30 Eylül 2012

Dört Osmanlı padişahı kartpostalı

Sol üstten sağ alta: Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II.Abdülhamid, Sultan II. Mahmud.

29 Eylül 2012

Cemil Meriç ve Osmanlı

"Maziye dönmek veya kaybolan bir çağı diriltmek abesle iştigal olur. Bence, Devlet-i Aliyye’nin kuruluşundan Tanzimat’a kadar geçen her asır muhteşem ve göğüs kabartıcıdır. Bir kitap ve kelime medeniyeti değil, bir iman ve aksiyon medeniyeti yaratmışız. İnsan haysiyetini yücelten, adalet ülküsünü gerçekleştiren büyük bir medeniyet. Hiçbir ‘izm’in erişmediği ve erişemeyeceği bir rüya. İnsanın ve insanlığın altın çağı."
(7 Temmuz 1974 tarihli yazısından)

"Osmanlı akından akına koşan bir mücahitler ordusu. Dağınıklığı içinde yekpare, alacalığı içinde mütecanis. Medeniyetin yalnız yaratıcısı değil, taşıyıcısı da. Kahramanların sözle kaybedecek zamanları yok. Fatihler için tek mukaddes kelam vardır: Kelam-ı Kadim. Ötesi eğlence… Satranç gibi, cirit gibi… Ötesi, yani edebiyat. Milletler de ihtiyarladıkça gevezeleşir. Hamlenin yerini belagat alır, hayatın yerini söz. Genç bir toplulukta, yaşayan bir toplulukta, tezatlarını kâh kılı, kâh imanla halleden bir toplulukta laf ebeliğine ne lüzum var?"
(16 Haziran 1974 tarihli yazısından)

"Osmanlı birçok unsurların mesut bir terkibi. Orta Asya’dan getirdiği biyolojik vasıflar: bir başbuğ etrafında toplanmak, gözünü daldan budaktan esirgememek, bir kelimeyle bir çok göçebe medeniyetlerinde ortak olan: asabiyet. Bu temel seciye İslamiyet’le kaynaşınca büyük bir medeniyetin mimarı oldu. Osmanlı bu medeniyeti kurarken kendi kendini de inşa ediyordu. Tanzimat’a kadar gerek İslam’dan önceki, gerek İslam’dan sonraki Türk insanının farikaları:
1-Fedakârlık
2-Devletle birleşme
Âdeta uzvî bir kaynaşmaydı bu. Devletle din, dinle millet tek varlık halindeydi."
(15 Aralık 1974 tarihli yazısından)

"Avrupa’nın telkinleriyle hudutsuz hakaretlere ve iftiralara hedef olan o muhteşem medeniyeti tanımak, tanıtmak ve benimsemek her dürüst insanın –her dürüst Türk’ün demek istiyorum- vazifesi değil mi?"
(Mart 1975'de bir derginin kendisiyle yaptığı röportajdan)

*Vaha Dergisi'nin Bahar 2008 sayısından derlenmiştir.

27 Eylül 2012

Amadeo Preziosi: Sebil

Amadeo Preziosi: Sohbet

Amadeo Preziosi: Galata Mevlevihanesi


Amadeo Preziosi (1816 - 1882): 1816’da Malta’da dünyaya gelen Amadeo Preziosi, çocukluk ve gençlik yıllarını Malta’da geçirir. Babası Kont Gio François Preziosi, Malta’da saygın bir kişidir. Amadeo Preziosi’nin resme olan merakı çocukluk yaşlarında başlar. Ailenin hukuk öğrenimi görmesi yönündeki baskılarına rağmen bu öğrenimi ve mesleği terk eder ve Malta’nın ünlü ressamlarından Giuseppe Hyzler’in stüdyosunda ders almaya başlar. 1840’larda kardeşi Leandro ile birlikte Fransa’ya gider ve kardeşi yeni bir keşif olan fotoğrafçılık üzerine eğitim alırken o, Paris Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam eder. 19. yüzyılın başında Doğu’nun mistisizmini fark eden romantik ressamlar, tablolarına işledikleri ateşli renkler ve pırıl pırıl tablolarıyla yeni keşfettikleri Şark manzaralarını Batı’ya ulaştırdılar. Amadeo Preziosi de, Malta’dan İstanbul’a gelen ve Şarkın mistisizminden kurtulamayan birçok sanatçıdan biridir. 1842’de Malta’dan temelli ayrılan sanatçı ‘Doğu’da yeniden doğacağına inanmaktadır. Preziosi, diğer Oryantalist ressamlardan farklı olarak, İstanbul’dan gelip geçmedi. İstanbul’dan hemen hiç kopmadan, Eylül 1882’ye kadar Batı’nın tanımladığı ‘Dünya Kentlerinin Kraliçesi’ İstanbul ile yaşamını bütünleştirdi.

Kaynak: İstanbul Sanat Evi

26 Eylül 2012

Osman Öndeş ile söyleşi: Bir medeniyet nasıl yok edildi?

Söyleşilerimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Gerek yakın tarih, gerekse Osmanlı tarihi denilince, her ikisine de emek verip unutulan veya kasıtlı olarak yanlış öğretilen anlayışları temize çekmek zordur. Osman Öndeş, bugüne kadar yazdığı "Malta Kuşatması", "Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor" ve son çıkan kitabı "Vurun Osmanlı'ya" ile sadece takdir toplamadı, tarih meraklıların bazı konuları yeniden gözden geçirmesini ve vicdanlarını harekete geçirmelerini sağladı. 1931 yılında baba tarafından dedesi Üsküplü ve Selânik’den muhacir Kolağası Osman Sancakdar Efendi ve Hâfıze Fahriye Hanım’ın İstanbul, Üsküdar İmrahor’daki evinde doğan sürekli basın kartı sahibi Osman Öndeş ile, son kitabı "Vurun Osmanlı'ya" hakkında söyleşi yaptık. Soruları hazırlarken kitabı okuyanların da okumayanların da ilgisini çekmesini ve vicdanlarını harekete geçirmeye gayret gösterdim. Söyleşiye geçerken Osman Öndeş hocama samimiyeti, enerjisi ve elbette eserleri için gönülden teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

Kitabınızın sunuş sayfasının hemen girişinde "fiilen hayatı sona ermiş Osmanlı İmparatorluğu" sözünüz dikkatimi çekti. Sizce Osmanlı farklı anlamlarda veya fiili olarak devam etmiyor mu? Ediyorsa ne şekilde ediyor?
Sayın Yağız Gönüler Bey, emin olmalısınız ki, sizin değerlendirmelerinizi, yorumları, röportajları dikkatle ve takdir ile okuyorum ve can-ı yürekten tebrik ediyorum. Bugünlerde; I. Dünya Harbi’ne yaklaşıldığı yıllarda İstanbul’da ABD Büyükelçisi olan Henry Morgenthau’nun Hatıratını okuyorum. İtalya, Fransa, Büyük Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak için nasıl ittifak ettiklerini, İtalyanların Trablusgarp’ten başlayarak Ege Adalarına devam eden iştihasının bitmediğini, Büyük Britanya’nın Mısır’ı Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopartmasının asla sonuncu bir istila olmadığını, Fransa’nın bugünkü Suriye olan Osmanlı Eyaletlerini yutmaktan de ötelerde Anadolu üzerinde hudutsuz istekleri olduğunu, Rusya’nın ise öncelikle Boğazların üstüne oturmak için fırsat kolladığını belirterek, Almanya’nın da bu karmaşa içinde Osmanlı İmparatorluğu’yla dostluk kurarak Balkanlardan Orta Doğu’ya kadar kendi imparatorluk hakimiyetini kurmak istediğini anlatıyor. Ve, Osmanlı İmparatorluğu’nu I. Dünya Harbi’ne sokmak için Goeben ve Breslau zırhlıları kozunu çok iyi oynadıklarını söylüyor. Bunların hepsini biliyoruz ve doğrudur. İslâmiyetin asırlarca koruyuculuğunu yapmış ve bir dünya devleti kurmuş Osmanlı İmparatorluğu’nu yutmak için Batılı devletler, özellikle son iki asır amansız bir hırsla ittifak içinde olmuştur.

Yine Morgenthau, Osmanlı hudutları içindeki Hristiyan unsurları eğitmek adına Mission dedikleri Misyoner okulları açıldığını, (yani, İtalyan, İngiliz, Fransız, Amerikan) bu okullara Müslüman çocukları alınmadığını, tercihen Hristiyan olan her ulustan ve Ermeni, Rum, Bulgar çocuklarının alındığını yazıyor. Ben “Mission” denilen okulları da incelemişimdir. “Asıl Efendiler” başlıklı eserimde bu konuda dahi belgelere dayalı geniş bölümler yeralır.

Benim gibi aklıbaşında olan her Türk, eminim Osmanlı İmparatorluğu’nu bitirmek için nasıl amansız ve sinsi saldırıların asırlarca sürdüğünü ve özellikle 20. yüzyılda azgınlaştığını görmektedirler.

Değil ki, aslında bizi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak isteyenler kadar kapitülasyonlar; için için kemirerek batmamıza sebep olmuştur. Osmanlı İmpatorluğu devlet olarak, birçok imparatorluklar gibi maalesef tarihe gömülmüştür. Ama Osmanlı İmparatorluğu bizim ulusca mazimizdir, nesebimizin belgesidir, onurudur. Biz ancak yüz yıl önce dünyaya gelen bir ulus değiliz. Şanlı, onurlu mazimiz bunca asırların berisine gitmektedir. İnkara kalkışanlar varsa, neseplerini inkar ediyorlar demektir ki, ne anlama geldiğini kendileri bilsinler derim..


Dönemin Rize mebusu Ekrem Rize'nin "Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bulunan bilumum mebani-i resmiye ve milliye üzerindeki tuğra ve medhiyelerin kaldırılması" şeklinde kabul gören kanun teklifinin asıl amacı neydi, neye hizmet ediyordu?
Vurun Osmanlı’ya başlıklı eserimde Ekrem Rize’nin BMM Zabıtlarındaki ifadelerinden aynen naklettiğim üzere “Osmanlı İmparatorluğunu lafzıyla ve ruhuyla inkara kalkışıyordu” ki, onun sözleri mecliste çıktığı kürsüde - Hadi diyelim ki o günlerin ortamında- dinleniyor ve itiraz edilmediği gibi, onaylanıyordu. Ekrem Rize’nin söylediklerini aynen, tek kelime bile değiştirmeden, Meclis Zabıtlarından alarak naklettim. Akıl sağlığı yerinde olan herkimse, böyle bir teklif karşısında utançtan yerin dibine girmelidir. Korkarım; Vurun Osmanlı’ya başlıklı eserimi birileri çıkar da yabancı dile çevirirse, Atalarına ait millî ve resmî binalardaki mermer kitabeleri, tuğraları kıran, parçalayan, devlet armasını söküp yerlere atan, parçalayan bir ulus olarak herhalde bize alkış tutmayacaklardır! Bu dehşet verici utançtır ve galiba pek aldırış eden de olmamıştır! İnşallah yanılırım..

1927'den beri hala yürürlükte olan bu kanun sizce kimsenin dikkatini çekmedi mi? Çektiyse de bir aksiyon alınmamasının sebebi ne olabilir?
Zaman zaman vicdan, akıl, görgü, şuur sahibi muhtelif yazarlar makaleler yazmışlar. Yüksek Lisans Tezleri’nde ise çok sıradan geçiştirilerek; “1057 Sayılı Yasa nedeniyle..” gibi dip notlarıyla yapılan tahribatlara gerekçeler konulmuş. Bu sorunuzu, ben de bu memleketin efendileri olan enazından münevverlerine, sanatçılarına, yazar çizerlerine, devletadamlarına sormanızı dilerim. 1970’lerden gelerek hayli yıllar Hayat Tarih Mecmuası’na yazdım. Bu kanunun bende yarattığı buhran ve üzüntü çok derin olduğu için, hatta eski İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’a bir yazı gönderdim ve görüşünü öğrenmek istedim. Eveleme geveleme bir cevap geldiydi! Nesinden çekiniliyordu bilemem..


Kitabınıza özellikle dikkat kesildiğim bölüm "Ekrem Rize kimdir?" oldu. Biraz "alkış tutan" ve "dalgalı" bir karaktere, zihniyete sahip olduğunu gördüm kendisinin. Ekrem Rize'nin derdi gerçekten tuğra ve medhiyeler miydi, yoksa kendi adı veya kariyeri için farklı bir şey mi amaçlıyordu?
Benim görüşüm şudur; kesinlikle bir psikolog tarafından kişiliği incelemeye alınmalıdır. Ben adını koymak istemem.. İşin bir acı tarafı da buradadır. Suskun kalan ve o kocaman köşe yazarları; Ekrem Rize’nin son yıllarda yazdığı kitabını alarak okusalar, sonra da dünya tarihinde kendi özünü kazıyan bir başka ulus olmuş mudur diye araştırsalar.. Hatta hiçbir yazı yazmadan bu söylediklerimi yapabilseler.. Bakınız, etrafta derin bir suskunluk sürüp gidiyor..

Ekrem Rize çok sonraları 1945'te MTTB ile irtibat kuruyor. Şef rejiminin unutulmuş olduğunu anlatıyor. Kendi kitabında Rize DP örgütünün çekirdeğini kurduğunu yazıyor. Sizce bu durumlar, ciddi bir çelişki arz etmiyor mu? Yoksa "bir Ekrem Rize klasiği" mi?
Güler misiniz, ağlar mısınız? Kitabında bunları yazıyor.. Allah aşkına bu şahsın bizim aslımız olan bir İmparatorluktan kalan enazından mimari eserleri ortadan kaldırmak amacıyla kanunu tasarlayan, israr eden, yasalaştıran ve kazıtan bir şahıs olduğunu da mı bilmiyorlardı? Zaten bukadar yıl sonrasında, mesele bu şahıs değildir diyorum. Kalkın, uyanın, bu devlet ve medeniyet ayıbını düzeltin demeye getiriyorum..

İzmir suikastına rastlayan bir gece Malatya mebusu Dr.Hilmi, sofrada bulunan Atatürk'e, Ekrem Rize'nin Kazım Karabekir Paşa'yı Askeri Şura Kanunu görüşmesinde mağlup ettiğini söylüyor. Karşılığında Atatürk, "Ekrem on Karabekir'e bedeldir" diyor. Nacizane bir "Kazım Karabekir ilgilisi" olarak sormak istiyorum, Paşa ile Ekrem Rize başka şekilde karşılaşmalar yapmış mıdır ya da aralarında ne gibi husumetler olabilir?
Belirttiğim üzere; Ekrem Rize’nin kitabında yazdıkları, BMM Ceride zabıtları alınıp bir psikoloğa verilecek. Psikoloğun yapacağı teşhis, herkes için çok ciddi ve düşündürücü olmalıdır.. Kişiliğinde derin tutarsızlıklar olan biri.. Bu karışıklık, beyinsel dalgalanmalar bariz şekilde yazdıklarında görülmekte.

Tarihte birçok imparatorluk sonra erdi, yerine yeni yönetimler kuruldu. Peki bizde hala yürürlükte olan bu 1057 sayılı kanunun benzerine rastlanıldı mı?
Kendi harsını imhaya kalkan hiçbir devlet olmamıştır. Bu bakımdan 1057 Sayılı Kanun ait olduğu devlet ve millet için kara bir lekedir. Üzerinden bukadar yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ da pek önemsendiği kanısında değilim! Onun içindir ki, “Makaleler anlaşılan yetmiyor” deyip bu büyük araştırmayı kitap haline getirdim. Lûtfedip okuyuversinler..

Ekrem Rize, Osmanlı'nın Türklüğü yok ettiğine mi inanıyordu? Sizce böyle bir durum söz konusu olabilir mi?
Lütfen yeniden BMM’de söylediği sözlere bakınız. Osmanlı’nın Türklüğü yok ettiğini ifade ediyor. Bunun asıl suçluları olarak padişahları görüyor.. Fatih’ten başlayarak devam eden aşağılamaları BMM Zabıt Ceridelerinde kendi ifadeleriyle mevcut. Fakat artık, aradan bunca yıl geçtikten sonra, mesele böyle bir şahıs olmamalıdır. Mesele, günümüzde dahi tahrip edilmiş ata yadigarı eserlere aldırış edilmemesidir, onarıma gidilmemesidir, böyle bir saldırının mantık hatasının genç kuşaklara anlatılmamasıdır.

Bana birkaç bilim sahibi teşekkür ifadeleriyle, “Hiç dikkatimizde olmayan çok ciddi bir gerçeği ortaya koyduğunuz için teşekkür ederiz” diye yazdılar. Ben teşekkür peşinde değilim, ama şaşkınlık içersindeyim.

Üzerinde tuğra ve kitabelerin kazındığı, söküldüğü tarihi miraslarımız elbette her vicdan sahibinin canını yakmaktadır. Aralarından en çok hangisi sizi üzmüş ya da öfkelendirmiştir?
Hepsine üzülmeliyiz, utanmalıyız! Hele yabancılar görmesin diye, yok edilmeye cüret edilmiş Osmanlı medeniyetine ait eserleri Devlet Armalarını, tuğraları ve kitabeleri eğer yerlerde sürünüyorlarsa, yerlerine koymalı, kırılmışsa onarmalı ve onurla, saygıyla daha da süratle, asıl oldukları yerlerine iade etmeliyiz.

Belki bir kitabe hepsinden de ağır bir cehaleti, ihaneti ortaya koyar; Bu da Fatih Sultan Mehmed’in inşa ettirdiği ilk Haliç Tersanesi’nden buyana gelen kitabenin olduğu gibi tuğrasıyla birlikte kazınmış olması ve üzerine yeni harflerle, bir de “İlk kuruluş tarihi 1455” diye başlayarak marifetlerini pislik döker gibi kazımalarıdır.

İyi de, bu veya diğerlerini ilgili olan amir memur hiç mi kimse görmüyor? Zevki Kadın Sıbyan Okulu’nun tuğra kitabesinin kazınmış olduğunu, yıllardır önünden geçen bunca bilim adamı, sanat, mimarlık öğrencisi görmüyor mu?

Allahaşkına Darülaceze’nin kitabesini kazımışlar.. Yok mu insaf sahibi.. Hangisini sayayım..

Ben Vurun Osmanlı’ya kitabım ile bu rezaleti ilkkez belgeleriyle kitap halinde hazırladım ve Timaş Yayınevi büyük bir mesuliyet duygusuyla hareket ederek en kısa zamanda neşretti.

Bundan böyle hepimiz seyirciyiz..

Dilerim; idrak ağır basar ve enazından okumak lûtfunda bulunurlar!

Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederken bir soru daha sormak istiyorum izninizle. "Vurun Osmanlı'ya" adlı kitabınızla, bir medeniyetin nasıl insafsızca yok edildiğini, yok edilmek için her türlü zulmün mübah görüldüğünü yazdınız, vicdanlarımızı uyandırdınız. Bu konu hakkında yeni bir çalışmanız olacak mı?
Kitabınız ve tüm çalışmalarınız için tebrik ediyor, en içten saygılarımı sunuyorum. Ben size teşekkür ederim. Bu konuda başka bir çalışma için vakit çok erken. Bu ıstırabı duyarak makaleler yayınlamış birkaç muhterem kalem sahibi, seyirci durumundaydılar..

Vurun Osmanlı’ya başlıklı eserimle, bu muhterem seyirciler arasına ben de katıldım..

Sabırla ve ibretle seyrediyorum!

Söyleşiyi hazırlayan: Yağız Gönüler
Osman Öndeş: Timaş

25 Eylül 2012

Eyüp İskelesi (1929)




Yıl 1929...
Mevsimlerden Kış...
İstanbul’da kar yağışı başladı...
Ve bitmedi...
Tam 55 günün ardından, şehir adeta dondu...


Bkz: İZ TV - Özel Gösterim / Boğaz Dondu

23 Eylül 2012

Karacahisar Kalesi fethedilirken yakılmış mıydı?

Osman Bey tarafından fethedilen ve Karacahisar Kalesi'ndeki kazı çalışmalarında, yangın izine rastlanmaması fetih sırasında kalenin yağmalanmadığını ve yakılmadığını kanıtladı. 

"Kazılarda hiç yangın izine rastlamadık. Bu da biz de, 'Osmanlı burayı savaşmadan mı fethetti?' izlenimi uyandırdı. Gelip burayı yakıp yıkmadan teslim almış olabilir. Burayı yağmalasa, yakıp yıksa yangın izlerinin olması gerekir. Yaklaşık bir dönüm yerde yangın izi yok. Bu çok önemli bir bulgu. Savaş dışarıda güçlü geçmiş olabilir. Halka bir zulüm yapılmamış. Osmanlı hoşgörüsünü burada izleyebiliyoruz. Bu, bütün akademisyenler için önemli bir veri olacak. Belki de tekfur kaleyi Osmanlı'ya teslim etti."
Prof. Dr. Erol Altınsapan
Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Sanat Tarihi Bölüm Başkanı

Kaynak: Star

Osmanlı İstanbul'u: Pera

Osmanlı Edirnesi

21 Eylül 2012

Sultan Abdülaziz - Hicâz Sirto



Makâm: Hicâz
Usûl: Sofyan
Bestekâr: Sultan Abdülaziz

III.Selim - Sûz-i Dilârâ Peşrev



Makâm: Sûz-i Dilârâ
Usûl: Ağır Düyek
Bestekâr: III.Selim

*Sûz-i Dilârâ makâmını bulan ve adını koyan, III.Selim'dir. Farsçadır, "kalp, gönül yakan" anlamına gelir. Hüseyin Sadettin Arel'e göre, "Çargâh makamı ile Mâhur makamının birbirine karıştırılmasından hasıl olmuştur", Dr. Suphi Ezgi'ye göre ise "Büzürk, Sûzidilârâ ve Nigâr, aynı makama verilen üç ayrı isimdir."

1946'dan Kadıköy sahili

11 Eylül 2012

Amasya Sultan II.Bayezid Camii

Fotoğrafı yayınlamam için müsaade eden Muhammed Faruk Özcan kardeşime teşekkürlerimle...

10 Eylül 2012

Halil İnalcık'ın doğum günü hatırası



7 Eylül 1916 tarihinde doğan Prof. Dr. Halil İnalcık, 96 yaşında. Allah uzun ömürler versin, hocamızın daha birçok eserini okumak istiyoruz. Hem biz, hem de tüm dünyadaki tarih tutkunları...

*İnalcık'a doğum günü yemeği öncesi Bilkent Tarih bölümü sürpriz film hazırlamış.
Kaynak: Emine Çaykara.

07 Eylül 2012

"Vurun Osmanlı'ya"dan alıntılar - 2: Koskoca bir tarihin yok edilmesi

En içler acı örneklerden biri Tophane Müşirliği'nin günümüzdeki halidir. Düşünüldüğünde böylesine bir külliye, Osmanlı İmparatorluğu'nun silah üretim fabrikası olduğundan, günümüze kadar korunması halinde, benzersiz bir müze olarak teşhir edilebileceği görülecekti. Değil mi ki, saat kulesi Salıpazarı Ambarları sınırlarına hapsedilmiş ve senelerce liman işçilerinin helası olarak kullanılmıştır. Halen de perişanlığı sürmektedir.

Osmanlı devrinden kalan ne kadar millî ve resmî kültür ve tarih mirası eser varsa, devlet ilgisizliği ve cehaletin eline düşmüştür. Özellikle İstanbul'un iş göçlerle işgale uğraması yıllarında korunmaya alınmamış, tahrip edilmelerine yöneticiler tarafından aldırış edilmemiştir.

Böyle olduğundan dolayı Fatih Sultan Mehmed'in vakfiye olan koskoca Okmeydanı kaçan kondularla kaplanırken, her biri bir tarih ve sanat eseri olan nişantaşları ve menzil taşları kaçak konuların duvarları içinde kaderlerine terk edilmiş, kimileri kırılıp parçalanmış, kimileri giderek apartmanlaşan konuların balkon duvarlarına destek olmuş ve koskoca bir tarih yok edilmiştir.

Osman Öndeş
(Vurun Osmanlı'ya, Bir Medeniyet Nasıl Yok Edildi?
Timaş Yayınları, İstanbul, Ağustos 2012, sf. 97.)

06 Eylül 2012

"Vurun Osmanlı'ya"dan alıntılar - 1: Niye?

Böyle bir çalışmayı yapmamıza sebep olan en önemli saik; hala anlamsızca yürürlükte olan 1057 sayılı: "Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bulunan bilumum mebânî-i resmiye ve milliye üzerindeki tuğra ve medhiyelerin kaldırılması" başlıklı kanuna bir nebze olsun okuyucuların dikkatini çekerek, hemen hemen her gün önünden geçtiğimiz binalar üzerinden örneklemeler yapmaktır.
...
Osmanlı İmparatorluğu bizim mâzimizdir. Bu maziyi günümüze ve geleceğe taşıyacak her anlamdaki mimari eserden veya herhangi bir eserden, "Osmanlı'dan kaldı..." diyerek, inşa edildiği devre ait hikayesini, yani tarihini manzum ve mensur olarak veren kitâbesini ve o devrin padişahının imzası olan tuğrasını kazımaya, örtmeye kalkışmak, dünya üzerinde hiçbir devirde görülmemiş bir saldırı niteliğindedir.
...
Bâbıâli'nin tuğralarını kazımak niye? Sirkeci Tren Garı'nın tuğrasını kazımak niye? Tüm askeri okulların tuğralarını kazımak niye? Harbiye Nezareti'nin tuğrasını kazımak niye? Dârülaceze gibi bir Şefkat Kapısı'nın Osmanlı devlet armasını, tuğrasını ve kitâbesini yok etmek niye? Çeşmelerin kitâbelerini sökmek, tuğralarını demir raspalarla yok etmek niye? Tersanenin, tabyaların, karakolların kitâbelerini kazımak, tuğrasını yok etmek niye?

Osman Öndeş
(Vurun Osmanlı'ya, Bir Medeniyet Nasıl Yok Edildi?
Timaş Yayınları, İstanbul, Ağustos 2012, sf. 15-17-18.)

04 Eylül 2012

İlber Ortaylı: Aykırı Sorular'dan notlar

İlber Ortaylı bu akşam (04.09.2012) CNN Türk'te "Aykırı Sorular" adlı programa katıldı. Yaklaşık 45 dakika süren programda Enver Aysever'in kaliteli ve net soruları vardı. İlber hocanın cevapları arasından not aldıklarımı paylaşmak istiyorum. Hızlı yazmaktan dolayı bir hatam varsa, şimdiden kusura bakmayınız.

- Osmanlı, Ortadoğu'da 2 yılda hakimiyet kurdu. Dile kolay. Şimdi motorize teçhizatlarla bu sürede yapamazsın.

- Politika yaparken soğukkanlı olacaksınız. Nefretle politika yapılmaz. (Suriye üzerine)

- Allah çok büyük, hariciye nezaretimiz çok küçük. (Suriye üzerine)

- Suriye problemli bir ülke. Oraya doğru yapılan politikayı doğru bulmuyorum. Suriye bilinmiyor.

- İspanya'daki Bask sorunlarını bizimkilerine örnek gösteriyorlar. Buna gülerim. Oradaki durum çok farklıdır.

- Benim de kurucuları arasında yer aldığım Tarih Vakfı, İstanbul'u bilmiyor.

- Topkapı Sarayı çok önemli bir yerdir. Topkapı Sarayı'nın müdürü, İstanbul Türkçesi konuşacak. Çok iyi yabancı dil bilecek ve oranın memuru olacak.

- İş bilmeyen adamların her şeyi biliyormuş gibi tavırları vardır. Bu çok tehlikeli bir durumdur.

- İnsanların ciddi eğitim almaları, ciddi staj görmeleri gerekir, yabancı müzeleri mutlaka görmeleri gerekir. (Müzelerde çalışacak kişiler hakkında)

- Topkapı Sarayı'nın Milli Saraylar altında ve onlarla birlikte, bir olarak yönetilmesi gerekmektedir.

- Camiler gökdelenlerin altında ezilmek için inşa edilmezler. Bu manevi olarak da mimari olarak da doğru değildir. Görkemli bir cami yapacaksan, etrafına gökdelen dikemezsin.

- Süleymaniye Camii çok yakın bir zamana kadar tanınmamıştır. Altyapısı tanınmamıştır.

- Ben belediye başkanı olsam Taksim'de cami yapılmasına izin verirdim. Çünkü orası kalabalıktır. İnsanlar gidecektir, ziyaret edecektir. Bu tip şeyler için referandum kullanılabilir. Avrupa'da bu tip durumlarda referandumlar sıkça görülür.

- Bir toplumun muhafazakar olması, sosyalist olması ne ayıptır ne de günahtır. 80 yıllık İsveç'te bile muhafazakar parti iktidara gelmiştir. Yalnız şunu da belirtmek gerekir, ne muhafazakar olmak ne de sosyalist olmak cahil olmayı kabul edilebilir bir durum haline getirmez.

- Muhafazakarlık, bilgili ve bilinçli olmayı gerektirir.

- Benim de mutlaka muhafaza etmek istediğim değerlerim var. ("Siz muhafazakar mısınız?" sorusu üzerine)

- Osmanlı'da soykırım kültürü yoktur. Niye ermeni soykırımı yapsın?

- Entelektüel, üzerine vazife olmayan şeyleri bilmek isteyen kişidir. İnsan bazı şeyleri bilmek zorundadır.

- Tarih, tamamen bir diziyle öğrenilemez. Muhteşem Yüzyıl'ı hiç beğenmiyorum. Meral, çok tatlı çok sempatik bir kızdı. Bir dizide tarih anlatıyorsan, çok fazla kuramazsın. Kanuni 13 sefere çıkmış bir adamdır. Dizide bu görülmüyor, hissedilmiyor. Diziyle birlikte kumaş ve konservatuvara ilgi görülmüştür, insanlar diziyi izleyerek tarih kokusu, Osmanlı kokusu almışlardır.

- Murat Bardakçı tarih bilir. Okuma yazma bilir. Entelektüel dediğin kişi 80 yıl öncesinin yazısını okumayı bilir. Programı magazine çeviriyor, bu belki daha etkilidir onun için. Onun bileceği iş.

- Bu tarih bilinçsizliğiyle Suriye'ye de gideriz, her yere de gideriz.

- İnsanlar biraz daha ciddi olmalıdır.

- Hepimiz cahiliz elhamdülillah.

Osmanlı'da yağlı güreş

İstanbul'da Osmanlı kadınları

01 Eylül 2012

Bismarck'a göre II.Abdülhamid

"Sultan Abdülhamid, Avrupa'da bir hasta olarak ele alınmaktadır. Fakat bana göre, Haliç kıyılarında bulunanların hepsinden daha yüksek bir diplomattır. Ona karşı adilane hüküm verilmediği kanaatindeyim."

Almanya Başbakanı Otto von Bismarck
(1815-1898)

Yedikıta Dergisi, Eylül 2012, Sf.80

Turgut Özal, Konya'dayken

Kaynak: Münir Üstün

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.