31 Temmuz 2012 Salı

Doç.Dr.Necmettin Alkan ile söyleşi: II.Abdülhamid ve 31 Mart Vakası

Doç.Dr.Necmettin Alkan, KTÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Yakınçağ Anabilimdalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Başlıca çalışma alanları Yakınçağ Osmanlı Tarihi, Osmanlı Yenileşme Tarihi ve Osmanlı-Alman Münasebetleri’dir. Bunların dışında Bosna Tarihi, Medeniyet Tarihi ve Tarih Felsefesi’yle de ilgilenmektedir. Necmettin Alkan'ın dikkat çeken "Selanik İstanbul'a Karşı / 31 Mart Vakası ve II. Abdülhamid'in Tahttan İndirilmesi" ve "Selanik'in Yükselişi: Jön Türkler Andülhamid'e Karşı" adlı kitaplarından yola çıkarak, II.Abdülhamid ve 31 Mart Vakası üzerine bir söyleşi yaptık. Döneme çok ışık tutan çalışmalarıyla kendisinin kıymetli cevaplarını paylaşıyor, hocama başarılarının devamını diliyorum.

Özellikle 2011 yılında Timaş Yayınları'ndan çıkan "Selanik İstanbul'a Karşı / 31 Mart Vakası ve II.Abdülhamid'in Tahttan İndirilmesi" adlı kitabınıza, bu döneme ışık tutan ve diliyle herkesin okuyabileceği kalitede bir eser. Bu eseri yazarken öncelikli olarak hedefledikleriniz nelerdi ve bunlara ulaşabildiniz mi?
Teşekkür ediyorum. 31 Mart Vak’ası öğrencilik yıllarımdan beri dikkatimi çeken bir hadiseydi. Yani konuya kişisel bir merakım vardı. Bunun dışında malum olduğu üzere 31 Mart Vak’ası, Osmanlı tarihinin tartışmalı hadiselerinin başında gelmekte ve daha da önemlisi Osmanlı tarihinin de önemli kırılma noktalarından biridir. Daha ilginç olanı, yaptığım araştırmada bu olay hakkında bildiklerimizin veya konuştuklarımızın 31 Mart Vak’ası’nın ancak %20-30’u olduğunu gördüm. Dolayısıyla, böylesine öneme haiz bu olayın mümkün olduğu kadar bütün boyutlarıyla ortaya konması, yaptığımız çalışmanın temel amacı idi.

31 Mart Vakası'nın çıkışını körükleyen sebepler nelerdi? Bu sebepler, dönemin haklı sebepleri miydi?
Hadisenin çıkışını körükleyen temel neden 1908 İhtilâli’nin ortaya çıkardığı sosyo-siyasî ve askerî süreç olmuştur. Biraz başa dönersek, Jön Türkler; “mutlakî” abdülhamidî yönetimin devleti felakete götürdüğüne inanarak ve iddia ederek Sultan II. Abdülhamid’e karşı mücadele bayrağını açmışlardı. Temel amaçları, meşrutî yönetimi yeniden ilan ederek devleti bu “felaketten” kurtarmak idi. Bu bağlamda meşrutiyetten beklentileri çok ama çok yüksekti. Meşrutiyet, bin bir hastalığa şifa sihirli bir iksir veya sihirli bir değnek olarak görmekteydiler. Neticesinde bu mücadeleyi kazanarak meşrutiyete yeniden geçilmişti, fakat mevcut durumda hiçte öyle bir değişme olmamıştı. Hatta gün geçtikçe durum çok daha kötüye gitmeye başlamıştı. Bu arada Jön Türkler, abdülhamidî yönetimi tasfiye ederek kendi yönetimlerini kurmaya gayretine girmişler ve bunun için mevcut sistemi alt üst etmişlerdi. Fakat bunun yerini ikame edecek yeni bir sistemi bir türlü inşaa edememişlerdi. Daha önemlisi artık asker siyasete sokulmuş, günlük siyasetin en önemli organlarından biri olmuştu. Jön Türk Hareketi’ne mensup subaylar yeni yönetimin aktörlerine karşı çıkan muhalifleri sindirmede aktif olmaya başlamışlardı. Ordu devletin ordusu olmaktan çıkmış, Jön Türklerin ordusu şeklini almıştı. Nasıl abdülhamidî yönetim uzun sürede kendi karşıtlarını doğurmuştu, şimdi de jön türkî yönetim kendi muhaliflerini kısa bir süre zarfında çok geniş tabanlı olarak ortaya çıkarmıştı. Yeni muhaliflere bakıldığından ordudan atılan alaylı subaylar, memurluktan atılan memurlar, askere alınmak isteyen medrese talebeleri, subaylardan rahatsız olan askerler vesaire gibi çok geniş tabanlı bir blok ortaya çıkmıştı. İşte 31 Mart Vak’ası, böylesine geniş bir tabanlı muhalif gurupların ortak eylemidir. Bu arada dış aktörleri de unutmamak gerekiyor. Tepki alttan gelmekteydi. Bundan dolayı 31 Mart’ı sadece bir “irtica” söylemiyle izah edilemeyecek kadar çok karmaşıktır.

31 Mart Vakası'na halkın desteğinden söz edilebilir mi yoksa bu destek tamamen olayın etkisine kapılan, bilgi sahibi olmayan bir kitle tarafından mı desteklendi?
Bu tür hareketlerde sokaktaki halkın doğrudan bilgisi ve dahli olmaz. Buna gerekte yoktur. Önemli olan bunun yapacak belli bir kadronun ortaya çıkmasıdır. Sokaktaki vatandaşın gündemi çok farklıdır. Bugün de böyle değil midir? Ayrıca 1908 Jön Türk İhtilâli’nin arkasına ne kadar halk desteği varsa, 31 Mart Vak’ası’nın arkasında da o kadar halk desteği vardır. Durum bundan ibarettir. Olayı çıkaranlar, 1908 ihtilaliyle oluşturulmaya çalışılan yeni yönetiminden şöyle veya böyle mağdur olan belli sosyal kesimlerdir.

"Hareket Ordusu" sahiden var mıydı? Yoksa kendilerine bu adı koyup, aksiyonlarını kendi başlarına mı almışlardı? Aslında bu soruda 31 Mart Vakası'nın bir kurgu mu yoksa hakikaten gerçekleştirilmiş bir icraat mı olduğunu sormak istiyorum.
Hareket Ordusu, İstanbul’da patlak veren sözde meşrutî yönetim karşıtı ki, bu ittihâdçı iddiası kesinlikle doğru değildir, isyanı bastırmak için oluşturulan karma bir ordudur. İstanbul üzerine yürünmesine karar verenler, Jön Türklerin ya da İttihâdçıların kendileridir. Asıl amaçları ise, meşrutî yönetimi bahane ederek düşmanları II. Abdülhamid’i tahttan indirmek idi. Elimizdeki mevcut bilgilere göre 31 Mart Vak’ası sürecince meşruti yönetim kesintiye uğramamış, meclis açık kalmış, hükümet değişse de yenisi görevine devam etmiş ve olayların ertesi günü günlük hayat normale dönmüştü. Yani Hareket Ordusu’nun meşrutiyetin kurtarmak için İstanbul’a gelmesini gerektirecek ne hukukî ne de fiilî bir durum vardı. Fakat gerçekte amaçları başkaydı. Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirmek. Nitekim geçerli Osmanlı hukuk sistemine aykırı olarak her hangi bir merciden müsaade almayarak İstanbul üzerine yürüyerek II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini sağlamıştır. Dolayısıyla Hareket Ordusu’nun bu eylemi aslında bir darbe teşebbüsü idi. Başarılı olmuş bir darbe teşebbüsü. Hareket Ordusu’nda sorgulanması gereken diğer bir nokta, Makedonya’da Osmanlı hakimiyetine karşı silahlı mücadele yapan Bulgar ve Rum çetelerinin/terör örgütlerinin burada yer almasıdır. Aynı çeteler üç yıl sonra bu kez kendi millî ordularından İstanbul kapılarına dayanmışlardı.

Trablusgarp Harbi, Balkan Harbi ve I.Dünya Harbi'nin kaybedilmesinde, 31 Mart Vakası'nın direkt etkisi var mıydı?
Bu şekilde de bakılabilir. Yukarıda da dediğimiz gibi, 31 Mart Osmanlı/Türk tarihinin en önemli kırılma noktalarından biridir. Sultan II. Abdülhamid yönetiminin tasfiye edilmesiyle yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemin bir sonucu olarak bahsettiğiniz bu savaşlar ardı ardına patlak vermiştir. Özellikle de Balkan Harbi’nin kaybedilmesinde ve o ağır hezimetin yaşanmasında bunların doğrudan etkisi vardır. Mesela bu süreçte ordu içine siyaset girmiş, subaylar arasında hizipçilik başlamış, yetiştin subaylar tasfiye edilmiş vesaire. Bunlar doğrudan Balkan Harbi’ndeki mağlubiyetin askerî nedenleri olmuştur. Diğer bir faktör, II. Abdülhamid’in Balkanlar’da kurduğu denge ittihadçılar tarafından bozulmuş, yerini alacak yeni bir denge kurulamamış; bu ise Balkan devletleri arasında ittifakların doğmasına olumlu bir etkide bulunmuştur. Bütün bunları dikkate aldığımızda, 31 Mart Vak’ası Osmanlı Devleti’nin nihaî olarak tasfiye edilmesinde önemli bir aşama olarak görülebilir.

Belki biraz manidar biraz da tarihçilik anlayışına ters düşebilecek bir soru sormak istiyorum risk alarak. II.Abdülhamid, başına gelenleri hak eden bir padişah mıydı?
31 Mart Vak’ası bağlamında kesinlikle hayır. 31 Mart Vak’ası denkleminde olmayan bir kişi varsa o da II. Abdülhamid idi. Kendisi bu çok bilinmeyenli tarih denkleminde bir değer olarak yer almamıştır. Tamamen dışındaydı. Bunu ittihâdçılar da bildikleri halde, faturayı ona kesmiş ve bu gelişmeyi bahane ederek onu tahttan indirmesini başarmışlardır. Bakın elimizdeki verilere göre, aslında 31 Mart Vak’ası’nın ittihâdçılar tarafından çıkartıldığına dair iddialar, Sultan II. Abdülhamid tarafından çıkartıldığına dair iddialarından çok daha somut görünmektedir. Dolayısıyla II. Abdülhamid müsebbibi olmadığı bir olaydan dolayı haksız ve ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştır. Aslında bedel ödeyen sadece II. Abdülhamid değildi, Osmanlı idi. Bundan sonraki gelişmeler maalesef bu tespiti fazlasıyla haklı çıkarmıştır.

İlber Ortaylı hocamız II.Abdülhamid için "Son evrensel imparator, dünyanın son hükümdarı" der. Buna katılıyor musunuz?
Evet fazlasıyla, üstad burada haklı. II. Abdülhamid hem bizim tarihimiz hem de Avrupa tarihi açısından büyük bir değerdir. Dönemine mührünü vurmuş bir hükümdardır. Bir reform ve yatırım hükümdarıdır. Fakat meşrutî yönetimi askıya alması, bütün bu başarılarının örtmüş, adeta gölgede bırakmıştır. Bundan dolayı muasırları, kendisini anlayamamışlardır. Kendisinin ve döneminin doğru bir şekilde anlaşılması için, yıllar sonra hakkında doktora tezlerinin ve araştırmaların yapılması gerekiyordu. Böyle de olmuştur. II. Abdülhamid hakkında yapılan çalışmalar arttıkça, ne denli önemli bir şahsiyet olduğu ve saltanat yıllarının Osmanlı Devleti’nin istikrarı için ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Nitekim Cumhuriyet Türkiyesi, Jön Türklerin çok eleştirdikleri ve lanetledikleri II. Abdülhamid’in bu mirası üzerine inşaa edilmiştir. Bunu hiç kimse inkâr edemez. Gerisi teferruat. Modern Türkiye’nin kurumsal olarak oluşmasında üç önemli şahsiyetin yeri vardır: Sultan II. Mahmud, Sultan II. Abdülhamid ve Mustafa Kemal Atatürk. Bunların orta direği II. Abdülhamid’dir.

İttihat ve Terakki'yi kuruluşundan bu yana süzecek olursak, özellikle cemiyetin üçlüsünün temel hataları sizce nelerdir? Birçok kitapta bilgisizlik ve amatör bir heyecan karşımıza çıkıyor zira.
En büyük eksiklikleri, Osmanlı Devleti’ni nihaî olarak tasfiye etmek isteyen Avrupalı emperyalist devletler karşından gerekli bilgiye, donanıma ve tecrübeye sahip olmamalarıydı. Bu süreçte kolay bir lokma olmuşlardır. Asıl dümende olması gereken II. Abdülhamid’i tasfiye ederek, bütün bunlara âdeta çanak tutmuşlardır. Heyecanları ve iyi niyetleri bu hatalarını örtmeye ve Osmanlı’nın yıkılmasına engel olmaya kesinlikle yetmemiştir.

Beni kırmayıp vaktinizi ayırdığınız için ve bizleri bu hassas konu hakkında yeniden bilgilendirdiğiniz için çok teşekkür eder, çalışma hayatınızda başarılar dilerim.
Ben teşekkür ediyorum.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Derin Tarih Ağustos 2012 sayısı


Derin Tarih'in Ağustos 2012 sayısında özellikle şu sıralar ülke gündemini saran Suriye üzerine gidiliyor. Tarihten bu yana Suriye krizleri geniş ve derinlemesine makalelerle meraklıların ilgisine sunuluyor. Dergide ayrıca "Türkiye'nin Miladı: Malazgirt Zaferi", "Atom Bombası Japonlara Değil Kızılordu'ya Atıldı", "Harflerin Şairi Kazasker İzzet Efendi" gibi çok ilginç konular da yer alıyor. Derin Tarih bu sayısında okuyucularına ek olarak "Çocuklar İçin Tarih Dergisi" ve "II.Abdülhamid Dönemi Suriye Albümü" hediye ediyor.

http://derintarih.com
Facebook / Twitter

Yedikıta Dergisi'nin Ağustos 2012 sayısı

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi bu ay, 1875’te inşasına başlanan ve Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle yarım kalan Aziziye Camii’ni kapağa taşıyor… Bugün park ve binaların bulunduğu cami arazisinde yatan tarihin hazin hikayesi ilk defa yayınlanan vesikalar ışığında ortaya çıkarılıyor…

Deride, “Osmanlı Devleti Nasıl Yıkıldı?” sorusunun cevabı aranıyor. Osmanlı Devleti’ni kuran ve yaşatan unsurlar, devlet idaresinde emniyet ve huzur içinde yaşayan toplulukların niçin sömürgeci devletlerin pençesine düştükleri ele alınıyor...

Dergide, Prof. Dr. Mehmet Serez’in mekân etütleri neticesinde ortaya çıkardığı bir gerçek dikkat çekiyor: Çanakkale Deniz Savaşları’nda İngiliz Savaş Kruvazörlerini vuran Orhaniye Tabyası’nın inşa kitabesi çalındı...

Ülkedeki karışıklık ve zulümden kaçarak Osmanlı’ya sığınan Macarlar ve Osmanlı’da Darulkurralar ve hafızlık eğitimi makaleleri de dikkat çekiyor…

Derginin bu sayısında Osmanlı’da Ramazan kitapçığı hediye ediliyor. Birbirinden orijinal makalelerin yayınlandığı Aylık Tarih ve Kültür Dergisi Yedikıta, seçkin bayii ve kitap evlerinde...

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi
Abonelik: (0212) 6577735
(0212) 6578800 – 157
bilgi@yedikita.com.tr
www.yedikita.com.tr

Osmanlı'ya iki bakış


"Osmanlı’nın inceliği ve imtidadının (uzayıp gitme) anlamı burada işte: Soylu ama tepeden bakmıyor; muhteşem ama insanı ezmiyor; büyük, ama ürkütmüyor!"

Hilmi Yavuz

"Birinci Roma çok tanrılıydı. İkincisi Hristiyan’dı. Üçüncüsü Müslüman olamaz mıydı?"

İlber Ortaylı

28 Temmuz 2012 Cumartesi

II.Abdülhamid ve 31 Mart Vakası'na dair

Yakın bir zamanda KTÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yakınçağ Anabilimdalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapan Necmettin Alkan ile II.Abdülhamid ve 31 Mart Vakası üzerine kısa bir söyleşi yapacağım. Necmettin hocanın "Selanik'in Yükselişi" ve "Selanik İstanbul'a Karşı" adlı kitapları büyük takdir toplamış ve konusunda önemli soru işaretlerini yok etmiştir. Gizlenen Tarihimiz, Emine Çaykara hanımefendi ile başladığı söyleşilerine devam edecektir. İlginizin daim ve ramazanınızın bereketli olmasını temenni ederim.

Yağız Gönüler
http://twitter.com/YagizGonuler

Tuna harekâtı

Kanuni Sultan Süleyman'ın 1520-1546 Macaristan seferinde donanmanın Tuna harekâtı.

24 Temmuz 2012 Salı

Osmanlı şehzadeleri

Şehzadeler: Abdürrahim Hayri (1894-1952), Mehmed Cemaleddin (1890-1946) ve Mehmed Abdülhalim (1894-1926); şehzadelerle birlikte, muhafızları rolünde poz verenler sol başta Mehmed Rıza Paşa’nın oğlu Ziya Bey ve en sağda Mareşal Ahmed Eyüp Paşa’nın oğlu Ali Fuad Bey.

(Bogos Tarkulyan, 1900.)

Osmanlı askerleri

Balkan Savaşı'na katılmak için Sirkeci Tren İstasyonu'nda hazırlanırlarken.

Osmanlı'nın İstanbul'u: Tarabya Çiçekçisi

Bir zamanlar kütüphaneydi

Bir zamanlar Ebubekir Efendi Kütüphanesi olan İstanbul/Aksaray'daki bu tarihi mekan, şimdi kafe olmuş.

Kaynak: Yitip Giden İstanbul, Önder Kaya.
Adem Koçal aracılığıyla.
Ayrıca bkz
: Önder Kaya - Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Timaş 30. yılını özel kampanyayla kutluyor

Ülkemizin güzide yayınevlerinden Timaş, 30. yılına özel bir kampanya hazırlamış. 30 gün boyunca yayınevinin tüm kitaplarında %33, her gün 1 kitabında ise %50 indirim sunuluyor. Elbette kitapyurdu.com'da.

Ağırlıklı okumalarını tarih konusunda yapanlar bu kampanyayı kaçırmamalı ve 30 gün boyunca takip etmeli. Bu güzel fikir ve 30 başarılı yılı için Timaş Yayınları'nı tebrik ediyor, herkese hayırlı ramazanlar diliyorum.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Hüseyin Cahit Yalçın'ın anılarından:
Enver Paşa

Hüseyin Cahit Yalçın (1875-1957), II.Meşrutiyet'e kadar edebiyatla ilgilenen, sonrasında politikaya giren, dönemin en etkin gazeteci, yazar ve siyaset adamıdır. Ağustos 1908'de yakın arkadaşları Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım ile birlikte Tanin gazetesini kurmuştur. 1913'e kadar İttihat ve Terakki saflarında olup, sonrasında cemiyeti eleştirmiştir. 1923'de hükümete yönelttiği ağır eleştiriler ve eski İttihatçıları savunması sebebiyle İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmış, sürgüne gönderilmiştir. 1933'ten sonra yeniden gazetede (Akşam) yazı yazmaya ve dergi (Fikir Hareketleri) yayımlamaya başlamıştır. 

Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden sonra İsmet İnönü'nün teklifiyle tekrar politikaya dönmüş, 1939-1954 yılları arasında Çankırı, İstanbul ve Kars milletvekili olarak TBMM'de bulunmuştur. 1943'te tekrar Tanin'i çıkarmıştır. 1957'de tekrar milletvekili seçildiği bilgisini öğrenemeden İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Yazılarında, yakın tarihimizin bizzat içinde bulunmasından dolayı kaynak teşkil edecek bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca 50'ye yakın eseri de dilimize kazandırmıştır. Aşağıda alıntıladığım bölümü barındıran "Tanıdıklarım" adlı kitabında Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, Ziya Gökalp, Ahmet Rıza Bey, Mithat Şükrü Bleda, Sait Halim Paşa, Bahattin Şakir, Ömer Naci, Halil Menteşe, Karasu Efendi ve II.Wilhelm gibi pek çok ismin karakteristik özelliklerinden ve yaşayışından bahsetmiştir. Kitabın en önemli tarafı ise Ermeni Tehciri konusunda çok özel ipuçları barındırmasıdır. 


***

Enver Paşa, yanında Şehzade Faruk Efendi ile beraber Çanakkale Harbi'ndeki orduyu ziyaret ve teftişe gidiyordu. Yanlarına ben de katıldım.

Husûsî (özel) tren akşam üstü Sirkeci'den hareket etti. Salonda sakinane oturuyorduk.

Yaver sordu:

- Biraz yemek yer misiniz?
Enver Paşa:
- Peki, dedi.

Masanın üstünde birkaç rafadan yumurta getirdiler. Biraz beyaz peynir ve yoğurt. Yemek yendi, baka kaldım. Kızım, ilk gördüğüm askere verilmek üzere cebime bir paket çukulata sıkıştırmıştı.
- Bari bunu siz yiyin, diye uzattım.

Çanakkale'de kaldığımız birkaç gün içinde bir karargaha misafir olmadığımız zamanlar yemeğe, debdebeye (görkem) karşı hep aynı istihfaf (hor görme) hissini, aynı sadeliği gördüm.

***

İstanbul'da büyük dedikodular vardı. Enver Paşa Boğaziçi'nde Abraham Paşa'nın köşkünü almıştı. Bu köşk ağızdan ağıza dolaşırken muhteşem bir saray cesametini (büyüklüğünü) aldı; binbir gece masallarındaki debdebe (görkem) ve haşmet sahnelerini içinde topladı. Enver Paşa bir gün küçük bir davet yapmış, bizleri köşke çağırmıştı. Bu kadar büyütülen, dedikoduya zemin teşkil edilen köşkü görmek için gittim. Ufak bir köşkün basit döşemeli bir odasında şöyle böyle (ne iyi ne kötü) bir yemek yedik. Avrupa'da orta halde bir tüccarın bile bundan çok ziynetli (süslü) ve kıymetli bir sayfiyesi (yazlık evi) vardı.

Hüseyin Cahit Yalçın
(Tanıdıklarım, YKY, Ağustos 2001, Sf. 24, 28.)

*Hüseyin Cahit Yalçın'ı kısaca tanıtan giriş yazısı ve parantez içi eklemeler Yağız Gönüler tarafından yazılmıştır.

17 Temmuz 2012 Salı

Emine Çaykara ile söyleşi:
İstanbul, tarih, kitaplar ve kariyer

Emine Çaykara, ülkemizin en değerli arkeologlarından ve sanat tarihçilerinden. O kadar çok çalışma alanı var ki, enerjisine ve üretme aşkına hayret etmemek mümkün değil. İçinde bulunduğu ve imzasını attığı projelerin sadece künyesinde yer almaktansa, hem yönetimini hem de danışmanlığını yapıyor. Fikir üretiyor, yazıyor, iz bırakıyor. Kendisinin yıllardan beri hem okuyucusu hem de takipçisi olduğumdan, kısa bir söyleşi yapmayı çok hayal ediyordum. Minnettarım ki beni kırmadı ve tüm samimiyetiyle sorularımı cevapladı. Lafı çok uzatmadan bu kısa söyleşiyi aktarmak istiyorum.

İstanbul'da doğdunuz, İstanbul Üniversitesi'nde eğitim gördünüz, İstanbul'da tur rehberliği yaptınız ve bir web portalında "İstanbul Hikayeleri" yazdığınızı da biliyorum. Sanırım en büyük aşkınız İstanbul? Sizce İstanbul bir insanı aşık edecek neleri barındırıyor?Evet, gerçekten duygularımı yoklayınca sanırım öyle. Ben bir Boğaz çocuğuyum, Emirgân'da doğdum, büyüdüm. Hâlâ Boğaz'ın hemen her kıyısında dolaştığımda büyük bir özlem gideririm, aslında herkesin doğduğu yer özeldir ve malum, çocukluğumuz farkında olalım ya da olmayalım bizi şekillendiren, dokuyan, ruhumuza anlam katan ilk bahçemizdir. Ne ekilirse orada o yetişir. Yani inanırım ki o süreç benim İstanbul aşkımda çok etkili. Sonra eğitimimde arkeoloji alanında yetişmem, üstüne Selçuklu ve Osmanlı tarihi ve edebiyat okumalarım, rehberlik sürecim, hepsi üzerine eklenen yeni katmanlar tabii ki. Okudukça ve geçmişini öğrendikçe bir yere bakışınız değişir, katmanlar açılır, sizinle konuşur adeta. Bende olan da bu sanırım.

İstanbul ne yazık ki çok hoyrat bir şekilde kötü şehirleşmeden nasibini alsa da hâlâ bir tarih, kültür ve sanat şehri. Coğrafi açıdan müthiş güzel ve yıkılmış Roma şehrinin üzerine özenle yerleştirilmiş Osmanlı mimarisi onu gerçekten taçlandırmış. Bence İstanbul hiçbir şey yapmazsa bile insana hayal kurdurur. Hem bu hayal sizin içinizdeki insanı ortaya çıkarmanıza yardım eder, gülümsetir, şaşırtır, bazen kızdırır ve tabii düşündürür. Her şey vardır burada ve insana özgüdür bence. Bir vapur seyahati yapın, 25 dakikada bütün ruh haliniz değişir. Her şehrin ruhu vardır bence ama İstanbul'un ruhu sıcaktır, kucaklayıcıdır, sevecendir, bütün yaşanmış iyi kötü anılarına karşın böyledir. Tepeden bakar gibi görünür kimisine, olabilir ama sonuçta bir imparatorluk şehridir. Bütün imparatorluk başkentleri gibi özenle inşa edilmiş ve azami itina gösterilmiştir, bir zamanlar tabii, bunu okursunuz. Gizemlidir, öyle bir haftayla, bir ayla her şeyini çözemezsiniz, anlatacağı hikâyeler bitmez, gönül gözüyle de bakmazsanız hiçbir hikâyesini duyamazsınız. Ve tabii bence bir ruhlar şehridir, hayretle bakakaldıklarını düşünürüm bazen. Bütün dinlerin, kültürlerin burada karışması, birbirinin içine geçmesini insanlarla sohbetlerinizde hâlâ görürsünüz. Bütün bunlar beni büyüleyen, İstanbul'a bağlayan unsurlardan bazıları. Benim için İstanbul vazgeçilmez bir karakter gibi, dinlemeye ve bakmaya doyamadığım bir karakter. Tuhaf gelebilir ama onun başına gelenlere üzüldüğünü, hep sabrettiğini düşünüyorum.


Genelde arkeologların ve sanat tarihçilerinin kitapları, teknik yanlarıyla doyurur. Sizin kitaplarınız ve söyleşileriniz, edebi yönüyle de doyuruyor. Ben, haddim olmayarak ama ciddi bir takipçi ve okuyucunuz olarak edebi yönünüzün çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Bunu "Melek Annem ve Ben" ile "Emanet Gölge" adlı kitaplarınızda tüm okuyanlar görmüştür. Edebi yönünüzü nasıl geliştirdiniz?
Çok teşekkür ederim, böyle düşünmeniz beni sevindirdi. Lise çağında felsefe, psikoloji ve hep sanat meraklısıydım, zaten 18 yaşına kadar ressam olacağı sanılan bir çocuktum. İlk okumalarım bu yönde oldu, hemen arkasından edebiyat ilgi alanıma girdi. Bilgilenme amaçlı okumalarıma da hep edebiyat, bir dönem de yoğun olarak şiir eşlik etti. Tomris Uyar, Selim İleri bütün kitaplarını okuduğum ilk edebiyatçılar. Aslında gerilim ve macera dışı her türü okumaya meraklıyım ve hatta fazla meraklıyım, bunu sınırlamaya çalışıyorum. Edebiyatsa bir nimet benim için, iyi bir edebiyat eseriyle yaşadığınız deneyim belki de başka hiçbir şeyle kıyaslanmayacak lezzettedir. Yazı yazmaya meraklı herkesin 20. yüzyılın ne yazık ki meraklıları dışında okuyanı olmadığı Türk yazarlarını, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı, Refik Halid Karay'ı, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı, Memduh Şevket Esendal'ı, Peyami Safa'yı, Ahmet Muhip Dranas'ı, Reşat Nuri Güntekin'i ve tabii aynı dönemden yabancı yazarları okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü edebiyat da biçim değiştirdi ve kendi biçimimizi bulmak her zaman farklı okumalarla mümkün.

Avusturya Kazı Ekibi'yle Efes Artemis Tapınağı kazılarında staj yaptığınızı okumuştum. O dönemde bu staj size neler hissettirdi ve neler kattı?
O dönem güneşin altında kavrularak, sabah altıda kalkıp güneşten kaçılan saatlerde arazide çalışılarak geçilen günler… Yabancı bir kazı ekibiyle çalışmak tabii insan ve medeniyet farklılığı deneyimi olarak ilginçti. Efes'i barındıran Selçuk, ikinci memleketim gibi oldu, yazın bir küçük yerleşime gidiyorsunuz ve üç ayınız burada geçiyor, her şey farklı, hele şehirliyseniz. Güzel günlerdi, önemli bir kazıydı ama ben mesela bir sezon bir çukurda iki ay boyunca deprem mi olmuş, su baskın mı diye taşlara bakıp ölçüm ve çizim yaparken arkamdaki çukurda inanılmaz eserler çıkıyordu ve ben mola verip bakamıyordum bile, işin esprisi tabii kazı başkanı A. Bammer'in ve yardımcısı U. Muss'un tavus kuşlu, ördekli, köpekli, kedili hayvan sevgisinden arkeoloji aşkına, dostluklara hoş anılarla dolu... Gözlem yapıyordum bol bol, şimdi geçmişe baktığımda bunu görüyorum. Hafta sonları ekiple diğer antik şehirlere gezi yapmak, yakın çevreyi tanımak, mesela Afrodisias'ta Kenan Erim'in sofrasında yemek yemiş olmak, bütün bunlar genç bir insan için oldukça kıymetli deneyimlerdi. Ama ben bu kazılarla sosyal arkeolojiyle ilgilendiğimi, sütun boylarının ya da arazi çaplarının ne yazık ki hiç ilgimi çekmediğini fark ettim. Bu alanda kendi başıma okumak, öğrenmek daha cazip geldi. Müze de bana o zamanki aklımla envanterden başka şeyle uğraşmamak, dolayısıyla sıkılmak ve ömür törpüsü bir gelecek gibi geliyordu.

Arkeoloji okuyan ve geleceği adına endişeler duyan öğrencilerin varlığına hiç şüphemiz yok. Onlara hem eğitimleri hem de donanımları için neler tavsiye edersiniz?
Arkeoloji, tarih bilimi gibi yabancı dile dayalı; Almanca ve İngilizce çok önemli. Artık Türkçe eserler de var ama kaynak araştırması için dil bilmek kaçınılmaz. Ekrem Akurgal, iki dil bilmiyorsan vazgeç, diyor diye çok eleştirilirdi ama çok haklı. Yabancı dillerini geliştirip yenilerini eklemeleri ve bu çok zengin tarihi yapbozun parçaları gibi sabırla okuyup farklı kültürleri de katarak anlamaya çalışmalarını öneririm. İyi bir arkeologun genel kültür sahibi olması kadar ayrıntıya gömülmeyip bütünü algılayabilmesi çok önemlidir. Üniversitelerde çok değerli hocalarımız var, eğitimleri için bol bol okuyup öğrenmelerini müzeleri/sit alanlarını gezmelerini, iyi hocalara sıkı sıkıya sarılmalarını tavsiye ederim.

Ne yazık ki ülkemiz arkeolojik açıdan çok zengin olmasına rağmen iyi bir altyapıya sahip olmadığı için kendilerine çok iş düşüyor. Yetişirken işsiz kalma endişesini taşımayan öğrenci yok. Kültür Bakanlığı zenginliğimizi gözeten acil bir yapılanmaya gitmek zorunda ama Maliye Bakanlığı'nın bütçesiyle yaşayan bir kurum. Biliyorsunuz müzelerden gelen gelirler orada toplanıp küçük yüzdeler Kültür Bakanlığı'na ayrılıyor. Kültür, arkeolojik zenginlik bir ülkenin vazgeçilmez kazancı ama bunu henüz ne yazık ki gerektiği gibi değerlendiremiyoruz, bütçesiz hareket etmek mümkün değil. Bu yetişen insanlar da banka v.b. başka alanlara kayıyor mecburen. Son yıllarda bazı dergiler ve yayınevleriyle pek çok eserin, makalenin Türkçeye kazandırıldığını da unutmayalım, bu alan sanki bütün o büyük hocalarının döneminin arkasından yeni bir emekleme sürecinde gibi. Basın pek ilgi göstermiyor ama mutlaka doğruyu bulacağımıza ve değişeceğimize inanmak istiyorum.

En heyecanlandığım soru. Kitaplığımın en kıymetli misafiri, sizin Halil İnalcık hocamızla yaptığınız söyleşi olan "Tarihçilerin Kutbu". Bu kitap bir hayalin gerçeğe dönüşmesi mi, hedef mi, yoksa gereklilik miydi sizin için? Söylesi süresinceki heyecanınızı açıkçası çok merak ediyorum.
Bu kitap açıkçası arka arkaya 4 kitapla yorgun düşmüşken yeni bir kitap projesi olarak karşıma çıktı, bununla ilgili ayrıntıları hocamız için hazırlanan ve pek çok yazarın yer alacağı henüz yayınlanmamış kitabında anlattığım için saklı tutmama izin verin. Görevim olarak gördüm, yine de bunu belirtmeliyim. Söyleşi yaparken bir törene hazırlanır gibi gittim hep ve müthiş bir dostluk, nezaket, entelektüel doyumla döndüm. Heyecanlıydım tabii, işimi iyi yapmam gerekiyordu elimden geldiğince, bir derya vardı karşımda. Açıkçası keşke gazeteciliğe başladığım yıllarda yapsaydım da dedim, çünkü o sürece giden yıllarda dergiler, kitaplarla Osmanlı tarihi okumalarım daha tazeydi, gazetecilikte çok dağılırsınız, ilgi alanlarına göre bir dağılım olmadığı için hafızanızı korumanız zordur ama her şey de zamanını bekler, buna inanırım, kimbilir… Hem öğrenci gibiydim karşısında hem de profesyoneldim, o her zaman saygı gösterdi. Ne istediğimi biliyordum –her kitapta kendime bir hedef koyarım kahramanımla ilgili, bu da benim sırrım olsun–, o da sorularımla bana cevap vermeye hazırdı, önemli konuları konuşuyorduk, bütün merak ettiklerimi açık yüreklilikle paylaştı. Önsözde de belirttiğim gibi aslında daha pek çok şeyi sormak istedim, hocaya ne sorsanız sanki o dönemde yaşamış gibi tatlılıkla size anlatır, büyük bir nimet hepimiz için. Ve anlattıkları kesinlikle belgelerin dilindendir, bilmiyorsa da, ben o konuya çalışmadım, şuna bakın, der. Kitabı bitirip ona yolladığımda benim tasnifime, kurguma hiç karışmadı.

Çok güzel sohbetlerimiz, anılarımız oldu ve o zamandan oluşan dostluğumuz katlanarak bugünlere geldi. Hoca çok ciddi görünür, önemli konuları aydınlatır ama bir çocuk gibi anı yaşar, espritüeldir, edebiyata düşkündür, dolayısıyla pek çok güzel anım var. Ondan öğrendiğim tanımlamayla –başkası için kullanmıştı- 'halis insan'dır ve artık ne kadar az halis insan...

2010'da Alfa Yayınları'ndan çıkan "Diyabetimi Seviyorum" adlı kitabınızı en yakın zamanda alıp diyabet hastası babama hediye etmek istiyorum. Emine Çaykara, bu dinamikliğini ve üretkenliğini sağlıklı yaşama mı borçlu?
Olabilir, şeker hastalığı insanı hizaya sokan, zamanın, yediğin içtiğinin, sağlığın kıymetinin bilinmesini önemseyen bir yaşam biçimi. Mücadele gücümü ve inancımı pekiştirdiğine inanıyorum. Kapasitemi bilirim, bir şeyin nasıl yapılamayacağını değil ama nasıl yapılacağına yönelik çalışır kafam, hayata hep olumlu bakarım. Boşa yaşamıyorsak, ki yaşamıyoruz, bence bize verilmiş aklı, iradeyi kullanmalı ve sağlıklı beslenmeyi öğrenmeli, bedenimize iyi davranmalıyız.

Üretim bana göre kendimi ifade şekli. Yaşama zaten tüketmek için değil üretmek için geliyoruz ve hepimizin yaşamının bir anlamı var, bu anlamı bulmak da bize düşüyor. Tembelliği hiç sevmem, boş lafla vakit geçirmeyi, zamanı kötü kullanmayı da… Tabii ki sevdiklerinizle geçen zamandan, hiçbir şey yapmayıp okuma ve düşünmeyle geçirdiğimiz süreçlerden söz etmiyorum ama hayatı anlamlı kılan bizim ona kattıklarımız diye düşünürüm. Bunun için de önce kendi içimize doğru şöyle güzel bir yolculuk yapıp, sonra neyse o bunu dışarıya aktarmamız lazım.

Çeviriler, söyleşiler, kitaplar, kazılar, belgeseller... Sürekli üreten insanlar, kendilerine ayırdıkları vakitlerde de "Acaba şimdi hangi işin peşinde koşsam?" diye düşünürler çoğu zaman. Sizin de öyle yaptığınızı düşünüyorum ama yine de soruyorum; kendinize zaman ayırdığınızda neler yapmayı seviyorsunuz?
Yok hiç öyle düşünmem. Bitmişse rahatımdır ama ne yazık ki kafamda sırada bekleyen bir şeyler hep vardır. Kendime zaman ayırdığımda mutlaka kitap okurum, sergilere/müzelere giderim –ki çalışırken de yapmaya çalışırım, çünkü beni kendime getirir–, yürüyüş yaparım, doğaya çıkarım, deniz kıyısında dolaşırım, İstanbul'un bilmediğim/sevdiğim yerlerini dolaşırım, değişik reçel/yemek yaparım, göremediğim dostlarımla buluşurum, mümkünse kültürel yıkanma için bir başka şehre giderim.


Bu kısa söyleşinin, okuyanlara çok şey katacağını düşünüyorum. Teklifimi kabul edip vakit ayırdığınız için minnettarım. Daima başarılı ve sağlıklı olmanızı, üretme ve İstanbul aşkınızdan hiçbir şey kaybetmemenizi temenni ediyorum.
Çok teşekkür ederim, inşallah öyle olur, hatta herkesin gerçekten İstanbul'a aşık olmalarını dileyelim.

Söyleşiyi hazırlayan: Yağız Gönüler
Emine ÇaykaraWeb / Twitter

15 Temmuz 2012 Pazar

1895 yılından: Sultanahmet Camii

Fotoğraf: Abdullah Biraderler.
(Abdullah Biraderler veya "Abdullah Frères" Türkiye'de fotoğrafçılık sanatının kurucuları olarak tanınan ve her üçü de Ermeni asıllı olan Viçen (1820–1902), Hovsep Abdullahyan (1830–1908) ve Kevork (1839–1918) kardeşlerin ticari adıdır.)

İstanbul'a açılan kapı: Aydos

Yapımını, yönetimini ve senaryosunu Emine Çaykara'nın üstlendiği, danışmanlığını ise Prof. Dr. Halil İnalcık'ın yaptığı "İstanbul'a açılan kapı: Aydos" belgeseli bugün 18:50'de CNN Türk ekranlarında olacak.

Türkçe ezan


Bundan 80 yıl önce bugün 1932 yılı 15 Temmuz’unda ezanın Türkçe okunması kanunlaştı. Hazırlıklara göre; Türkçe ezan bizzat Saadettin Kaynak’ın sesinden dinlenecek ve öğrenilecekti. Birçok yerde minareden okunan Türkçe Ezan’ın, caminin içinde Arapça tekrarlandığı biliniyor. Nihayet aradan 17 yıl geçti ve kanundaki Arapça ezan okuma yasağını kaldıran teklifi de Cumhuriyet Halk partililer iktidarlarının son yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne götürdüler. Bu teklifi kanunlaştırmak ise iktidarı alan Demokrat partililer tarafından gerçekleştirildi; başvekil Adnan Menderes ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar arasındaki ilk ciddi tartışmanın da bu nedenle olduğu söylenir. Gene de ezanın Arapçasını dinlemek için tercih edilen bir ses olarak Saadettin Kaynak’ın bantları kullanılmıştır derler. Sultanahmet ve Firuz Ağa camileri arasında mukabeleli olarak gene ezan okunmaya başladı.

Bu değişiklikle Kur’an’ın Arapça okunma yasağı kalkmıştır; yoksa Türkçe okumak yasaklanmış değildir.

İbadetin ulusal dillerde mi yoksa kabul edilen beynelmilel bir dille mi yapılması sorunu her yerde tartışılagelmiştir. Katolik dünyasında ise Papa XXXIII. Giovanni’nin (yani Atatürk devrinde Türkiye’de Vatikan temsilciliği yapan Kardinal Roncalli) reformuyla kiliselerde bazı bilinen duaların artık Latince değil de, her yerin ulusal dilinde yapılması usulüne geçildiğinde; buna dahi itirazlar olmuştur. Halen de Hıristiyan aleminde bu itirazları duymak mümkündür.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 15.07.2012)

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Soykırım

"Avrupa soykırımdan bahsediyor. Soykırım Balkanlar'da olmuştur. Her istilada Bulgar, Sırp, Yunan bizim Türklerimizi katletmiştir."

Prof. Dr. Halil İnalcık

"Balkanlar ve Osmanlı" sempozyumu, Yalova'da düzenlenecek


Osmanlı Devleti’nin 710. kuruluş yıldönümü nedeniyle Yalova’da düzenlenecek “ Balkanlar ve Osmanlı” adlı sempozyuma başta ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık’ın yanı sıra çok sayıda akademisyen katılacak.

Yalova Belediyesi tarafından organize edilen “Balkanlar ve Osmanlı” adlı sempozyum Raif Dinçkök Kültür Merkezi’nde düzenlenecek. 27 Temmuz 2012 tarihinde gerçekleştirilecek olan sempozyuma Osmanlı’nın Yalova’da yapılan Befeus Savaşı sonrasında devlet niteliğini 1302 yılında kazandığını ileri süren ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık da katılacak.

Konuyla ilgili açıklama yapan Halil İnalcık Enstitüsü Genel Sekreteri Hasan Soygüzel, “27 Temmuz 2012 tarihinde Halil İnalcık Hocamızın da katılımıyla yurtiçinden ve yurtdışından seçkin tarihçiler, bilim insanlarının yer alacağı bir sempozyum gerçekleştireceğiz. 27 Temmuz 2012 Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 710. yıldönümü hem de Balkan Savaşı’nın 100. yıldönümü. Balkan Savaşı’nın 100. yıldönümü olması nedeniyle Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde birçok etkinlik yapılıyor. Bu nedenle bu yıl yapacağımız sempozyumun konusunu ‘Balkanlar ve Osmanlı’ olarak belirledik. Sempozyumun akabinde Balkan Savaşları Sergisi gerçekleştirilecek” dedi.

Soygüzel, ayrıca Prof. Dr. Halil İnalcık’ın katılımıyla Osman Bey Anıtı önünde anma programı da yapılacağını sözlerine ekledi.

Kaynak: Yalovamız

12 Temmuz 2012 Perşembe

Topkapı Sarayı Harem-i Hümayunu Sergisi


Bilintur BKG ile Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve TAV Havalimanları’nın ana sponsorluğunu üstlendiği Harem-i Hümayun Sergisi 13 Haziran’da kapılarını açıyor.

Türkiye’de ve dünyada Harem konusunda oluşan eksik ve hatalı bilgilerin düzeltilmesi amacıyla hazırlanan Harem-i Hümayun Sergisi, Topkapı Sarayı Müzesi’nin II. Avlusunda yer alan Has Ahırlar Sergi Salonu’nda ziyaretçilerle buluşmaya hazırlanıyor.

Bilintur- BKG ile Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve TAV Havalimanları’nın ana sponsorluğunda gerçekleştirilecek sergi, Harem’in hiç bilinmeyen yönlerinin gerçeğe uygun olarak anlatılmasını amaçlıyor.

Padişahın Evi Harem
Dört ana bölümden oluşacak serginin ilk bölümünde Harem’in inşa dönemleri minyatürler, gravürler ve planlar eşliğinde anlatılırken, ikinci bölümde yine mimarideki hiyerarşik düzene uygun olarak Harem’in koruyucuları ve hizmetlileri olan haremağaları ve cariyeler teşkilatı anlatılacak. Üçüncü bölümde has odalıktan hasekiliğe ve nihayetinde valide sultanlığa yükselen padişah kadınları, kız ve erkek çocukları ile kız kardeşlerinden oluşan hanedan üyelerinin Harem’deki yaşamları, eğitimleri, hiyerarşideki yerleri vurgulanacak. Sergi, Harem’de günlük yaşamın, eğlencelerin ve geleneklerin yine başyapıtlarla ve görsellerle anlatılacağı dördüncü bölümle sona erecek.

Kaynak: BKG

1852'den Ayasofya

Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en önemli restorasyonlarından biri sultan Abdülmecid’in emriyle İsviçre İtalyanı olan Gaspare Fossati ve kardeşi Giuseppe Fossati’nin (Fossati Kardeşler) nezaretinde 1847 ile 1849 yılları arasında yapılmıştır.[1]

Fossati kardeşler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamlaştırmış ve Ayasofya'nın iç ve dış dekorasyonunu yeniden elden geçirmişlerdir. Üst kattaki galeri mozaiklerinin bir kısmı temizlenmiş, çok tahrip olanları ise sıvayla kaplanmış ve altta kalan mozaik motifleri bu sıva üzerine resmedilmiştir.

[1] Santa Sofia, Revak, 2002, İstanbul.

Time'a kapak olan Türkler

Bugüne kadar Time Dergisi'ne kapak olan Türkler; Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Şükrü Saraçoğlu, Adnan Menderes, Mehmet Ali Ağca, Naim Süleymanoğlu, Mine Karakaş, Mehmet Öz, Recep Tayyip Erdoğan.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

James Cameron'dan Osmanlı filmi


James Cameron’un yöneteceği ''Kıtlık'' filmi, Osmanlı Devleti'nin büyük bir kıtlık yaşayan İrlanda’ya gönderdiği yardımı konu alıyor. Osmanlı Devleti'nin 1845'te büyük bir kıtlık yaşayan İrlanda'ya gemilerle gönderdiği yardımı konu alan "Kıtlık" (Famine) filminin çekimlerine önümüzdeki Ekim ayında başlanıyor.

Dünyaca ünlü yönetmen James Cameron'un yöneteceği film, İrlanda ve Türkiye'de çekilecek. Tanınmış Hollywood yıldızlarının yanı sıra Türk oyuncular da kamera karşısına geçecek. Yaklaşık 50 milyon dolar bütçeli filmin 2013 yılında gösterime girmesi bekleniyor.

Filmin senaristi ve proje müdürü Ömer Sarıkaya, yaptığı açıklamada, Independent Film Development Corporation (IFDC) şirketiyle ön anlaşma imzaladıklarını belirterek, Ekim ayında çekimlerine başlanacak filmin 2013 yılında gösterime gireceğini söyledi.

"TİTANİK'TEN DAHA ETKİLEYİCİ OLACAK"
"Kıtlık" filminde Saoirse Ronan, Sean Bean, Colin Farrell ile birlikte Burak Özcivit ve Kenan İmirzalıoğlu'nun rol alacağını kaydeden Sarıkaya, senaryosu kendisi tarafından yazılan, "Türk denizci Fatih" ile "İrlandalı Mary"nin kıtlık zamanındaki aşklarını anlatacak film için "Titanik'ten daha etkileyici olacak" dedi.

Sarıkaya, "İrlanda'nın çektiği kıtlığı ve Osmanlı'nın büyük bir devlete yakışır şekilde yaptığı yardımı merkeze alarak çekeceğimiz filmle, tarihin bu fazla bilinmeyen yönüne ışık tutmayı hedefliyoruz" diye konuştu.

"Mary" karakterini İrlanda asıllı yıldız Saoirse Ronan, "Fatih" karakterini Burak Özcivit'in oynamasının planlandığını belirten Sarıkaya, "Sultan Abdülmecid"in ise Kenan İmirzalıoğlu tarafından canlandırılacağını aktardı.

FİLME KONU OLAN HİKAYEYİ TESADÜFEN ÖĞRENDİ
Sarıkaya, kendisini söz konusu filmin hikayesini yazmaya İrlanda'ya yaptığı bir seyahatin sevkettiğini anlattı. Dört yıl önce, İrlanda'ya gideceği sırada internet üzerinde araştırma yaparken gözüne çarpan bir ay yıldız ile Osmanlı hilalinin dikkatini çektiğini anlatan Ömer Sarıkaya, "Bu beni Dublin Limanı'nın elli kilometre uzağındaki Drogheda'ya kadar götürdü. İki yıl boyunca Türkiye'de ve İrlanda'da arşivleri taradım. Kütüphaneleri bir bir gezdim ve senaryoyu tamamladım. Filme, İrlanda'ya yardım için gelen Osmanlı donanmasındaki Türk denizci Fatih ile İrlandalı Mary'nin aşk öyküsünü de yerleştirdim" diye konuştu.

BÜYÜK KITLIKTA SULTAN ABDÜLMECİD'DEN İRLANDA'YA YARDIM
İrlanda'da 1845 yılında başlayarak 1851 yılına kadar süren kıtlık, 1 milyon İrlandalı'nın ölmesine 2 milyon kişinin de zorunlu göçüne yol açtı.

O dönem İrlanda'nın temel besin maddesi olan patateste ortaya çıkan bir mikrobun tüm patates ürünlerini zayi etmesi üzerine başlayan kıtlık sonunda 8 milyonluk ülke nüfusu 5 milyona geriledi.

İrlanda'nın çektiği sefaleti haber alan Osmanlı Sultanı Abdülmecid, bu ülkeye 10 bin pound yardım yapılmasına karar verdi. Ancak İngiliz Kraliçesi, Osmanlı'nın yardımının sadece bin poundunun kabul edebileceği yanıtı verdi. Buna karşılık Sultan Abdülmecit, nakti yardımın yanı sıra, gıda maddesi dolu 5 gemiyi gizlice İrlanda'ya gönderdi.

ŞEHRİN TAKIMININ SİMGESİ AY YILDIZ
Uzun bir yolculuktan sonra Dublin'e varan gemiler limana sokulmayınca, rota değiştirerek Drogheda şehrine giderek gıda malzemelerini buradaki halka ulaştırdı. Osmanlı Devleti'nin bu hareketi halkın büyük takdirini kazandı ve şehrin futbol takımının simgesinde ay yıldıza yer verildi.

Şehrin en hareketli caddesinde bulunan bir otelin ön cephesine de Osmanlı'ya verilen şükran plaketi asıldı.

Bunun yanı sıra Osmanlı;nın yardımı karşısında oldukça duygulanan İrlanda;nın önde gelenleri, bir mektupla Sultan Abdulmecid'e şükranlarını bildirdi. Aslı Topkapı Sarayı'nda bulunan mektupta şu ifadeler yer aldı:

"Aşağıda imzaları bulunan biz İrlanda asilzadeleri, beyefendileri ve sakinleri, acı çeken kederli İrlanda halkına majesteleri tarafından gösterilen cömertlik, hayırseverlik ve alaka için en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan 1000 sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz."

OSMANLI ŞEFKATİ DÜNYAYA TANITILACAK
Türkiye ve İrlanda arasındaki bu tarihi bağın pek bilinmediğini ve en büyük hedefinin "Osmanlı'nın büyüklüğünü ve şefkatini dünyaya tanıtmak olduğunu" ifade eden Ömer Sarıkaya, "Bu filmde Osmanlı'nın ve devamı olan Türk devletinin ne kadar şefkatli, merhametli olduğunu, Türklerin barbar ve işgalci olmadığını gözler önüne sermek istiyorum" diye konuştu.

"Geçmişimiz açısından iftihar vesilesi olan bu belgelerin dünyaya duyurulması, bilhassa ülkemiz aleyhine bazı olumsuzlukların yaşandığı şu günlerde çok mühim olsa gerek" diyen Sarıkaya, şöyle konuştu:

"Geceyarısı Ekspresi ve Musa Dağı gibi asılsız filmlerle ülkemize iftirada bulunanlara karşı verilecek en güzel cevap, bu hadisenin böyle bir film haline getirilip dostluğun nasıl olması gerektiğini dünya kamuoyuna duyurmaktır. Böyle bir film, tarihi bir hakikati açıklamaktan başka, gelecekte kurulacak dostluk ve münasebetlerin hangi temeller üzerinde şekilleneceğinin de bir göstergesi olacaktır."

İRLANDA'DAN TAM DESTEK
Başta ABD, Türkiye ve İrlanda olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde gösterime girmesi planlanan filmin Türkiye;nin tanıtımına büyük katkıda bulunacağını kaydeden Sarıkaya, kıtlık zamanında göç eden İrlandıların şu anda ABD'de önemli noktalarda olduğuna işaret etti.

Önümüzdeki günlerde ABD'ye giderek yapım şirketi Independent Film Development Corporation (IFDC) ile nihai anlaşmayı imzalayacağını bildiren Sarıkaya, dün Dublin'de bir araya geldiği İrlanda Sanat ve Kültürel Miras Bakanı Jimmy Deenihan'ın kendisine tam destek verdiğini söyledi.

Bakan'a filmle ilgili bilgiler verdiğini belirten Sarıkaya, "milli bir proje" olarak tanımladığı filmi konusunda Türk yetkililerden de çok iyi mesajlar aldığını vurgulayarak, "İrlanda Sanat ve Kültürel Miras Bakanı'yla makamında görüştüm. Bu proje için kendileri her konuda destek sözü verdiler. Böyle büyük ve anlamlı projede Türk işadamlarını da sponsor olmaya davet ediyorum. Büyük devletimizden ve hükümetimizden talebimiz, bu önemli projeye sahip çıkması ve katkı sağlaması ve bunu milli proje olarak görmeleridir" ifadelerini kullandı.

Kaynak: Sabah

11 Temmuz 1995: Srebrenitsa katliamı

Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.

Aliya İzzetbegoviç

10 Temmuz 2012 Salı

Derin Tarih'in Temmuz 2012 sayısı

"Lozan'da laiklik sözü verildi mi?", "Lozan'ın çözümsüz meseleleri: Musul ve Kürt Sorunu" gibi konularla birlikte Lozan enine boyuna masaya yatırılıyor. Derin Tarih'in Temmuz sayısında Lozan dışında "Muaviye'nin Liderlik Sırları", "II.Abdülhamid'in hafiye teşkilatı", "Çobandan devlet adamı yapan teşkilat: Yeniçeri Ocağı", "Kutsal emanetlerin Medine'den İstanbul'a yolculuğu", "Yahya Kemal: Tarih şiirinin şairi" ve "Hatay'da efsaneler ve gerçekler" gibi birbirinden önemli konular yer alıyor. Okurken "tarih iştahı" açan cesur dergi Derin Tarih, resmi tarihin yalanlarına karşı bir zırh görevi üstleniyor.

Detaylı bilgi ve abonelik için:
http://derintarih.com

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Osmanlı Devleti hangi tarihte Türk bayrağını kullanmaya başladı?

Osmanlı Devleti 18.yy sonu 19.yy başlarına kadar çeşitli bayraklar kullanıyordu. Bu bayraklar yeşil, siyah, sarı-kırmızı gibi renklerden oluşuyordu. Donanmanın, ordunun, saltanatın ayrı bayrakları vardı. Fatih döneminde padişahın bayrağı beyazdı.

Üçüncü Selim Han döneminde bayraklara yeni bir düzenleme getirilmiştir. Ordu ve donanmaya ait bayrakların üzerinde sekiz köşeli yıldız ilave edilmiştir. Sultan İkinci Mahmud döneminde de bu durum devam etmekle birlikte devlet dairelerine ve kalelere de bayrak asılmaya başlanmıştır. Kaynaklardan bayrağın zemin renginin al, içindeki şekillerin de beyaz olduğu anlaşılmaktadır.

Sultan Abdülmecid Han saltanatının sonlarına doğru bayraktaki sekiz köşeli yıldızın köşelerini beşe düşürmüş ve bayrak günümüzdeki şeklini almıştır. Kısaca söylemek gerekirse devleti temsil eden tek bir bayrağın kullanılması 19. yüzyılın ikinci yarısından itibarendir.

Soru: Seymen Karamolla, Edirne
Cevap: Yedikıta Dergisi, Temmuz 2012, Sf:78.

6 Temmuz 2012 Cuma

1900'lerde ayı oynatanlar

Fotoğraf 1900'lü yıllarda İstanbul'da çekilmiş. 1990'lara kadar İstanbulda hala ayı oynatanları görmek mümkündü.

Kaynak: twitter.com/Adem_Kocal

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Bir itiraf

Tatarlar ve Perslerin sürekli işgalleri altında ezilmiş olan Ermeniler, kitleler halinde göç etmeye başladılar ve Osmanlı idarecilerinden korunma elde ettiler. Onlara nazikçe ve misafirperverane davranıldı.

Sürekli olarak savaş içerisinde olan hiçbir ülke, endüstriyel ve ticari bir arayışın peşine düşemez. Bu yüzden sultanlar hep fetihle meşgulken, birçok ticari alanlar ve üretim alanları Hıristiyanlar, başlıca da Ermeniler tarafından tekelleştirildi. Dinlerine karşı da hoşgörü gösterildi; Müslümanlar Allah'a ibadet eden bütün dinlere karşı müsamahakardır. Böylece Ermeniler gelişti ve dört yüzyıl boyunca Osmanlı idaresi altında kaldılar. Osmanlı Devleti'nin bankacıları, üreticileri ve müteahhitleri oldular. Tarihi kiliselerinde ve manastırlarında açık bir şekilde ibadet ettiler, ihtiyaç olduğunda da yeni ibadethaneler inşa ettiler...

Alexander Watkins Terrell, 1827-1912.
(Yedikıta Dergisi, Temmuz 2012, Sf: 80.)

Yedikıta Dergisi'nin Temmuz 2012 sayısı



Detaylı bilgi için: http://www.yedikita.com.tr

3 Temmuz 2012 Salı

İlber Ortaylı, saraya veda etti

Ülkemizin ve dünyanın sayılı tarihçilerinden İlber Ortaylı, 7 yıldır görevde olduğu Topkapı Sarayı Müzesi Başkanlığı’na yaş haddinden dolayı geçtiğimiz pazar günü veda etti. Umarım yerine geçecek olan zat, içerdekileri evine götürmeyi düşümeyecek çılgınlık ölçüsünde olur. Zira böyle insanlar da gördük. Bu ülke tarihinde İlber hoca gibi kaç hoca, kaç yazar, kaç tarihçi, kaç akademisten çıkmış iyi düşünmek ve iyi görmek lazım. Gurur kaynağımızdır, tarihi sevdirenimizdir. İlber Ortaylı hocamızdan bundan sonra bol bol yazmasını istiyoruz. Artık cilt cilt akademik yayınlar bekliyoruz.

Hocanın vedasından bazı sözleri paylaşmak isterim:

"Biz buranın efendisi değiliz. Sadece zamanın padişahları buranın efendileriydi. Anlı şanlı paşalar dahil, hepimiz hizmetkârlarız."

"Tarihçilik müzik, resim, şiir gibi doğal yetenek ister... Tarihçi doğmayan tarihçi olmaya çalışabilir, belki uluslararası iyi bir araştırıcı da olabilir. Gerçek tarihçi olmak için öncelikle mütefekkir olmak gerekir."

"Şunu belirtmek isterim ki Türk bürokrasisinin sandığımdan daha müspet ve göz yaşartıcı, gurur verici yönlerini de bu görev sırasında tanıdım. Onun için yaptığım işe beni buraya tayin edenlere, bazı istisnai görünen tavırlarıma tahammül eden başta sayın Bakanımız olmak üzere bakanlık mensuplarına ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç biliyorum."

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.