30 Mart 2013

30 Mart 1432

Ebu 'l-Feth, Fâtih, Grand Turco (Büyük Türk).
Fatih Sultan Mehmed Han'ın Edirne'de dünyaya gelişi.
Rahmet, minnet, sonsuz bir sevgi ve saygıyla...

29 Mart 2013

Enver Paşa ve babası

Enver Paşa, babası (sağda) ve akrabası.

28 Mart 2013

Savaş barbarlığı: Bulgarophagos

Savaş barbarlığına bir örnek: Carnegie Raporu'nda yer verilen popüler Yunan posteri. "Bulgarophagos" (Bulgar Yiyen) denilen Yunan askeri yakaladığı Bulgar askerinin yüzünü ısırarak koparıyor. Göz oyan Yunan askeri posteri de vardır. Carnegie Raporu'nda kendisiyle görüşülen bir Yunan subayının şu sözleri de aktarılır: "Barbarlarla uğraştığınız zaman siz de barbar gibi davranmalısınız. Onların anlayacağı tek dil budur."
(Carnegie Endowment for International Peace Report, s. 96-97.)

Taha Akyol, Rumeli'ye Elveda
(Doğan Kitap, Şubat 2013, sf. 310)

Râgıb Paşa'dan berceste

Koca Râgıb Paşa Kütüphanesi, Laleli, İstanbul.

Muvâfıktır yine elbet mizâca şîve-i hikmet
Tabibin olsa da kizbi, marizün sıhhatin söyler.

Koca Râgıb Paşa

(Mizaca uygun düşen, hikmetli bir şekilde konuşmaktır.
Tabip, hastaya yalan da olsa sıhhatli olduğunu söyler.)

Julia Pardoe'den: Osmanlı'da emanet

Osmanlı İstanbul'u, Büyükdere, 1802.
Bir tarafta yetimin, reşit olana kadar emanet edilmiş serveti, diğer tarafta deniz aşırı işlerinin peşinde bir tüccarın sermayesi bulunabilir. Bütün sınıf ve dinlerden insanlar gönül rahatlığıyla mallarını emanete teslim ediyorlar. Kişi yirmi beş yıl, hatta ne kadar uzun süre isterse malını almayabilir. Ama hiçbir mühür kırılmaz, hiçbir kilit zorlanmaz.

Julia Pardoe
(İngiliz edebiyatçı ve seyyah)

Kaynak: Yedikıta Dergisi, Mart 2013.

Cogito - Bahar 2013: Tarihyazıcılığı

Editörlüğü Teyfur Erdoğdu'nun yaptığı 3 aylık düşünce dergisi Cogito'nun Bahar 2013 sayısı çıktı. Tarih düşüncesi ve felsefesi, tarih yazımı, Türkiye'de tarih yazımının sorunları, siyaset ve tarihyazıcılığı ilişkisi, psikanaliz ve tarih üzerine makaleleriyle sayıya katkıda bulunan isimlerden bazıları: İlhan Tekeli, Doğan Özlem, Edhem Eldem, Ayhan Bıçak, Gökhan Kağnıcı, Kurtuluş Kayalı, A. Teyfur Erdoğdu, Chris Lorenz, Martin Sabrow, Berber Bevernage, Alain Besançon. İçeriği görmek için şuraya, Teyfur Erdoğdu'nun takdim yazısını okumak için de buraya tıklayınız.

Detaylı bilgi ve satın almak için:
http://alisveris.yapikredi.com.tr

25 Mart 2013

Sahaflara kötü haber: Osmanlı Devrinde Son Sadrıazamlar yeniden basıldı!

Sıkı, çok sıkı bir okursanız, üstelik sahaf sahaf gezip not aldığınız kitapların peşinde koşturup durmaktan zevk alan kitap müptelâlarındansanız, Yusuf Kâmil Paşa’nın mühürdarlarından Emin Paşa’nın oğlunun bu harikulâde eserini çok uygun bir rakama (kitapyurdu’nda bendenize 104 TL) alma imkânına sahipsiniz artık!

Hazırladığı muazzam biyografi şaheserleriyle efsane mertebesine yükselmiş, üstad biyografi yazıcısı İbnü’l Emin Mahmud Kemal İnal’ın (1871-1957) Maarif Vekâleti tarafından 1940-53 arasında 14 cüz halinde yayınlanan o meşhur eseri, o büyük kaynak kitabı Osmanlı Devrinde Son Sadrıazamlar İş Bankası Kültür Yayınları tarafından tıpkıbasımı yapılarak vatana millete hediye edildi çok şükür! Darısı Hoş Sadâ’nın başına inşallah. Laf aramızda, 1958 tarihli baskısına sahibim; bahtiyarım.

Hayat felsefesini “nef’-i nâs ile hayrü’n-nâs” olarak belirleyen üstadın bu hayat prensibi sayesinde yüzlerce hattat, şair, müzisyen ve sadrazam unutulmanın o kara perdesini yırtıp bizimleler çok şükür. Üstada bırakıyorum sözü: “Mârifet ve sanat sahiplerini aramak ve bulmak, isimlerini ve eserlerini evlâd-ı vatana bildirmek hususundaki ihmal ve teşeyyübümüz ve mârifet ehline revâ gördüğümüz kadirnâşinaslık ve kayıtsızlık muhabbet-i vataniye ile asla telif kabul etmez.

Onun üslubu öyle bir üsluptur ki, okuyanın dudaklarına ince bir tebessüm kondurur da mest eder. Yeri geldiğinde över, yeri geldiğinde adamın gözünün yaşına bakmaz ve iki seksen yere uzatmaktan imtina etmez! Tatlı bir huysuz ihtiyardır kendileri. Merhumun yaşadığı devre ait ilk elden tanıklıklarını eserlerine geçirmesi (Hani NTV Yayınları’nda falan vardır, ünlü edebiyatçıların gizli kalmış yönleri vs. Bu tür tercüme kitapların atası sayabiliriz üstadımızın ilginç dipnotlarıyla bezediği muhteşem biyografi şaheserlerini.) benzerlerinde rastlayamayacağımız o baharatlı tadın en mühim menbaını teşkil etmektedir. İnal üstadım, Abed Azrie’yi ve Enver İbrahim’i de tanısaydı keşke!

Üstada, kendi semaının yıldızı da derler. Daha da ileri gidip “biyografi bilgini” demekte mahzur telâkki etmiyorum. Tam bir “ayaklı kütüphane” idi kendileri. Büyük bir kalem üstadıydı, biyografi sahasında büyük bir otoriteydi ve o bir İstanbul beyefendisiydi.

Şiirin üstadı Yahya Kemal, biyografi üstadına şu beyti armağan etmekte hiç de haksız sayılmaz.

Hezar gıbta o devr-i kadim efendisine
Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine

Mekânı cennet olsun.

Adnan Algın

* Bu yazı 22 Mart 2013 tarihinde Kırık Potkal'da yayınlanmıştır. Yazara burada da yayınlanmasına izin verdiği için gönülden teşekkür ediyorum.

24 Mart 2013

Duvar Resminden Korkuyorlar sergisinden - 2






Duvar Resminden Korkuyorlar sergisinden - 1









Maksem Kitap Günleri başladı

Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi'nde Maksem Kitap Günleri başladı. Giriş ücretsiz, kitaplar indirimli. 23:00'e kadar açık, 31 Mart son gün.

Maksem Kitap Günleri'ndeki yayınevleri: Timaş, Doğan, Dergâh, İz, Alfa, Everest, Kabalcı, Ötüken, Neden, Kaknüs, Tudem, Sis, Hayat.

Ötüken Neşriyat'a tebrikler. Tüm kitapları %40 indirimli. Katalogları muazzam ve hediye. İbrahim Kafesoğlu'nun Türk Milli Kültürü, rahmetli Yılmaz Öztuna'nın Türk Tarihinden Portreler'i ve Nihal Atsız'ın Türk Tarihinde Meseleler'i çok önemli kitaplar. Uygun fiyata gönül rahatlığıyla alabilirsiniz.

Dergâh Yayınları'nda kitaplar %35 indirimli. Kaç kitap alırsanız alın, 2 kitap hediye. Son dönemde çıkan seyahatname ve Osmanlı tarihinden günlükleri barındıran kitapları önemli. Kütüphanenize katarken çekinmeyiniz.

Doğan Kitap %20 indirim yapıyor, özellikle yakın tarih için önemli kitaplar var. Taha Akyol tavsiyemdir.

21 Mart 2013

100. yılında Kartpostallarla Balkan Savaşı (1912-1913) Sergisi

Osmanlı’nı tek başına giriştiği son savaş... Acı bir yenilgi, onur kırıcı bir barış antlaşması. Bu hengâmede tutsak düşen bir Osmanlı subayının Sofya’daki tutsaklık günlerinde topladığı kartpostallarla oluşturduğu bir albüm...

Bu acı savaşa Bulgar devletinin bakış açısını yansıtan kartpostallar, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık ve Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi işbirliği ile düzenlenen 100. yılında Kartpostallarla Balkan Savaşı (1912-1913) Sergisi’nde bütüncül bir belgeselin kareleri olarak değerlendiriliyor.

Sergi, 20. yüzyılın başında yaşanan ve I. Dünya Savaşı’nın küçük çaplı bir provası sayılan Balkan Savaşı’nda subay olarak görev yapan Mehmet Nail Bey’in Sofya’daki tutsaklığı sırasında topladığı 221 adet kartpostaldan oluşuyor. Bu kartpostallar arasında Balkan Savaşı ile ilgili fotoğraflar, temsili resimler ve karikatürler bulunuyor. O dönemdeki sınırlı iletişim olanakları nedeniyle kartpostallar, ülkeden ülkeye, elden ele dolaşan çok önemli propaganda araçlarıydı. Savaşın dört Balkan ülkesi ile Osmanlı Devleti arasında geçmesine karşın, Mehmet Nail Bey’in albümü Sofya’da derlendiği için genellikle Osmanlı – Bulgar çatışmalarıyla ilgili. Kartpostallarda Bulgarlar güç gösterisi yapmakta, Osmanlılar küçümsenmekte, yerine göre kırıcı görünümler içinde verilmektedir. Ancak bir bütün olarak ele alındığında savaşın çirkin yüzü, suçsuz insanların çektiği acılar ve dönemin kapitalist güçlerinin ürettikleri ölüm makineleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmektedir.

Kaynak: YKY

I. Dünya Savaşı'nda Rusya'nın Rolü

"1914 Savaşı"nın kökenleri ve Çarlık Rusya'sı: I. Dünya Savaşı'nda Rusya'nın Rolü.

Koç Üniversitesi’nda çağdaş tarih dersleri veren Sean McMeekin, bu dikkat çekici çalışmasında, “1914 savaşı Almanya’nın savaşından ziyade Rusya’nın savaşıydı” diyor ve önemli bir olguyu yeniden yorumluyor: Çarlık Rusya’sının emperyalist emellerinin 1. Dünya Savaşı’nın kökenlerindeki rolünü, Türk, Fransız, Alman, Avusturya, İngiliz ve bugüne kadar ihmal edilen Rus arşiv belgelerine dayanarak inceliyor.

Sean McMeekin, “Bu, Çarlık Rusyası Dışişleri Bakanlığı kayıtlarında anlatılan hikâyedir, Troçki’nin 1917’de ilk kez arşivlere girmesinden beri göz önünde dururken saklı tutulmuş bir hikâyedir. Rusça (ya da Sovyet döneminde çarlık belgelerinin toplandığı kitaplardan birçoğunun tercüme edildiği dil olması itibariyle Almanca) bilen her uzman için öteden beri ulaşılabilir bir şeydir. Rusya ve Avrupa arşiv lerinde hâlâ yayımlanmamış olmakla birlikte artık herkese açık olan belgelerle birlikte bu malzemelere dayanarak, elinizdeki kitapta Birinci Dünya Savaşı’na ilişkin mevcut anlayış birliğinin ciddi irdeleme karşısında ayakta kalamayacağını ileri sürmekteyim. 1914 savaşı Almanya’nın savaşından ziyade Rusya’nın savaşıydı” diyor.

Detaylı bilgi ve satın almak için:
ykykultur.com.tr/kitap/i-dunya-savasinda-rusyanin-rolu

19 Mart 2013

Rumeli'ye Elveda: 100. yılında Balkan Savaşları’nın acılı hikâyesi

Rumeli’ye Elveda: 100. Yılında Balkan Bozgunu, Taha Akyol’un hazırladığı, CNN Türk’te yayınlandığında büyük ses getiren aynı adlı belgeselin kitap çalışmasıdır.

Taha Akyol Rumeli’ye Elveda’da Balkan Savaşları’na giden yolda Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi yapısını, açmazlarını ve giderek güçlenen Balkan milliyetçiliklerini ele alıyor.

Balkan Savaşları’nın Türk milliyetçiliğinin dönüm noktası olduğunu, Balkan Savaşları’ndan I. Dünya Savaşı’na kadar, yani 1912-1922 yılları arasında, Türkiye’nin bu uzun ve yıpratıcı on yılda büyük acılar çektiğini, bu dönemde 3 milyon Müslüman’ın yaşamını yitirdiğini belgelerle ortaya koyuyor. Akyol, çalışmasında Osmanlı millet sisteminin çözülüşünü, Lozan Mübadelesi’nden önce söz konusu olan karşılıklı zorunlu göçleri de ele alıyor.

Yazar, ordunun Balkan Savaşları’nda uğradığı bozgunun askeri ve siyasi sebeplerini de araştırıp çıkarılacak derslerin altını çiziyor.

Rumeli’ye Elveda, Prof. Zafer Toprak, Prof. Şükrü Hanioğlu, Richard Hall gibi önemli tarihçilerin görüşleriyle de zenginleşmiş. Son söz de kitabın yazarından: “Bu belgeseli tarih tekerrür etmesin diye hazırladım.

Kitaptan alıntılar:

"Modernleşmenin yani okulun, gazetenin, ticaret yoluyla sosyal hareketliliğin gelişmesinden önceki çağlarda, değişik kimliklerden halkları yönetmek, Osmanlı’nın avantajını oluşturur; Osmanlı’nın medeni bir mirasıdır. Fakat etnik ve dini kimlikler 19. yüzyılın başından itibaren milliyetçiliğe dönüşmeye başladı. Önceki dönemlerde görülmeyen okulun, gazetenin ve “halk” fikrinin gelişmesi aynı dili konuşan, aynı hafızaya sahip insanlarda kendi devletlerini kurması düşüncesine yol açtı. Sırp isyanı, Yunan isyanı, Bulgar isyanı, Arnavut isyanı… Bu toplumların ve devletlerin milliyetçi hedefler etrafında enerjik, militan, hatta saldırgan (irredantist) bir dinamizm kazandığını gördük. Böyle bir çağda Osmanlı içinden çözülüyordu. Temeldeki bu sosyolojik dinamiklerin Balkan Savaşı’nda doğurduğu sonuçları gördük: Balkan halkları için zafer ve toprak kazanımları, homojen ulus haline geliş… “Tebaa-i Osmaniye”nin uluslara bölünmesi, çokuluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun acı mağlubiyetlerle dağılması…"

"Osmanlı’nın Hıristiyan vatandaşlarındaki ayrılıkçı, milliyetçi duygular çok daha erken geliştiği gibi, çok daha güçlüydü. Meşrutiyet’in demokrasi ve eşitlik vaadi, askerlik dahil bütün kamu görevlerinin Hıristiyanlara açılması, Meclis’te temsil edilmeleri, dernek ve parti kurma özgürlüklerinin gelişmesi onları milliyetçiliklerinden vazgeçirmemişti. Hatta Meşrutiyet’in özgürlük ortamında talep çıtaları yükselmiş, heyecanları artmıştı. Osmanlı toplumundaki duygusal kopuşlar, bölünmeler derinleşmişti."

Detaylı bilgi için:
www.dogankitap.com.tr/kitap/Rumeliye+Elveda-1697

"Satılık Osmanlı"

"Osmanlı satılığa çıkarıldı" diyorsunuz. Çok iddialı bir söylem değil mi? Satan kim? Satılan ne?
Daha ağırını dememek için ‘satılığa çıkarıldı’ dediğimi bilmenizi isterim. Osmanlı Devleti Mondros’la birlikte öyle bir kapana kıstırıldı ki, ölüm gösterilip sıtmaya razı edildi. Bir başka deyişle Sevr gösterilip Lozan’a razı edildi.

Peki Sevr neydi?
Bir daha bu coğrafyada bir Osmanlı vücut bulmasın diye dibine kostik asit dökmek demekti. Rengi ve şekli değişince bu tehlikeli madde kullanışlı hale gelir diye düşünüldü. Ancak Sevr masa başında imzalansa da, Osmanlı yöneticileri ve Padişahı tarafından bütün zorlamalara rağmen imzalanmadı. Kadük kaldı, Churchill’in deyişiyle ölü doğdu. Ama Akif’in Nasrullah Camii’ndeki feryadında gördüğümüz gibi büyük bir panik yaratmaya başardı ve en büyük hizmeti, Lozan’a razı etmek şeklinde karşımıza çıktı. Sorunuzun cevabı tam burada gizli: Sevr’in ıslah ve tadil edilmiş şekli olan Lozan, bağımsızlığımızı rehinden kurtardı kurtarmasına ama karşılığında kostik asiti kendi elimizle üzerimize dökmeyi bize kabul ettirmiş oldu. Sonuçta Batılılaştık, ‘beyaz’laştık ve beyaz oluşumuzun önündeki utanç verici engel veya safralardan kurtulmak için çırpındık durduk. İşte tam da kimliğimizin ‘satılması’ bu aşamada gerçekleşti ve Ayasofya’da somutlaştı.

Ayasofya’nın nasıl bir yeri var "satış"ta?
Ayasofya bu pazarlıkta satıldı. Müze yapılması, Fetihten dolayı özür dilemenin başka bir yolu değil midir? Camilerin, medreselerin kapatılması, vakıfların kiralanıp satılması, Arapça ezanın, Arapça ve Farsça öğretiminin yasaklanması, medeni kanuna, yer isimlerine, alfabeye ve soyadına varıncaya kadar bayrak hariç neredeyse bütün kültürel kodların değiştirilmesi ve nihayet Asyalı değil, Avrupalı beyaz ırktan olduğumuzun ispatı peşine düşülmesi satılmanın aşamalarıdır sadece.

Tamamını okumak için:
haber.stargazete.com/kitap/satilik-osmanli/haber-735924

Kitap hakkında bilgi için:
gizlenentarihimiz.blogspot.com/2013/02/satlk-imparatorluk

İbn-i Haldun'dan: Tarih hakkında

10 Tunus Dinarı üzerine basılmış İbn-i Haldun resmi.
Bilesin ki, tarih, gerçekte dünyanın (...) doğal yapısında belirmiş durumlar demek olan insanların "toplumsal yaşamları" konusunda bilgi vermektir.

Tarih alanında düşülen yanlış ve yanılgının ince bir nedeni var: Çağlar değişir ve günler geçip giderken, toplumların, kuşakların durumlarının da sürekli olarak değiştiğinin gözden kaçırılması. (...) Evrenin ve toplumların durumları, ilişkileri, gidişleri tek bir süreç ("vetîre") üzerinde sürmez ve değişmeyen bir çizgide kalmaz. Günler, zamanlar geçer, oluşan değişmeler ve durumdan duruma geçişler bütünüdür her şey. Bu değişmeler ve geçişler, kişilerde, sürelerde, kent ve kasabalarda olduğu gibi, tüm evrende, ülkelerde, kıtalarda, zamanlarda ve devletlerde de olur.

İbn-i Haldun, Mukaddime
Çeviri: Turan Dursun

18 Mart 2013

Çanakkale: Yolun Sonu

"Çanakkale: Yolun Sonu" bugün vizyona girdi, güzel film. Çok derinlemesine olmasa da, dönemi ve şartları güzel bir kurguyla anlatmayı başarmış. Gürkan Uygun tek başına oynuyormuş gibi görünmesin, tıpkı tarihte olduğu gibi isimsiz onlarca kahramanı var filmin. Berrak Tüzünataç var diye de "aşk temalı" sanmayın, yanılırsınız. Şu özel günlerde, izlemenizi tavsiye ederim.

Fragman ve bilgi: facebook.com/canakkaleyolunsonu

18 Mart 1915: Çanakkale #3

Bir alayın sancak töreni.

18 Mart 1915: Çanakkale #2

"Allah bizimledir."

18 Mart 1915: Çanakkale


Bir neslin ve resmî tarihin unutturduğu isimsiz kahramanların savunduğu Çanakkale... Ruhları şâd olsun!

"Yakarışa geçivermişti hepsi de birden,
İçini döküyordu Hakk’a herkes derinden;
Kuduruyordu mütegallipler kederinden …
Ve emindi Mehmetçik yarın ki zaferinden."

15 Mart 2013

Hatt-ı Ahşap Sergisi

Tanpınar'dan: Süleymaniye ve İstanbul

‎"...Hatta Kanunî'nin, Sokullu'nun İstanbul'unda bile on dakikadan fazla yaşayamam. Böyle bir şey için ne kadar kazanca göz yummak, benliğimden ne mühim parçaları kesip atmak lâzım. Süleymaniye'yi yeni yapılmış bir cami olarak görmek, bizim tanıdığımız ve sevdiğimiz Süleymaniye'yi tıpkı geceleyin Boğaz koylarında uzanan ışıkların suda o altın saraylar gibi, zaman içinde bize kadar uzanan bütün bir saltanattan mahrum bırakmaktır. Biz onun güzelliğini dört asrın tecrübesiyle ve iki ayrı kıymetler dünyası arasında her gün biraz daha keskinleşen benliğimizle başka türlü zenginleşmiş olarak tadıyoruz. Yahya Kemal'siz, Mallarme'siz, Debussy ve Prouste'suz bir Süleymaniye veya Kanunî Mersiyesi, hatta onlara o kadar yakın bir Neşatî ve Nedim'in, Hâfız Post ile Dede'nin arasından geçerek kendilerine varamayacağımız bir Sinan ve Bâki tahmin edebileceğimizden çok daha çıplaktır."

Ahmed Hamdi Tanpınar, Beş Şehir
(Dergâh Yayınları, 28. Baskı: Ocak 2011)

13 Mart 2013

Bedri Gencer: İslâm’da modernleşme ile neyi kastediyoruz?

"İslâm’da modernleşme ile neyi kastediyoruz? Öncelikle bu dönüşüm politik bir dönüşümdür. Batı Fransız Devriminden sonra emperyal devletlerden (ulusalüstü devletlerden) ulusal devletlere geçti. Bu politik dönüşüm kimliği de etkilemiştir. Kimliği belirleyen şey dindir. Dolayısıyla bu dönüşüm dini de etkilemiştir. Öncelikle Hıristiyanlık sivil dinler olan ulusal kiliselere daha sonra bizzat Hıristiyan ümmeti kavramı yerini Hıristiyan medeniyeti kavramına bırakmıştır. İslâm dünyasının yaşadığı dönüşüm de aynen bu şekilde cereyan ediyor. İslâm’da modernleşme demek Batıda olduğu gibi emperyal devletlerden ulusal devletlere geçiş ve bu süreçte kimliklerin dönüşümü dolayısıyla İslâm’ın da yeniden yorumlanması demektir. Politik değişim ve buna bağlı olarak ideolojik değişim modernleşmenin izlediği yoldur. Bu dönüşümü şöyle özetleyebiliriz: Batıda polis kavramı (klasik dünyadaki şehir) bugün bildiğimiz şehir anlamında kullanılmamaktadır. Biz şehirden coğrafi bir kavramı kastediyoruz. Geleneksel dünyada şehir ülke demektir. Abbasî zamanında Irak diye bir ülke yoktu. Bağdat şehri vardı. Aynısı Roma ve Bizans için de geçerlidir. Antik Yunandaki polis siyasî bir topluluğu ifade eder. Ümmet ile millet arasında ne fark vardır? Ümmet siyasi bir topluluktur millet ise dini bir topluluktur. Ümmetin içine müslim-gayrimüslim (zımmî) herkes girer. Millet kavramının içine ise yalnız Müslümanlar girer. Polis yani Medine-i Münevvere ile Eflatun’un Medine-i Fazıla’sı (erdemliler şehri) aynıdır. Dönüşüm ulus devlete dönüşmedir. Medine-i Münevvere demek ulusal devlet demek değildir. Medine-i Münevvere evrensel bir ümmetin modelidir."

*Prof. Dr. Bedri Gencer’in "Günümüz Türkiye’sinde Sünni İslâm’a Yönelen Tehditler" konulu konferansında tutulan notların devamını okumak için tıklayınız.

12 Mart 2013

12 Mart 1921: İstiklâl Marşı'nın kabulü


"Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırtmasın."
- Mehmet Âkif Ersoy

9 Mart 2013

Tarih ve hakikat

Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak.

Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı'nın azabından kurtulamayacaklar.

Sezai Karakoç
(Çağ ve İlham I, 3. baskı,
Diriliş Yayınları, İstanbul 1978, s. 25)

5 Mart 2013

Cemil Meriç'ten: Hümanizm ve İslâmiyet - 2

Biz Rönesansı yaşamadığımız için mi hümanist olamadık? Evvela Rönesans tarihi bir gerçekten çok bir İtalyan miti. Düşüncede yeniden doğuş ve atlayış olmaz. İslamiyet'te kilisede yok, Allah'la kul arasında herhangi bir aracı da. İslam düşüncesi hangi baskıya karşı direnecek, bağımsızlığını kime ispat edecekti?

Hümanizm insan haysiyetine saygı, insana tabiat içinde istisnai bir değer vermekse, İslamiyet tek gerçek hümanizmdir. "Humanités" edeb, efendilik, nefse hakimiyet, mukaddese saygı ise İslamiyet ve bilhassa tasavvuf "humanités" nin ta kendisi. İnsan yalnız İslamiyet'te eşref-i mahlukattır. Bir yanıyla balçık, bir yanıyla tanrı. Feyzi Hindi'nin meşhur beyiti ile çerçevelediği muhteşem varlık:

Haki, eğer bezulmeti hesdi mukayyedi,
Arşi, eğer benur-ı ilahi münevveri.

Cemil Meriç
(Hisar Dergisi, Ocak 1980)

Son Halife Abdülmecid Efendi


Cemil Meriç'ten: Hümanizm ve İslâmiyet - 1

Hümanizm, saltanatının sarsıldığını anlayan kilisenin de bayrağı. Gerçek hümanist biziz diyen Pierre l'Hermite'lerin, Ignace de Loyola'ların torunları kanlı pençelerine ipek eldivenler geçirerek insanoğlunu kardeşliğe çağırıyor. Katolik bir tarihçi (Grouset), "Hristiyan hümanizmi, yunanlıların dini ideali ile İncil arasındaki kaynaşmanın eseridir", diyor; "Yunan felsefesi latin hukuk anlayışı ve judeo kretien teoloji aynı potaya döküldü, bu halitadan çıkan ana mefhum: insanoğlunun değeridir".

Ya İslamiyet? Hümanizm putperest sanata karşı duyulan hayranlıksa Müslüman dünya böyle bir muhabbetten habersiz yaşamıştır. Çölde doğan İslamiyet, yunan şiirinin çılgın ve günahkar cazibesine kapalıydı. Sirenlerin şarkısını engin denizlere açılmayanlar duyamazlardı ki. İslamiyet Yunan ve Roma'dan düşünceyi almıştı, besleyici unsurları varlığına katmış, posayı bırakmıştı geriye. Unutmayalım ki karanlıklar içinde bocalayan Avrupa'ya antik çağın en büyük dahisini, Aristo'yu İslamlar tanıtmıştır, yani batı hümanizminin ana kaynaklarının biri İslamiyet'tir. Ne var ki İslam'ı Homeros da ilgilendirmemiştir, Virjil de.

Cahiz (772-870) için dünya şiiri Yedi Askı şairleriyle başlar. İslam yunan ve Latin sanatına niçin dönecekti? Ne dilde ne zevklerde ortaklık söz konusuydu? Rönesans hümanistlerinin çağdaş hümanizm üzerinde etkisi nedir? Başka bir deyişle, bir Feurbach'ın, bir Renan'ın, bir Marx'ın dikkatini insanoğlunun muhteşem kaderine, eşsiz değerine kanatlandıran Rönesansın metin aktarıcıları mı olmuş? Onlar olmasa Comte İnsanlık Dinini kuramayacak mıydı? Bilemeyiz.

Cemil Meriç
(Hisar Dergisi, Ocak 1980)

3 Mart 2013

İsmet Özel'den: Müslüman olduğumuz için Türkçe konuşuyoruz

Lisanımızın menşei Kur’an’dır biz Müslüman olduğumuz için Türkçe konuşuyoruz. Müslüman olmasaydık Bulgarca konuşacaktık Macarca konuşacaktık, Fince konuşacaktık. Müslüman olduğumuz için Türkçe konuşuyoruz. Hiç kimse şunu inkâr edemez; Türklük vasfını koruyan Asyalı kavimlerden hepsi Müslümandır. Finler, Estonyalılar, Macarlar, Bulgarlar için Türk demiyoruz. Kökleri Türklerle müşterek diyebiliyoruz. Hazarlara Türk diyen kimler? Onlarla aynı dinin içinde olanlar Hazarlara Türk diyorlar çünkü aşağılanmış Yahudilerin bayrağını yükselten Hazarlardı. Yani “Yehova kavmini terk etmedi bakın!” Hazarlar Yahudi’ydi. Hazarlar devlet kurup o bölgede hot zot etmeden önce Yahudiler dünyanın en aşağılık insanları olarak kabul ediliyordu Yahudi olmayanlar tarafından. Ama Hazarlar Abbasi halifesine “Yahudilere baskı yaptığını bir daha işitirsem ülkemdeki bütün camileri yıkarım” diyen adamlardı. İşte bunun Türk olması lazımdı. Yahudiliğin iş yaptırabilir, Yahudiliğin hâkim olabilir tarafını öne çıkardıkları için Hazarlara Türk diyorlar.

Biz mesela ümmet toplumundan millet toplumuna veya uluslaşmaya gitmişiz yani dinimizi terk edip daha milli bir karakter sahibi olmuşuz. Dünyada milliyeti ve dini aynı olan tek millet Türk milletidir. Onun için artık insan ben Türküm ve başka bir şey değilim demesi lazım çünkü milliyeti ve dini Türklüğün birdir. Cumhuriyetten sonra birçok numaralar çevrildi fakat cumhuriyete varmak için neler yapıldı onu bilmek lazım. Şimdi TBMM’nin üzerinde kocaman yazıyor “Hâkimiyet bilakaydü şart milletindir” ne demek? Kelimeleri egemenlik ulusundur diye değiştiremezsiniz “Hâkimiyet bilakaydü şart milletindir” çünkü yüzyıllar süren bir klasik Osmanlı çağı yaşandı. Bu klasik Osmanlı çağı milletler prensibine göre işliyordu bu kat kat milletleri tanıyan bir örgüydü. En yukarıda Müslümanlar vardı. Aslında devlet ve halk bir bütün kabul ediliyordu ama bölünmüş bir bütün. Sunuf u devlet vardı: İlmiye, seyfiye, kalemiye. Bir de reaya vardı devlete mensup olmayanlar. Reaya umumiyetle gayrimüslimlerden oluşuyordu ama bunların içinde Müslümanlar vardı onun için onlara "beraya" denildi. Onlar haraç vermezlerdi reayanın içinde riayet edenler sürü yani. Beraya kılıç ehlidir ve haraç vermez. Hâkimiyet bilakaydu şart milletindir dediğimiz zaman biz bunu anlıyoruz "Millet-i Hâkime" vardı başka milletler de vardı mesela Müslümanların hemen altında Grekler vardı onların hemen altında Ermeniler… “Hâkimiyet bilakaydu şart milletindir” demek Millet-i Hâkime’nin sözü geçecektir demekti. Bu da netice itibariyle tamamen böyle olmuştur. Biz 1919’da misak-ı milliyi ilan ettiğimiz zaman ki Wilson prensiplerinden medet umularak ilan edilmiş bir şeydir. Osmanlı tebaasının Müslüman kahir ekseriyetinin meskun olduğu yerler misak-ı milliye dâhildir. Böyle tespit edilmiştir iş. Yani bizim milli meselemiz doğrudan doğruya Müslüman olmamızdan ibarettir. Araplar kâfirlerle anlaştıkları için misak-ı milli sınırları dışında kalmışlardır. Kürtler misak-ı milli sınırları içindedir. Biz gavurlarla pazarlık ederken Kürtlerin yaşadığı yerleri buralar bizim diyerek misak-ı millinin içinde saymışızdır. Ve bunu insanlar bilmiyorlar misak-ı milli dediğimiz zaman bugünkü sınırlar bahis konusu değildir. Misak-ı milli sınırları Halep’in 20 km güneyinden geçer. Batum, Selanik ve bugünkü Bulgaristan’ın üçte biri sayabileceğimiz yer misak-ı milli sınırları içindedir. Onun için Türkiye’de Birinci Meclis feshedilmiştir. Çünkü zaferi kazanan Türkler bu sonuca razı olmayacaklardı onun için bu sonuca razı olacak bir düzenleme yapıldı ve biz bütün Cumhuriyet tarihimiz boyunca Türklüğümüzün tırpanlanması, Türklüğümüzün tahrip edilmesi, Türklüğümüzün yara almaya müsait hale getirilmesi programının mağdurları olduk. Yani bugün Türkiye’de “Türküm” demek zorlaşıyor.

Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet varsa bizim 13. yüzyılda burayı bir Türk vatanı haline getirmiş olmamız sebebiyledir. Yani dünyada görülmemiş bir şeydir. "Türkler Türkiye’yi, Türkiye Türkleri yapmıştır." Biz bugün normal olarak Özbek için, Tatar için, Türkmen için, Azeri için Türkiye’de yaşayan insanlar olarak “dış Türkler” diyoruz değil mi bunlara? Demek ki iç burası. Hiçbir zaman gidin Özbekistan’a, “dış Özbekler” demezler. Türkiye’nin dışındaki Türklere dış Türkler diyoruz değil mi?

Programda Aytunç Altındal’ın, Türklükten istifa ettiğini söyleyen Ertuğrul Özkök’e tepki göstermesi üzerine İsmet Özel şunları söyledi:
Ertuğrul Özkök Türklüğe ne zaman girmiş ki? Öyle saçma şey olur mu? Ben diyorum ki bir adam “Ben Türk değilim!” diyorsa “Beter ol!” diyorum. Eğer bir insan “Ben Türküm!” diyorsa “Nerenden belli?” diyorum.

Sunucu Pelin Çift’in “’Nerenden belli?’ sorusuna hangi cevap sizi tatmin eder?” demesi üzerine İsmet Özel şunları söyledi:
Namaz kılmıyorsa Türk değildir. Namaz kılanların hepsi Türk değildir. Namaz kılıyor diye Türk olmaz adam ama namaz kılmıyorsa hiç Türk değildir. Namazına bakmak basit bir iş değildir. Müslümanlar namazı cemaatle kılarlar. Yani cemaatle namaz kılmak esastır.Tek başına namaz kılmak ruhsattır. Yani o da olabilir, ama esas değildir. Ben bir adamın Türk olup olmadığını namaz kılmasından anlarım dediğim zaman onun sofuluğundan bahsetmiyorum. Bir insanın ezan okunduğu zaman herkesin hakkın divanına duracağı bir hayat tarzına bağlanıp bağlanmadığından bahsediyorum. Yani biz Müslümanlar birbirimiz için olduğumuz kadar Müslümanız. Onun için Türklükten Müslümanlık olarak bahsediyorum. Yani yüzyıllar boyunca eğer Türkler işin başında olmamış olsalardı dünyada bugün bu derece en azından yaygın bir İslami nüfus bile olmazdı. Yani Türkler aynı zamanda İslam hayatının teminatı oldular yüzyıllar boyunca dünya üzerinde.

Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği
Ayrıca bkz: İsmet Özel'den: Türklük tanımı hakkında

Şehir kitapları tavsiyeleri






Ayrıca bkz: Şehir kitapları bir düşü mü anlatır sadece

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.