07 Mayıs 2013

Lütfi Bergen'den: Göğe yükselen konut ideolojisi: Kent mi? Şehir mi?


Artan otomobil bağımlılığı kentin birbirinden uzak alanlarını bağlamakta ve kent mekanını emlâk değeri açısından ele almaktadır. Kentlere kalkınma perspektifinde planlama yapılmakta, içinde yaşayan toplulukların kültürel değerlerini yansıtan mimari yapılaşmalara izin verilmemekte, mevcut olan kültürel mimariler de yok edilmektedir. Günümüz dünyasında kentler arabaların geçişleri için tasarlanmıştır. Otomobil, uzak mesafeler arasında (ama kent içinde) seyrini tahkim için kent halkını esir almış, kent halkını borçlandırmıştır. Kent otomobil ve göğe abanmış konutlar için kendi sakinlerini köleleştirmiştir. Bu durum Mısır piramitlerinin yapılması için kent halkının taş hamalı kılınmasının bir benzeridir.

Kent içine aldığı insanları kendi işleyişine itiraz edemeyecek şekilde büyülemekte, uyuşturmakta, zehirlemektedir. Bu nedenle kent yapılaşması ve otomobil dünya kapitalizminin Batı-dışı toplumlara dayattığı yeni bir sömürgecilik ve kültür transferi olarak okunabilir. İşin ilginç olan tarafı Türkiye’de Namık Kemal’den beri aydınların geleneksel hayatı kötülerken Batı tipi konut ve ulaşım modellerini örnek göstermeleridir. Namık Kemal çamurlu yollar, çıkmaz sokaklara karşı otomobillerin hareket ettiği bir kent hayal etmekte ve Londra’yı da “medeniyet”in timsali bir şehir görmekteydi. Namık Kemal’in hayalinden bir nebze ötede değiliz.

Kent hiç bir zaman şehir olmayacaktır. Çünkü şehir sakinleri bir cemaattir; bu cemaat şehri bütünüyle kullanır, ortak alanlarını birlikte yaşardı. Şimdi ise İstanbul’da yaşadığı halde denizi görememiş, Avrupa yakasına hiç geçmemiş insanlarımız bulunmaktadır. İnsanımız kentin bütününü yaşayamamakta ama onun masraflarını yüklenmesi beklenmektedir. Kentler, mekanı bir takım sınıflara özgülemiş durumdadır. En basit tanımlamayla bu mekânlar şehirlerin bozulması, hastalanmasıdır. Bu hastalık bir kansere dönmüştür; kendi etini yiyen bir habis ur haline gelmiştir.

Kentleşme hızlı bir modernleşme sürecini getirmekte köy ve kırları insansızlaştırmakta, ülkeyi çölleştirmektedir. Kentleşme, belediyelerin arsa üreten aygıtına dönüşmüştür. Türkiye’de modernleşmenin “göğe yükselen konut ideolojisi” Anadolu-Müslüman topraklarını Manhattan Adası’na (gökdelen kent’e) dönüştürmeye teksif olmuştur.

Cumhuriyet öncesi üç tarzı siyaset ideolojilerinin modernleşme-Batıcılaşma bağımlılığına muhafazakârlık da eklenmiştir. Türkiye’de halkın İslâmî değerlerle terkibedilmiş bin yıllık kültür kodlarının yeniden güncellenmesi gerekmektedir. Türkiye Batılı bir toplum değildir. Türkiye teknolojiyi kullanırken bile kendi varoluşunun farklılığını hissettirecek refleksleri gösterebilmelidir.

Almanlar, Dünya Harbi’nde Sovyetlerin demiryolu ray genişliği farklı olduğundan, askeri teçhizat ve ikmal malzemelerini Asya’ya taşıyamadılar. Osmanlı ise Selanik, Kırım, Mısır’a liman yapmak için borçlandığının hemen ertesinde bu limanların işgaline veya bu beldelerin kendisinden koparılmasına engel olamadı. Kentler ile modernleşiyoruz ve işgal ediliyoruz. Şehirlere dönmek, kendi evlerimizi kendimiz yapmak, kent boyunduruğundan, modernliğin sıkıntılarından kurtulmak gerekiyor.

Yazının tamamı:
haber.stargazete.com/acikgorus/goge-yukselen-konut-ideolojisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.