30 Mayıs 2012

24 Nisan 1915’te Ne Oldu?
(Ermeni Sevk ve İskanının Perde Arkası)

24 Nisan 1915'te olanlar hala tam olarak ortaya çıkmış ya da ciddi bir araştırmalara tabi tutulmuş değildir. Ülkemizde son dönemde 24 Nisan 1915 ve Ermeni İskanı'na dair birçok kitap yayınlanmakta, bu kitaplar ilgi görmekte, yazarlar ve araştırmaları hakkında iyi veya kötü yorumlar yapılmaktadır. Prof.Dr. Yusuf Sarınay'ın yazdığı "24 Nisan 1915'te Ne Oldu?" adlı, Ermeni sevk ve iskanın perde arkasını bizlere sunan kitabı da, konu hakkında yayınlanan en güncel kitaplardan biri. 1915'e dair yeni şeyler öğrenmek ve en önemlisi de belgelere dayalı bilgilerden yararlanmak istiyorsanız, bu kitabı kütüphanenize eklemeniz tavsiyemdir.

***

Günümüzde tarihi olaylar, belli bir sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmek ve kendi içinde tutarlılığı olan bir bütün olarak ele alınmak yerine, Ermenilerin işlerine gelen argümanları çekip çıkardıkları bir bilgi ambarı olarak kullanılmaktadır. Ermeni iddialarının objektif bilgi ve belgeden yoksun olması sebebiyle olay bilimsel ve tarihi temelden siyasi platformlara kaydırılmış, birçok ülke meclislerinde “Ermeni Soykırımı”nı tanıma kararı almışlardır.

Yapılan propagandalar sonucu bugün dünyada Ermeniler lehine suni bir tarih rüzgârı estirilmektedir. Hâlbuki tarihi konularda verilecek hükümlerin tarihin sessiz tanıkları olan arşivlere dayanılarak ortaya konulması gerekir. Aksi halde tarihin objektif kaynakları olan arşivlere dayanmayan subjektif yaklaşımlar milletler arasında küllenmiş düşmanlıkları canlandırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Elinizdeki bu eser, Ermeni meselesinin önemli yönlerini aydınlatan ve arşiv belgelerine dayanılarak hazırlanmış makalelerden oluşmaktadır.

İncelemek ve satın almak için:
http://www.idealkultur.com/ideal_kultur_yayinlari_detay.php#24nisan

28 Mayıs 2012

"Tarih sadece turistlerin karşısına çıkmaz"


Bu gece 22.00 itibariyle Bloomberg HT'de ülkemizin iki değerli tarihçisi İlber Ortaylı ve Feridun Emecen, yaklaşık 1 saat boyunca İstanbul'un Fethi üzerine konuştu. Bu doyurucu konuşmadan aldığım notları aşağıda paylaşırken, Feridun Emecen'in son kitabı "Fetih ve Kıyamet"i mutlaka okumanız gerektiğini de belirtmek isterim.

(İ.O:İlber Ortaylı / F.E: Feridun Emecen)

İ.O: Tarih sadece turistlerin karşısına çıkmaz. Turist bile olsan tarih bileceksin.
İ.O: Fatih hem eski Yunanca, hem İtalyanca hem de farsça biliyor, müthiş. Böyle bir entelektüel o dönemde yok. Bu anlamda doğunun ve batının efendisi. Sadece şiir değil deneme de yazsaydı çok kalıcı bir eser bırakacağı muhakkaktı. 15. yüzyılda eski Yunanca okuyacak adam toplasan dünya üzerinde onu geçmez. Fatih ise el yazması İlyada'yı okuyor.
İ.O: (Fetih esnasında orduda 300.000 asker olduğuna dair yazılar üzerine) 300.000 asker 1 gün dışarı çıksa ortalık koleradan kırılır. Ordu ayrıca 20.000 kişi falan da değildir.
İ:O: Gemilerin karadan yürütülmesi batılı kaynakların ve yazarların kabul ettiği bir durumdur.

F.E: Osmanlı ordusu hiçbir zaman 100.000'i aşmamıştır. Belki Kanuni döneminde aşmıştır. Seri çarpışan ordu 40-50 bini geçemez. Savunmacılar da 10-15 bin civarındadır. Bu durumda ordu taş çatlasa 70.000 askerden oluşmaktadır.
F.E: Hem Bizans hem Latin hem de Türk kaynakları, gemilerin karadan yürütüldüğünü doğrular, kabul eder. Bunun hazırlığı da çok önceden vardır. Rumeli hisarı yapılırken planlanmıştır.

İ.O: Gemilerin karadan yürütülmesine karşı çıkan görüşler 1970'lerin amatör tarihçi görüşleridir.
İ.O: (Türk tarihinde çok fazla(!) mareşal olduğuna dair görüşler üzerine) Kara Mustafa Paşa çok hırslı, dürüst ve seri, çok başarılı bir idarecidir. Ancak iyi bir kumandan asla değildir, öyle meziyetleri yoktur.

F.E: İki tarafın kaynaklarına göre, her iki tarafta ortalama 5000'er kayıp vardır.
F.E: Fatih, fetihten sonra seri biçimde Ayasofya'ya gitmiştir, yüksek bir yerine çıkıp şehrin harap olduğunu görünce yağmayı durduran emrini vermiştir.
F.E: Bizans imparatoru, sonuna kadar şehrini savunmuştur. Hakkını vermek lazım.

İ.O: Paleologların son imparatoru, tıpkı ilki gibi kahramanca savaşmıştır.

Kayzer ve sultan


Bizans geleneğinde kayzer Tanrı'nın doğrudan temsilcisi sayılırdı ve kayzerin sarayı tebassı için adeta bir tapınaktı. Aynı şekilde, ortaçağ boyunca, hatta 18.yüzyılın ortalarına kadar kimi Avrupa ve Asya hükümdarları, kendilerinden mucize beklenen bir kişi, bir çeşit tanrıydı. Osmanlı halkının sultanları böylesine yücelttiği söylenemez. Nitekim, Hıristiyan Avrupa hükümdarları, birer "güneş=tanrı" olarak görülürken (örneğin XIV. Louis, Le Roi-Soleil, tahta geçişi 1643), Osmanlı sultanlarının kendilerine -eski bir geleneğin devamı olarak- ilk bakışta daha "mütevazı" bir sıfatı, "tanrının gölgesi"ni (zillullah) yakıştırmışlardı. Bu noktada kral/sultan halkın başında bir idareciden ziyade bir koruyucudur; geleneksel toplum insanının hükümdara -kendisini hiç görmemiş olsa da- maddi ve manevi açıdan bağlı oluşu hükümdarın varlığının sürekliliğini sağlar.

Hakan T.Karateke
(Padişahım Çok Yaşa!, Osmanlı Devletinin Son Yüz Yılında Merasimler,
Kitap Yayınevi, Mart 2004, İstanbul Sf: 218.)

Ayasofya'da ilk cuma namazı

 
Şehir tamamen Osmanlılar'ın eline geçince artık Fatih unvanını kazanmış olan İkinci Mehmed şehre yeniçerileri ve vezirleriyle birlikte girdi.

Kafile şehrin sokaklarından geçerek, Ayasofya'ya geldi. Burada atından inen genç hükümdar, yerden aldığı bir avuç toprağı kavuğunun üzerine serpti.

Bu hareketiyle Allah'a sığındığını belirtiyordu. Ayasofya'ya girdi. Bir müddet sessizce bekledi. Belki de bu zafer için şükrediyordu. Bu sırada bir askerin kilisenin mermerlerini sökmeye çalıştığını gördü.

Askere kızarak, bunların ganimet olmadığını söyledi. Bu yapılar padişahındı.

Kilisenin içerisinde korku ile bekleşen Rumlar'ın emniyet içerisinde evlerine götürülmelerini söyledi. Ulemadan birisi ezan okudu.

Fatih, namaz kıldıktan sonra bu büyük zaferi için dua edip, ardından Ayasofya'yı gezdi.

Fatih, Ayasofya'yı gezdikten sonra, kısa sürede kilisenin namaz kılınacak hâle getirilmesini emretti.

Türk-İslâm fetih geleneğinde fethedilen bir yerin en büyük mabedinin camiye çevrilmesi esastı. Fethedilen bir şehirdeki en büyük kilisenin camiye çevrilmesi aynı zamanda İslâm'ın zaferinin gücünü simgeliyordu.

Ayasofya, 1 Haziran 1453'te ilk hutbeyi Akşemseddin'in okuduğu ve Fatih'in de katıldığı cuma namazıyla birlikte resmen camiye çevrildi.

Müzeye çevrildiği 1934'e kadar da 481 yıl devamlı namaz kılınan bir Müslüman mabedi oldu.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 27.05.2012)

27 Mayıs 2012

Beklenen çeviri

Pazartesi akşamı Pera Müzesi önemli bir çeviri faaliyeti tanıtımının, “Kritovulos’un Tarihi”nin ev sahipliğini yaptı. İmrozlu Kritovulos, Bizans’ın Osmanlı’ya devrettiği tarihçilerdendir. 1451-1467 arasını kaleme aldı, “Istoria” adlı eserinde zor bir dil kullanır. Bu, 11’inci asrın tarihçisi Anna Komnena’nın üslubudur, klasik Yunancaya dönüş. Vakıa çevirmen Ari Çokona bu dili çok ustalıkla kullanamadığını söylese de Kritovulos, Fatih dönemi için çok önemli bir kaynak ve Yunanca bilen Fatih Sultan Mehmed’in etrafındaki tarihçi ve sanatçılardan.

Pavlos ve Aleksandra Kanellopoulos Vakfı İstanbul’daki başkonsolos Sayın Vasilis Bornovas’ın aracılığı ile Topkapı Sarayı Müzesi kütüphanesindeki tek nüshayı çevirip tıpkıbasımı ile birlikte vermek istediklerini söylediler. Ari çeviriyi yaptı. Topkapı Sarayı’nın yazma eserler bölümü Türkçe ve şark dilleri dışında daha nice dilde bu gibi yazmalara sahip. Böylelikle Kritovulos’un yeni dilde tarih talebelerinin ve uzmanların çoktandır talep ettikleri bir çevirisi basılmış oldu. Diğer Fatih devri kaynak tarihçilerinin de tamamlanması gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 27.05.2012)

26 Mayıs 2012

II.Abdülhamid dönemi muayedeleri

Abdülhamid'in saltanatının ilk yıllarında bayram namazı, daha önceden adet olduğu üzere, Topkapı Sarayı'ndan Sultan Ahmed Camii'ne düzenlenen bir alay sonrası bu camide kılınırdı. Sonraları namaz genellikle Beşiktaş'taki Sinan Paşa Camii'nde kılınır oldu. Sultan önce alayla camiye gelip namazı kılıyor, yarım saat kadar sonra aynı alayla Dolmabahçe Sarayı'na gidiyordu. Bayram gününün resmi elbisesi kılıçlarıyla beraber büyük üniforma, rütbesizler için istanbulin idi ve nişanların kordonlarıyla birlikte takılması gerekiyordu.

Hakan T.Karateke
(Padişahım Çok Yaşa!, Osmanlı Devletinin Son Yüz Yılında Merasimler,
Kitap Yayınevi, Mart 2004, İstanbul Sf: 83.)

Darüssaade ağaları

Darüssaade ağaları, eğitim açısından pek seçkin kişiler değillerdi, ama sultana bağlılıkları sayesinde, hatta bazen sultana söz geçirebildikleri için nüfuzlu insanlardı; bu nüfuzun 19.yüzyılın son çeyreğinde tepki çekmeye başlamış olması dikkat çekicidir. Abdülhamid'i tahta geçiren grubun, kendisinden açıkça ağaların nüfuzunu azaltmasını isteyip istemediğini bilemiyoruz, fakat böyle bir talebin yapılmış olması çok muhtemeldir. Bununla birlikte, Abdülhamid'in Meşrutiyeti askıya aldığı yıllarda siyahi musahiplerin tekrar eski konumlarına döndüklerini tespit ediyoruz.

II.Meşrutiyet denemesinde, yani V.Mehmed Reşad tahta geçtiğinde ağanın tamamen sultana bağımlı gücü azaltıldı ve saray teşkilatı yeniden düzenlenirken darüssaade ağasının rütbesi ve dolayısıyla teşrifattaki yeri düşürüldü, resmi törenlere katılmaktan men edildi ve nüfuzlu konumu hemen hemen ortadan kalktı.

Hakan T.Karateke
(Padişahım Çok Yaşa!, Osmanlı Devletinin Son Yüz Yılında Merasimler,
Kitap Yayınevi, Mart 2004, İstanbul Sf: 91-92.)

Fatih Camii

Sebah & Joaillier Photographs Collection.

Yıldız Hamidiye Camii

Sebah & Joaillier Photographs Collection.

25 Mayıs 2012

Son padişah Vahdeddin, Yıldız Camii'nden çıkarken

Sultan VI.Mehmed Vahdeddin'in Yıldız Camii'nden çıkışı. Sağ ayağındaki sıkıntı sebebiyle ağır ağır arabasına doğru yürüyen padişaha yol boyunca Mızıka-yı Hümayun eşlik etti. Padişahın arabasına binmesiyle beraber, Hicaz Hümayun Peşrevi çalınmaya başlandı.

23 Mayıs 2012

Tarihçi Kitabevi 82. söyleşisi: Sina Akşin


Prof. Dr. Sina Akşin, "Çerkes Ethem Nasıl Hain Olabildi?" konulu söyleşisiyle, 26 Mayıs 2012 Cumartesi saat 15.00’da Tarihçi Kitabevi'nde olacak.

Sina Akşin

Sina Akşin, 1937 yılında doğdu. 1955 yılında Robert Kolej'den mezun oldu ve 1959'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Fullbright Bursu ile ABD'ye gitti. Boston'daki Fletcher School of Law and Diplomacy'den Uluslararası İlişkiler alanında iki farklı yüksek lisans diploması aldı.

1961-1967 arasında Robert Kolej Yüksek Okulu'nda Uygarlık Tarihi öğretim görevlisi olarak çalıştı. Askerlik görevini yaparken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden Son Çağ Tarihi alanında doktor unvanını aldı (1968).

Doktora tezi olan “31 Mart Olayı” ilk kez bu dönemde yayımlanmıştır (1970, 1972). 1969 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Türk Siyasal Hayatı kürsüsüne asistan oldu.

1971-1972 yılları arasında, Birleşmiş Milletler bursuyla İngiliz Devlet Arşivleri'nde çalışmalar yaptı. 1975'te doçent oldu. Doçentlik tezini "İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele" adıyla yayımladı (1976, 1983). 1978-1979 yılları arasında, Fransız Hükümeti'nin bir bursuyla Fransız Dışişleri Bakanlığı arşivinde çalıştı.

1980'de Türk Siyasal Hayatı kürsüsü başkanlığına seçildi. O yıl "Jön Türkler İttihat ve Terakki" kitabının ilk basımı yapıldı. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Toplum ve Bilim gibi dergilerde ve gazetelerde birçok yazı ve denemeleri çıktı. 1989'da profesör oldu. 2004 yılında aynı Fakülteden emekli oldu.

Tarih ve siyasal bilimler alanlarındaki çalışmalarının yanı sıra, bir dönem Bağımsız Cumhuriyet Partisi'nin genel başkan yardımcılığını da yürütmüştür. Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) kurucu üyesidir. Halen Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan yardımcılığı görevindedir.

Başlıca Eserleri

* Kısa Türkiye Tarihi, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2011, 14. Basım.
* Şeriatçı Bir Ayaklanma (31 Mart Olayı), İmge Kitabevi Yay., Ankara, 1994, 1. Basım.
* İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele 2 Cilt, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2010, 1. Basım.
* İç Savaş ve Sevr’de Ölüm, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2010.
* 100. Yılında Jön Türk Devrimi, (Barış Ünlü, Sarp Balcı, Sina Akşin), İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2010, 1.Basım.
* Tarihin Deltasına Yolculuk, Sina Akşin Kitabı – Söyleşi: Yaşar Seyman), İş Kültür Yay., / Nehir Söyleşi, İstanbul, 2009, 1.Basım.
* Yakın Tarihimizi Sorgulamak, Arkadaş Yay., İstanbul,2006, 1.basım.
* Türkiye Tarihi 5 Cilt ( Yayın Yönetmeni: Sina Akşin) Cem Yayınları.
* Turkey: From Empire to Revolutionary Republic, ([Hurst and Company Publishing], 2007)
* Atatürkçü Partiyi Kurmanın Sırası Geldi, İmaj Yayınları.
* Türkiye’nin Önünde Üç Model, Telos Yay., İstanbul, 1997.
* Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İmge Kitabevi Yay., Ankara 2009, 5. Basım.

Fetih ve Fatih: "Biz toprakları değil, gönülleri fethetmeye gidiyoruz."

İstanbul'un Fethi'nin yıldönümü yaklaşırken, Mustafa Armağan'ın hazırladığı bu kıymetli eserde Fetih ve Fatih'e birçok tarihçinin kaleminden bakabiliyoruz. Semavi Eyice, Halil İnalcık, Necdet Öztürk, Ahmet Şimşirgil, Yusuf Halaçoğlu ve Ekmeleddin İhsanoğlu, kitapta yazıları olan değerli kalemlerden bazıları. Fetih'e çok şey borçlu olduğumuz gibi, Fatih'ten de ilham almamız gerekiyor. Öncesiyle sonrasıyla gönüllerin fethi ve gönüllerin kalemleri bu kitapta.

Kitap hakkında detaylar: www.timas.com.tr/fetih-ve-fatih

17 Mayıs 2012

Neden bir devlet armamız yok?


Sahi hiç düşündünüz mü? Bizim ‘devlet armamız’ neden yoktur? İngiltere’nin at ve aslanlı, Hollanda’nın çift aslanlı armasını hatırlayın. Alabama eyaletinin kartallı armasını da. Moldova’nın, Çeçenistan’ın, Kazakistan’ın bile arması vardır ama bizim devletin arması yoktur. Tuhaf değil mi?

Bir de Osmanlı’nın II. Abdülhamid döneminde kemale eren o ihtişamlı devlet armasının şeklini ve mesajlarını düşününce bu olmayışın acısı daha derinden dağlıyor yüreğimizi. Abdülhamid’in 17 Nisan 1882 tarihli emri üzerine hazırlanan Osmanlı devlet arması Cumhuriyet’in ilanına kadar kullanılmıştır ama 1923′ten sonra nedense armasız bir devlet olmuşuzdur.

1925 yılında Bakanlar Kurulu bir devlet arması yarışması açmış ve sonuçta Namık İsmail’in arması seçilmiştir ama icraata sıra gelince, tık yok. Asla kullanılmamış. Atılmış bir kenara. Tabii ortaya çıkan armanın bir armadan çok olsa olsa bir kolej armasına benzediğini, Osmanlı’nın ihtişamından eser bulunmadığını görmek için şahin bakışlı olmaya gerek yok. Buyurun karşılaştırın.

Ama asıl acısı nedir, biliyor musunuz? Bu Osmanlı’nınkine göre epeyce ‘tehlikesiz’ ve ‘ehil’ hale getirilmiş armayı dahi kullanmaya cesaret edemeyenlerin hal-i pür-melâlleri. Bakınız, Namık İsmail’in armasındaki kurt da boynunu bükmüş, heybetini yitirmiş, korkutucu hiçbir vasfı kalmamış durumda. Oysa Osmanlı armasının kılıç, mızrak, top, tüfek, çiçek buketi, adalet terazisi, terazinin üzerinde durduğu Kur’an-ı Kerim kaidesi, 5 adet nişan (Cumhuriyet’in nişanı da yoktur) ve kendisinin etrafı aydınlatan bir güneş olduğu iddiasını merkeze oturtması gibi tehlikeli iddiaların yeni rejimde barınması mümkün değildi de ondandır meşe dalı ve epey altlara gizlenmiş tek bir ‘harbe’yle yetinilmesi.

Ay yıldız var ya?” diyor birisi. Aşk olsun, o da nasılsa değiştiremediğimiz birkaç Osmanlı sembolünden biri değil miydi?

Mehmed Zeki Pakalın, 1946 yılında, yani İnönü’nün cumhurbaşkanlığı devrinde basılan “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü"nün “Arma” maddesinde şu şairi belirsiz beyitle söylemiş söyleyeceğini:

Arma kuvvettir bugün her millete, her devlete
Arma olmazsa sözün geçmez bugün bundan öte.

Mustafa Armağan
(Zaman, 13.05.2012)

15 Mayıs 2012

Bayezid Camii


Bayezıt Camii, İstanbul’un toprağına atılmış bir çekirdek gibidir. Bütün ilerideki gelişmeler, çiçek açmalar, bütün feyizli mevsimler onda vardır.

Gelenek, camiin bittiği sıralarda, II.Bayezıt’ın fakir fakir kadından aldığı bir çift güvercini buraya hediye ettiğini söyler. Bu rivayet benim hoşuma gidiyor.

Evliya Çelebi, Bayezıt Camii için tükenmez hazinedir. Camiin kıble yerini tayin edemeyen mimar, Sultan Bayezıt’a, mihrabı ne tarafa koyalım, diye sorar. O da “Şu ayağıma bas!” der. Mimar basınca Kâbe’yi görür.

Camide ilk cuma namazını kıldıran da, akşam, ikindi namazlarının sünnetini bir kere olsun bırakmamış olan Sultan Bayezıt’tır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir,
Dergah Yayınları, 29.Baskı, Ekim 2011, Sf. 140.

Rönesans'ın sırları İstanbul'da aydınlanıyor


16. yüzyıl İtalya’sının en ünlü üç ustası Michelangelo, Leonardo ve Raphael'in bilim ve sanatta nasıl izler bıraktıklarını anlatan The Great Masters Sergisi dünyada ilk kez Türkiye’de sergilenecek

1 Haziran – 31 Temmuz 2012 tarihlerinde Vestel ana sponsorluğunda, Koleksiyon katkılarıyla, Museo Ideale Leonardo Da Vinci, Arter Tasarım ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi işbirliği ile MSGSÜ Tophane-i Amire KSM, Beş Kubbe Salonu’nda gerçekleşecek sergi, Türkiye’de gerçek anlamda hayata geçirilecek ilk interaktif sanat sergisi olacak.

Rönesans'ın sırlarını keşfetmek isteyen kültür, sanat ve tarih tutkunlarının bilgisine ve ilgisine...

Ayrıca bkz: https://www.facebook.com/TheGreatMastersSergisi

10 Mayıs 2012

Konya’da bir tenis kortu


Tabelalar
Solda: Bir Numaralı Tenis Sahası.
Sağda: İki Numaralı Tenis Sahası.
Üstte: Oyun Esnasında Sahaya Girilmez.

Kaynak: http://immoraltales.tumblr.com

Charles Gravier’nin Türk giysileriyle portresi


Fransız Büyükelçisi Vergennes Kontu Charles Gravier’nin Türk giysileri içinde portresi. Antoine de Favray, 1766, tuval üstüne yağlıboya, 141.5 x 113 cm.

2 Mayıs 2012

Yedikıta Dergisi, "İstanbul'un Fetih Planı Posteri" hediye ediyor


Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi bu ay, Sultan Abdülaziz Han’ı hal’ eden ve şehit ettiren devlet adamlarından intikam alan Çerkes Hasan’ı kapağa taşıyor. Osmanlı tarihinin etkili ve unutulmayan hadiselerinden olan bu vakıa en ince teferruatlarıyla anlatılıyor.

19. asır Avrupa’sında Fransız İhtilali’ni müteakip baş gösteren Milliyetçilik akımının Balkanlar’da derin tesirleri olmuştu. Irkî ve dinî anlamda farklı kimliklerin ortak hayat sahası olan Osmanlı’dan Yunanistan, sonra Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan derken 1912’de Osmanlı’ya sadakatiyle ve şecaatiyle nam salan Arnavutluk merkezden kopacaktı. Arnavut Milletinin Haklarını Müdafaa Cemiyeti adına faaliyet gösteren beş on kişi Osmanlı aleyhine faaliyetler tertip ediyordu… Yedikıta, bu karışık dönemde Sultan İkinci Abdülhamid’in Arnavut halkına yayınladığı nutku sayfalarına taşıyor.

Yine Osmanlı Rumelisi’ni konu alan, Doç Dr. Hamit Pehlivanlı imzasını taşıyan “Mamur Manastır’dan Mahzun Manastır’a” makalesinde de Manastır’ın geçmişiyle bugünü kıyaslanıyor.

Prof. Dr. Mehmet Arslan’ın Osmanlı’nın Düğün Sandığı: Surnameler makalesinde Osmanlı’nın ihtişamının sergilendiği düğün, şenlik ve merasimler en ince ayrıntılarıyla gözler önüne seriliyor.

Yedikıta tarih ve kültür seyahatinde Elektrikle Aydınlanan İlk Şehir: Tarsus ve Yemen’in Alim Sultanları: Resuliler makaleleri de ilgi çekiyor.

Derginin bu sayısında Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethini anlatan, büyük boy İstanbul’un Fetih Planı posteri hediye ediliyor.

Birbirinden orijinal makalelerin yayınlandığı Aylık Tarih ve Kültür Dergisi Yedikıta, seçkin bayii ve kitap evlerinde...

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi
Abonelik: (0212) 6577735
(0212) 6578800 – 157
bilgi@yedikita.com.tr
www.yedikita.com.tr

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.