3 ay bulunan yeni Ceza Kanunu'na göre vermiştir idam hükümlerini. Böylece aynı yılın Şubat'ında İskilipli Atıf Hoca'yı kanundan 1,5 yıl önce yazdığı kitabından dolayı idam eden mahkeme, bu defa da yürürlüğe girmemiş bir kanuna dayanarak (!) adam asmakta bir sakınca görmemiştir!

Faik Günday, kardeşi dahil idam edilenlerin 'demokrasi şehitleri' olduğunu yazmakta ve bu hakikatin bir gün ortaya çıkacağını savunmaktadır.

Bu kadar da değil. Sonradan Muhasebat Umum Müdürlüğü de yapmış olan Selanik doğumlu İhsan Pırnar, hatıralarında İzmir Suikastı davasının arkasındaki gerçek niyeti ortaya koyar. Pırnar'a göre mahkeme sürecinde şu gariplikler yaşanmıştır:

1) Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa mahkeme süresince İzmir Çeşme'dedir. Başta İsmet Paşa olmak üzere hükümet üyeleri ve mahkeme başkanı ile sık sık görüşmekte, Ali Çetinkaya, ondan aldığı emre göre mahkemeyi yürütmektedir.

2) Mahkemenin konusu suikast iken, Terakkiperver Partisi'nin kurulması, muhalefetleri, vaktiyle Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine İttihatçıların Cavid Bey'in evinde toplanarak seçim beyannameleri hazırlamaları suikast tertibi olarak yorumlanmakta, amacın bütün rakiplerin yok edilmek istendiği anlaşılmaktadır.

Yargılamaları bizzat takip ettiğini söyleyen İhsan Pırnar'ın edindiği kanaat de önemlidir:

"Suikast tamamen ve yalnızca Ziya Hurşit tarafından tertip edilmiş, kandırdığı ve hırslandırdığı bir- iki serseri de bu teşebbüse katılmış; bu fırsattan istifade edilerek siyasî rakiplerin bertaraf edilmesine gidilmiş ve bu maksat da büyük ölçüde temin olunmuştur." (Baba Oğul Anıları 1, İzmir, 2010, s. 103.)

İhsan Pırnar'a göre,

"Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Paşa artık hudutsuz bir kudret ve otorite kazanmıştır. Fiiliyatta o, milletin yegane temsilcisidir. Milli irade denen kudret, onun şahsında ve kullanımındadır... Bu şekilde Meclis, Mustafa Kemal Paşa'nın tayin ettiği memurlardan oluşan bir hal almıştır. Görevleri, hükümetin, daha doğrusu Mustafa Kemal Paşa'nın, bütün isteklerini yerine getirmekten ibarettir."

Son hükmü şudur: "Mustafa Kemal'in Milli Mücadele'deki hizmeti birinci derecededir. Yaptığı devrimler de övülmeye değer. Fakat Mücadele'de beraber çalıştığı... arkadaşlarını bertaraf ederek idare mekanizmasını adil usul ve sistemlerden uzaklaştırarak keyfî şekilde yürütmesinin, memlekete yaptığı büyük iyiliklere karşılık olarak zararları da olmuştur."

İzmir Suikastı davasının neye hizmet ettiğini ancak bir Selanikli bu kadar içeriden teşhis edebilirdi!

Mustafa Armağan
(Zaman, 11.03.2012)

14 Mart 2012

14 Mart 1827 ve Tıp Bayramı

Ülkemizde her Mart ayının 14'ü "Tıp Bayramı" olarak kutlanır. Tıp alanındaki sorunlar tartışılır, yeni çözümler bulunmaya çalışılır, bu bilime katkısı olan herkes anılmaya çalışılır. Peki neden 14 Mart, "Tıp Bayramı" olarak kutlanmaktadır? Kısaca özetlemek isterim.

30.Osmanlı padişahı II.Mahmud, saltanat dönemindeki bir çok soruna karşın son derece yenilikçi bir sultan olmasıyla tanınır. Bu yeniliklerinden biri de, Türk tarihi açısından ilk kabulen edilen, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire'yi (Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane) kurdurmasıdır. Hekimbaşı Mustafa Behçet'in önerisiyle ilk cerrahhaneyi, ardından da 14 Mart 1827 tarihinde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'yi açtıran II.Mahmud, Türk tarihindeki ilk tıp mektebinin açılmasını ve modern tıp eğitiminin başlamasını sağlamıştır.

14 Mart tarihi, işte bu olay vesilesiyle Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır. Geniş ve son derece mühim olan Tıp biliminin tarihimize yansıyan tarafı hakkında küçük de olsa malumat sahibi olabilmemiz gerekmektedir. Bundan mütevellit bu küçük yazı blogda tarafımda yazılmış ve yayınlanmıştır.

Yağız Gönüler

13 Mart 2012

Yalancı tarih & Gizli tarih

"İki tarih vardır. Yalancı olan resmi tarih, bir de olayların gerçek sebebini barındıran gizli tarih."

Honoré de Balzac

Bir Zamanlar Osmanlı: İmparatorluğun Üç Kıtadaki İzleri

Türkiye’nin günümüz sınırları dışında kalan eski kentlerine bir bakış: Üç kıtaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel izleri...

Başkent İstanbul'dan yönetilen ve 17. yüzyılda en geniş sınırlarına ulaşan Osmanlı İmparatorluğu, Viyana yakınlarından, Ukrayna’ya, oradan Kırım ve Azak kıyılarına, Kafkasya’nın batısından İran Körfezi’ne dek uzanmaktaydı. Suriye ve çevresine egemen olan İmparatorluk, Arabistan’ın batısını bütünü ile en güneydeki Yemen’i içine alacak şekilde elinde tutuyordu. Aynı şekilde, Kuzey Afrika’da, Mısır’dan en batıdaki Fas’ın doğu sınırına kadar uzanıyordu.

Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla, 623 yıllık Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden çekiliyor ve 500 yıla yakın bir süreyle egemenliği veya himayesi altında bulunan topraklar üzerinde ise Türkiye Cumhuriyeti de dahil olmak üzere 50’ye yakın yeni devlet kuruluyordu.

Asya, Avrupa ve Afrika’nın kesiştiği bir noktada en güçlü uygarlık olarak ortaya çıkan İmparatorluk, karşılaştığı her kültürden bir şeyler almış, onu geliştirerek yeniden üretmiş ve içinde bulunduğu ülkelerin kültürüne de çok şeyler katmıştır.

Bu zenginliğin sergilendiği en belirgin örneklerden biri olan Balkan coğrafyası üzerinde, bugün bile Osmanlı uygarlığının etkilerini görmek mümkündür. Aynı şekilde, bu ülkelerde 500 yıla yakın bir süre egemen olan Osmanlı uygarlığı da, bu kültürlerden karşılıklı olarak etkilenmiştir.

Balkan Savaşı ardından başlayan ve “Mübadele”yle sonuçlanan bir tersine göç süreci sonunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş coğrafyasında yaşayan vatandaşları anayurt topraklarına dönmek zorunda kaldılar. Acı ve yıkım dolu yıllar süresince, Osmanlı topraklarının yayıldığı yerlerdeki değişik kentlerden gelen bu göçmen kitlesi, beraberlerinde yaşadıkları yörelerin âdetleriyle, türküsünden yemek pişirme biçimlerine dek uzanan geniş bir kültürel geçmişi de beraberlerinde getirdiler.

Büyük bir çoğunluğun aile fertlerinin Balkanlardan veya Girit, Midilli gibi adalardan göç ettiği bu geniş coğrafyanın, öykülerini ve türkülerini dinleyerek büyüyen Cumhuriyet nesli, Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyo-kültürel mirasını çağdaş Cumhuriyet idealizmiyle kaynaştırmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtaya yayılan varlığı, tüm diğer dünya ülkeleri için geçerli olduğu gibi tarihî bir realitedir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin ve batının ortak tarihi, her iki tarafın da, günümüzdeki ilişkilerinin ayrıştırıcı değil, birleştirici bir unsurudur.

Bu gerçeklikten yola çıkarak, Osmanlı tarihinde Türkiye’nin günümüzdeki sınırları dışında kalan eyaletlere bağlı kaza, sancak gibi kentsel birimlerin tanıtıldığı bu kitapta, Osmanlı tarihi, Osmanlı tarihsel coğrafyası açısından ele alınmaya ve günümüzde her biri başka bir devlete ait olan bu kentlerin tarihi, ne kadar süreyle Osmanlı kenti olduğu, bizdeki etkileri, geçmişteki durumu, gravür, tablo, fotoğraf ve belgeler eşliğinde, biraz da nostaljik açıdan sergilemeye çalışılıyor.

Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun egemen olduğu Avrupa, Asya ve Afrika kıtasındaki topraklar üzerinde, “Bir zamanlar Osmanlı kenti olmuş” yerleşim birimlerindeki mimari ve kültürel eserlerimiz, şiirlerimiz, türkülerimiz, buralarda doğan ünlü kişilerimiz... kısacası Osmanlı coğrafyasının hem Türkiye'ye uzanan, hem de bulunduğu ülkelerin geçmişini oluşturan tüm sosyo-kültürel miras, geçmişe özlem duymadan, tarihimize katkıları açısından ele alınıyor.

İlber Ortaylı’nın Osmanlı yönetiminin tarihsel arka planıyla, İmparatorluğun eyalet sistemi ve yönetimsel gelişimini incelediği “Osmanlı Nasıl Yönetti?” başlıklı önsözü ise, bu tarihsel olgunun nasıl işlediğini inceliyor.

Bir Zamanlar Osmanlı: İmparatorluğun Üç Kıtadaki İzleri
Abdullah Özkan, Boyut Yayıncılık, 375 TL.
http://www.boyutstore.com/urun/bir-zamanlar-osmanli-kitabi.aspx

12 Mart 2012

"Türk" İmparatoru

Hala sorulur. "Osmanlı Türk müydü?" diye. Yukarıdaki görüntü 25 Şubat 2012 tarihinde yayınlanan "Tarihin Arka Odası" adlı programdan. 16.yüzyıla ait bir eserde Fatih Sultan Mehmed için şu başlık atılmış: Türk İmparator II.Mehmed. Tüm dünya, 13.yüzyıldan beri bu toprakları "Türk toprakları", bu milleti "Türk milleti" olarak benimsemiştir. Her şey açık ve nettir.

İlber Ortaylı: Halifelik nedir?



"Karabekir’in yolundan gidilseydi daha demokratik bir Türkiye olurduk"


Yakın tarih çalışmalarıyla 2000′li yılların en çok konuşulan yazarı Mustafa Armağan, tarih bilgimizi sorgulayacak yeni bir kitap yazdı: Kızıl Pençe… Bu vesileyle kendisiyle İstanbul Ümraniye’deki evinde buluştuk. 3 yıldır üzerinde çalıştığı kitabını ve Kazım Karabekir’in Türkiye Cumhuriyeti için önemi konuştuk. Ama sorularımız tarihle sınırlı kalmadı.

Mustafa Armağan’ı, Sultan II. Abdülhamit’ten sonra Kâzım Karabekir üzerine çalışmaya sevk eden ne oldu?
Ben, hakkı yenmiş insanların acısını vicdanımda hisseden biriyim. Bu yüzden, tarihte mağdur edilmiş şahsiyetleri gündeme getirmeyi kalemimin hedeflerinden sayıyorum. Kâzım Karabekir de Abdülhamit gibi haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş bir sima. Yakın tarihimizde bu denli kritik görevlerde bulunan Karabekir Paşa’nın adı İnkılâp tarihlerinde iki cümleye sıkıştırıldı. Hâlbuki İstiklal Savaşı onun zaferiyle başlamıştı. Son yıllarda Paşa’yı anlatan eserler hazırlamamın nedeni de bu.

‘Kızıl Pençe’, Kâzım Karabekir üzerine yoğunlaşmanızın bir sonucu olsa gerek.

Kesinlikle. Karabekir’in iki tarafı var: İyi bir asker ve kalemi olan bir entelektüel. Ben entelektüel yönünü önemsiyorum. Tıpkı Atatürk’ün Nutuk’u yazarak yakın tarihi yönlendirmek istemesi gibi, Karabekir de Cumhuriyet döneminde İstiklal Harbi’nin üzerine örtülmek istenen şalı sıyırmaya soyunmuş. Üstelik bunu, Tek Parti rejiminin en kuvvetli olduğu tarihlerde, Cumhuriyet’in 10. yılında, Milliyet gazetesinde yayımladığı mektuplarla yapmış. Kızıl Pençe onun baskılarla, baskınlarla susturulmak istenen sesi.

Öyleyse bu kitapla okur, Kâzım Karabekir’den Milli Mücadele dönemini yeniden mi öğrenecek?
Kesinlikle… Eski bilgileri resetleyecek okur.

Peki, en çok neye şaşıracağız?
Karabekir’in Lozan ile ilgili anlattıklarına. Çünkü ben en çok buna şaşırdım. Bunun dışında, hilafete daha yakın duran, camilerde hutbe veren, hocalarla takılan Mustafa Kemal’in Lozan’dan sonra neden laik bir çizgiye geçtiğini de karşılıklı konuşmalar şeklinde dile getiriyor Karabekir. Bunlar tartışılacak bilgiler.

Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal’in hilafeti tercih ettiğine dair çok enteresan bilgiler veriyor…
Oradaki iddiası özellikle ilginçtir. Kâzım Karabekir daha muhafazakâr ve daha dindar bilinir. Ama 1922′den 1923 başlarına kadar Mustafa Kemal, ‘dinci’ bir görüntü sergiler. Balıkesir Hutbesi’nde: “Kanun-u esasimiz malumunuz olduğu üzere Kuran-ı Azimüşşandaki nusûstur.” diyor. Yani “Anayasamız Kur’an’dır.” diyen bir devlet başkanı vardır minberde. Ama sonra tam tersine dönüyor.

Karabekir bunları Atatürk’ü sevmediği için mi anlatıyor?

Hayır. Karabekir’i Mustafa Kemal’e düşman sanıyorlar. Ama değil. Onu daima sevmiş. Karabekir sadece Tek Adam yapılan Mustafa Kemal’e kırgın. Çünkü İstiklal Harbi’ndeki en yakın arkadaşlarına Lozan sonrası sırt çevirip “Asalaklar” dediği yeni bir grubun çemberine giriyor. O, Milli Mücadele ruhuna sahip Mustafa Kemal’i arıyor aslında.

Evet, Karabekir kitapta Mustafa Kemal’in Lozan’la birlikte ‘Asalaklar’ adında bir grup tarafından etki altına alındığını söylüyor. Kim bu Asalaklar?
Kitaba adını verdiğimiz Kızıl Pençe örgütü bahsedilen. Yarı askerî bir yapılanma söz konusu bu örgütte. Mecliste kararlar onlar tarafından alınıyor.

Ergenekon gibi bir yapılanma diyebilir miyiz?
Tam olarak değil. Ama benzer tararfları çok!

Kâzım Karabekir Millî Mücadele’nin kara kutusu adeta. Anlattıkları resmi tarihi nakavt edecek gibi.
Kesinlikle. Öyle şeyler anlatıyor ki bunlar nasıl dikkate alınmamış şaşırıyorum. Deşifre edilmesi gereken çok şey var. Resmî tarihi sorgulamak için Karabekir’in yazdıklarını gündeme getirmek yeterli. Karabekir, yakın tarihimize meydan okuyor.

Bir diziyle gündeme gelen İzmir Suikastı, Karabekir’e karşı yapılmış bir eylem değil mi?
Muhalif bir zihniyetin tasfiyesi yapılmıştır İzmir Suikastı’nda. Milli Mücadele kahramanları da bu anlamda toplanıyor ve idamla yargılanıyor. Susturuluyor. Karabekir’in oradaki yaklaşımı ‘uyum’ savunması değil, ‘kopuş’ savunmasıdır. Karabekir, ayrıca ilginç bir hatırlatmada bulunuyor. Kendisine Mustafa Kemal’i tutukla diyen Genelkurmay’a, “Ben ‘İngilizlerin emriyle bir Türk komutanını tutuklama şerefsizliğini gösteremem!’ demiş biriyim, suikaste kalkışacağımı nasıl söylersiniz.” diyor. Bu çok anlamlı bir mesaj.

Kâzım Karabekir Türkiye’nin demokratikleşmesinde nasıl bir rol oynamıştır?
Bizim ilk ana muhalefet partimizin başkanı o. TerakkiPerver Parti’nin başına geçerek yanlışları düzeltmeye çalışıyor. Bunun için mücadele veriyor. Getirdiği eleştiriler de son derece mantıklı. Musul Meselesi’ni gündeme getiriyor ve Lozan’ın kritiğini yapıyor. Kürt meselesi ve Ermeni sorununu daha o tarihlerde görüp açılım yapmaya çalışıyor. Eğer Karabekir’in yolundan gidilseydi ve Terakkiperver kapatılmasaydı bugün demokrasi çıtası daha yüksek olacaktı. Ermeni ve Kürt sorunları bu kadar büyümeden halledebilirdi.

Abdülhamit’e iade-i itibar yapıldı sayenizde. Görünen o ki, Kâzım Karabekir de Türkiye Cumhuriyeti zihninde hak ettiği yeri bulacak. Sırada hangi kişi ve olaylar var?
Daha pek çok isim var üzerine eğilmek gereken. II. Bayezid, I. Mahmut, Selahattin Adil ve Fevzi Çakmak ve Patrona Halil. Bir de hak etmediği yerlerde olanları inceleyeceğim. İsmet İnönü onlardan biri.

Günümüzde insanlar yaşadıkları şehirlere karşı çok duyarsız. Siz tam tersi. Şehirlere karşı nasıl bu kadar vefakâr olabiliyorsunuz?
Çünkü geçmişimiz. Kökenlerimiz şehirlerde saklı. Hepimiz onlarda birleşiyoruz.

Bursa Şehrengizi’ni de bu yüzden mi yazdınız?
Her insanın bir ‘anne şehri’ olduğuna inanırım. Benim için de bu şehir Bursa. Dünyayı Bursa’dan tanıdım. Onun sokaklarında koşarken, okullarında okurken, türbelerini gezerken… Hatta benim Osmanlı’ya yönelişimin temelinde henüz 7 yaşımdayken Osman Gazi Türbesi’ni ziyaret edişimin etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Tarihle ilgileniyorsanız bu biraz Bursa’nın sayesinde öyleyse…
Evet, Osmanlıcayı da Bursa’nın mezarlıklarında öğrendim. Emir Sultan ve Pınarbaşı mezarlıklarına gider, saatlerce dolaşıp mezar taşlarını kâğıtlara kopya ederdim.

Peki, hangi takımı tutuyorsunuz?
Tabi ki Bursaspor. Herhalde en eski Bursasporlulardan biri benimdir. 1967′de Bursa’ya geldiğimde Bursaspor yeni kurulmuştu. Ama bugünki ‘Yeşil timsahlar’ simgesine ısınamadım. O zaman kullanılan ‘Yeşil İncileri’ daha çok seviyorum.

Bursaspor, şampiyon olduğunda ne hissetiniz?
Gayet tabi çok sevindim. Osmanlı’yı kuran şehir’ şampiyon olmuş, sevinilmez mi?

Edebiyat mezunusunuz, tarihe yöneldikten sonra edebiyata vakit ayırabildiniz mi?
Tabii zamanım azaldı ama şiir okumayı hiç bırakmadım. Necip Fazıl, Yahya Kemal, İsmet Özel, Sezai Karakoç hep yanımdadır. Yabancı şairlerden de Rilke’yi çok severim. Bir de Eliot’u…

İki de yayınlanmış şiiriniz varmış…
‘Ben ve Zaman’ bir de ‘Siyah Süt’ adında iki şiirim var. Biri Mavera, diğeri Yağmur dergisinde yayımlandı. Çoğu insan bilmez benim yazdığım şiirleri. Cahit Zarifoğlu ile mektuplaşmalarımız vardır. O da sevdiğim şairlerden.

Köşe yazarlığı, televizyon programı, konferanslar, dergilere yazılar… Bu kadar yoğun tempo içinde nasıl bir şeyler üretebiliyorsunuz?
Bunu biraz ‘işsizliğime’ borçluyum. 2004 yılında gönüllü bir işsizlik tercihi yaptım. Ve kendimi tarihe vakfettim.

Günde kaç saat çalışıyorsunuz?
16 saati buluyor çoğu zaman. Ancak eşim yemek için çağırdığında çıkıyorum odadan.

Evinizde mi yazıyorsunuz yazılarınızı?
Evet. Evin en üst katı benim inzivagâhım. Duvarları olmayan bir oda burası. Duvarlar kitaplarım. Hapishanem bir bakıma. Oradan uçurduğum her yazı azad ettiğim kuşlar gibi.

Şehir dışına da çok çıkıyorsunuz konferanslar için.
Evet. Bu gidişle ayak basmadığım il ve ilçe kalmayacak.

Eşinizi de götürüyor musunuz?
Nadiren. Çünkü onlar benim hızıma yetişemiyor. Yılda 100 konferans veriyorum. İnanılmaz talep var. Ayağımı firenden çeksem koşturmaktan yazı yazamam.

Eşiniz şikâyetçi mi temponuzdan?
Hayır, aksine destek veriyor. Çıkarttığım kitaplarda çocukların ve onun katkısı yadsınamaz. Kızlarım yazılarımı ilk okuyan oldu her zaman. Onların anlamadığı yerleri düzelterek herkes tarafından okunan bir yazar olmayı başardım.

Birlikte vakit geçirebiliyor musunuz?
En azından kahvaltıları beraber yapıyoruz. Çengelköy Çınaraltı müdavimi olduğumuz yerlerden. Dışarı çıktığımızda oraya gidiyoruz.

Mustafa Armağan nasıl bir eş ve nasıl bir baba peki?
Esra Armağan (Eşi): Çevremde böyle bir baba ve böyle bir eş yok. Çalışıyor olsa bile her işimizin takipçisi. Görünürde yok ama varlığı hissettiriyor kendisini.

Sevim Şentürk
(Pazar Zaman Röportaj, 11.03.2012)

11 Mart 2012

Hilafetin kaldırılmasını İngilizler mi istemişti?


(Halife Abdülmecid)

İşi gücü bıraktık, 'Ulubatlı Hasan diye biri var mı yok mu?' diye tartışıyoruz. Oysa rivayetin kaynağı olan Makarios'un kitabında her şey vardır da, surlara bayrak diktiği yoktur.

Aksine bayrağın, Ulubatlı Hasan şehit düştükten sonra "başka kulelerde savaşan askerler" tarafından dikildiği yazılıdır. Anlayacağınız, bir "akl-ı evvel" bayrakları Ulubatlı'ya diktirmiş ve bu yama, sorgulanmadan tekrarlanagelmiştir.

Hilafetin kaldırılmasının hikâyesi de benzer bir çarpıtma gayretinin izlerini taşır. Yok Halife Abdülmecid tahsisatının artırılmasını istemiş de, yok şatafatlı bir törenle cuma namazına gitmiş de, yok iktidarda gözü varmış da...

Artık İngiltere ve müttefiklerinin baskı ve zorlamaları yüzünden Hilafetin kaldırıldığını açıkça söyleyebilmeli, bunun çok isteniyorsa o günler için zorunlu olduğu, başka türlü bu devleti yaşatmayacakları itiraf edilmelidir ki, toplum da gerçekleri bilsin.

Central Florida Üniversitesi öğretim üyesi Hakan Özoğlu'nun ABD arşivlerinde bulduğu rapor, bir ABD diplomatının halifeliğin kaldıracağını Washington'a bizden önce öğrenip bildirdiğini ortaya koyuyor. Rapor Washington'a 25 Şubat 1924'te ulaşmıştı. Başka bir deyişle, Türkiye'deki insanların haberi olmadan bir hafta önce, Fransa ve ABD yetkilileri halifeliğin kalkacağını öğrenmişlerdi ("Aksiyon", 13 Aralık 2010).

Bunun anlamı şudur: Batı dünyası Hilafetin kaldırılmasını Lozan'dan beri bekliyor ve istiyordu. Hilafetin kaldırıldığı haberini, dönemin 1. Ordu Müfettişi, yani Halife'nin yaşadığı İstanbul'dan sorumlu olan Karabekir Paşa'nın bile gazetelerden öğrendiğini söyleyeyim de, gerisini siz anlayın.

Halifeliğin kaldırılmasından sonra yapılan bu karikatürün alt yazısında "Darısı diğerlerinin başına" yazıyor. İlk topta atılan Halife Abdülmecid. Diğer topların ucunda ise Patrikler ve haham var. Ancak Halifeye yeten güç, diğerlerine yetmedi.

Hakan Özoğlu'nun "Cumhuriyetin Kuruluşunda İktidar Kavgası" (Kitap Yay., 2011) adlı kitabında ilginç bir analiz yer alıyor: Ankara, 1922'de Saltanatı kaldırmış ama Hilafete ve Osmanlı hanedanına dokunmaya cesaret edememişti. Çünkü Karabekir gibi muhalif paşalar, İstanbul basını, Osmanlı döneminden kalma siyasetçiler ile Osmanlı hanedanı, Hilafeti kendilerine siper yapmışlar, onun arkasından muhalefetlerini örgütlemeye çalışıyorlardı. Muhalefet cephesinin sindirilip bertaraf edilebilmesi için Hilafetin devreden çıkarılması gerekiyordu. Daha sonra tasfiye sırası nasıl olsa diğerlerine gelecekti.

Yazar, Ankara hükümeti 1922'de muhtemelen bütün Osmanlı hanedanını yurtdışına sürme hamlesini yapacak kadar kendine güvenmiyordu, diyor. Oysa Kâzım Karabekir, daha 1922'de Hilafetin Osmanlı hanedanından alınma planını kendisinin önlediğini yazmaktadır. Gerçi o, Mustafa Kemal'in Hilafeti kendi üzerine geçirmek niyetinde olduğunu da yazar ama konumuz bu değil. Önemli olan, 1922'de Ankara'nın Hilafeti, Osmanoğullarından koparmak için siyasî bir hamle yaptığı gerçeğidir.

Hakan Özoğlu'nun nihai hükmü, Ankara'nın Hilafeti, hanedan tehdidini bertaraf etmek için kaldırdığı şeklinde. Başka bir deyişle "Hilafetin lağvedilmesindeki asıl hedef, Halifenin kendisi değil, Osmanlı hanedanıdır."

Ancak dış dinamiğin ihmal edilmemesi ve bu nedenle konunun daha geniş bir temele oturtulması gerektiğini düşünüyorum. Bence Hilafetin kaldırılması ve laikliğe gidiş, daha Lozan'da dayatılmış, Türkiye'nin kurulmasına bu şartla izin verilmişti. Bunun, Antlaşmaya ayrı bir madde halinde konulmamakla birlikte Osmanlı Devleti'nin eski Müslümanlar üzerindeki Hilafetten gelen ayrıcalık ve haklarının geri dönülmezcesine işgalcilere bırakıldığının açıklanması, Hilafetin bu yeni dönemde gündemde olmayacağının ipucuydu.
Üzerinde Kral V. George'un 10 Ocak 1924 günü Avam Kamarası'na yaptığı belirtilen konuşmanın Türkiye'yi ilgilendiren paragrafında "Lozan onaylanır onaylanmaz yeni bir çağ açılacağı" söyleniyor.

Şimdi birileri köpürecek, biliyorum. Ancak sakin olmalarında yarar var. Zira önemli bir kişisel tanıklık ile ilk defa burada yayınlanacak bir resmi belgeye göz atmadan karar vermeseler iyi olur derim.

Önce tanıklığa bir göz atalım:

Kâzım Karabekir, 16 Ağustos 1923 günü İsmet Paşa'ya, son zamanlarda hükümet çevrelerinden duymakta olduğu din aleyhindeki fikirlerin Lozan'dan geldiği kanaatinde olduğunu söyler. Ona göre Peygamber Efendimiz (sav) ve Kur'an hakkındaki "bu tehlikeli hava" Lozan'dan esmektedir. İsmet Paşa ona 1. Dünya Savaşı'nda Macarlar ve Bulgarlar da bizim gibi yenildikleri halde bağımsızlıklarına Hıristiyan oldukları için dokunulmadığını, bizimse sırf Müslüman olduğumuz için bağımsızlığımızın ortadan kaldırıldığı cevabını verir: "Biz kendi kuvvetimizle bağımsızlığımızı kazansak bile Müslüman kaldıkça sömürgeci devletlerin ve bu arada özellikle İngilizlerin daima aleyhimize olacaklarını, bağımsızlığımızın daima tehlike altında kalacağını anlattı."

Yeterince açık değil mi? Böylece İsmet İnönü, Müslüman kimliğimizden uzaklaşma telkininin Lozan'da yapıldığını itiraf etmiş olur.

İngiliz Milli Arşivleri'nden (National Archives) bulduğum ve ilk kez burada yayınlanacak olan bir "gizli" belge, Lozan'ın Hilafetle bağlantısını net bir şekilde ortaya koyacak nitelikte. 10 Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası'na yaptığı açış konuşmasında, Lozan'ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

"Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR." (As soon as this Bill has been passed, the Treaty will be ratified, and a new era will open.) (CAB/23/46, s. 424)

Kral V. George, Lozan'ın kabul edilmesiyle İngiltere için "yeni bir çağ veya dönem" açılacağını söylerken ne demek istiyordu? Bu, Halifeden kurtuluşun bir tür müjdesi olarak yorumlanabilir mi? Net olarak bilmiyoruz. Ancak İngilizlerin, Lozan'ı onaylamak için Hilafetin kaldırılmasını bekledikleri ve Hilafetsiz bir dünyanın kendileri için "yeni bir çağ"ın açılması anlamına geleceğini düşündükleri açıktır.

Nitekim beklenen Lozan kanun tasarısı Avam Kamarası'nda Nisan 1924'te gündeme alınıp kabul edilmiş, Ağustos'ta diğer taraf devletler tarafından da onaylanarak 1924 Eylül'ünde Cemiyet-i Akvam tarafından tescillenmiştir. Bu demektir ki, Cumhuriyet'in ilk yılının dolmasına çok az bir süre kalmasına rağmen TC henüz tanınmış bir devlet değildi. Hilafet düğümü çözülünce tanınmalar da gelmeye başladı. Artık tasfiye operasyonları başlayabilirdi.

Mustafa Armağan
(Zaman, 04.03.2012)

"Onların haklarını nasıl yersiniz?"


"Genç nesillere tarihi tek bir kişinin kahramanlığı üzerine kurarak anlatamazsınız. Bu, o kanlı mücadelede canını siper etmiş olan komutanlara, hele de Mehmetçiğe hakarettir. Onların haklarını nasıl yersiniz?"

Kazım Karabekir, 1942

Bir lezzeti temsil ederdi

Ölüm yıldönümü yaklaşan Falih Rıfkı Atay’a hayran olan ve karşı çıkan çoktur ama üslubuyla 40 yıldır beğenerek okunur.

20 Mart 1971’de İstanbul’da Türk basın tarihinin en etkili kişiliklerinden Falih Rıfkı Atay öldü. 77 yaşındaydı. Bugünkü Sakarya ili Kaynarca kazasının Büyük Kaynarca köyünden İstanbul’a yerleşmiş bir ailenin çocuğuydu. Tahsilinde doğuştan imtiyazlı bir gencin kolaylıkları yoktu; İstanbul çocuklarının çoğu gibi modern bir sıbyan mektebinde ve ardından ünlü Mercan idadisinde okudu. Mercan idadisi Fuat Köprülü, Sıddık Sami Onar gibi birçok ünlünün okuduğu, güçlü bir mektepti. Osmanlı eğitim sisteminin yükselen sınıflara imkân doğuran, başarılı bir kurumuydu. Mercan idadisinin Falih Rıfkı’ya edebiyat ve yazı konusunda üstünlük kazandırdığı açıktır.

1913’te Dahiliye nezaretinde göreve başladı. Tanin gazetesinde yazıyordu. Talat Paşa’nın maiyetindeyken yazdıklarıyla göze girdi. Birinci Cihan Harbi’nde Şam’daki karargahta Cemal Paşa’nın yanındaydı.

İmparatorluğun muhteşem yıkılışını kaleme aldığı, herkesin defalarca okuduğu “Zeytindağı” bu dönemin ve bu coğrafyadaki gözlemlerinin eseridir. Bu eser açık konuşan, kendini dahi hafiften eleştiren bir üsluba sahipti. Yazılan günün etkisi var ama daha çok bir muhasebeydi.

Cumhuriyetin ve Kemalist politikaların sözcüsüydü
1918 yılında mütareke İstanbul’unda arkadaşlarıyla kurduğu Akşam gazetesinde milliyetçi cepheye yakın yazılar kaleme aldı, bir müddet sonra Ankara hükümetini desteklemesi dolayısıyla Damat Ferit Paşa’nın hıncına uğradı ve Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanı’nda yargılandı. Sadrazam değişti, Ankara hükümetinin tutunması ve Damat Ferit Paşa’nın azmiyle idamdan kurtuldu. Mahkeme etkisini kaybetmişti.

Büyük zaferden hemen sonra Anadolu’ya geçti. Az sayıdaki yazarla birlikte İstanbul basınında Ankara’nın mücadelesini cesurca desteklediği için Mustafa Kemal Paşa’nın takdirini kazanmıştır. Zaferden sonra Falih Rıfkı Bey, Halide Edip ve Yakup Kadri ile birlikte Yunanlıların terk ettikleri ve harap ettikleri Anadolu’yu gezdi. Ankara hükümeti bu dönemde Falih Rıfkı’nın yazılarını iç ve dışta kullanmıştır.

1923’ten itibaren 1950’ye kadar aralıksız milletvekiliydi. Hâkimiyet-i Milliye, Ulus gazetelerinin başyazarıydı. Sözü, tavrı ve hatta sükutu tek ölçüydü. Falih Rıfkı Bey bir dönem Türk basınında başyazarlık ve gazete sahipliğinin modeli olmuştur. Cumhuriyetin ve Kemalist politikaların sözcüsüydü. Sürükleyici, zengin muhtevalı, daima zıt görünüm ve olaylara dayanarak tezlerini savunan bir üslubu vardır. Birçok komisyonda, Dil Kurumu gibi öncü kurumların çalışmalarında karar verenler arasında yer alırdı. Ankara şehir planı ve imar komisyonunda başkanlık yaptığı biliniyor. Bu görevi dolayısıyla çıkar sağladığını söylemek katiyen mümkün değildir.

Bazılarının dediği gibi; Falih Rıfkı mı rejimden geçiniyordu, yoksa gerçekte rejim mi onun kalemine muhtaçtı? Her halükarda bizde önemli işler yapanların yargılanması fazla ucuzdur. 1946’da Türkiye’nin erken (!) geçtiği demokrasiye karşı değildi. Ama her gün ortaya çıkan uyumsuzlukları hiç sabırla karşılamadığı açıktı.

Seyahatnameleri zevkle okundu, kalemi güçlüydü
Aslında münevverlerin dünyaya kapalı olduğu bir dönemde “Faşist Roma Kemalist Tiran”, “Kaybolmuş Makedonya”, “Moskova-Roma”, “Taymis Kıyıları”, “Tuna Kıyıları”, “Gezerek Gördüklerim” gibi döneminin fikir atmosferini çok etkileyen ve bugün de tarihçinin zevkle okuduğu seyahatnameler onun kaleminin gücünü gösterir. Hiç şüphesiz ki “Çankaya”, “Atatürk’ün Bana Anlattıkları” gibi post mortem (ölümünden sonra) yayımlanmış gözlem ve değerlendirmeleri her türlü düşünce sahibinin mutlaka okuması gereken kitaplardır.

Falih Rıfkı bir dönemin yazarıydı. Türkçesi, üslubu ve lügatiyle bir itidal ve lezzeti temsil ederdi. Fikirlerinin ise 20 ve 21’inci yüzyıla uygun olduğunu göstermiştir. Ölümünden evvelki yıllarda Türk solu ile kişileri hedef almadan (buna tenezzül etmiyordu galiba) çok mücadele eder ve Adalet Partisi’ni desteklerdi. Ama ona Adalet Partisi’nin ideologu demek de mümkün değildi. Yusuf Ziya Ortaç, Bedii Faik ve Orhan Seyfi gibi özgün bir cumhuriyetçi ve batıcı ekolün yazarlarının başında yer alırdı.

Basında hayranı ve muarızı çoktur ama 40 yıldır hâlâ beğenilen ve okunulan bir yazardır. Şu sıralarda da gene okunanlardan oldu. Türk basın tarihinin çok kalıcı bir portresi olduğunu belirtmeye lüzum yok.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 11.03.2012)

Ustanın gravürleri

(Melling'in 1800 tarihli Hatice Sultan Sarayı gravürü.)


Antoine Ignace Melling, Osmanlı padişahı Sultan III. Selim tarafından saray mimarı olarak tayin edildi (1795). Padişahın kız kardeşi Hatice Sultan’ın sahil sarayını da inşa etmiş ve düzenlemiştir; ikisinin yazışmaları doğrusu oldukça samimidir. Bunun bizi ilgilendiren yanı, Türkçeyi Melling’in de Hatice Sultan’ın da Latin harfleriyle yazmalarıdır.

Melling’in gravürleri iki asır önceki İstanbul için tekniği ve sanatkarlık bakımdan en mükemmeli sayılıyor. Bu mükemmel gravürleri içeren orijinal eser (1819 tarihli) Ahmet Ertuğ’un denetimindeki bir proje ile 2002 yılında Bern’de Stemphere matbaasında ‘elephant folio’ denen boyutta başarıyla yeniden basıldı. 48 adet gravür ve Fransızca metin içerir. Orjinali Paris 1819’dur. Birebirdir, teknik bakımdan mükemmeldir. Sözü geçen eserin Denizler Kitabevi tarafından hazırlanan üç dildeki baskısı ise kuşkusuz birincisi ile mukayese kabul etmez.

Bu sıralar Boğaziçi tarihi yoğun ilgi konusu. Kıraç Vakfı’nın bastığı ve Sinan Genim’in derlediği albümle birlikte İstanbul’un serencamını anlamak mümkün. Ertuğrul Kocabıyık’ın yeniden basımını yaptırdığı Melling Voyage Pittoresque de Constantinople et des Rives du Bosphore bu memlekette kültürel yatırımlara verilen önem ve başarılı çalışmalar için ümit verici bir eserdir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 11.03.2012)

9 Mart 2012

Bir fotoğraf gerçeği

Adem Koçal, ülkemizin en önemli yayınevlerinden Timaş Yayınları'nın tarih editörü. Kendisinin, yayınlanması için çaba gösterdiği tüm kitaplar, gizlenen tarihimize ışık tutar nitelikte. Twitter hesabından bugün yaptığı bir paylaşımda, bu fotoğrafın "Dersimliler" diye bilindiğini ancak aslında Belzec Nazi Kampı'nda çekilmiş olduğunu kaynağıyla birlikte sundu. Kendisine bu güzel bilgi için "Gizlenen Tarihimiz" adına teşekkür ediyorum. Belzec Nazi Kampı hakkında detaylı bilgi ve fotoğraf için şurayı ziyaret edebilirsiniz:

http://www.jewishgen.org/forgottenCamps/Camps/BelzecEng.html

Kızıl Pençe örgütü var mıydı?


Yazar Mustafa Armağan, Kızıl Pençe kitabında, Kazım Karabekir'in üç farklı hatıratındaki izleri sürerek Kızıl Pençe adlı bir örgütün varlığına ve faaliyetlerine dair bilgiler aktarıyor. İbrahim Altay inceledi.

Kazım Karabekir, Cumhuriyet'in kuruluş sürecinin önemli karakterlerinden biriydi. Bu önemi sadece milli mücadele yıllarında Mustafa Kemal Paşa'ya verdiği desteğe ve ordunun silahlanmasına sağladığı önemli katkıya borçlu değildir. Onun en az bunlar kadar önemli bir özelliği, kalem erbabı olmasıdır. O dönemde olayların bu kadar içerisinde olup da hatıratını bu kadar açık sözlülükle yazan pek olmamıştır. Mustafa Armağan da günümüzün önemli tarih araştırmacılarından biridir. Özellikle Kazım Karabekir'ın külliyatına dair araştırmaları dikkate değerdir. Armağan'ın bu minvaldeki son çalışması Kızıl Pençe. Kitabında Armağan, Karabekir'in üç farklı hatıratındaki izleri sürerek Kızıl Pençe adlı bir örgütün varlığına ve faaliyetlerine dair bilgiler aktarıyor.

ÖRGÜT PROTOTİPİ
Kızıl Pençe adı verilen örgüt, içerisinde bulunduğumuz günlerde varlığı ve niteliği tartışılagelen derin yapılanmaların bir prototipini sunuyor. Örgüt kendisine muhalif olanları sindirmek ve susturmak için cinayet dahil her türlü planı uygulamaya koyuyor. Bu planları uygularken kamu otoritesinden gayri meşru şekilde yararlanıyor. Karabekir, Cumhuriyet'in kuruluşuna giden süreçte Mustafa Kemal'le birlikte hareket etti ama kurulan bu yeni devlete nasıl bir biçim verileceği konusundaki görüşleri birbirinin tıpkısı değildi. Kurulacak siyasi, idari ve ekonomik rejim konusunda fikir ayrılığına düştüler. Bu süreç Karabekir'in kendi köşesine çekilmesiyle son buldu. Ta ki 1927'de, Milliyet'te yayımlanan bir yazı dizisine kadar. Bu yazı dizisinde Karabekir'den 'hafif' işlerle uğraşmak yerine anılarını yazması isteniyordu. Karabekir bu öneriyi ciddiye aldı ve anılarını dizi mektuplar halinde gazeteye gönderdi. Bu mektuplarda Atatürk'ün tarih yazımına temel oluştursun diye okuduğu Nutuk'la çelişen, oradaki tezleri çürüten pek çok iddia vardı. Söz gelimi Karabekir, Anadolu'da düşman işgaline karşı hareket başlatma fikrinin Mustafa Kemal'e ait olmadığını iddia ediyordu. Buna benzer daha birçok iddiayı barındıran yazılar 'yukarıdan gelen kesin bir emir'le yasaklandı. Karabekir yılmadı. Anılarını kitaplaştırmak üzere çalışmaya başladı, ilk kitabını kendi imkanlarıyla bastırdı. Kitap baskıdan çıkar topluca alındı ve yakıldı. Karabekir'in evi basıldı, çuvallar dolusu evrakına el kondu. Takibat aralıksız sürdü ama bu kaçma-kovalamaca, Paşa'nın hatıratını yazıp gelecek kuşaklara bir bölümüyle de olsa aktarmasını engellemedi. Kitapta gündeme getirilen iddiaların önemlilerinden biri de Karabekir'e düzenlenmesi planlanan suikast. Kızıl Pençe örgütünü gözle görülür hale getiren, üyelerinin kimlikleri hakkında bilgiler veren olayların düğümü burada çözülüyor. Kısaca söylemek gerekirse, dönemin başbakanı İsmet Paşa'nın bile etki altına alamadığı, adını bugün bile hatırladığımız pek çok önemli ismi bünyesinde barındıran bir örgüt bu...

KIZIL PENÇE
Mustafa Armağan, Timaş Yayınevi, İnceleme, 304 s., 13 TL.

Kaynak: Sabah

7 Mart 2012

"Türk Siyasi Tarihi"nden alıntılar - 2: CHP ve İslam


Dönemin Parti Genel Sekreteri Kasım Gülek, Adana'da yaptığı konuşmada CHP'nin "Türkiye'de kilise çanlarının çalmasına son verdiğini ve ülkeyi bütünüyle İslam'a yönelttiğini" açıkladı. Cumhuriyet, 12 Ekim 1957. CHP lideri İnönü, öfkeli dinsizlik suçlamalarına hedef oluyordu. Bu nedenle danışmanları, konuşmalarında Allah kelimesini olabildiğince sık kullanmasını önerdiler. O da konuşmalarını "Allah yardımcımız olsun" sözleriyle bitirmeyi kabul etti. Cumhuriyet, 15 Ekim 1957. İnönü'nün damadı ve haftalık Akis dergisinin yayıncısı Metin Toker, İnönü'nün evinde her gün Kuran okunduğuna değinmeyi önerdi. Partinin diğer üyeleri de İnönü'nün günlük yaşamına ilişkin ayrıntılardan, örneğin, her yolculuk öncesinde annesinin elini öpüp hayır duasını aldığından söz ederek geleneklere önem veren bir kişi olduğunu kanıtlamaya çalıştılar. Cumhuriyet, 12 Ekim 1957.

Kemal Karpat
(Türk Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları,
Ekim 2011, İstanbul, sf.106.)

"Türk Siyasi Tarihi"nden alıntılar - 1: Dinin siyasete alet edilmesi


Din çeşitli şekillerde siyasete alet edildi. Hükümet'i destekleyen bazı din adamları, Hz.Muhammed'in rüyada Başbakan'a göründüğüne ve devletin mührünü verdiğine dair bir söylenti yaydılar. Buna göre Hz.Muhammed, Menderes'i ülkenin yöneticisi olarak seçmişti. Soyadı Kanunu'nu eleştiren diğer din adamları ise, CHP'lilerin Allah yerine Tanrı sözcüğünü kullanarak bu kutsal isme saygısızlık ettiklerini ileri sürdüler. Bazıları da bir kısım bakanları masonlukla suçladı. Kahire'deki El Ahzer Üniversitesi mezunu ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın danışma kurulu üyesi olan Mustafa Runyun, memleketi Konya'dan adaydı. Camide vaaz adı altında iki saatlik bir seçim konuşması yaparak yasaları çiğnedi. Zafer, 19 Ekim 1957 (Koraltan'ın Kocaeli konuşması); Cumhuriyet, 8, 9, 10, 19, 21 ve 30 Ekim 1957; Ulus, 10 ve 17 Ekim 1957; Dünya, 5 Ekim 1957.

Kemal Karpat
(Türk Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları,
Ekim 2011, İstanbul, sf.106.)

Fatih döneminde surlara ilk çıkan kişi olarak Balaban Bey biliniyordu


Fatih dönemine ait kaynaklarda İstanbul'a ilk giren kişi olarak zikredilen Balaban Bey, Osmanlı döneminde yapılan kutlamalarda da şehre giren ilk kişi olarak anlatılırdı.

İstanbul surlarına ilk bayrağı dikenin Ulubatlı Hasan olduğu kabul edilir ve onun surlara tırmanışı, bayrağı dikişi tarih kitaplarında bir destan havasında anlatılır. Bu bilgi Hammer'den itibaren bilinse de bizim kitaplarımıza yaygın olarak Cumhuriyet döneminde girmiştir. Bu hadisenin kaynağı İstanbul'un fethi sırasında, bizzat orada bulunan Bizanslı tarihçi Francis'tir. Ancak bu bilgi Francis'in eserinin orijinalinde yoktur. Sahte Francis olarak anılan ve daha sonraki tarihlerde Francis'in eserine geniş ilaveler yapan Melissinos'un yazdığı kitapta yer alır.

Ulubatlı Hasan

Francis, İstanbul'un fethi sırasında hadiseleri canlı olarak yaşamış ve şehir Osmanlılar'ın eline geçince kaçmayı başarmıştı. Daha sonra 1477'de, 1401-1477 yılları arasındaki hadiseleri anlatan bir kitap kaleme aldı. Bu eser 1573-1575 yılları arasında Monemvasia Metropoliti Makarios Melissinos tarafından ilaveler yapılarak yeniden yazıldı. Melissinos, Francis'in eserine yaklaşık dört misli daha ilave yapmıştır. Melissinos'un yazdığı bu kitap "Pseudo (Sahte) Francis" olarak bilinir. Gerçek Francis'in 1966 yılındaki yayınında İstanbul'un fethi ile ilgili kısım 2 sayfa iken, sahte Francis'te ise 80 sayfadır.

Melissinos, İstanbul'un fethine çok geniş ilaveler yapmıştır. Bunlardan birisi de İstanbul surlarına ilk çıkanın yeniçeri Ulubatlı (Lupadionlu) Hasan olduğudur. Ulubatlı Hasan'la ilgili yukarıda bahsettiğimiz bilgiyi bir tarafa bırakın, ismi dahi Francis'in eserinin orijinalinde yoktur. Melissinos tarafından sonradan ilave edilmiştir. Ancak bu bilginin nereden alındığı hususu şimdilik karanlık bir noktadır. Muhtemelen Melissinos eseri renklendirmek için böyle bir ilave yapmıştır.

Ulubatlı Hasan'la ilgili bu bilgi başka hiçbir yerde yoktur. Gerek Türk kaynaklarında, gerekse İstanbul'un fethinde bulunmuş yabancı tarihçilerin eserlerinde Ulubatlı Hasan'dan bahsedilmez. Melissinos, Francis'in eserine ilave yaparken şimdi elimizde olmayan bazı kaynakları kullanmıştır. Eğer böyle bir kaynaktan bu bilgiyi almamışsa, Ulubatlı Hasan diye bir tarihî şahsiyet hiç mevcut olmamış olabilir. Belki de Melissinos tarafından tarih kitabını renklendirmek için böyle bir bilgi ilave edilmiştir. Zaten şehirde kuşatma altında bulunan birisinin, o kargaşa esnasında surlara çıkan ilk kişiyi sağlıklı bir biçimde zikretmesi de pek mümkün değildir. Bunlardan dolayı Ulubatlı Hasan diye bir tarihî şahsiyetin olabileceği kanaatinde değiliz.

Surlara ilk kim çıktı?

Türk ve Batılı yazarların eserlerinde İstanbul'a ilk giren kişi ile ilgili farklı rivayetler vardır. Tarihçi Bihiştî şehre ilk giren kişinin babası Karışdıran Süleyman Bey olduğunu belirtir. Bir Romen kaynağında ise İstanbul surlarına ilk çıkanların korkunç görünüşlü beş Türk olduğu ve dev cüsseli Mustafa Bey'in emrindeki askerlerle içeriye girdiği anlatılır.

Fatih dönemi kaynaklarında surlara ilk çıkan kişilerden biri de Arnavut devşirme Balaban Bey olarak gösterilir. Tarihçi Zinkeisen'in dönemin kaynaklarından zikrettiği bu bilgiye göre Balaban Bey, fethin üzerinden 11 yıl geçtikten sonra bile onun bu durumu konuşuluyordu. 1464'te Arnavutluk üzerine sefer yaparken Balaban Bey'in İstanbul'un fethi sırasında surlara ilk çıkan kişi olduğu söyleniyordu. İşin ilginci bu bilgiye nereden ulaştıklarını bilmiyoruz ama II. Meşrutiyet dönemi İstanbul'un fetih kutlamalarında şehre ilk giren Balaban Çavuş olarak gösterilmiştir.

Francis'in tahrif edilen eseri

Francis'in eseri hakkında bu eserin orijinalini de Türkçe'ye çeviren Türkiye'nin en önemli Bizans tarihçilerinden Levent Kayapınar sayesinde geniş bilgi sahibiyiz. Francis'in kitabının orijinali V. Grecu tarafından Georgios Sphrantzes, Ta Kath' Eauton 1401-1477 adı ile 1966 yılında Bükreş'te Romence çevirisi ile birlikte basılmıştır. Francis'in eseri 73 sayfadır. Melissinos tarafından yazılan sahte (Pseudo) Francis de yine Grecu'nun yukarıda adını verdiğimiz eserine ilave olarak In anexa Pseudo-Phrantzes: Macarii Meliseni, Chronicon 1258-1481 adı ile kitabın 149-591. sayfaları arasında Romence tercümesi ile birlikte yayınlanmıştır. Melissinos'un yazdıkları 220 sayfadır. 73 sayfalık gerçek Francis, sahtede 220 sayfaya çıkmıştır. İlave edilen 150 sayfada gerçek Francis'te hiç yer almayan konular ya da yer alan konuların aşırı detaylandırılarak anlatımı vardır.

Melissinos, Francis'in eserini yer yer inanılmayacak derecede tahrif etmiştir. Örneğin Francis oğlunun Fatih'e suikast yaptığı gerekçesiyle öldürüldüğünü anlatırken, Melissinos aynı hadiseyi Francis'in oğlunun Fatih'in cinsel isteklerine cevap vermediği için öldürüldüğü şeklinde zikretmektedir.

Şehit Balaban Bey

Balaban Bey, aslen Arnavut'tur. Matia'da Badera'da doğmuştur. Çocukken Enderun'a alınarak yetiştirilmiştir. İstanbul'un fethinde başarı gösterdikten sonra Fatih döneminde özellikle kendi memleketi olan Arnavutluk'ta isyan eden İskender Bey'e karşı görevlendirilmiştir. 1464'ten itibaren İskender Bey'le mücadele etmiştir. Balaban Bey, İskender Bey'le üç yıl kadar süren mücadelenin sonucunda 1467'de Akçahisar'ı kuşatırken yaralanıp şehit düşmüştür.

1914'te surlara Balaban Çavuş çıkarılmıştı

İttihat ve Terakki iktidarı yönetime geldikten sonra Osmanlı İmparatorluğu büyük toprak ve prestij kayıplarına uğradı. Bu durum Türk milletinde büyük bir yıkıma yol açtı. Bunun üzerine yönetimin toplumu ayakta tutacak milli ve manevi değerleri sahiplenme teşebbüsleri bir kat daha arttı. 1914'te çok büyük fetih kutlamaları yapıldı. Prof. Dr. Vahdettin Engin, 1914'teki kutlamalarda ilginç bir detay bulmuştur. 1914'teki kutlamaları anlatan Tanin gazetesine göre, İstanbul surlarına bayrağı ilk diken kişi Balaban Çavuş isimli bir yeniçeriydi. Gazete bu konuyu şöyle ele almıştı: "İstanbul Hicri 857 senesi Mayıs'ının güzel bir sabahına tesadüf eden 29 Mayıs günü fethedilmişti. Yeniçeri askerlerinden Balaban Çavuş, Hz. Muhammed'in bayrağını ilk defa olarak Topkapı suru üzerine dikip yükseltmeyi başarmıştı."

Son hücum

29 Mayıs Salı günü sabaha karşı Osmanlı ordusu bütün cephelerde hücuma geçti. Edirnekapı ile Topkapı arasındaki kesimde Bayrampaşa Vadisi boyunca top atışları ve lağımlar tarafından yıkılmış ve yer yer tamire çalışılmış surlara saldırıldı. Birbiri ardınca yapılan üç hücum sonucunda Osmanlı askerleri surlardan içeriye girdiler.

İslâm Dünyası'nın en şanlı hükümdarı

Şehrin içlerine doğru hemen hemen her taraftan akan Osmanlı askerleri birçok esir alarak Aksaray'da birleştiler ve Ayasofya'ya doğru ilerlediler. Şehir fethedilmişti, artık II. Mehmed İslâm Dünyası'nın en şanlı hükümdarı ve "Fatih"iydi.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 19.02.2012)

6 Mart 2012

İrlanda'dan Sultan Abdülmecid Han'a teşekkür mektubu

Yedikıta Dergisi'nin Mart 2012 Sayısı'nda, derginin ilgi çeken içeriği dışında bir de hediye var. Osmanlı Devleti'nin yaptığı yardımlardan dolayı İrlanda'dan Sultan Abdülmecid Han'a yollanan mektup, ek olarak veriliyor. Görsele tıklayarak okunabilir halini görebilirsiniz. Blogumuzda bu konuyla ilgili de 2 makale bulunuyor:

1- Osmanlı'nın İrlanda'ya yardımı Avrupa'ya örnek oldu
2- Osmanlı'nın İrlanda'da bıraktığı iz

5 Mart 2012

Sorun yaratan reformlar yaptı



Bazı yöneticiler gerçeklerin üzerinde uçmaya çalışır. Rus Çarı II. Aleksandr onlardan biriydi.

3 Mart 1861 günü bütün Rusyalar çarı II. Aleksandr tahta çıkışının altıncı yıldönümünde toprak serfliğinin kaldırıldığını tantana ile ilan etti.

20 yıl sonra, 13 Mart 1881’de Narodnikler (Halkçılar) tarafından öldürülene kadar Rusya’yı sonuçlanamayacak reformlara sokacaktı. Kırım Savaşı’ndaki yenilgi üzerine bedbaht ve hüsran içinde ölen II. Nikola’nın oğlu olarak tahta geçmişti. Kendisine Rusya tarihleri “Tsar Osvobaditel- kurtarıcı Çar” diye unvan verir.

Aynı yılın neredeyse aynı gününde (4 Mart 1861) Abraham Lincoln Birleşik Devletler başkanı olarak yemin etti. Rus çarının dahi toprak köleliğini kaldırdığı bir dünyada o da Birleşik Devletler’de toprak köleliğini kaldırmak niyetindeydi.

Modern tarihin en kanlı ve yıkıcı savaşlarından olan Amerikan iç savaşı başlamak üzereydi. Abraham Lincoln’ün Amerika’ya getirdiği özgürlük iç savaş ve suikast ile biten hayatı gibi otokrasinin ve feodal despotizmin ülkesinde de II. Aleksandr benzer şartları yaşadı.

Rusya topraklarının üzerindeki yüz binlerce serfin özgürlüğü onları sadece mutsuz etti, geçinecekleri arazileri yoktu. Alet edavatları yoktu. Gleb Uspenski’nin “Çeyrek At” hikâyesindeki gibi bereketli ama haşin Rusya topraklarında her Rus köylü ailesine ancak bir çeyrek at düşüyordu. Sabanı hayvan gücüyle değil köylü karı-kocanın gücüyle çekmek zorundaydılar. Şehirler bu nüfusu emecek yapıya henüz sahip değildi. Moskova ve St. Petersburg sefalet beldeleri haline dönüştü. 19’uncu asır Rusya’sı kıtlık yıllarında kitlevi açlık yaşadı.

Bürokrasi ona düşman oldu
Çar, Balkan Slavlarını ‘Türk zulmü’nden kurtarmayı hedefliyordu. 1877-78 Türk- Rus savaşı boyunca Çar’ın komutanları bir şeye dikkat etti; karşı taraftaki insanlar da iyi çarpışıyordu, savundukları toprağı seviyorlardı. Komutanlar da iyiydi. Kurtaracakları Bulgar köylüleri ise Rus köylülerinden daha iyi düzeydeydi. Aydın Rus subaylarından biri mektubunda “Acaba bizim köylüleri kimin elinden kurtarmamız gerekiyor?” diye yazıyordu. Berlin Kongresi’nde Rusya’nın kaybettiği asker ve para hiç ile sonuçlandı. Gorçakov bu acı sonucu ifade etmekten çekinmedi.

Asıl beteri, Bulgaristan romantik kurtuluş safhasından sonra Almanya-Avusturya blokuna yanaştı ve Rusya’ya dirsek gösterdi. Kurtarılan kardeş, Stalinist soğuk savaş dönemi hariç hiçbir zaman Rusya’nın müteffiki olmadı. Finlandiya’da yaptığı reformlar ise sadece Finlandiya’yı kalkındırdı.

II. Aleksandr’ı o ülke şükranla anar ama bunun için muhafazakar Rus çevreleri ve bürokrasi kendisine düşman oldu. 1881 mart ortalarında Rus otokrasisi uğradığı suikastı bahane ederek liberalizmin her görüldüğü yerde ezilmesine karar verdi. Hatta İstanbul’daki büyükelçisi İgnatyev bile -ki II. Aleksandr onu hiç başarılı bir diplomat olarak görmez ve hafife alırdı- yeni tayin edildiği görevde yani içişleri bakanlığında işçi sendikaları ve Yahudilerin can düşmanı olacak politikalar takip etmeye başladı.

Bazı yöneticiler, coşkun düşünceleriyle gerçeklerin bataklığı üzerinde uçmaya kalkarlar. II. Aleksandr’ın 20 yıllık reform dönemi sadece yeni sorunlar yaratarak kapandı.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 04.03.2012)

Prof. Bernard Lewis: "Türkiye'nin en önemli gücü bağımsızlığıdır"

İslam, Ortadoğu ve Türkiye konusundaki araştırmaları ile tanınan Prof. Bernard Lewis, Türkiye'nin bölgedeki farkının geçmişinden geldiğini söylüyor.

Türkiye’yi, Ortadoğu’nun İslam coğrafyası ile karşılaştırırsak, Türkiye’nin sivil özgürlükler, ekonomik kalkınma, küresel konum gibi alanlarda öne çıktığını görüyoruz. Nasıl oldu da Türkiye diğer ülkelerin arasından sıyrılabildi?
Geçmiş her daim önem arz eder. Günümüz geçmişin ürünüdür. Türkiye’nin gücü, bağımsızlığını hiçbir zaman kaybetmemesinde yatıyor. Türkiye, İran ve Afganistan, bu coğrafyada, bağımsızlığını tamamıyla koruyan yegâne ülkelerdi. Diğer ülkeler Avrupalı emperyal yönetimlere bir şekilde boyun eğdi. Bu üç ülkeyi birbirleriyle ve diğer ülkelerle karşılaştırmayı oldukça ilginç buluyorum.

Bugün Türkiye’de, Osmanlı medeniyetinin ve Türklerin geçmişte Ortadoğu’daki liderlik rolünün romantize edilip, yüceltildiğini gözlemliyoruz. Türkiye’nin, eğitim ve ekonomi alanlarındaki kalkınmasının yardımı ile Ortadoğu’nun küresel statüsünün yükseltilmesi konusunda geçmişteki gibi liderlik rolü üstlenebileceğinin heyecanla savunulduğunu görmek mümkün. Sizce Türkiye, böyle bir gelişime ve değişime önderlik edebilecek potansiyele sahip mi?
Türkiye’nin belirtmiş olduğunuz bölge ülkeleri için öncü rolü zaman zaman oldu ancak kesintiye uğradı ve tersine döndü. Örneğin; astronomi konusunu ele alalım. Tam tarihini net olarak hatırlamıyorum fakat 1600’lü yıllarda dünyada iki tane büyük ve kapsamlı gözlemevi vardı: Bunlardan biri Avrupa’da diğeri ise Türkiye’deydi ve her ikisinde de gökyüzü gözlemleri yapılıyor ve yıldızlara dayalı veriler oluşturuluyordu. Ve başarıları da birbirine eşdeğerdi. Fakat zaman ilerledikçe, başarıları açısından aralarında büyük bir açık oluştu çünkü Avrupa’daki gözlemevi modern bilimin temelini oluşturur niteliğe bürünürken Osmanlı gözlemevi Kuran ile çeliştiği iddialarına dayandırılarak yetkililerce yıkıldı.
İslam ve Batı dünyası arasında pek çok farklılıktan söz edebiliriz. Bu farklılıkların bazıları, neden bir toplumun diğerine göre birtakım alanlarda daha önde olduğuna yönelik açıklama bulmada bize çok önemli ipuçları verir. Türk tarihçilerin bu konuyu açıksözlülükle tartışmasına yönelik saygım sonsuz. Geleneksel tarihçilik anlayışında başarısızlık ve sorumluluk kolay kolay itiraf edilen şeyler değildir. Genellikle başarısızlık ya bir başkasına aittir ya da bir başkasının şeytani kurguları sonucu gerçekleşmiştir. Başarısızlıkla sonuçlanan Viyana kuşatmasının ikinci başarısızlığıyla ilgili Osmanlı yapıtları o kadar açık sözlü ve açık yüreklilikle yazılmış ki. Nerede yanlış yaptık? Ne hatalar işledik? Bu tarz sorular sorulmuş ve yazarlar yenilgiyi hiçbir zaman bir zafer olarak açıklama yoluna gitmemiştir.
Bu, Osmanlı yıllarından bugüne köklenerek gelişen bir gelenek. Birey, grup ya da toplumların yaptıkları bir şey için sorumluluğu üstlenmeleriyle bir başkasına yıkmaları arasında sebep ve sonuç açısından büyük farklılıklar doğar. İşler yolunda gitmeyince sorabileceğiniz iki soru vardır: Nerede hata yaptık ve bize bunu kim yaptı? Eğer soruyu, Müslüman coğrafyada sıklıkla karşımıza çıkan, yani ikinci şekliyle soruyorsanız, bu sizi, sadece toplumsal ve kültürel nevroza olarak tanımlayabileceğim birçok komplo teorisi ile baş başa bırakır. Fakat soruyu ‘nerede yanlış yaptık’ şeklinde soruyorsanız, toplumunuzu doğrudan teste tabi tutmuş olur ve çözüm bulma şansını arttırırsınız. Türkiye’de her iki soru da soruluyor. Özelikle 19. yüzyılda ‘biz nerede hata yaptık’ sorusunun daha sıklıkla sorulduğunu görüyoruz.

Bazıları, Türkiye’yi, İslam dünyasının değişimi için model ülke olarak öne sürüyor. Sizce Türkiye bu coğrafya için model ülke olabilir mi? Örneğin; kadın hakları konusunda Türkiye’den öğrenilebilecek şeyler var mı?
Bence Türkiye örnek teşkil etmelidir. Bir süre için örnek ülke olarak önemli bir rol oynadı da aslında. Fakat Türkiye bugün örnek teşkil etmektense önündeki örnekleri izlemeyi tercih ediyor. Türkiye ile diğer Müslüman ülkelerin arasındaki fark, bahsettiğim gibi, ‘nerede yanlış yaptık’ sorusunun ‘bize bunu kim yaptı’ sorusuna oranla öncelik arz etmesidir. Aradaki fark sorumluluk almak ile sorumluluktan kaçmak arasındaki farktır.

Bazılarına göre Türkiye, İslami kimliğini daha kuvvetli vurgulayarak Ortadoğu’da daha ciddi bir destek görebilir ya da rol üstlenebilir. Siz bu vurguyu doğru buluyor musunuz?
Bu, Türkiye’nin etkisini arttırmak için atabileceği bir adım tabii. Fakat asıl soru, İslam üzerinden nasıl bir etki yaratacağınız ve etkinizi ne yönde ve şekilde değerlendireceğinizdir. Bu soruya pek çok farklı cevap verilebilir. Diğer taraftan, Avrupa’nın ne anlam ifade ettiği de bugün oldukça karmaşık. Ünlü bir Suriyeli, yakın zamanda yazdığı kitabında Avrupalı bir İslam’ın mı yoksa İslami bir Avrupa’nın mı gelecekte bizi beklediğini araştırıyor. ‘Batı’, kavram olarak anlamını kaybediyor. Buna rağmen Batı kültürünün kaybetmediği tek değer, kendini eleştirebilme kabiliyeti. Bu onun kuvvetli noktası.

Sizce Türkiye Ortadoğu’daki İslam ülkelerine önderlik edebilir mi ya da önderlik etmeli mi?
Bu sorunun cevabı, Türkiye’nin, Ortadoğu’yu nereye götürmek isteyeceğinde yatıyor. Eğer Türkiye Ortadoğu’yu Osmanlı’nın halifelik günlerine götürecekse, bence bu çok da parlak bir gelecek vaat etmiyor. Bugünün şartlarında bir Batı blokundan da bahsedemeyiz. Çok daha farklı bir dünyada yaşıyoruz. Ortadoğu’nun önemi de eskiye oranla hızla azalıyor. Bir zaman sonra da önemini tamamıyla yitirecek. Neden böyle düşündüğümü açıklayayım. Arap dünyasının fosil yakıtlar haricinde herhangi bir ürünü yok. Petrol ve doğalgaz haricinde Arap dünyasından ihraç edilen ürünlerin toplamı 5.5 milyonluk nüfusa sahip Finlandiya’nınkileri geçmiyor.

Er ya da geç petrol ve doğalgaz bitecek ya da yerini başka yakıtlara bırakacak. Bunun sonucunda Ortadoğu’nun önemi de kaybolacak. Bu önemin bugün bile azaldığını görüyoruz. Avrupa ve Amerika Ortadoğu ile eskisi kadar ilgilenmiyor. Güç artık daha da doğuya kayıyor. 21. yüzyılın süpergüçleri Çin ve Hindistan ve bu ülkeler ayrıca dünyanın güç odakları olacaklar. Rekabet ve işbirliği gibi konularda bu ülkelerin adı geçecek. Ortadoğu ise bu iki ülke için yalnızca rekabet ya da işbirliklerini güçlendirecekleri bir bölge olarak gündeme gelecek.

Belki İsrail, Ortadoğu’da bir rol üstlenebilir çünkü petrole ya da doğalgaza bağımlı olmadığı gibi kendine has yetenekleri ve insan kaynakları var. Hatta Hindistan ve Çin’in, bugün, İsrail ile yakın ilişki içerisinde olmasını bu şekilde açıklayabiliriz.

Modern iletişimin insanlara, dış dünya ile devamlı iletişimde kalma ve yaşadıkları hayatı ve zor koşulları diğer insanların yaşadığı hayatlar ile karşılaştırma şansı veriyor olması çok önemli bir özellik. En ilgisiz ve eğitimsiz insanlar bile bu sayede karşılaştırma yaparak durumlarının ne kadar kötü olduğunu farkına varabiliyor. Filistinli Arap bir entelektüelin bu konuda çok mühim bir açıklaması var. Diyor ki: “Ortadoğu’da herhangi bir Arabın ortalama bir hayat yaşayabileceği ve kamusal hizmetlerden faydalanabileceği tek yer, ikinci sınıf bir vatandaş olarak yaşayacağı İsrail’dir.” Bu açıklamayı önemli yapan bunu sonunda birinin söze dökmüş olabilmesidir. Yeni olan bu.

Ya Türkiye?
Türkiye henüz bir karar vermiş değil. Önündeki seçenek ya geriye, yani geçmişe gitmek ya da geleceğe bakmak. Bu seçim Türklere kalmış. Hataların değerlendirilmesinin yanı sıra Türkiye’nin yeniliklere ne kadar açık olduğu da verilen kararda önemli bir rol oynayacaktır. İslam dünyasında yenilik (Arapçada bid’a) ‘kınanan’ bir kelime olarak algılanıyor. Bu algının ardında yatan mantık, bütün soruların cevabının tümsel ve nihai bir vahiy üzerinden zaten açıklanmış olduğu ve yeni olanın ayrıca kötü de olacağına dayanıyor. Eğer Türkiye böyle bir yolu tercih ederse, geleceği pek de aydınlık değil. Fakat Türkiye henüz seçimini yapmadı. Bugün, her iki yola doğru da adımlar atmaya devam ediyor. Türkiye’nin hâlâ seçim yapma şansı var.

Türklerin dindarlıklarını kaybetmeden ya da İslam kültüründen ödün vermeden yenilik yolunu seçme kapasitesi hâlâ var, bu değişime olanak sağlayan kültürel koşullarda yaşayan pek çoklarımız gibi. İltimas burada anahtar kelime. İltimas erdemli değildir çünkü kazanımlarınızın, hak ederek değil, aileniz ya da bir yakınınız aracılığıyla gerçekleşmesine dayanır. Eğer bir Türk, ülkesinde bireysel kazanımlarıyla istediği yerlere gelemiyorsa ve bunun için başkalarının aracılığına başvurmak durumunda kalıyorsa ya da ülkeyi terk edip şansını Amerika’da ya da başka bir yerde değerlendirmeyi tercih ediyorsa, burada bir sorun var demektir.

‘Tahminlerim’den yola çıkarak oluşturduğum bir kitapta Türkiye’nin gerilediğini ve din odaklı bir diktatörlüğe dönüştüğünü belirtmiştim. İran’da ise bunun tersini, güçlü bir demokratik hareketlenmeyi gözlemliyorum. Türkiye’nin hâlâ tercih yapma şansı var ancak belirttiğim gibi gidişatın ileriye yönelik olduğunu söylemek zor. Yapı ve yapı karşıtları arasındaki mücadele hâlâ devam ediyor.

Erdoğan’ın, İran’ı, Suriye’de Esad’ı, yani bir Nusayriyi desteklediği için İslami olmamakla suçlaması konusundaki görüşünüz nedir?
Nusayrilik, Müslüman bakış açısında bir sapkınlık olarak değerlendiriliyor. Yani Nusayriler, aslında gerçek Müslümanlar olarak tanımlanmıyorlar. Şii olmalarına rağmen diğer Şiiler ile de pek çok konuda ayrışıyorlar. Sünni-Şii ayrışması bugünkü kimlik tanımlamalarında önemli bir rol oynuyor. Örneğin, uzun yüzyıllar boyunca, Ortadoğu’nun iki büyük gücü Türkiye ve İran’dı. Osmanlılar ve İran Safavileri arasındaki rekabet uzun yıllar boyunca süregeldi. O dönemlerde İran’ın resmi olarak Şiiliği seçmesiyle beraber, Şiilik farklı kimliklerin tanımlanmasında kullanılan bir değer haline geldi.

Laiklik algılaması İslam’da farklıdır

Arap Baharı ülkeleri için laiklik gerçekçi bir hedef mi?

Laiklik, İslam literatüründe bulunmayan bir kelime. İslam ve Hıristiyan dünyası arasındaki bir fark, Hıristiyanların İsa’dan sonraki birkaç yüzyıl boyunca mazlum bir toplum olmasıdır. İslam ise, Muhammed zamanında bir devlete, hatta bir imparatorluğa sahipti. Laik ile kâfir, din ile politika arasındaki farklar İslam coğrafyasında, Hıristiyan dünyasında olduğu gibi tartışılmadı. Bu tarihsel evrime dikkat çekmek gerekiyor. İslam’da coğrafi bir varoluş açıkça reddedilir. Bu bağlamda, Atatürk’ün İslam’a değil de, anavatana, ülkeye ve coğrafi sınırlara bağlılık üzerinden oluşturduğu yeni kimlik İslam’a yabancı.

Dindarlara ayrımcılık yapıldı

Cumhuriyet döneminde dindar Müslümanlara zulmedildi mi?
Ayrımcılığa uğradıkları doğru fakat zulme uğramadılar. Zulüm, tanımı itibariyle acı çekmeyi gerektirir. Bu kavramları nasıl tanımladığımız asıl sorun. Yaşantımın uzun yıllarını geçirdiğim ülkelerde, örneğin İngiltere’de ve ABD’de, zulümden ve ayrımcılıktan bahsederken bu kavramların farklı kademelerde, farklı algılar ve toplumsal etkileşim üzerinden tartışıldığına tanık oldum. Amerika’ya ilk gittiğimde ırk, ten rengi, cinsiyet, din ve diğer pek çok şey üzerinden insanların ayrıştırılmasına çok şaşırmıştım çünkü İngiltere’de bu tür ayrışmalar düşünülemezdi bile.

İran’daki rejimi desteğini yitirdi
İran’da çok güçlü muhalif hareketlerin varlığından söz edebiliriz. Özellikle modern iletişim kanalları, telefon ve e-posta aracılığıyla insanlar birbirleriyle devamlı iletişim içerisinde. Hiç şüphe yok ki İran’daki rejim popülaritesini yitirmiş durumda. İki ana muhalif hareketten bahsedebiliyoruz. Rejim içerisinde ve rejime karşı. İran nüfusunun çoğunluğunun yaşadıkları rejimin bir an önce sonlanmasından yana olduğunu gösteren birçok kanıt var.

Kaynak: Radikal
*Turkish Policy Quarterly’nin (TPQ) bu hafta çıkacak sayısı için yapılan söyleşiyi kısaltarak yayımlıyoruz. Tercüme TPQ editörlerince yapılmıştır. Tam metne www.turkishpolicy.com adresinden ulaşılabilir.

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.