TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

29 Ekim 2012 Pazartesi

"Türklerin"

"Osmanlı Devleti, Türklerin imparatorluğuydu. Türkiye de Türklerin cumhuriyetidir."

Sabiha Sultan
Sultan Vahdeddin’in kızı

*Bu sözü paylaşma sebebim, bir Osmanlı hanedan mensubunun cumhuriyete yaklaşımını belirtmekten ibarettir.

29 Ekim 1923

Cumhuriyetimizin kuruluşunda hem tarihe hem de gönüllerimize adlarını kanlarıyla, canlarıyla yazan tüm halkımızın ve askerlerimizin ruhu şad olsun. Cumhuriyet, size minnettardır.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

27 Ekim 2012 Cumartesi

Osmanlı Mehterânı

"Allah Allah! İllallah! Baş üryan, göğüs kalkan, dide al kan, sine püryan! Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran! Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan! Kulluğumuz, padişaha ayan! Sayılmayız parmakla, tükenmeyiz kırmakla! Üçler, beşler, yediler, kırklar, Nur-û Nebi, Kerem-î Âli, Hacı Bektaş-ı Veli! Dem-ü devranına, hü diyelim! Hüüüüüüü..."

III.Mehmed (Mehmed-i sālis)

"Ceddimiz, devletimizin kurucusu Osman Gazi Hazretlerinden, büyük dedemiz Kanuni Sultan Süleyman'a kadar bütün padişahlar askerin önünde sefere çıkmışlardır. Dedemiz Sultan İkinci Selim'le (II. Selim) cennetmekan pederimiz Sultan Murad (III. Murat) bu usulü bozdular. Biz dahi, başlangıçta seferi paşalarımıza ısmarlamakla hataya düştük. Asker evlatlarımız bizi başlarında görmek isterler. Kararımız odur ki yakında sefere çıkacağız. Hazırlıklar tamamlansın. Küffara haddini bildirmeye gitmek gerekir."

(Devlet büyüklerine bu sözleri söyledikten sonra 20 Haziran 1596'da Eğri Kalesi'ni (Macaristan) almak için sefere çıkmış, 12 Ekim 1596'da da kale padişaha teslim edilmiştir.)

II.Mahmud'un selamlık merasiminden

26 Ekim 2012 Cuma

"Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı"ndan alıntılar - 2: Hanedan ve devlet geleneği

Sultan Vahdeddin de dahil olmak üzere, hiçbir Osmanlı haneden mensubu Cumhuriyet'i, Türkiye'yi eleştiren ya da kötüleyen tek söz etmemiş ve Türkiye siyasetine karışmamıştır. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl mümkün oldu bu?
Osmanlı hanedanı ananesi, devlet alışkanlığı ve devlet fikri çok eskilere dayanan bir hanedandır. Mukayese yapalım; Sırbistan'da iki hanedan ailesi vardır ve sürekli biri diğerini devirerek tahta geçer. Balkan hanedanları ülkeleriyle uyuşamayan küçük hanedanlardır; daimi surette bir aristokrasi yaratmak istemiş, fakat muvaffak olamamışlardır.
...
Türkiye'de ise böyle bir şey olamaz, yani iktidar paylaşan bir soylu sınıfın doğup korumnması da mümkün değildir çünkü Osmanlı çok eski ve köklü bir imparatorluktur, devlet ananesi eskidir, devletin varlığı ve onuru, devletin yaşayabilmesi her şeyden önemlidir. Hanedanın son temsilcileri olan Osmanoğulları ve onların çocukları da bu geleneğe sahip çıkmışlardır. Sürgüne gittiklerinde bırakın aleyhte konuşmayı, aleyhte bir faaliyete karışmaları ya da yabancı devletler tarafından kışkırtılmaları dahi varit değildir; böyle bir şey görülmemiş, duyulmamıştır. Çünkü neticede bu devleti, Cumhuriyet'i kuranlar ve yönetenler eski Osmanlı generalleridir, o devletin insanlarıdır. Bu devletle mübarezeye girmek demek, devletle çatışmaya girmektir. Bu sade vatandaş için böyle olduğu gibi, eski hükümdar için de böyledir. Hakan-ı sabık ve onun ailesi için de aynı şey söz konusudur ki bu anlayışın hala devam ettiği görülüyor.

İlber Ortaylı
(Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı, Timaş Yayınları,
İstanbul, Ekim 2012, sf.61-62.)

Osmanlı'da Kurban Bayramı

Kaynağını bir türlü bulamadığım bu minyatürle birlikte, tüm blog takipçilerinin Kurban Bayramı'nın huzur ve yardımlaşmayla geçmesini temenni ederim. "Her koyunun kendi bacağından asıldığı" anlayışını terk etmeden, her attığınız adımda kendinizi bilmenizi ve yeniden tanımanızı dilerim. Sevgi ve saygılar.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

"Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı"ndan alıntılar - 1: Burası Lüksemburg Dükalığı değil

Sultan Abdülhamid devrinden alacağımız miras ve dersler neler?
Türk çocuğu, etrafının sorumluluğunu taşıyan bir insan olmalı ki olmak zorundadır, yarın bir gün etrafımızda içtimai, iktisadi ve siyasi bir zelzele olduğu zaman seyirci kalmayalım.

Kalamıyoruz zaten; bugün fakruzaruret içindeki Gürcistan bizden medet umuyor. Yangın içindeki Azerbaycan bizden medet umuyor. Asya'da bir şey olsa bize bakıyorlar. Balkanlar'da yangına uğrayan, bize bakıyor. Peki, biz buna "hayır" mı diyeceğiz? Diyemiyoruz. Onun için "Kabuğumuza çekiliriz" fikrini unutalım. Niye kabuğunuza çekilemezsiniz? Çünkü bir imparatorluğun bakiyesi üzerindesiniz. Burası Lüksemburg Dükalığı değil, birtakım sorumluluklarımız var; o sorumluluk gelip yakamıza yapışır. Oraya yardım etmek zorundasın. Niçin yerinde oturamazsın? Çünkü üzerinden daha 100 sene geçmemiş, biz oralardaydık. İşte onun için II.Abdülhamid devrine bakıyoruz. Mükemmel müesseselerimiz var. O müesseselerimiz tarihten geliyor ve o müesseseler o haliyle yaşamaya devam ediyor.

İlber Ortaylı
(Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı, Timaş Yayınları,
İstanbul, Ekim 2012, sf.32)

23 Ekim 2012 Salı

Kemal Karpat: Ordu siyasete karışırsa yenilgi kaçınılmaz


-Balkan Savaşları’nın 100 yılı. Çeşitli programlarla savaşı konuşuyoruz. Bir asır önce gerçekleşen bir savaş bizim için neden önemlidir?
Yalnız bizim için değil, Balkan ülkeleri ve bütün Avrupa için önemlidir. Balkan Savaşları’yla bir kere Balkanlar’daki Osmanlı hakimiyeti son buldu ve Balkan ülkeleri Avrupa’nın etkisine kolaylıkla girdi. Gerçi Avrupa ülkeleri birdenbire işgal etmedi. Ama Avrupa ülkelerinin etkisi son derece büyüdü. İtalya Arnavutluk üzerinde etki sahibi olduğu gibi nihayet sonunda orayı işgal etti. Almanya faşist rejimleri besledi. Balkan Savaşı’ndan az bir süre sonra 1. Dünya Savaşı Saraybosna’da patlak verdi ve bütün Avrupa’yı kapsadı. Bu savaşın etkilerini Türkiye için ayrı, Balkan ülkeleri için ayrı gözden geçirmek lazım. Çünkü etkiler aynı olmamıştır. Balkan Savaşı bir kere Osmanlı’nın çok kültürlü, çok dinli ortak hayatına son verdi. Savaş, milletleri ortak hayattan ayırarak tek başına bir ünite olarak yaşamalarına yol açtı.

-Milliyetçiliği kışkırttı mı demek istiyorsunuz?
Adamakıllı körükledi. İttihat ve Terakki’nin milliyetçiliği ve Türkçülüğü 1912’den sonra başladı. Balkan Harbi olduğu tarihte İttihat ve Terakki iktidarda değildi. Gazi Ahmet Muhtar Paşa hükümeti, daha sonra Kâmil Paşa hükümeti baştaydı. İttihatçılar ‘Ülke elden gidiyor’ diye bir an evvel ülkeyi kurtarmak için iktidarı ele geçirmek maksadıyla darbe hazırladı. Bunun tarihi Ocak 1913’tür. Ondan sonra ‘kurtuluş milliyetçiliktedir, Türkçülüktedir’ diye gerçek manada milliyetçilik politikaları başladı. O zamana kadar bir Türkçülük cereyanı vardı ama kültürel Türkçülüktü. Osmanlı Devleti’nde Türklerin büyük bir kitle teşkil ettikleri, varlıkları inkar edilemez. Ama sahneye çıkmış değildi. Sahnede olan Balkan ve gayrimüslimlerin kimliği, kültürüydü. Hatta gayrimüslimler Osmanlı’ya bakarak ‘Ne kadar geri kalmışlar, milliyetçi değiller’ diyorlardı. 19. yüzyılın ikinci yarısında edebiyat yoluyla bir kültürel uyanış başlamıştı. Mesela Selanik’te Ziya Gökalp’ın çıkardığı Genç Kalemler dergisi vardı. Osmanlı devletinin bir Türklüğü vardı fakat baskıcı değildi.

-Savaşı kaybetmemizin en büyük sebebi neydi?
Savaş başlamadan kısa süre önce, hiç gereği yokken Balkanlar’dan askerlerimizi çektik, ‘koskoca devletiz, bize kimse ilişemez’ diye. Böyle bir tehlike bulunurken sen ordunun bir kısmını nasıl terhis edersin? Balkan ülkeleri aylardan beri hazırlık yapıyor. Topunu tüfeğini hazırlamış. Yine de şahsi kanaatime göre Balkan Harbi körü körüne kaybedilmiştir. Osmanlı’nın da elinde askeri var. Almanların verdiği güzel silahlar var. Mevzileri sağlam. Her şeyi varken, yeni kurulmuş, daha kimliği tam belli olmayan ülkelere yenilmek o kadar garip ki. Osmanlı ordusu galip gelebilirdi. -Peki, neden galip gelemedi?

Bir ordunun zaferini temin eden kumandandır. Bir ordu kendiliğinden çarpışmaz. Orduda yetenekli subaylar yoktu. Gerçekten ordu -siyasetle uğraşması yasak edildiği hâlde- hem İttihat ve Terakki hem de muhalefet saflarında alabildiğine siyasete karışmış, mesleki gelişimini ihmal etmişti. Bazen çok az sayıda asker, yetenekli subay sayesinde büyük bir orduya karşı galip gelebiliyor. Paşalar ikiye bölünmüş, ordu içinde gruplaşmalar var. İttihat ve Terakki’yi tutan ve karşı olanlar şeklinde. Bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felaket ordu ile milleti arasında kopukluk olması ve ordunun gruplara bölünmesidir. Tarihte karşılaştığımız ve Osmanlı’nın devrilmesiyle neticelenen bir durumdur bu. Biz buradan gereken dersleri almıyoruz. Sonradan işlenen propaganda ile ‘asker her şeyi bilir, asker her şeyin üstündedir, askerin kafası on sivile eşittir’ gibi söylentilerle kendimizi avuttuk durduk. Ama bu demek değildir ki bir devletin orduya ihtiyacı yok. Vardır. Bilhassa Türkiye gibi çok problemli coğrafyada yaşayan bir ülkenin güçlü orduya ihtiyacı vardır. Ama bu ordunun çok iyi eğitilmiş, çok iyi kumanda gören, kendini tamamıyla mesleğine vermiş subayların emrinde çalışan ordu olması lazım. Senin subayın memleketi idare etmeye kalkarsa ‘ben her şeyi herkesten iyi bilirim’ derse o ordudan hayır gelmez. Bunun acı faturası Balkan Savaşı’ndan sonra görüldü

-Bu yenilgide İttihatçıların payı yok mu?
İttihatçıların payı var ama o savaşta İttihatçılar iktidarda değil. Bu olaylar karşısında İttihatçılar darbe yapıyor. Ben burada Balkan Harbi’ni kaybettiler diye İttihatçılara pek günah yüklemiyorum. İktidarda padişah taraftarı paşalar var, azınlıklar, İttihat ve Terakki aleyhtarı toprak sahipleri, zenginler var. İyi niyetliler, demokrasi istiyorlar. Fakat gidişatın farkına varamıyor, durumu anlamıyorlar. Karşındaki adam seni yok etmek istiyor, memleketi bölüşmek istiyor. İktidarda hâlâ eskiyi devam ettirmek isteyen bir hükümet var. Dünyanın tümüyle değiştiğini idrak edemiyorlar. Her şeyin güllük gülistanlık olacağını umanlar, Osmanlı kardeşliğinin canlanacağına inananlar var. Dünya o kadar değişmiş ki İttihat ve Terakki’nin 1908’de iktidara gelmesini gayrimüslimlerin bir kısmı destekledi ama eski Osmanlı’yı geri getirmek değil, kendi millî emellerini gerçekleştirecek bir hükümet bekledikleri içindi bu destek. İttihatçılar bunu gerçekleştirmediği için onların aleyhine döndü, padişah tarafına geçtiler.

-Bir kitabınızda “Evlad-ı Fatihan, evlad-ı perişan oldu.” diyorsunuz.
Balkan Savaşları’ndan önce Sırbistan, Yunanistan, Karadağ bağımsızlığını kazanmış ama gene Osmanlı’nın elinde Balkanlar’ın büyük bölümü kalmış vaziyetteydi. Savaşla birlikte onlar da gitti. Balkan Savaşı’nın diğer bir sorunu Makedonya sorunu oldu. Makedonya üçe bölündü. Güney Makedonya’yı Yunanistan aldı, Kuzey Makedonya’yı Sırbistan... Madedonya halkına asimilasyon politikası uygulandı.

-Balkanlardan kaç kişi göç etti?
Göçler, katliam çok daha büyük ve hazin bir konudur. Göç eden 450 binin üzerinde, öldürülen 400 bin civarı. Korkunç rakamlar bunlar. Bunların büyük kısmı Müslüman’dır. Ayrıca Yahudiler de biraz eziyet görmüştür. Çünkü Balkan milliyetçiliği aynı zamanda dine dayanır ve din farklarını kabul etmez. Bilhassa Makedonya’dan, bugünkü Kuzey Yunanistan’dan büyük göçler oldu. Bu göçlerin iyi tarafları da olmuştur. ‘Her felaketin bir de hayrı vardır’ derler.

-İyi tarafları derken...
Anadolu Müslümanlaştı, Türkleşti. Evvelden hesaplanmış bir şey değildi. Balkan Savaşı’ndan sonra, hatta Balkan Savaşı esnasında Batı Anadolu’da bulunan Rumlar göçe zorlandı. Çünkü dışarıdan gelen insanlara yer lazımdı. Ve nihayet oradan devam eden akım 1926’da resmî Yunan-Türk mübadelesine yol açtı. Şimdi bu bizim bazı ters, çarpık görüşlü adamların nazarında ‘Türkler Rumları attı’ şeklinde bir anlayış var. Hiç öyle değildi. O tarihte Yunanistan, Güney Makedonya’yı almıştı. Güney Makedonya’da ekseriyet nüfus Bulgarlarındı. Orada Yunanistan’ın bir Yunan halkına sahip olmadan tutunacağı şüpheliydi. Yunanistan’ın başındaki Venizelos oraya öncelik verdi. ‘Buraya ben Yunan getireceğim’ dedi. Ve mübadeleye hemen razı oldu. Bizim bugünkü büyük ‘usta’ tarihçiler o tarafı görmüyor. Oranın halkı Bulgarca konuşuyordu. Bulgaristan her an orayı alabilirdi. Bugün Selanik tarafına giderseniz oradaki Yunan halkının Anadolu’dan gitmiş Rumlardan oluştuğunu görürsünüz. Türkülerinde, yemeklerinde, kültürlerinde Anadolu tesirleri yaşıyor. Büyük zorluklar çekildi. Göçmen konuları, yerleşmeler ancak şimdi incelenmeye başladı.

-Balkan Savaşları’nda 450 bin kişi katledildi, bir o kadar kişi göç ettirildi. Biz bunu niye gündeme taşıyamıyoruz?
Biz bir yerde ‘kabahatli’ hükmünü kabul ediyoruz. ‘Osmanlı olarak bu adamların topraklarını almışız’ diyoruz. Hiç de öyle değil. Çünkü bu topraklara Bulgarlar da Sırplar da sonradan gelmiş. Türkler, Hunları, Avarları alırsanız, onlardan evvel gelmiştir Balkanlar’a. Bir yerde bir insanla mücadele ederken onu yalnız fiziki bakımdan yenmekle işi bitiremezsiniz. Her şeyden evvel psikolojik bakımdan yenmeye çalışmalısın. Hayatı Batı’da geçmiş, Batı üniversitelerinde ders vermiş, isim yapmış bir kimse olarak söylüyorum. Batı düşmanı değilim. Ama Batı’nın kurtulamadığı bazı düşünceler vardır. Ehl-i Salip (Haçlı Seferleri) harplerinden başlayınız ‘Hıristiyanlığın Mekkesi’ diyebileceğimiz yerler bizim elimizde. Kudüs, İstanbul, Antakya… Ayasofya duruyor, ayakta. Nereye dönerseniz İstanbul’da Bizans kiliseleri var. Biz muhafaza etmişiz. Onlar bizim camileri yok etmiş. Benim doğduğum Dobruca’da bir cami kaldı. Dobruca’da yüz bin Müslüman var. Köylerde ufak tefek camiler var fakat tek büyük cami kaldı. ‘Osmanlı’dan eser bırakmayacağız’ diye yıktılar… Avrupa eski düşüncelerinden bir hayli uzaklaştı ama tamamıyla vazgeçmedi.

-Balkanlar’dan göçü biz konuşuyoruz ama Ermeni tehcirini dünya konuşuyor…
Ermeni meselesinde de yine bir tarafgirlik var. Ne derseniz deyiniz ikna edemiyorsunuz. Ben birkaç sene evvel Newyork Times muhabiri Stephan Kinzer’le yemek yiyorum. Masada Şahin Alpay da var. Ermeni meselesinden söz açıldı, ben Ermeni sayısının ne olduğu hakkında İngiliz vesikalarına dayanarak bilgi vermek istedim, adam ben konuşurken sırıttı da sırıttı, ‘ne yapıyorsunuz arkadaş, saçma sapan şeyler söylüyorsunuz’ anlamında. Kendi vesikasına inanmıyor. Bu konuda önyargılı.

Röportaj: Aksiyon

20 Ekim 2012 Cumartesi

Tarihçi Kitabevi'nden yeni kitap: Halifelik

"…türlü ülkelerde değişik Halifeler ve aynı ülkede hem Halife, hem de Hükümdar bulunmak şekilleri yıllarca devam etti. 1517 yılında Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Mısır’ı zapt ettiği zaman, Mısır’da hem dünya işlerini yöneten bir Hükümdar, hem din işlerine bakan bir halife vardı. Yavuz Sultan Selim dünya işlerini kendi yönetimine bağladığı gibi, din işleri yönetimini yani Halifeliği de üzerine aldı…

Osmanlı Padişahları sadece egemenlikleri altındaki insanların hükümdarı oldukları gibi, sadece kendi ülkelerindeki Müslümanların Halifesi idiler. Bütün dünya Müslümanlarının Halifesi değildiler."


Mahmut Goloğlu
Halifelik, Tarihçi Kitabevi, Ekim 2012, 181 sayfa, 16 TL
http://tarihcikitabevi.com/content/halifelik

"İslamiyet Türk kimliğinin olmazsa olmazı"


Amerikalı tarihçi Carter V. Findley önemli açıklamalarda bulunmuş. Kendisi Türk tarihi üzerine ciddi araştırmalarda bulunan bir akademisyen. Ona göre, Türklerin tarihi sadece Orta Asya, Balkanlar ya da Ortadoğu’dan bakılarak okunamaz; dünya tarihi ile birlikte değerlendirilmesi gerekir. Çok yakın bir zamanda İlber Ortaylı da bu yönde bir açıklama yapmış, "Avrupa tarihinin bizimle ilgili bölümlerine artık girmemiz gerekiyor çünkü Türkiye tarihi her zaman bir dünya tarihidir" demişti.

Haber sayfalarının kurallarından dolayı yazıyı buraya direkt alamıyorum, gönül almak isterdi elbette. Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

18 Ekim 2012 Perşembe

"Ortadoğu'da Millet, Milliyet, Milliyetçilik"ten alıntılar - 2: Ulus-devlet ilkesi

1877-78 savaşı ve Berlin Anlaşması, Balkan devletlerine milli devletler olarak uluslararası camia tarafından kabul görmüş bir statü sağladı -böylece Sırbistan, Romanya ve Karadağ bağımsız oldular. Bulgaristan ise neredeyse bağımsızlığa eşit olan özerkliği elde etti. Berlin Anlaşması'nın öneminin daha da vurgulanması gerekmektedir, çünkü ulus-devlet ilkesini gündeme sokan bu anlaşmadır. Gerçekten de anlaşma, Osmanlı Devleti'ne ilk kez olmak üzere Avrupa milli devlet kavramını getirmiştir. Bu kavramın anlattıklarını etki alanları çok genişti, çünkü teorik olarak her etnik grubun kendi ulus-devletini kurmasına hak tanınıyordu. Bu, her yeni bağımsız Balkan devletinin çok sayıda azınlık grubundan oluşması göz ardı edilerek gerçekleştirildi. Uygulamada, yoğunlukta olan etnik gruba kendi milli devletini kurma ve diğer etnik grupları azınlık hale getirme hakkı sağlanmış oldu.

Kemal Karpat
(Osmanlı'dan Günümüze Ortadoğu'da Millet, Milliyet, Milliyetçilik,
Timaş Yayınları, İstanbul 2011, sf. 187.)

14 Ekim 2012 Pazar

Gladstone’un Büyük Oyun’u


Taha Niyazi Karaca genç kuşak tarihçilerden, Bozok Üniversitesi öğretim üyesi... Bizim arşiv belgelerine ve Britanya arşiv kaynaklarına ilaveten geniş bir literatüre dayanarak yazdığı biyografi Gladstone’un; Liberal Parti’nin bu ünlü liderinin ve 19. yüzyılda dört kere başbakanlık yapan Britanya’nın tarihî portrelerinden birinin bir Türk tarihçi tarafından yorumlanışıdır. Biz Gladstone’u Türk düşmanlığı ile tanıyoruz. Gladstone’un Türk düşmanlığı onun ailesinden edindiği evanjelist (bir nevi Hristiyan fundamantelizmidir) inancından ileri geliyor. Dahası var; sınıf değiştiren bütün İngiliz burjuvaları gibi iyi bir eğitim gördü; Eton ve Oxford. Yunan Roma dünyasına adım attığı zaman bütün 19. yüzyıl gençliği gibi eski dünyadan büyülendi. Daha da ileri gitti. Yunanlılık ona göre beşeriyete gelmiş ilahi bir mesajdır, herkes onları takip etmeliydi. Gerçi hiçbir zaman Ortadoks kilisesine geçmeyi düşünmemiş. Lâkin Kırım Savaşı sırasında Türk İmparatorluğu’na karşı Rusya’yı tutmaktan söz ediyordu. Türk İmparatorluğu’nu tutanlar ise en başta onun rakibi Benjamin Disraeli’dir. Hiç şüphesiz Disraeli, Britanya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük başbakanı ve devrinin çok ilerisinde görüşleri olan bir devlet adamıydı. İngiltere satvetini ona borçludur ve o, İngiltere’nin satveti için Türk mevcudiyetinin ve politikasının desteklenmesini düşünüyordu. Gladstone’un ikinci düşmanı ve Türk taraftarı Karl Marks’tır. Hatta Karl Marks, Gladstone’un politikalarını Rusya adına Avrupa’da propaganda yapan madam Novikov ile olan ilişkilerine bile bağladı. Gladstone kim? Nasıl bir tahsil gördü? Hangi aileden geliyor? Hangi cemiyet gruplarının üyesi? Avrupa ile Gladstone’un ilişkileri neydi? Osmanlı Devleti’nin parçalanmasındaki rolü nedir? Tüm bu soruların cevapları için bu kitabı okumakta büyük fayda var.

Bizce Gladstone’un rolü Türkiye tarihçiliğinde abartılıyor, ama kişilik olarak ağırlıkla mevcuttu. Kitapta pek değinilmemiş ama Midhat Paşa’nın 1877 Rusya Savaşı öncesinde İngiltere’ye güvenmesinin ne kadar yersiz olduğu anlaşılıyor. Tanzimat Devri’nin büyük adamları ustaca manevralarla İngiltere-Fransa ve Piemonte’yi yanımıza alıp Kırım Savaşı’nı yaptılar. Midhat Paşa ise aynı ittifakı katiyyen kuramazdı. Avrupa tarihinin hiç değilse bizimle ilgili bölümlerine artık girmemiz gerekiyor. Çünkü Türkiye tarihi her zaman bir dünya tarihidir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 30.09.2012)

Lâle Devri ve Türkiye

(III.Ahmed'in yeniçerilere altın atmasını konu alan minyatür, Levnî, Surnâme-i Vehbî)

1730 yılında 1 Ekim günü padişah III. Ahmed uzun saltanatından sonra tahttan indirildi. Daha önce Edirne Vakası dediğimiz ayaklanma ile tahtından olan II. Mustafa’nın ana bir (Gülnuş Emetullah Sultan), baba bir kardeşidir. Babaları IV. Mehmed de (Avcı) onlar gibi tahttan indirilmişti. II. Viyana bozgununu izleyen yıllar birkaç padişahı tahtından etti ve Topkapı Sarayı’nın Harem girişindeki şemşirlik denen tahtsız hünkar hapishanesine misafir oldular. Lâle Devri’nin mimarı ünlü reformcu ve Babıâli diktatörü diyebileceğimiz Nevşehirli Damad İbrahim Paşa bir zaman önce padişah tarafından Patrona Halil’in azgın isyancılarına teslim edilmişti. Sokak kalabalığının kini söndürülemiyordu. Şair Nedim’i bile hedef gösterdiler. Soylu bir aileden gelen ve medrese tahsilli, Türk edebî dilini İstanbul halkının diliyle birleştiren ünlü şairimiz damlardan kaçarken düşüp öldü.

18. asır başındaki Osmanlı medeniyetinin sokak kitleleri tarafından tahribi bir faciadır
Bizim okul tarihlerinde Lâle Devri çok karalanarak anlatılmaz ama tam rengi de verilmez. Lâle soğanının çok para ettiği, zevk-ü sefanın arttığı, mimaride bazı yeniliklere gidildiği belirtilir. Bu bölümün kavramsal bütünlüğü dışında itfaiyenin kurulması, orduda ıslahat ve mühendishaneler açılması gibi hareketlerle birlikte matbaadan da bahsedilir. Hiç şüphesiz ki tarih sadece tarihi gerçek dediğimiz olayların ve belgelerinin tesbiti değildir. Ön planda onların birleştirilerek yorumlanması ve çizilmesidir. Lâle Devri eksik çizimdir ve hatta yanlıştır. Lâle soğanını yeni melez türlerle geliştirildiği, korkunç pahalı yeni türlerin elde edildiği doğrudur. Bu sırf İstanbul’a ait bir olay değildir. Hollanda bunu çok daha önceden, daha büyük kumara varan yüksek meblağlarla yaşamıştır. Öte yandan lâle yetiştirmek mahalle kasabından devrin parlak alimine kadar bütün Türklerin ortak uğraşısıydı; İstanbul bahçe kültürüne girmişti.

Matbaanın yanında Avrupa barok mimarisinden ve bizim teknikçe önümüzde olan İran resim sanatından gelen etkilerden pek söz edilmez. Dahası Profesör İnalcık’ın UNESCO dizisinden çıkan Dimitri Kantemir kitabı önsözüne kadar İstanbul’da Batı’ya ve Doğu’ya açılan yeni Osmanlı aydın elitinden söz edilmediği de açıktır. Galata kadısı Mehmed Esad Efendi ki aslen Giritli’dir, Rumca bilirdi, Yunanlılarda bile görülmeyen bir gayretle Latince’yi sevip öğrenmiştir. Ve İbrahim Müteferrika matbaasına musahhih (redaktör) olarak girmiştir. Nefioğlu diye bir Müslüman Türk münevver Latince bilmektedir. İstanbul’daki Dimitri Kantemir ve Fenerli Mavrokordato kardeşlerle adeta kardeş gibidir. Antoine Galland, Hezarfen Hüseyin Efendi’nin Latince-Yunanca bilgisi ve umumi tarih araştırmasından hayranlıkla söz ediyor.

Osmanlı tarihçilerinin barok devir diye adlandırdıkları bu dönemde Türkiye Batı’nın matematik, mühendislik, tıp ve veterinerliğini öğrendi. Hepsi Batı tesiri değildir. İnsanların kendileri bu işi merak ediyorlardı. Katip Çelebi gibi her şeyi bilen bir büyük leksikograf-bibliyograf bu dönemin girişidir. 18. asır başındaki Osmanlı medeniyetinin sokak kitleleri tarafından tahribi bir faciadır ama durmayan bir değişimdir. Kurulu Osmanlı düzeni yolundan ayrılmayacağını yeni padişah I. Mahmud’un gizli emriyle o gün saraydaki bir toplantıda bütün Patrona takımını kılıçtan geçirerek gösterdi.

Hiç şüphesiz ki bu devir 1711 Prut Zaferi ve 1718’deki Pasarofça Antlaşması’yla başlayan bir sulh döneminin eseridir ve Osmanlı çağdaşlaşma asrı sonradan tarihçi Ahmet Refik’in koyduğu bir isimle Lâle Devri diye anılmaktaysa da kendi başına zamanda sınırlı bir olgu değildir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 30.09.2012)

13 Ekim 2012 Cumartesi

"Ortadoğu'da Millet, Milliyet, Milliyetçilik"ten alıntılar - 1: Gayrimüslimler ve orta sınıf

Bir insanın ve toplumun temel kültüründen ve kimliğinden yabancılaşması bir millete son verecek bir felakettir.
...
Neden Osmanlı gayrimüslimleri arasında milliyetçilik 19. yüzyılın son elli yılında ortaya çıkmıştır? Bunun ana nedeni, 19. yüzyılda Osmanlı'ya kapitalizmin girmesiyle yeni bir orta sınıfın ilk kez gayrimüslimler arasında ortaya çıkmasıdır. Osmanlı'da yeni orta sınıf ilk kez gayrimüslimler arasında oluşmuş ve sonra bilhassa Sultan Abdülhamid zamanında Müslümanlar arasında gelişmiştir. Müslüman orta sınıflar Batı'nın teknolojisini, sanayisini, liberal ekonomisini almaya yatkın olmalarına karşılık din, geleneksel sosyal değerler ve kültür açısından bakılırsa kendi kimliklerini korumaya çalışmışlardır. Ama bu arada din yalnız ahirete hazırlık fonksiyonunu genişleterek yeni tip milletin kimliğinin bir parçası olmuştur. Dindar olmadan (Müslüman) Türk olmak mümkün olduğu kadar, Müslüman kalarak modernleşmek de mümkün oluyor.

Kemal Karpat
(Osmanlı'dan Günümüze Ortadoğu'da Millet, Milliyet, Milliyetçilik,
Timaş Yayınları, İstanbul 2011, sf. 21-27)

Cemil Meriç'ten aydınlara

"Tanzimattan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı. Biz sadece birer oyuncuydu Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı. Ama bu ütopya sonuna kadar yaşanmadıkça, gerçeği görebilir miydik? Kalabalık, kayaya yapışan bir midye şuursuzluğu ile geleneklerine sarılmış, cebin ve uyuşuk. Arada bir uyanır gibi olmak, gaflet. Avrupa'yı tanıyan, ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Yığın Avrupalılaşırken , aydınlar Türkleşmeli."

Cemil Meriç

12 Ekim 2012 Cuma

İlber Ortaylı'dan yeni kitap:
Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923-2023)


“Türklerin son iki asrı bütün Doğu dünyasında ve Balkanlar’da dikkatle gözden geçirilmesi gereken büyük bir tarihî yolculuktur. Bu nedenle de Dünya Tarihi’nin önemli bir parçasıdır ve dikkatle üzerinde durulmalıdır.” İlber Ortaylı

İsmail Küçükkaya sordu, İlber Ortaylı tüm içtenliğiyle cevapladı ve ortaya Türkiye’nin geçmiş ve geleceğiyle ilgilenen her okurun mutlak okuması gereken bir başucu kitabı ortaya çıktı...

"Cumhuriyetin İlk Yüzyılı"na yeni devletimizin yapı taşlarının döşendiği Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme döneminden başladık. Atatürk ve silah arkadaşlarının yetiştiği II. Abdülhamid’in modernlik arayışı içinde geçen yıllarını, ama aynı zamanda istibdad günlerini ve buna karşı isyan edip hürriyet arayan genç Osmanlı subaylarının maceraları hayatları…
Millî Mücadele dönemini, özgürlük havasının egemen olduğu Cumhuriyet’in ilk iki yılını ve tek partili zorlu zamanları, ardından gelen çok partili siyasal yaşamın başladığı 1950’li yılları...
1913 Babıali Baskını’yla başlayan darbeler tarihini...
Yeni devletin ilk gününden itibaren çözmeye çalıştığı kadim problemleri; Kürt Sorunu’nu, “irtica” meselesini ve eğitim konusunu...
İslâmcılıktan milliyetçiliğe, merkez sağdan sosyal demokrasiye bütün siyasal akımları...
1876’dan 1924’e ve 1982’ye anayasa metinlerimizi...
Bizleri 2023’e taşıyacak yeni anayasa özlemimizi...
Asırlık dış politikamız, ikili ilişkilerimiz, uluslararası kuruluşlardaki temsiliyetimiz, Kıbrıs Barış Harekâtı, AB macerası ve Ortadoğu politikalarımızı...
Şehirleşme, üniversiteleşme, gecekondulaşma, ekonomik büyüme, yolsuzluklar, gündelik yaşamdaki nitelik ve kalite kaybı gibi en güçlü sosyolojik dinamik ve gelişmeleri...
Yani bizi biz yapan ve bugünlere taşıyan önemli tarihsel dinamikleri konuştuk…

"Cumhuriyetin İlk Yüzyılı", İlber Ortaylı'nın kaleminden 1923'ten günümüze, günümüzden 2023'e uzanan, bir geçmiş ve gelecek muhasebesi...

Satın almak ve incelemek için:
timas.com.tr/kitaplar/tarih/ilber-ortayli-kitapligi/cumhuriyet-in-ilk-yuzy

11 Ekim 2012 Perşembe

9 Ekim 2012 Salı

Dr.Evren Kutlay’dan “Osmanlı Döneminde Avrupa Müziği” semineri

Daha önce kendisiyle söyleşi yaptığım Dr.Evren Kutlay, Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü tarafından düzenlenen seminerinde "Osmanlı Döneminde Avrupa Müziği"ni anlatacak. Seminer 10 Ekim 2012 Çarşamba günü saat 14.00′te gerçekleşecek ve herkese açık olacak. Meraklıların bilgisine sunarken, kısmet olursa seminere gitmek ve sonrasında alacağım notları bloga aktarmak istediğimi de belirteyim.

Osmanlı'nın kuruluş dönemine dair kitap önerileri

Efendim 10 yılı aşkın zamandır Osmanlı tarihi kitaplarını yoğun olarak okumaktayım. Hakkını veremesem de Devlet Arşivleri'nde araştırmacı görevim bulunmakta. Pek çok söyleşi gerçekleştirmekte ve bu fakirhane blogun yönetimini yapmaktayım. Dolayısıyla tarihle ilgili konuşmayı, yazmayı ve paylaşmayı çok seviyorum. Naçizane, Osmanlı kuruluş dönemine dair 10 kıymetli kitabı önermek istedim. Meraklıların işini kolaylaştıracağını düşünüyorum. Bazı kitapların yayınevleri değişmiş olabilir, dolayısıyla ismiyle aratıp güncel sonuca ulaşabilirsiniz.

- Halil İnalcık / Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı (Timaş)
- Halil İnalcık / Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak: Kuruluş (hayykitap)
- Halil İnalcık / Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları 1302-1481 (İSAM)
- Halil İnalcık / Devlet-i' Aliyye I.Cilt (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
- Fuad Köprülü / Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu (Türk Tarih Kurumu)
- Mehmed Neşrî / Aşiretten İmparatorluğa Osmanlı Tarihi 1288-1485 (Timaş)
- Feridun Emecen / İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası (Timaş)
- Necdet Öztürk / İmparatorluğun Kurucuları Gazi Padişahlar (Timaş)
- Âşıkpaşazâde / Osmanoğullarının Tarihi: Tevârîh-i Âl-i Osmân (Gökkubbe)
- Edirneli Oruç Bey / Oruç Beğ Tarihi 1288-1502 (Çamlıca)

"Osmanlı Hoşgörüsü"nden: Sufiler ve ahiler

Anadolu'da erken dönem boyunca Sufi tarikatla Ahi teşkilatı kuvvetli bir şekilde birbirine bağlıydı. Zanaatkar Loncaları olarak bilinen bu teşkilat, ağırlıklı olarak esnaflar tarafından oluşturuluyordu. Anadolu toplumunda gerçekleştirilen sosyal ve kültürel roller, Sufi dervişler tarafından sergilenen rollere benzerdi, fakat yaşam tarzları bakımından lonca (futuvva) teşkilatının geleneğinin alışkanlıkları ve davranışları ile yakın ilişkiliydi. Diğer bir deyişle, korumak ve desteklemeye istekli oldukları bir şövalye toplumu yaratmaya çalıştılar. Yoldan geçenleri ve muhtaçları tam bir coşku ve mutlulukla ağırladıkları kendi zaviyeleri vardı. İnsanları tedavi ederken, ırkları, inançları veya dinlerini dikkate almadılar. Erken dönem Osmanlı Hükümdarlarının Ahi teşkilatını teşvik etmesi ve desteklemesi bu bağlamda açıklayıcıdır. Nitekim, Ahi teşkilatı Osmanlı Devleti'nde sosyal bağların sağlamlaşmasında çok önemli bir rol oynadı ve bu da siyasi istikrara dönüştü. Orhan özellikle hoşgörünün yayılması ve devleti desteklemede her iki grubun da önemli rolü olduğunun farkında olarak, Sufi tarikatlarına yaptığı gibi Ahilik teşkilatına da özel ihtimam göstermiş ve desteklemişti. Ahi teşkilatlarının faaliyetlerini finanse etmek için vakıflar tayin etmişti.

İslam'ın gerçek hoşgörü ruhunun yayılmasında Ulema'nın rolü son derece önemlidir. Devlet tarafından desteklenen ve koruma altına alınan Sufi zaviyelerinin ve Ahi loncalarının hoşgörünün yayılmasında önemli payı vardı. Ayrıca, Sufi ve Ahi kuruluşları, kültürel çeşitliliğin ve sosyal uyumun yaratılmasına da katkı sağlamıştır. Bu faktörler, farklı kültürlerden, ırklardan ve dinlerden insanlar arasında yapılan evliliklerle de desteklendi. Büyük çoğunluğu Hanefi mezhebinden gelen Osmanlı şeriat yasaları, değişen zamana, farklı yerlere ve koşullara göre uyarlandı. Gerçekten de tüm bu faktörler, bu dönemde olağanüstü bir hoşgörü ve kültürel çeşitliliğe model oluşturmak için birleşmişti.

Dr. Abdel-Rahman Ahmed Salem
(Osmanlı Hoşgörüsü, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2012, Bölüm İki, sf. 67-68-72.)