29 Nisan 2012

"Fetih ve Kıyamet:1453"den alıntılar - 2: Topçu Urban meselesi

(Sultan Abdülaziz tarafından İngiltere Kraliçesi Victoria'ya hediye edilen ve bugün İngiltere'de bulunan,
Urban'ın yaptığı şahi top.)

Bizans tarihçileri surları yıkacak ebatta büyük bir top dökülmesi işini Macar (bazı metinlerde Daçya doğumlu) soyundan Urban/Vrban adında bir ustaya mal ederler ve onun hakkında birbirine benzer rivayetleri aktarırlar. Türk kaynaklarında ise bu şahsın adı geçmez. Sadece XVI. yüzyıl sonlarında eserini yazan Âlî, yabancı ustanın adını bozuk bir imla ile de olsa "Dunan" şeklinde verir. Fakat ilk sırada Saruca adlı bir top döküm ustasından söz eder. Onun "300 kantarlık" bir top döktüğünü, benzer şekilde "zümre-i küffârdan Dunan" ustanın yine 300 kantarlık bir top icat ettiğini yazar. Burada adı geçen Saruca aslında II.Murad döneminde de top döküm işiyle uğraşan ve adı dönemin kaynaklarında zikredilen tanınmış bir şahsiyettir. Bu bakımdan II.Mehmed'in top dökümü işinin başında Saruca'nın olduğuna şüphe yoktur. Ona sonradan Âlî'nin ifadesiyle, "icâd ettiği" yeni tip topuyla Urban katılacaktır. Yani Osmanlılarda top döküm işinde yalnızca Urban'ı öne çıkarmak doğru değildir.

Feridun Emecen
(Fetih ve Kıyamet: 1453, Timaş Yayınları,
Mart 2012, İstanbul, Sf.195-196.)

Hollanda elçisi, Aziz Mahmud Hüdayi'nin elini öperek saraya girebilmişti

(Şeyh Aziz Mahmud Hüdayî türbesi)

"Elçiyi himayesine alan Vezir Halil Paşa, Haga'yı kayığa bindirip Üsküdar'a geçirdi ve Osmanlı sarayında büyük itibarı olan Şeyh Aziz Mahmud Hüdayî'nin elini öptürdü. Hollanda elçisinin saygısını beğenen şeyhin tavsiyesi üzerine Haga, 1 Mayıs 1612'de Topkapı Sarayı'nda Birinci Ahmed'in huzuruna kabul edildi. Haga, Sultan Ahmed'in huzurunda, "Kralımızı kulluğa kabul buyurup, gemilerimizi başka bayrakla yürütmek minnetinden bizi kurtarırsanız memnun kalacağız" dedi. Katolik İspanya'ya karşı eskiden beri Avrupa'daki mücadeleleri destekleyen Osmanlı yönetimi, Hollanda'ya istedikleri ticaret imtiyazlarını verdi."

Erhan Afyoncu
(Bugün, 29.04.2012)

Tamamını okumak için tıklayınız.

Venedik Sarayı’nın hikayesi


1797 yılında 1 Mayıs’ta Napolyon Bonapart İtalya fethinin ilk büyük ganimetini topladı. Fransız maliyesinin kasalarına giren yüksek meblağın dışında, Venedik’in San Marco’sunu süsleyen ünlü atlar birçok eserle birlikte Fransa’ya gidiyordu. “Haydan gelen huya gider” demeyelim ama bu dört atı Venedikliler 593 yıl önce 1204 yağmasında şehrimizin Hipodrom’undan çalmışlardı. Bir müddet sonra Fransa bunları geri vermek zorunda kalacaktır.

Repubblica Serenissima kara talihine gömüldü, tam 11 asırdır Adriyatik’e ve Doğu Akdeniz’e kılıçtan çok ticaretle hükmeden akıllı Venedik Cumhuriyeti sona ermişti. Kaybettiği güzellikler içinde bugün İstanbul’da Tomtom Kaptan Sokağı’ndaki Venedik Sarayı da vardı. İstanbul’un en güzel elçilik sarayı Fransa sefaretine geçti.

Devran değişti, Napolyon parlak zaferlerinin sonunu Moskova’da gördü. Ardından 1815 Viyana Kongresi’nde Avusturya dışbakanı Prens Metternich Venedik’i ustalıkla Napolyon’un Avusturya adını verdiği imparatorluğa kattı. Tabii İstanbul’daki Venedik Sarayı da Avusturyalıların oldu. Adı bu kadar geçen Avusturya’nın İstanbul’daki elçiliğini başka yerde aramayın; Avusturya büyükelçileri Venedik Sarayı’na yerleştiler. Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim; binayı ve içindeki tablo ve büstleri hatta Venedik balyosunun (elçi) tahtıveranını gözleri gibi korudular.

Mütarekenin meşum günlerinde belki de haklı tek olay vardı; şehre çıkan bir İtalyan birliği doğrudan Venedik Sarayı’na gitti ve Avusturya-Macaristan sefiri Marki Pallawicini’yi (aslında soylu bir İtalyan ailesindendi) binadan memurları ve evrakı ile birlikte çıkarıp binayı sahiplendi.

Bugün yüzü gülen bina İtalyan büyükelçilerinin İstanbul’daki ikametgâhı; şu andaki ev sahibi de Venedikli bir aileden gelen büyükelçi Scarante... Avusturyalıları sorarsanız, Devlet-i Aliyye’nin Yeniköy’de tahsis ettiği ve Balyanlara inşa ettirilen İtalyan neo-Rönesans üslubundaki eski yazlık büyükelçi ikametgahını başkonsolosluk olarak kullanıyorlar. Tarih bazen her şeyi yerli yerine oturtur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 29.04.2012)

Cami olmaktan çıkan camiler

(1937 yılında açıklanan satılacak camiler listesinde yer alan Kastamonu’ndaki Küpçügez Camii.)

70 ila 50 sene evvelinin camiyi ambar yapma, kışla yapma olaylarını tekrarlamak ne tarihi açıklamaya ne de politika yapmaya yeter.


Türkiye iki cihan harbinin birincisine savaşan güç olarak katıldı. Denebilir ki, Britanya İmparatorluğu bütün savaş boyunca esas olarak Türk imparatorluğu ile Süveyş’ten başlayarak Ortadoğu’nun her yerinde çarpıştı; müttefiklerimizden hiçbiriyle bu derece yoğun çarpışmamıştır. Çanakkale ise (Gallipoli) Britanya hükümetini de halkını da fevkalade sarsan bir savunmaydı. Bu nedenle savaşın suçlusu, onu başlatan Almanya ve Avusturya değil de adeta Türkiye olarak görüldü.

İmparatorluk bu savaşta ilk defa umumi seferberlik ilan etti. Askerlikten muaf tutulan medreseliler ve gayrimüslimler bile silah altına alındı. 1.5 milyon asker bu devletin gördüğü bir kalabalık değildi. Toplanan askere ne silah, ne kalacak yer, ne de tayın verilebildi. Medreseler, camiler, zaten harap halde olan vakıf eserler ve İstanbul halkı askeri barındırıp beslemekle görevlendirildi. Zaten 1912-13 kışında Balkan felaketini yaşayan Türkiye’nin İstanbul, Bursa ve Edirne gibi şehirleri perişan muhacir dalgalarını barındırmak zorunda kalmıştı. Camiler cami olmaktan çıktı. Başka ne yapılabilirdi ki?

Sinan’ın mescitlerinden bahseden Müslüman yok
1939’da Türkiye cihan harbine girme hatasını işlemedi. Ama savunma tedbirlerini aldı, almak zorundaydı. Gene 18 milyon tahmin edilen nüfusun 1 milyonu silah altına alındı. Askere alınan bu gençlerin iktisadi hayatta yarattığı eksiklik ve çöküntü malum. Dağları ve şehirleri asker kaçaklarının doldurmaması ve bunların karınlarını doyurmak için soygun yapmamaları insanlarımız için büyük fazilet, idare açısından da büyük başarıdır. Tabii ki birtakım camiler gene kışla olarak kullanıldı. Köylünün mili savunma için katırı öküzü toplandı, barındırılacak yer yoktu, nereyi buldularsa koydular. Bürokrasi o gün de bugün de ucuzcu, kolaycıdır.

Camiler haraptı ve vakıfları onun bunun elindeydi. Gülünç kiralarla orada oturanları kimse diline dolamıyor ve hatırlamak istemiyor. Oysa camiler ve eserler vakıflarının geliriyle yaşar. Tabii ki bütün vakıf eserler asırlık tahribatıyla hayatlarına devam etti. “Devlet camilere bakmıyor” dendi; caminin vakfına çöreklenip bugün dahi yaptıkları gibi Osmanlı’nın ördüğü kalın duvarı yer kazanmak için oyana kimse bir şey demedi, demiyor da... Türkiye zenginleşti, bazı hayırseverler ve hemşehriler bu eserlere el atmaya başladı. Ama vakıflar önemli bir genel müdürünü hatırlamak zorunda. Göreve orta halli geldi, orta halli gitti. Yusuf Beyazıt’ın zamanında vakıf mallara envanterle el atıldı, kiralar yükseltildi, artan gelirle restorasyon da artı. Az iş değildir.

Bizim Türk milleti sessizce ama kesin tavırla inandığını ve prensiplerini uygulamayı bilmez. Bütün Akdeniz toplumları gibi laf kabalığını, çene düşüklüğünü ve gösterişi tercih ederiz. Namaz kılmayan öğretmen namaz kılanı sevmiyorsa küçümseyici tavır sergileyip laf atar, öbürleri de aynı şeyi yapar ve memurla amir arasında da böyle çekişmeler olur. Tek parti devrinde tek partinin icabından olarak bu tip slogancılık çok makbuldü. Ama demokraside de öyle oldu, 1970-1980 arasında insanlar sokaklarda birbirini vurdu. Kasabanın laf atma kültürü önce gelir.

70 ila 50 sene evvelinin camiyi ambar yapma, kışla yapma olaylarını tekrarlamak ne tarihi açıklamaya yeter ne de politika yapmaya, üstelik yeterince delil de ileri sürülmüyor. Falan mahallelerdeki camilerin depo yapıldığı söyleniyor ama Menderes’in imar çalışmaları sırasında rölöveleri ve albümleri bile çıkarılmadan tarihe gömülen Mimar Sinan mescitlerinden, Beyazıt’ta yıkılan Kemankeş Kara Mustafa Paşa Camii ve medresesinden, Topkapı’daki Kara Ahmet Paşa’nın Mimar Sinan eseri zarif sebilinden (ki bence istisnai bir Rönesans tipi fontanaydı, inşaat makinelerini dayayıp yıkılışını gözümle gördüm) bahseden Müslüman yok. Bu memleketin tahribi şu veya bu grubun işi değildir. Toptan yaptığımız bir kepazeliktir.

Bu gibi envanterlerin çok ciddi olarak tespiti gerekir, ondan sonra tahrip edilen eserlerin araştırılması, fotoğraf ve belgelerin çıkartılması ve pek kimsenin yanaşacağını zannetmiyorum ama gerekli istimlak ve restitüsyon yani ihya safhasına geçilmesi lazımdır. Orada tabii bazılarının cebi yanabilir. Ama en çok maliyenin tazminatı gerekiyor, bunu programa alacak adamı alkışlamak isteriz.

Süleymaniye’nin etrafı hâlâ ulusal kepazelik halinde
Muhteşem Süleymaniye’nin etrafı hâlâ ulusal kepazelik halinde. 1930’larda Biyoloji Enstitüsü’nün yapılışını tenkit ettilerdi, etmekle kaldılar. Neyse ki mimar merhum Ekrem Hakkı Ayverdi bir fazilet örneği gösterip Başbakan Adnan Menderes’e bu eserinden dolayı sıkıntı duyduğunu söyledi, üst kısımlarının tıraş edilmesini istedi ve yaptırdı. Peki, camiin ön tarafındaki çoğu kaçak olduğu anlaşılan çirkin briket binalar ve Haliç’e kadar uzanan bütün dokuyu berbat eden dokulaşma ne olacak?

Piyale Paşa Camii’nin etrafındaki kötü binaları yıkmaya kalktığında Başbakan’a yapılan tenkit ve hücumları hatırlıyoruz, yıktırmak istediğinde aldırmadı ve yıktırdı.

Bu kadar belediyenin ve vatandaşın da aynı cesareti göstermesi gerekmez mi? Bunlardan pek söz eden yok. Kampanya açacaksanız daha ciddi olun.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 29.04.2012)

"Fetih ve Kıyamet:1453"den alıntılar - 1: Tahttan indirilişi ve Manisa günleri
(1446-1451)


Manisa yılları onun ileride yapacağı bütün idari ve siyasi işleri adeta inceden inceye tasarladığı bir devreyi teşkil etti. Sadece ilerideki iktidar yıllarını düşünmüyordu, aynı zamanda kendini daha iyi yetiştirmenin gayreti içine de girmiş bulunuyordu.

Batı literatürüyle tanışması ve Avrupa'daki gelişmelerle yakından ilgilenmesi, muhtemelen bu yıllarda esaslı şekilde başladı. Arapça ve Farsçayı biliyordu, geleneksel eğitiminden dolayı Doğu kültürüne zaten aşinaydı; daha ilk saltanatında çeşitli alimleri huzurunda tartıştırmış; onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışmıştı. Ama muhtemelen bunu yeterli görmemekteydi. Manisa'da iken büyük bir siyasi hedef olarak Kostantiniye'ye öncelik verip planlarını buna göre yaparken, aynı zamanda onun kültürel temellerini öğrenmek için iştahlı bir isteklilik sergiliyordu. Rumcayı bu dönemde ilerletmiş olması mümkündür. Ayrıca İtalyan devletleriyle olan ilişkiler dolayısıyla Latin kültürünü öğrenmeyi de hedeflemiş olabilir. Onun İtalyanca öğrenmeye çalıştığına dair karineler mevcuttur. Bu lisanı anlayabilecek ve konuşabilecek kadar bildiği tahmin edilebilir. Zira yanında İtalyan asıllı müşavirlerin bulunması; ayrıca oğlu II.Bayezid'in de İtalyanca konuşabildiğine dair çağdaş bir gözlem, bu hususta önemli bir işaret olabilir.

II.Mehmed'in ikinci defa tahta çıktığı ve İstanbul'u önemli bir hedef haline getirdiği dönemlerde, bazı Batılı gözlemciler bu genç sultanı çok iyi yetişmiş, birçok dil bilen bir hükümdar olarak takdim ederler. Her şeyi kendi tekeline alma, büyük tarihi olayları öğrenme tutkusu, Kostantiniye'nin başkent olduğu büyük bir dünya imparatorluğu tesis etme düşünceleri ve bu yoldaki kararlılığı hep bu beş senelik şehzadelik yıllarının ürünüdür.

Onun ilgisini çeken kitaplar arasında özellikle harp usullerine dair olanlar öndeydi.

Feridun Emecen
(Fetih ve Kıyamet: 1453, Timaş Yayınları,
Mart 2012, İstanbul, Sf.128-129.)

26 Nisan 2012

"Dünya Savaş Tarihi" seti kampanyası

Timaş Yayınları ve Kitapyurdu.com'dan harika bir kampanya. 5 ciltlik "Dünya Savaş Tarihi", 250 TL yerine 187.50 TL. Üstelik kargo ücretsiz ve 10 taksit yapılabiliyor. Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak sipariş verebilirsiniz:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=600646

Aydın'da "Osmanlı Günü" kutlaması

Hükümet meydanı, 1914.

22 Nisan 2012

Sayın Kılıçdaroğlu, işte ahır yapılan camilerin belgesi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu birilerine pek bir celallenip "Hiçbir dönemde, hiçbir cami ahır yapılmadı!" demiş.

Bence bu kadar iddialı konuşmasaydı iyi ederdi, zira partisinin tarihindeki karanlık noktaları ondan çok daha iyi bilen İsmet Paşa bile bu derece kesin konuşmaktan kaçınmıştı.

Nasıl mı? Anlatayım.

1966 yılı sonlarında genç Başbakan Süleyman Demirel ile o zamanki CHP Genel Başkanı İsmet İnönü arasında sert bir polemik cereyan eder. Erdoğan-Kılıçdaroğlu arasındaki cami polemiğinin benzeri Demirel ile İnönü arasında yaşanır. Demirel, CHP'yi camileri kapatmakla suçlamış, İnönü ise cevabında şöyle demişti:

"CHP hükümetleri zamanında hiçbir cami ve mescit ve buna mümasil (benzer) ibadethaneler kapatılmamış ve ibadete açık tutulmuştur. Başbakan biz CHP'nin ne zaman ve hangi cami ve ibadethaneleri kapattığımızı ispat etsin. Cami ve ibadethaneler her zaman açık bırakılmış ve kimseye bu hususta baskı yapılmamıştır."

46 yıl arayla ne müthiş bir benzerlik değil mi? Ama CHP hep böyledir... Başkanlık koltuğuna oturan zat, o gün Demirel'e karşı söylediğini, bugün Erdoğan'a karşı söylemekte sakınca görmüyor. Her iki başkanın da hemen hemen aynı kesinlik ifadesiyle konuştuklarına dikkat edin lütfen.

Yalnız Kılıçdaroğlu'nun daha kendinden emin konuşmasını neye bağlamak gerekir? İsmet Paşa'dan daha bilgili olmasına mı, yoksa cahil cesaretine mi? Okuyun ve kararınızı kendiniz verin:

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1276971&title=sayin-kilicdaroglu-iste-ahir-yapilan-camilerin-belgesi 

Mustafa Armağan
(Zaman, 22.04.2012)

Kansız reform asrının padişahı

(25 Nisan doğumlu Abdülmecid Han imparatorluğu yeniledi, kanun ve nizamın yerleşmesini sağladı.)


25 Nisan 1823’te doğan Abdülmecid’in babası Sultan II. Mahmud Han sert bir hükümdardır, ama yeteneklidir. Unutulmaz bir müzisyendir fakat buna rağmen “Bu musiki ile muharebe edilmez” diyerek Mehter takımını lağveden ve Muzika-ı humayunu kuran bir reformcudur.

Genç Sultan Abdülmecid Han 1839’da 16 yaşında tahta oturduğunda nasıl bir imparatorluğun başına geçmişti, gözden geçirmek lazım. Klasik ordu lağvedilmiş gibiydi, yenisinin kuruluşu tamamlanmamıştı. Yunan ayaklanması milli bağımsızlıkla sonuçlanmıştı ve arkası gelecekti; imparatorluk milliyetçi başkaldırılar çağına girmişti. Başlanan reformlarla şekillenen yeni bürokrasi genç hükümdarın yardımcısı olacaktı.

Sultan Abdülmecid Han yanlış tanıtılır. İçkiye, kadına, israfa düşkün diye portresi çizilen bu hükümdarın başka hiçbir Osmanlı padişahında rastlanmayan sezileri ve karakteri vardır. Devletin bürokrasisine güvenir ama genel tavrı teslimiyet değil, nitelikleri anlamaktır. Osmanlı’nın hiçbir devrinde bu kadar zıt görüşlü ve birbiriyle ayrı yollardan gelen devletlilerin oturup bir arada iş yaptıkları görülemez. Genç padişah bu adamların her biriyle şahsi temas halindedir.

Tarihin en kuvvetli idari kadrosu
Belirli hedefleri vardı; imparatorluğun yenilenmesi, kanun ve nizam hâkimiyetinin yerleşmesi, büyük devletlerle uyumlu bir politika bunun başında geliyordu. Eski imparatorluğu okullaşma, sağlık hizmetleri, bayındırlık, ulaştırma ve haberleşme ile yenileştirmek işini ehil bürokrasiye bıraktı. Tıbbiye mektebi de mühendislik de onun döneminde gelişti. Hukuk eğitimi onun zamanında hem eski medreseliler hem de hukuk mektebi çevrelerinde rekabetle kendini yenilemeye başladı. Subay sınıfının eğitimi yeniden düzenlendi. Türk ordusuna diğer büyük Avrupa devletleri ile birlikte eş zamanda kurmay yetiştiren Erkân-ı Harb Mektebi’ni teşkil etti. Mülkiye kuruldu, maliyeciler yetiştirildi. Tercüme odası ile lisan bilen yeni bir sınıf ortaya çıkarıldı. Bunlar yapılırken Sultan Abdülmecid Han hiçbir siyasi idam cezasını imzalamadı.

1839’un 3 Kasım’ında verdiği, Osmanlı İmparatorluğu’nun haklar beyannamesi derecesindeki Hatt-ı Humayun’la devletin beynelmilel hukuk ilkelerine bağlı olduğunu ilan etti. Tebaanın arasındaki eşitlik bir kere daha vurgulandı. Ve işin ilginç yanı Osmanlı İmparatorluğu kendi resmi dininden olmayan uyruklarına da bakanlık, sefirlik, valilik dahil her türlü görevi verdi. Bu hoşgörü ve bilgeliği çok dinli ve dilli diğer imparatorluklarda ne Rusya’da ne Avusturya’da görmek mümkündü. İmparatorluk bir daha tarihte görmeyeceği kadar kuvvetli kişilerden oluşan bir idari kadro tarafından yönetiliyordu.

Padişah bünyece zayıftı, müteverrimdi. Kendisinden sonra tahta geçen sağlıklı kardeşi Sultan Abdülaziz Han’dan sonraki bütün padişahlar Sultan Abdülmecid Han’ın oğullarıdır.

Musikiye düşkündü, döneminde alaturka musiki batı musikisi ile birlikte gelişti. Kardeşi Sultan Abdülaziz de Sultan Murad da batı tarzı eserler bestelemiştir. Sultan Abdülhamid Han da batı musikisini severdi. Bununla birlikte saray ve Osmanlı aydın muhiti geleneksel batı musikisini bir sentez halinde devam ettirdi. Biz Abdülmecid Han’ın yaptırdığı Dolmabahçe saray tiyatrosunu önce umumi helâya çevirdik, sonra da stadyum yaparken yıktık.

Onun dönemi batı dillerinin ve edebiyatlarının Türkiye’ye girdiği çağdır. Ama en iyi İran edebiyatı araştırmaları ve şark dilerline ait lugatlar da o zaman ortaya çıkmış veya eski yazma nüshalar basılacak kadar çok kullanılmaya başlamıştır. Çok kişinin sandığının tersine Türkiye arkeoloji bilimine de o zaman ilgi duymuştur. İlk müzemiz Aya İrini Kilisesi de onun zamanında kuruldu.

Sultan Abdülmecid Han babası II. Mahmud gibi Topkapı Sarayı’nı sevmemiştir. İmparatorluğun evi olarak Dolmabahçe Sarayı’nı kendi yaptırdı. Bu israf değildir, 19’uncu asır devletinin törenleri ve temsiliyle çok gereksinim duyacağı bir yapıydı. Yoksa dış büyük devletlerle kıyaslanmayacak kadar mütevazı saray hayatı orada da debdebeden uzak geçmiştir. Osmanlı borçlanmasının asıl nedeni Kırım Savaşı’dır. Paris antlaşmasıyla Avrupa devletler birliğine girildi ve Sultan Abdülmecid Han devri onun genç yaşta ölümüyle kansız reformlar asrı olarak tarihe yazıldı.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 22.04.2012)

21 Nisan 2012

"Yakın Tarihin Gerçekleri"nden alıntılar - 2: Son padişahın hazin öyküsü

(Sultan Vahideddin'in Şam'daki Mimar Sinan eseri olan Süleymaniye Camii'ndeki mezarı.)

Sultan Vahideddin ayın 17'sinde 11 kişiyle İstanbul'dan ayrılıyor. Doktoru Reşat Paşa, yaveri, yakın damatlardan biri, sekreteri, Harem ağalarından biri, oğlu Ertuğrul Efendi yanında olan isimlerden bazıları... Peki cebinde ne var padişahın? Hemen hemen hiçbir şey yok. Kendi altınları, yüzükleri, kasasındaki değerli eşyalar; eş ve kızlarından hiç kimseye de bir şey almıyor. İşin özü maalesef bir çanta dolusu eşyayla vatanını terk ediyor. Yanındaki bu küçük mal varlığı hiç de fazla bir meblağ olmamasına rağmen kendisi maalesef onu da doğru dürüst harcamayı bilmiyor. Parayı maiyetindeki insanlardan bir tanesi alıyor ve Monte Carlo'da kumar oynayarak kaybediyor...

Özetle padişah sefaletin tam sınırında... Bundan sonra zaten bilindiği üzere 5 sene kadar daha yaşayacaktır. Babadan kalma bir hastalığı vardır: verem. Anormal derecede sigara içer. Verem olması hasebiyle zaten çürük olan ciğerlerine rağmen çok fazla sigara içmeye devam etmesinden de anlaşılacağı üzere çok uzun yaşamamıştır. Son torunu Necla Sultan'ın doğduğu kendisine tebşir edildiğinde vefat ediyor. Artık müjdeye de dayanacak hali yok. Ardından alacaklılar hücum ediyor. 26 yaşında sürgün olarak babasının yanına gelen Sabiha Sultan küpelerini yollayarak cenazeyi hacizden kurtarıyor. Bu sefer de nereye gömüleceği konusu dert oluyor. Damadı Şehzade Ömer Faruk Efendi kurşun tabut içinde naaşı alarak Beyrut'a getiriyor. Beyrut'ta bir devlet reisi olarak ihtiramla karşılanıyor. Ardından Şam'da da aynı şekilde bir tören vuku buluyor. Bu esnada Suriye cumhur reisi (Ömer Nami Efendi'nin babası Sultan Abdülhamid'in damadı) Ahmet Nami Bey idi. O gereken ihtiramı gösteriyor. Vahideddin, Şam'da Mimar Sinan'ın eseri olan Süleymaniye Camii'nde hazireye gömülüyor. Kendisinin mezarı hala burada bulunmaktadır. İşte bir hazin hikaye de bu şekilde noktalanıyor.

Türk-Müslüman düşüncesinde sosyolojik olarak Cevdet Paşa'nın ifade ettiği gibi "Devlet vahyin eseridir.". Yani Müslümanlara, insanlara verilen ilahi aklın kabul ettiği bir organizasyondur. Onun için her zaman devleti mukaddes bilirler. O fakr u zarurette hazineye el sürmemeleri bunun göstergesidir. Bu çok önemli, üzerinde durulması gereken bir husustur. Siyasi amaç için devlet ve millet kurumlarını yıpratmak Osmanlı imparatorluk geleneğinde de, millet anlayışında da yoktur.

İlber Ortaylı
(Yakın Tarihin Gerçekleri, Timaş Yayınları
Nisan 2012, İstanbul, Sf. 69-70-71.)

"Yakın Tarihin Gerçekleri"nden alıntılar - 1: Balkanlardaki Osmanlı mirası


Balkanlardan ne Roma-Bizans ne de Osmanlı mirası silinebilir. Balkanların tarihini kendi inancımıza göre tekrar yazamayız, inşaa edemeyiz. Arangio Ruiz'in Roma hukuk mirası için söylediği bir deyimi Osmanlı mirası için kullanmak mümkündür:

Volendo e non volendo, sapendo e non sapendo; siamo tutti Osmanisti (Romanisti)...

Yani istesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de hepimiz Osmanlı'yız...

Balkan yarımadasının kültürü, toplumsal kurumları ve problemlerini anlamak için Osmanlı tetkikleri kaçınılmazdır; o dönem bilindiği ölçüde Balkanlar anlaşılabilir.

İlber Ortaylı
(Yakın Tarihin Gerçekleri, Timaş Yayınları,
Nisan 2012, İstanbul, Sf. 35-36.)

18 Nisan 2012

"Tarihi Değiştiren Kadınlar"dan alıntılar - 2: Kraliçe Victoria

Kraliçe Victoria, düğününde beyaz gelinlik giyen ilk kadındı.

On sekizinde tahta çıktı. 63 yıl 7 ay İngiltere'nin başında kalarak bir rekor kırdı.

Uzun süren iktidarı döneminde İngiltere, sanayi devrimini yaşadı, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçti, en geniş sınırlarına ulaşarak "Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk" oldu.

Üç ayrı suikast girişiminden yara almadan kurtuldu. Saldırıların artması üzerinde İhanet Yasası çıkarıldı.

64 yıl boyunca tahtta kaldı.

İrlanda'da patlak veren patates kanseri hastalığı sonucu ortaya çıkan kıtlık 4 yıl içince 1 milyon kişinin canına mal olmuş, Osmanlı İmparatoru Abdülmecid, İrlanda'ya 10 bin pound yardım göndermek isteyince Victoria bu yardımı reddetmişti. Çünkü kendisi sadece 2 bin pound yardım gönderebiliyordu.

Düğününde beyaz gelinlik giyen ilk kadındı! Onun ardından beyaz gelinlik dünya çapında moda oldu.

Kocasının ardından 10 yıl yas tuttu ve sürekli olarak siyah giydi.

Uzun süren iktidarı boyunca monarşinin meşruti boyut kazanması yönünde ciddi adımlar attı.

İddialara göre Osmanlı arması fikri, Victoria'dan çıkmıştı. Fransa'nın Sultan Abdülmecid'e "Legion" nişanı vermesi üzerine harekete geçen Kraliçe Victoria, bir arma tasarımı yaptırıp Sultan Abdülmecid'e hediye etmişti. Bu iddiaya göre, güneş, hükümdar tuğrası, Osmanlı sancağı, adaleti temsil eden terazi ve Kur'an-ı Kerim gibi birçok sembolle Osmanlı'yı anlatan armanın fikir kaynağı Britanya Kraliçesi Victoria'dır.


Ali Çimen
(Tarihi Değiştiren Kadınlar, Timaş Yayınları, 
Ocak 2012, İstanbul, Sf. 160-161.)

Şehir ve Mimari Üzerine Konuşmalar: "Yaşayan Mimar Sinan'ı Anlamak"

Görselin üzerine tıklayarak detayları daha rahat okuyabilirsiniz. Dolu dolu geçecek bir etkinlik olması dileğiyle.

16 Nisan 2012

"Tarihi Değiştiren Kadınlar"dan alıntılar - 1: Kösem Sultan

Sırp asıllı olduğu belirtilse de 1603 yılında Yunan sahillerine yapılan bir baskında Osmanlılara esir düşmüş bir Rum olabileceği de söylenir. Kendi isteğiyle Müslüman olmuştur.

Sultan I.Ahmed, görür görmez Kösem'e vuruldu ve hatta daha önce saltanat tarihinde görülmedik şekilde, onunla evlenmeden tahta çıkmayı reddetti!

Otuz dört yaşında Valide Sultan oldu. Kocası I.Ahmed, oğulları IV.Murad ve İbrahim ve torunu IV.Mehmed'in saltanatları esnasında imparatorluğun en önemli aktörüydü.

Sözü geçtiği sürece Hıristiyan cemaatleri korumak için elinden geleni yaptı.

Devlet işlerine müdahale ettiği yaklaşık 50 yıl boyunca Ocak Ağaları'ndan yardım aldığı için sözünün geçtiği anarşi dönemi tarihe "Ağalar Saltanatı" olarak anıldı.

Olağanüstü boyutlara ulaşan ve Osmanlı hazinesinden bile daha çok olduğu iddia edilen serveti, öldüğünde hazineye devredildi.

Öldürülmesinde rol oynadığı padişah Genç Osman, Osmanlı tarihinde ordu darbesi sonucu katledilen ilk padişahtı. Yedikule zindanlarında boğulmadan önce, yarı çıplak at üzerinde gezdirilmiş, suratına tükürülmüş ve çeşitli kötü muameleye maruz kalmıştı.

Ali Çimen
(Tarihi Değiştiren Kadınlar, Timaş Yayınları,
Ocak 2012, İstanbul, Sf. 118-119.)

12 Nisan 2012

"Tarihi Değiştiren Olaylar"dan alıntılar - 3: Berlin Duvarı

"Sayın Genel Sekreter Gorbaçov, eğer Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa için barış ve refah arıyorsanız, eğer liberalleşme istiyorsanız, bu kapıya gelin! Bay Gorbaçov, bu kapıyı açın! Bay Gorbaçov, yıkın bu duvarı!"
ABD Başkanı Ronald Reagan, 1989'da Batı Berlin'deki Brandenburg kapısı önünde yaptığı konuşmada dünyaya (Ruslara!) sesleniyor.


Doğu Alman askerlerinin gözetiminde Berlin Duvarı inşa ediliyor.
Fotoğraflar içinhttp://www.cs.utah.edu/~hatch/berlin_wall.html


18 yaşındaki Doğu Alman vatandaşı Peter Fechter duvarı aşıp batıya kaçmaya çalışırken Doğu Alman sınır muhafızları tarafından yakalanıp duvar dibinde kurşuna dizildi. Fechter'in bu fotoğrafı 17 Ağustos 1962'de dünya basınına düştü.

Ali Çimen
(Tarihi Değiştiren Olaylar, Timaş Yayınları,
Mart 2007, İstanbul, Sf.253, 256, 261.)

10 Nisan 2012

"Tarihi Değiştiren Olaylar"dan alıntılar - 2: Nürnberg Mahkemeleri

Hitler'in sağ kolu Hermann Göring, Nürnberg'de yargılanan en yüksek dereceli Nazi subayıydı. Mahkeme boyunca yeri geldiği zaman kahkahalar atarak mahkeme heyetiyle psikolojik savaş yapmış, son ana kadar haklı olduklarıno savunmuş, idam cezasına çarptırıldığını öğrendikten sonra da hücresinde sakladığı siyanürlü ampulü ısırarak intihar etmişti.

"Dünyadaki tüm insanlara sesleniyorum. Böyle bir şey bir daha asla olmamalı. Kurtardığımız insanların yüzünü gördüm. Cehennemden gelmiş gibiydiler."
Anatoly Shapiro
Auschwitz toplama kampını Almanlardan Alan Kızıl Ordu subaylarından

"İdam...İdam...Desenize güzel hatıralarımı kaleme alamayacağım!"
Nazi Dış İşleri Bakanı Joachim von Ribbentrop
(Nürnberg Mahkemeleri'nde idam cezasına çarptırıldıktan sonra)

Ali Çimen
(Tarihi Değiştiren Olaylar, Timaş Yayınları,
Mart 2007, İstanbul, Sf.130, 135.)

"Tarihi Değiştiren Olaylar"dan alıntılar - 1: Farklı bir Rönesans yorumu



"Avrupa Rönesans'ı 15.yüzyılda başlamadı. Bilakis Avrupalılar Arap kültürü ile tanışınca başladı. Avrupa'nın uyanışı İtalya'da değil, Müslüman İspanya'da başlamıştır."
Robert Briffault
Fransız romancı ve antropolog


Ali Çimen
(Tarihi Değiştiren Olaylar, Timaş Yayınları,
Mart 2007, İstanbul, Sf.23.)

8 Nisan 2012

Hanedan kovulurken mallarını kim kaptı?

"Şu köpek kadar dahi talihli değilim. O vatanımı görecek, suyunu içecek, ekmeğini yiyecek.... Ama ben..."

Bu insanı kahreden cümleleri kuran kişi, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz 'Son Saraylı' Neslişah Sultan'ın babası Ömer Faruk Efendi'den başkası değildir. Yıl 1952'dir. Eşi Mihrişah Sultan köpeğiyle birlikte vapura binerken vatan hasretinin buruklaştırdığı içini kelimelere böyle dökmüş Ömer Faruk Efendi.

Osmanlı hanedanının yurtdışına gönderilmesi, tarihin en büyük varlık transferlerinden birine sahne olmuştu aynı zamanda. Kendilerine sadece 10 gün süre tanınan hanedan üye ve mensupları, ellerinde ne var ne yok satmışlar veya birilerine devretmişler, sonra da Çatalca'dan trene bindirilip gönderilmişlerdi bilinmeyen şafaklara. Sürgün bitecek gibi değildi. Çünkü çıkan kanunda vatanlarından 'ebediyen' uzaklaştırıldıkları yazılıydı.

Varlık Vergisi'yle azınlıklardan ne kadar malın başka ellere geçtiği öteden beri konuşulur da, kendilerine 10 gün içinde ellerinde ne varsa satmaları, aksi halde el konulacağı söylenen Osmanlı hanedanının elinden bu kısa sürede ne kadar paha biçilmez malın kimlerin ellerine geçtiği üzerinde nedense hiç durulmaz.

Halbuki bu 10 gün, tarihimizin en büyük müzayedesine sahne olmuş, binlerce gayrimenkul ve değerli sanat eseri yok pahasına başka ellere geçmişti. Kâzım Karabekir, yabancıların, Yahudi komisyoncular eliyle bu eşyanın nasıl yurt dışına aktardıklarını pek güzel anlatır. 600 yıllık bir hanedanın soyulduğu bu 10 günün tarihi mutlaka yazılmalıdır.

Düşünün, Abdülmecid Efendi'nin Bağlarbaşı'ndaki köşkü, bu kargaşalıkta onda bir fiyatına satılmıştı. Sonra da bu köşkün bir banka tarafından satın alındığı ortaya çıkmıştı.

Son saray kadınları ve sultanlar 1924 Mart'ında Sirkeci'de trene binip sürgüne giderken yakınlarıyla vedalaşıyor (Tarih Dünyası, 1950).

Sultan V. Murad'ın torunlarından Osman Selahaddin Efendi anlatmıştı. Babası Ahmed Nihad Efendi, Türkiye'den ayrılırken mallarını apar topar birilerinin üzerine tapulayıp gitmiş. Artık onların insafına kalmış, verirler veya üzerine yatarlar. Ne kadar talihliymiş ki, Şehzade'nin çocukları, tapuları verdiği insanların çocuklarından gayrimenkullerini geri alabilmişler. Ama çoğu aile bu kadar şanslı olamadı, mallar haraç mezat satıldı, kapanın elinde kaldı.

Bakın, şair Nigâr Hanım'ın oğlu Salih Keramet Nigâr -ki Halife Abdülmecid'in özel kâtibiydi- 1976 yılında kendisiyle yapılan söyleşide yurt dışına nasıl gittiklerini nasıl anlatıyor:

"48 saatlik bir müddet verilmişti. Halife, erkânı ile birlikte hemen hazırlandı. Bir polis arabasına bindik. Binerken Abdülmecid Efendi, milletimizin ve memleketimizin selameti için dua etti. Edirnekapı'ya vardığımızda gün ağarıyordu. Açtık. Çatalca'ya müteveccihen yola çıkıldı. Sirkeci'den trene bindirilmiyorduk. Çünkü hadise çıkma ihtimali vardı."

Salih Keramet Nigâr burada cereyan eden ilginç bir olaydan bahseder. Tam Çatalca'dan Simplon Ekspresi'ne binecekleri sırada Rumeli Demiryolları şirketinin Musevi âmiri koşarak yanlarına gelir. Halife Abdülmecid'in ellerine sarılır. Öper. Ve şu sözleri söyler:

"Osmanlı hanedanı, Türkiye Musevilerinin velinimetidir. Atalarımız İspanya'dan sürüldükleri, kendilerini koruyacak bir ülke aradıkları zaman, onları yok olmaktan kurtardılar. Devletlerinin gölgesinde tekrar can, ırz, mal emniyeti ve hürriyetine kavuşturdular. Onların torunlarına bu kara günlerinde elimizden geldiği kadar hizmet etmek vicdan borcumuzdur."

Saray mensupları ve sultanların Mart 1924'te Sirkeci'de trene binişlerini gösteren bu fotoğraf, Reşad Ekrem Koçu'nun koleksiyonuna aittir (Tarih Dünyası, 1950).

Abdülmecid Efendi'nin etrafında bulunan bazıları ağlamaya başlar bu hazin sözler üzerine.

Fakat Osmanlı hanedanına büyük saygısı olan Musevi vatandaş burada bırakmaz işi, onları yemeğe davet eder, karınlarını doyurur. Hürmette kusur etmemeye çalışır. Ve onları yolcular.

Salih Keramet Nigâr, bunları 91 yaşındayken anlatır. Dahası, Halife Abdülmecid Efendi'nin bir hatıratı olduğunu söyler. Sürgün yıllarını dikkatle hatıra defterine geçirmiştir son Halife ama onun nerede olduğuna dair sır vermez. (Sebil, 16 Ocak 1976)

Belki günün birinde bu hatıra defteri yayınlanır da, hanedan açısından o zor günlerin hikâyesini en yetkili ağızdan öğrenme imkânını buluruz.

Asıl üzücü olan nokta ise şudur: Hanedan üye ve mensuplarının Türkiye'ye girişlerine 50 yıl sonra izin verilmişti ya, bu izin de hırsızlar, katiller, anarşistler ve ırz düşmanlarına uygulanan afla birlikte çıkmıştı. Yani adi suçlular veya terör suçlularıyla birlikte affedilmişti Osmanlı hanedanı.

İlginç olan husus şudur ki, Meclis'te af kanunu görüşülürken, Burdur'un Tefenni ilçesinden 500'ün üzerinde telgraf çekilmiştir hanedanın affedilmesi için. Halkın hanedana gösterdiği sevgi ve saygının bitmediğini gösteren bu çarpıcı örneğe, Neslişah Sultan'ın birkaç gün önceki cenazesine katılan binlerce insanın görüntüsünü eklediğinizde bu sevgi ve saygının giderek arttığını görmek zor değil.

Bazılarının bastırılanın geri dönüşü dedikleri bu olsa gerek. Osmanlı, hanedanın kendisinden halkın arasına transfer oldu. Hanedanın asırlardır bir ayrıcalığı olan çok minareli camilerin her mahallede karşımıza çıkması boşuna mıdır sanıyorsunuz?

Mustafa Armağan
(Zaman, 08.04.2012)

Tanıyanlar onu hep özleyecek

Neslişah Sultan sadece güzelliği ve bilgililiği ile dikkat çekmiyordu. O aynı zamanda çok zeki bir insanın olgunluğuna sahipti.

Osmanlı hanedanının resmen son üyesi sıfatını taşıyan Neslişah Sultan 3 Nisan’da Aşiyan’a defnedildi. Aşiyan hanedan üyelerinin defnedildiği bir mezarlık ve türbe değildir, Neslişah Sultan ve daha önce annesi Sabiha Sultan bir türbeye ve hanedan mezarlığına gömülmek istemediklerini vasiyet etmişlerdi. Ölümünden bir hafta önce dahi oğlu Prens Abbas’ın Mısır’dan getirdiği notları ve gazeteleri okuduğunu biliyoruz. Neslişah Sultan Ortadoğu ülkelerini birtakım uzmanlarımız gibi İngilizce kaynaklardan değil, oranın medyasından ve sözlü bilgilerden takip etmeyi yeğlerdi. Zaten dünyayı izlemek için iletişim imkanları çok genişti. Fransızca, İngilizce ve Arapça bunların başında gelirdi. Bütün bu dil bilgisine rağmen Türkçe’yi en klasik biçimiyle kullandığını ama yeni Türkçe karşısında da bocalamadığını belirtmeliyiz. Halife Abdülmecid’in ve padişah VI. Mehmed’in torunu sanat ve musikiyi fevkalade iyi bilen, Avrupa’daki üst çevrelerin hayranlığını kazanmış, bu seçkinlerin kendisiyle dost olmak için çabaladıkları bir kişilikti.

En önemlisi evdeki adaptı
Sürgüne gittikleri Mart 1924’ten beri Osmanlı ailesi ve hanedan mensupları cumhuriyet aleyhinde siyasi dernek kurmak, yayın yoluyla veya sözlü olarak propaganda yapmak gibi faaliyetlerde bulunmamıştır, bu çok açıktır. Sürgündeki halife Abdülmecid’in de sonraki hanedan reislerinin bu konuda aile üyelerini denetlediği açıktır. Devlet varlığına saygı, Osmanlıların ortak düsturuydu.

Neslişah Sultan ‘sultan’ olarak doğdu, doğumu topla ilan edildi, hanedan defterine kaydedildi, tebliğ-i resmi ile birlikte az miktarda altın sikke onun için basıldı. 3 yaşında uzun bir sürgüne çıkan küçük prenses Nice’te büyüdü. Özel ve pahalı okullara gittiği söylenemez; Cumhuriyet Fransa’sının herkese sunduğu nitelikli eğitimden hakkıyla yararlandı. Mükemmel Fransızca, İngilizce öğrendiği gibi coğrafya, tarih ve botanik bilgisi fevkaladeydi. Sportmendi. Yaklaşan savaş ve Fransa’daki ekonomik sıkıntılardan olmalı ki ailecek Osmanoğulları’nın kalabalık olarak bulunduğu Mısır’a göç ettiler. Halife Abdülmecid Fransa’da kaldı; bir daha torunlarını, gelinini ve oğlunu göremedi. Ağustos 1944’te Amerikalılar ve General Lercler çarpışarak Paris’e girerken Boulogne Ormanı’nın kıyısında oturan halifenin kalp krizi geçirdiği biliniyor. Uzun müddet Paris camiinin mahzeninde muhafaza edilen naaşı nihayet Medine’ye defnedildi.

(Neslişah Sultan, 1947)

Neslişah Sultan ve iki kız kardeşi Hanzade ve Necla sultanlar üç Mısırlı prens ile evlendi. Neslişah Sultan’ın zevci Prens Abdülmunim o sırada Mısır veliahdıydı. İşgalci İngilizler malum entrikalarından biriyle taht üzerindeki hakkını gasbettiler ve ortaya Kral Fuad sonra da oğlu Kral Faruk çıktı.

Mısır’ın yüksek cemiyetinde ve saray çevrelerinde sivrilmek öyle kolay bir şey olmamalıdır; Nil’in fakirleştirdiği fellah kalabalıkları yanında çok zenginleşen insanlar da vardı. Okur-yazar olmayanın yanında bir tezat olarak çok bilgili zümre de... Mehmet Ali’nin soyu Mısır’a modern matbaa tekniklerini, okulları, Avrupa’da bursla talebe okutmayı, batı tipi musiki operayı, resim ve müzeciliği daha 19’uncu asırda getirmişlerdi. Sanat ve edebiyattan anlayan, bilgili bir burjuvazi vardı. Genç Neslişah Sultan sadece azameti ve güzelliği ile değil, bildiği diller ve geniş kültürü ve sporculuğuyla da hayranlık kazandı. Ama asıl önemlisi evde görülen adap olmalıdır; Kral Faruk dahil herkesle mesafeliydiler.

Savaş yıllarında Mısır adeta dünyaydı; hem eski tarih hem de yaşanan günler itibarıyla genç prenses dünyayı çok iyi öğrendi. Savaş bitince de zevci Prens Abdulmunim ile birlikte Avrupa gezileri başladı. Bir şark prensesinin ve hatta diplomatının zevklerinin ötesinde bilgiliydiler. Bayreuth’ta Wagner opera temsillerinin müdavimiydiler. Furtwaengler ve Boskovski onunla dostluk kurmaktan onur duydu. Hatta bir gün Neslişah Sultan Furtwaengler’in konserine kapılar kapandığı için girememiş, Boskovski onu Fidelce operasına eşlik eden orkestranın arka sıralarına oturtmuş, Furtweangler orkestranın arka sırasında prensesi görünce gülümseyerek üvertürün ikinci bölümüne geçmiş. Komplo ve darbecilik ithamı 1947’de sürgünden sonra ilk defa olarak Mısır veliahtının eşi sıfatıyla ve diplomatik pasaport ile Türkiye’ye girdi. Dış politikanın gerekleri, sürgün kanununun üstündeydi; hatta İsmet Paşa nazikâne ikameti uzatabileceklerini bildirtmiş. Hanedana karşı iki uçta davranan bir Türkiye gördüğünü söylüyordu. Ama alkışlayanlar ve saygı gösterenlerin daha candan ve kalabalık olduğu anlaşılıyor. Türkler monarşiyi istiyor değildir ama tarihlerine saygılı ve onunla barışık bir toplumdur.


Ortadoğu dünyası II. Dünya Savaşı’ndan sonra sıkıntılı bir döneme girdi, tarihin son önemli bir göçüyle Yahudi devleti kurulmuştu. Arap devletleri birleşerek İsrail devletini ortadan kaldırmayı ve Yahudi nüfusu sürmeyi planladılar. İmkanlarını ölçememişlerdi. Savaş bütün Arap devletleri için çok hazin bir sonuçla bitti; yenilginin vebali mevcut düzende ve Arap monarşilerinde arandı. Hiçbir ülkede seçimle iktidar değiştirecek bir yapı yoktu. Darbeler çağı başladı. Mısır’daki subayların başında General Necib vardı. Ve işgalci İngiltere’ye karşı Amerika, bilhassa oradaki büyükelçi genç subayları destekliyordu. General Necib doğrusu daha ılımlı görünüyordu. Onun ve eşinin Neslişah Sultan’a saygısı ve sempatisi vardı.

Ne var ki darbecilerin iç çatışması da başladı. Cemal Abdülnasır, Necib’i safdışı etti, radikalizm ve halk dalkavukluğu başladı. Neslişah Sultan ve zevci Prens Abdulmunim komplo ve beynelmilel bir darbecilikle suçlanıyordu, sıkıntılı bir dönem başladı; idam cezası söz konusuydu. Galiba daha çok Fransa’nın arabuluculuğu ve ısrarı ile cunta onların sürgüne gitmelerine razı oldu. Zaten Neslişah Sultan’ın savunması mükemmelin üstündeydi. Bu hükme dosyayı inceleyerek veya bir yerde okuyarak varmış değilim, dosyayı okuyan ve bu şekilde değerlendiren bizim ceza avukatlarından Deniz Ketenci’dir.

Osmanlı tarihini inceledi
1952’de hanedanın kadın üyeleri için af çıkmıştı, sürüldükleri Avrupa’dan artık ara sıra Türkiye’ye gelebiliyorlardı. Nihayet 1963’te İstanbul’a yerleşmeye karar verdiler. Vatandaşlık işlemleri sıkıcı ve tatsız, etrafta ilişkilerde aşırı dikkatliydiler. Ama İstanbul Neslişah Sultan’a sıcak bir ilgi ve saygı gösterdi. Üç kız kardeşin zarafeti ve bilgisi herkesi büyülemişti. Çetin Altan’ın bu yıllarda nefis Türkçesiyle üç sultan kız kardeşin güzellik ve azametini tasvir ettiğini hatırlıyorum. Akşam gazetesinde veya başka bir yerde olabilir (Yazı bulunamadı, yazarın kendisi de dosyalamamış).

Hayranlık kadar kıskançlığın da etrafta gezindiğine şüphe yoktu. Neslişah Sultan’ın politikadan çok uzak durduğu açıktı. Bu yüzden gazetelerden de şiddetle uzak duruyordu. Bununla birlikte yaz tatillerini geçirdiği teyze kızı son padişahın ve son sadrazamın torunu Hümeyra Hanımsultan’ın Kuşadası’ndaki Kısmet Oteli Avrupa aristokratlarının uğrak yeri haline gelmişti.

Neslişah Sultan umumi bilgisindeki ayrıntılarla dikkati çekerdi. Herhangi bir mineralin adını hem Osmanlıca hem de Avrupa dillerindeki karşılığı ile bildiği yetmezmiş gibi çıkartıldığı coğrafyayı da anında söylerdi. Bu kör bir ezberciliğin değil, merakın ve sistematik bir bilgi birikiminin sonucuydu. Hiç tartışmasız tarihi olayları birbirine bağlardı. Kronoloji ve şecereyle verdiği tarihi bilgiler 18’inci yüzyıl Rusya’sını da içerirdi, firavunlar Mısır’ını da... Osmanlı saray tarihini uzmanlar kadar merakla incelemişti. Politikadaki yorumları itidal ve denge örneğiydi. Çok yaşayan, çok gören, en entrikacı muhitleri bile gözleyen, çok zeki bir insanın olgunluğuna sahipti.

İnsanlar doğar, yaşar ve ölür. Ama kendisini tanıyan kaç kuşak insan onu yaşamları boyu özleyecektir. Hakkında çıkan yazı kitapların belge bakımından en zengin ve derli toplusu Murat Bardakçı’nındır. Bu kitap kısmen onun anılarından dikte ettiği bir eser sayılmalıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 08.04.2012)

4 Nisan 2012

1000.yazı niyetine


Gizlenen Tarihimiz, blog yayıncılığına 15 Mart 2009'da "Vira Bismillah" diyerek adım attı. O tarihten bugüne kadar bu yazıyla birlikte okuyucularına 1000 yazı sundu. Ülkemizin en çok okunan ve sevilen tarih blogları arasında kısa sürede zirveye çıktı. Elbette okuyucularının desteği ve ilgisi sayesinde..

Cesur ve en önemlisi de okuyucularını yeni araştırmalara teşvik eden bir anlayışa sahip olan Gizlenen Tarihimiz, güzel desteğiniz ve ilginiz için samimi teşekkürlerini sunar. Daima gizli kalanları ortaya çıkarmak ve daima tarih sevgisini yaşatmak dileğiyle..

Yağız Gönüler
Gizlenen Tarihimiz - Kurucu / Yazar
https://twitter.com/YagizGonuler

2 Nisan 2012

Bir zarafet timsaliydi: Neslişah Sultan


Son Osmanlı padişahı Sultan Vahdeddin ve son halife Abdülmecid'in torunu Neslişah Sultan, bu sabah saatlerinde Ortaköy'deki evinde geçirdiği rahatsızlık sonucu vefat etti. Osmanlı hanedanının yaşayan 16 sultanından biriydi ve tam bir hanımefendiydi. Katıldığı programlarda ve davetlerde daima zerafet timsali olan Neslişah Sultan'a Allah'tan rahmet diliyoruz. Mekanı cennet, ruhu şad olsun.

Neslişah Osmanoğlu'nun cenazesi yarın (3 Nisan 2012) Yıldız Camii'nde öğle namazına müteakip kılınacak ve cenaze namazından sonra aile kabristanına defnedilecek.

Yağız Gönüler
*Blogumuzda Neslişah Sultan hakkında bol miktarda yazı bulunmaktadır. Şurayı tıklayarak okuyabilirsiniz.

Mustafa Armağan: "Kızıl Pençe'yi Atatürk Yönetiyordu"

Mustafa Armağan'dan keskin bir röportaj. Çok konuşulan "Kızıl Pençe"yi okuyan okuyucuların dikkatine, bu röportaj bazı konuların daha iyi pekişmesini sağlıyor. Görsele tıklayarak okunabilir halini görebilirsiniz.

Kaynak: Timaş Yayınları

1 Nisan 2012

Derin Tarih: "Tüm bildikleriniz tarih olacak!"

Mustafa Armağan'ın Genel Yayın Yönetmeni olarak görev aldığı "Derin Tarih" dergisi, bu hafta içinde okuyucularıyla buluşacak. Yazar kadrosunda Halil İnalcık, Semavi Eyice, Şükrü Hanioğlu, İsmail Kara ve Norman Stone gibi çok değerli isimleri barındıran derginin Yayın ve Danışma Kurulu'nda da çok değerli isimler bulunuyor. Mehmed Niyazi Özdemir, Ahmet Şimşirligil, Mehmet Genç, Cemal Kafadar, Mim Kemal Öke ve Abdülkadir Özcan bu isimlerden bazıları. Merakla bekliyoruz.

http://derintarih.com

İlk Türkçe ezan

31 Ocak 1932 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nden.

Kaynak: Immoral Tales

İlber Ortaylı'dan yeni kitap:
Yakın Tarihin Gerçekleri


İlber Ortaylı'ya yine hasret kalmışken, Timaş Yayın Grubu'ndan sevindirici haberi aldık. Hocanın yeni kitabı "Yakın Tarihin Gerçekleri" çıkıyor. Kitap hakkında güzel bir röportaj var, burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.

İlber Ortaylı, Yakın Tarihin Gerçekleri
256 Sayfa, 14 TL.

Kraliçeden daha fazla olmasın diye İrlanda'ya bağış miktarımızı kısıtladılar


Kitap Yayınevi birbirinden ilginç seyahatnameler yayınlıyor. Son yayınladıkları İngiliz Henry Christmast'ın "İstanbul ve Ege Yollarında" isimli eseri seyyahın 1851'de İstanbul, İzmir Efes, Bergama, Salihli, Alaşehir, Denizli ve Akhisar'a yaptığı ilginç seyahat hatıralarının yanı sıra ilginç bir bilgiyi de ihtiva ediyor. Bir süre önce Osmanlılar'ın 19. yüzyılda İrlanda'daki kıtlığa yardım etmediği yönündeki iddiaları bizzat İrlandalılar'ın teşekkür belgeleriyle çürütmüştük. Henry Christmast, İrlanda'ya Osmanlı yardımını doğruladığı gibi şöyle ilginç bir ayrıntı da veriyor:

"Birkaç anekdot Sultan Abdülmecid'in kişiliğini doğru biçimde aydınlatacaktır. İrlanda'daki kıtlık yılında sultan bu mutsuz ülkedeki sıkıntıdan haberdar olur, İngiliz büyükelçisine derhal yardım etmek arzusunda olduğunu bildirir ve büyük miktarda yardım teklif eder. Kendisine, yardımın miktarını kraliçenin yaptığı bağış kadarıyla sınırlandırmanın doğru olacağı, bu yüzden majestelerinden daha fazlasının alınamayacağı ima edilir. Büyükelçinin çözümünü sorgusuz sualsiz uygun bulup kabul eder ve hayırsever duygudaşlık ifadeleriyle kabul gören en yüksek bağışı gönderir."

Erhan Afyoncu
(Bugün, 01.04.2012)

Osmanlı döneminde Nevruz'da tatlı yenir, hediyeler verilirdi

Şimdi Nevruz deyince aklımıza kavga gürültü geliyor, eskiden böyle değildi.

Günümüzde Nevruz denince aklımıza kavga, gürültü ve çevreye verilen zarar geliyor. Hâlbuki asırlardan beri Nevruz'u kutlayan atalarımız, ilkbaharın gelişi olarak kutladıkları Nevruz'da hediyeleşip, tatlı yiyerek yeni yıla girerlerdi.

Nevruz, insanlık tarihi boyunca farklı farklı milletler tarafından yeni yılın başlangıcı, ilkbaharın gelişi vs. gibi birçok farklı amaçla törenlerle kutlanmıştır. Osmanlı döneminde de Nevruz önemli bir hadiseydi. Ramazan ve Kurban bayramlarından sonra adeta üçüncü bayram gibi kutlanırdı. Fatih Köse arşiv belgelerine dayanarak hazırladığı "Osmanlı Devleti'nde Nevruz" isimli önemli araştırmasında Osmanlı döneminde Nevruz'la ilgili uygulamaları teferruatlı olarak anlatır.

Mali yılın başlangıcı
18. yüzyılın sonlarından itibaren kullanılmaya başlanan Rumi takvimin yılbaşı mart ayında başlardı. Nitekim bu uygulama Cumhuriyet döneminde de sürmüştür. Osmanlı döneminde verginin yarısı Nevruz'da, kalanı ise güzün başlangıcında alınırdı.

Osmanlı döneminde takvimi müneccimbaşı hazırlardı. Müneccimbaşı hazırladığı takvimi padişaha ve devlet ricaline Nevruz'da takdim ederdi. Devlet adamlarına takvimle birlikte hekimbaşı tarafından hazırlanmış "Nevruziyye" adı verilen bir de macun verilirdi. Bu macunun verilmesinin sebebi o yılın ağız tadıyla geçmesi içindi. Bu macunların hastalıklara iyi geldiği ve cinsel gücü de artırdığına inanılırdı.

Nevruz'un gelişi dolayısıyla dualar edilirdi. Hekimbaşının hazırladığı macunun konulduğu kaselere iliştirilen ve "Nevruziyye kulağı" denen kâğıt etiketlerde dualar yazılıydı. Nevruziyye kulaklarında padişahın ve devlet ricaline Allah'tan sağlık ve afiyet dilenirdi. Nevruziyye kulağında yani yıla tam olarak ne zaman girileceği ve Nevruziyye tatlısının nasıl ve ne kadar yeneceği ile nelere iyi geldiği de yazılırdı.

Ordu ve Nevruz
Sefer mevsiminin başlangıcı kabul edilen Nevruz'un yaklaşmasıyla orduda bir hareketlilik başlardı. Herhangi bir devlete karşı sefere çıkılacağı zaman, askerlerin Nevruz'da Peygamber'in sancağında toplanmaları emredilirdi. Yine Nevruz yaklaşınca herhangi bir saldırıya uğrama ihtimaline karşı kaleler tamir edilirdi. Yeniçeri ağası Nevruz'da bir ziyafet verirdi. Ziyafete sadrazam başta olmak üzere üst düzey devlet ricali katılırdı. Şarkılar dinlenir ve ağanın hazırlattığı yemekler yenilirdi. Yemeğin sonunda sadrazam yeniçeri ağasına samur bir kürk giydirirdi.

Osmanlı donanmasında gemilerin Nevruz'da denize indirilmesi uğur sayılırdı. Üçüncü Selim denizcilere verilecek elbisenin Nevruz'da teslimini kanunlaştırmıştı.

Nevruz hediyeleri
Nevruz'da verilen hediyelere "Nevruziyye" adı verilirdi. Sadrazam, vezirler ve valiler padişaha Nevruz'da hediyeler takdim ederlerdi. Sadrazam padişaha iyi donatılmış bir at hediye ederdi. Padişah da Nevruz'da saray görevlilerine ihsanda bulunurdu.

Şairler de baharın ve yeni yılın başlangıcıyla ilgili dönemin devlet adamlarına ithafen "Nevruziyye" adı verilen şiirler yazarlardı. Bu şiirlerde Nevruz gününün özelliklerine vurgu yapılırdı.

Nevruz fetvası
Eskiden her şeyi fetva alarak yapardık. Pırasa yiyelim mi, kına sürülebilir mi, bayıldım, orucum bozuldu mu? Bu şekilde binlerce konu müftülere ve şeyhülislâmlara sorulur, onların vereceği fetvaya göre hareket edilirdi. Kanuni Sultan Süleyman'ın meşhur Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi'ye Nevruz'la ilgili ilginç bir soru sorulmuş, şeyhülislam da buna ilginç bir cevap vermişti.

Soru: Nevruz günü Müslüman bir erkek güzel elbiselerini giyip, yiyip içse, yâranlarıyla kırlara gitse günah olur mu?
Cevap: Günah olmaz. Çünkü Nevruz Mecusî âdeti değil, örfte olan bir âdettir.

Yeni gün
Nevruz yeni manasına gelen "nev" kelimesi ile gün anlamına gelen "ruz" kelimesinin birleşiminden meydana gelen Farsça bir kelimedir. Nevruz güneşin Hamel (Koç) gününe girdiği gündür.

Cem'den Cemşid'e
İran efsanelerine göre Nevruz, efsanevi hükümdar Cem zamanında ortaya çıkmıştır. Cem bir gün tahtında oturup, şarap içerken üzerine güneşin vurmasıyla mücevherler parlamış, halk bunun üzerine hükümdarlarına Işıklı Cem (Cemşid) o güne de Nevruz adını vermiştir.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 01.04.2012)

Tarihi şekillendiren iki adam


Avrupa tarihini biçimlendiren iki olay tam 215 yıl arayla 2 Nisan’da meydana geldi. Önce Justinyen tahta çıktı, iki asır sonra Şarlman dünyaya geldi.

Önce; 527 yılının 2 Nisan’ında Doğu Roma tahtındaki Makedonyalı Justin’in yeğeni Justinyen, Roma imparatoru olarak taç giydi. Ve her yönüyle gerçekten Roma imparatoruydu. Hayatı Konstantin’in başkentini istilaya yeltenen kavimleri sindirmekle geçti. 1000 sene boyu insanlığı büyüleyecek en büyük yapı Ayasofya onun zamanında ortaya çıktı. Türkiye bu eserin 1500’üncü yılını kutlamak için şimdiden faaliyete geçmelidir. Aksi takdirde başkaları bizim hoşlanmayacağımız çiğ haykırışlarla bu kutlamayı yaparlar.

Justinyen, Roma hukuk düşüncesinin ürünlerini emirname ve kararları bir arada topladı, asıl önemlisi o hukukun zihniyetini ve temel prensiplerini ortaya koyduğu eseri (“Institutiones”) zamanın büyük hukukçularına hazırlattı. Yunancayı ve Yunan felsefesini sevmedi. Latinceci idi, o dili severdi ve Yunancaya zorunluluk halinde başvururdu. Roma’nın kopan batı yarısının barbar kavimlerden temizlenmesi için Belizarius başta, komutanlarına başarılı seferler tertip ettirdi. İspanya, kuzey Afrika ve İtalya’da geniş eyaletler (ekzarhlıklar) ele geçirerek eski klasik imparatorluğu bir ölçüde diriltti. Bugün insanlar İtalya’nın kuzeyi sayılacak bölgede Ravenna’da St. Vitale kilisesinde Justinyen’ın Theodora’nın ve imparatorluk erkânının mozaik portrelerini hayranlıkla seyrediyorlar.

Kendisinden sonra doğuda ve batıda birleşen imparatorluk aynı ihtişamı sürdüremedi, erimeye başladı, hatta mimarisi dahi eski teknik ve üslubu koruyamadı.

Şarlman herkesi etkileyen bir hükümdardı
215 yıl sonra, 742’de modern Batı Avrupa’yı yaratacak olan Karolenj hanedanından Karl doğdu; babası ve kardeşinin ölümünden sonra bugünkü Fransa ve Belçika toprakları onun hükmüne kaldı. Hıristiyanlığı yayacak fetihlerini doğu Avrupa’da Saksonya, Polonya ve Bohemya’ya kadar götürdü. İtalya’ya girdi. Kuzey İtalya’nın yani Lombardia’nın demir krallık tacını Frank tacı ile birlikte başına geçirdi. 800 yılında ise Roma’da Papa ona imparatorluk tacını giydirdi, artık unvanıyla Büyük Karl’dı.

Justinyen’in etki ve yetki ile temsil ettiği son Romalılığın yanında o zamanki kırsal Avrupa’da bir Romalılık daha ortaya çıkmıştı. Bu devletin yapısı, toplum sistemi hatta kilisesi Hıristiyanlığın içinde biçimlendiği o eski Roma’yı temsil edecek bir yapı değildi. Ama modern Avrupa’yı bu kırsal imparatorluk şekillendirecektir.

Şarlman boyuyla posuyla, sesiyle, zamanının köylülerini ve az sayıdaki şehirlilerini, okuma yazma bile bilmeyen baronlarını imparator olarak etkileyecek bir görünümdeydi. İmparatorun kendisi de doğru dürüst okur yazar değildi. Helen dünyasının ve kültürünün devam ettiği Doğu Roma’nın aksine Avrupa’nın bu kısmına klasik Helenizm daha uzun zaman uğramayacaktır. İmparatorun bugünkü Aachen (Aix la Chapelle) yani başkentindeki büyük katedralde Bizans imparatorlarının Ayasofya’daki localarını andıran bir tahtı vardı. Doğudaki imparatorlukla tek benzerlik buydu; o imparatorluk locası dahi papalarla imparatorlar arasındaki kavgadan sonra katedrallerde görünmez oldu. Yalnız bir nokta çok önemlidir. İmparatorun bile iktidarının sınırlı olduğu bu dünyada yönetenlerin arasında bir hiyerarşi teşekkül etti, kilise ile devlet arasında otorite alanları tespit edildi. Roma’nın kontratlara (yani akitlere) dayalı hukuk düzeni bu fakir ve iptidai dünyada doğudaki parlak imparatorluktan çok daha uygun bir gelişme ortamı bulmuştu. Daha önce Şarlman, Martel Poitiers’de İspanya Endülüs Araplarını durdurdu.

O zaman birisine söyleseniz “Saçmalama kahin” diye terslenirdiniz ama modern dünyayı doğuran alan da Pirenelerin kuzeyindeki Avrupa kuzey İtalya, Balkanların ve Vistula nehrinin batısı oldu. Bu 215 senenin içinde doğuda bugünkü dünyanın en önemli bir parçası İslamiyet’te ani bir serpilme ve yayılma gösterdi. Açıkçası halen yeni bulgular ve yeni yorumlarla en çok araştırmamız ve öğrenmemiz düşünmemiz gereken, 500 ila 800 arasındaki bu üç yüz senedir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 01.04.2012)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.