30 Haziran 2013

Turgut Cansever'den: Bursa

Bursa, inanılmaz bir şehirdi; hafif malzemeyle, ahşapla inşa edilmiş evlerin, her biri bir ziynet olarak küçük sokaklarda yan yana gelip şehri oluşturduğu, narinliğin yanında vakarın ve yüceliğin her köşesinde yaşandığı bir şehirdi, insanlığa Osmanlılar tarafından hediye edilmiş bir cennetti.

Turgut Cansever
(Dünyayı Güzelleştirmek, Hazırlayan: Beşir Ayvazoğlu)

28 Haziran 2013

Mehmet Âkif Albümü: Elemim Bir Yüreğin Kârı Değil


Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk dönemine şahitlik etmiş biri olarak Mehmet Âkif, Türk düşünce tarihinin en mühim simalarındandır. II. Abdülhamid devri, II. Meşrutiyet’in ilanı, Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı, Millî Mücadele, nihayet Cumhuriyet’in ilanı ve onu takip eden inkılâplar… Bir devrin kapanıp yenisinin açılması arifesinde bin bir ıstırapla geçen seneler… Ve tüm bunlarla yoğrulan fikir ve sanat dünyası.

Âkif’in hayatı bir dönemin hikâyesidir; gidenlerin ardından, kalanları muhafazaya hasredilmiş bir hayatın. Yazdığı da, söylediği de budur:

“Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım
Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım
Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!”

Elemim Bir Yüreğin Kârı Değil, yolu Âkif’le kesişmiş insanların tanıklıklarına, hatıralarına müracaat ederek, bir kısmı henüz yeni gün yüzüne çıkmış fotoğraflar, pullar, gazete kupürleri, mektuplar ve belgeler eşliğinde onun hayatını anlatmaktadır. Türkiye’de Âkif’in hayatını, eserlerini ve çevresiyle birlikte yaşadığı devri, ilmî çalışmalarının merkezine koyan akademisyenler arasında akla gelen ilk isimlerden biri olan Prof. Dr. İsmail Kara’nın, öğrencisi Fulya İbanoğlu’yla birlikte hazırladığı Elemim Bir Yüreğin Kârı Değil adlı albüm/kitap, literatürdeki eksiklikleri giderecek en önemli çalışmalardan biridir.

Detaylı bilgi ve satın almak için:
timas.com.tr/kitaplar/tarih/gorsel-tarih/elemim-bir-yuregin-kari-degil.aspx

27 Haziran 2013

Tolstoy'dan: Şehir ve insan


Evet, şehre taşındık. Mutsuz kişiler şehirlerde daha iyi bir yaşayış bulabilirler. Şehirde insan yüz yıl yaşar da uzun süredir ölmüş olduğunu, çürüyüp gitmiş bulunduğunu fark etmez bile. Kendisiyle ilgilenmeye vakti yoktur, hep işi vardır: Toplumsal ilişkiler, iş sorunları, sağlık, sanat konuları, çocukların eğitimi falan… İnsanın kendi yaşayışı bomboştur.

İşte biz de böyle dopdolu yaşadık şehirde. Böylece de birlikte yaşayıştan daha az acı duyduk… Haklı, makul bir yanımız olmamasına rağmen, ahlâkça öylesine aşağı bir seviyedeydik ki, böyle bir ihtiyacı duymuyorduk bile...

Lev Tolstoy, Kreutzer Sonat

26 Haziran 2013

Orta halli Osmanlıların evi ve mahallesi

Suraiya Faroqhi’nin Osmanlı kentlerini kent mekânı ve kentlilerin hayatlarını nasıl kazandıkları meselesinden hareketle incelediği kitaplarından sonra yayınladığı “Orta Halli Osmanlılar- 17. Yüzyılda Ankara ve Kayseri’de Ev Sahipleri ve Evler” başlıklı kitabı, yazarın mesleki yaşamında gelişmeye başlayan yeni bilinci ortaya koyuyor. Faroqhi, bu kitapla on dört yıldır çalışmakta olduğu “Anadolu kentlerinde iş merkezlerinin nasıl ortaya çıktığı” sorunundan ayrılıyor. “İnsanların yaşamlarının sadece para kazanmaktan ibaret olmadığı, Osmanlı kentlilerinin çalışmadıkları zamanlarda faaliyet gösterdikleri mekân”ı yansıtan Mahalle’ye odaklanıyor. Suraiya Faroqhi’nin bu çalışması Adalet Bayramoğlu Alada’nın “Osmanlı Şehrinde Mahalle” kitabıyla birlikte Mahalle meselesine ciddi manâda ikinci katkıdır. Bu katkı ile birlikte Özer Ergenç’in Osmanlı şehrindeki vakıf ve bedestenin şehir inşasındaki rolüne dair vurgularını tamamlayıcı yeni iktisadî aktörlere de kavuşmuş oluyoruz. Buna göre Osmanlı şehrinin Batı kenti sayılamayacağı, bir hane felsefesine de sahip bulunduğu ve bu hanelerin mahalleler ile şehrin oluşumunda etken aktör olduğu artık daha güçlü şekilde ileri sürülebilecektir. 

Faroqhi kitabında önceki akademik yaklaşımların Türkiye’deki ev mimarisini ancak günümüzde ayakta durduğu ölçüde incelediklerini ifade ederek eleştirir. Kadı sicillerinde belgelenen Mahalli hayatın ortaya çıkarılmasını amaçlayan bir metoddan bahseden Faroqhi, bununla sicile dair bir takım özelliklere temas fırsatı da sunuyor. Yazar, Osmanlı İmparatorluğu’nda kişisel servetlerle ilgili öncü çalışmalar yapan İnalcık ve Barkan gibi bilim adamlarının bile kentlerdeki konutlarla ilgili kayıtları göz ardı ettiklerini ve faiz karşılığı verilen para, evlerdeki eşyalar ve tarım araç-gereçleri gibi konular üzerinde yoğunlaştıklarını söyler. Faroqhi, son 20- 30 yılda kentlerde emlak değerinin artması ile belediye ve kamu kurumlarının inşaat faaliyetlerinin Türk kentlerinde eski tarz mahalleleri hızla yok ettiğini, Osmanlı ev mimarisini doğrudan belgelendirme imkânının bir kaç örnekle sınırlı kaldığını belirtir. Faroqhi, Abdel Nour’un “dünyaya kapalı ama gökyüzüne açık” diye nitelediği Halep evlerinin Orta Anadolu toplumlarının ev kültürüne benzerliğine değinir ama kitabın çalışma konusunun Ankara ve Kayseri’ye özgülenmesi nedeniyle karşılaştırmaya girmez. “Dünyaya kapalı ama gökyüzüne açık” şeklinde bir ifadelendirme bu evlerin uluhiyetle ilgisini ima ediyor.

Faroqhi’ye göre 17. yüzyılda savaşa, Kadızadeler’e ve eşkiyaya rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nda “barış içinde bir arada yaşama” olanakları daha sonraki dönemlerde düşünülemeyecek kadar çok olan bir topluma dayanmaktadır. Faroqhi, Osmanlı toplumunu oluşturan farklı altgrupların zamanla birbirinden kopmaya başlamasını evlerin yapılış tarzlarından anlaşılabilir olduğuna işaret ediyor. Kitabın ikinci önemli meselesi Mahalle yapılanması üzerinden “Osmanlı kadınları” hakkında verilere ulaşmayı önermesidir. Faroqhi, burada bir kıyaslama da yapıyor. O’na göre Batı kadınları ile Osmanlı kadınları arasındaki en önemli fark Osmanlı kadınının mülkleri üzerindeki haklarını korumak için kolaylıkla mahkemeye gidebilmeleridir. 19. Ve 20. asırlara kadar Avrupa’da evli kadınlarının ömür boyu rüştünü ispat edememiş çocuk muamelesi gördüğünden bahseden yazar, bu kadınların vasilerinin izni olmaksızın kocalarını ya da başkalarını mahkemeye veremediğine değiniyor. Kentsel yaşam biçimi üzerine Kayseri’den verdiği örneklerde yazar, Osmanlı kadınının kocası ölünce ortada kalmadığını kadı sicillerine dayanarak ifadelendiriyor: “Mehmet Dede hiç nakit para bırakmamıştı. Ancak ailenin parasal durumu başabaş gibiydi. Çünkü tek alacaklı ölen kişinin dul karısıydı; alacağı 80 guruşluk mihr-i müsbet’iydi. Bu miktar neredeyse terekenin yarısına tekabül ediyordu. Mihrin büyüklüğü düşünüldüğünde, evin dul kadının mülkiyetinde kalmış olması muhtemeldir.” Osmanlı kadınının evlilik kurumu içinde mülkiyet sahibi olmasını, günümüzde unutulmuş mehr uygulamasının Osmanlı mülkiyet rejiminde ne boyutlarda pratize edilebildiğini ve bunun mahkeme kayıtlarında güvenceye kavuşturulduğunu yukarıda verdiğimiz alıntıdan da anlayabilmekteyiz. Sanıyorum bu kadı sicilleri vesilesiyle Osmanlı erkeğinin çoğunlukla tek eşli olduğu da söylenebilecektir. Nitekim yazara göre Ankara ve Kayseri’deki evlerin çoğunun çok küçük olduğu ve yaşanabilir odalarının bir veya iki adetle sınırlı olduğu düşünüldüğünde çoğu evde büyük ailelerin yaşaması olası değildir. Görece ucuz olan kerpiç ev inşa etme tekniği ve çoğu evde bulunan avlu, mevcut odalarda fazla sayıda insanın yaşamasını imkânsız kılıyordu. Faroqhi kadı sicillerine yönelik bu farklı yaklaşımla Osmanlı hakkında yerleşmiş yanlış algıları da değiştirmeye matuf bir çalışma yapmış oluyor.

Nitekim kitapta verilen kadı sicillerinde Osmanlı evlerinin eşya dökümünün yapılmış olması son derece ilginç geldi. Günümüzde miras hukuku ölenin ev eşyalarının yani kullandığı halı, koltuk, yatak, vs. malzemelerin mahkeme kaydını öngörmemişken Osmanlı’nın bu tür kalemleri dahi yazmış olduğuna yönelik değiniler kitabın önemini artırıyor. Ayrıca kadı sicilleri hakkında yorum yaparken Faroqhi’nin önce ölenin borcunun ödenmesi konusuna değinmesi de çok ilginç geldi bana. Günümüz hukuk felsefesi murisin mirası içinde alacaklının alacaklarını kolaylaştıran bir zihniyete aidiyet hissetmiyor. Faroqhi, kadı sicillerini okurken sık sık murisin borcu konusuna temas ederek İslâm inancında vefat eden borçlunun borcunun ödenmeden gömülmemesi gerekliliğine dair ilkesinin pratik hukuka yansımasına da örnekler vermiş bulunuyor. Yine kitapta kadı sicillerinden hareketle Mahalle oluşturmak şeklinde ifade edilebilecek bir metod geliştirilmiş olduğunu görüyoruz. Bu metod bir kemik parçasından yüz rekonstrüksiyonları geliştirmeye dair çalışmalardan bile ileride görünüyor. Zira Faroqhi’nin ifadesiyle kadı sicilleri binaları komşu oldukları binalarla birlikte kaydediyor. Dolayısıyla diyor, kadı sicillerinde dikkate değecek sayıda gayrımenkul sahibinin adı geçmektedir. Faroqhi bu şekilde tutulan siciller nedeniyle kentteki kamu binalarının evlere oranının dahi hesaplanabildiğini, evlerdeki çoğu odanın ne amaçla kullanıldığının bilinebileceğini, evlerin “içinde yaşanılmayan hizmet alanlarının” (dokuma, pişirme, hayvan besleme) ve ev halkının yaşama biçiminin, ev sahiplerinin gelir durumlarının tespit edilebileceğini ifade ediyor. Bir ev satıldığında komşuların adını vererek tanımlama getirildiğinden bahseden yazar böylelikle mülkiyetin komşu ve dini ile kaydedildiğine işaret ediyor ve mülk sahiplerinin kontrol grubu olduğunu söylüyor.

Faroqhi Osmanlı kentinde kentsel zenginliğin kaynağı olarak kırsal kesimde arazi sahipliğine de değiniyor. Bu konuyu önemsemek gerekiyor. Zira kentlilerin kırsal üretimle ilgisini kurmak modern kent tasavvurunda yer almıyor. Modern kentleşme kazancı kent içine hapsederek tabiattan koparıyor. Bu bir bakıma Yunan kentlerinin kent dışında yaşamanın mümkün olmadığı hurafesine benziyor. Faroqhi’nin çalışması ortak mülkiyet sorunundan, Müslümanlarla Gayrımüslimlerin barınma kalıplarının farkına, davacılarla davalıların dinlerine, mülk sahiplerinin kent ve mülk üzerindeki kontrolüne dair verileriyle alternatif düşünceler ilham eden çok önemli bir çalışma.

Lütfi Bergen
twitter.com/lutfibergen
lutfibergen.blogspot.com

Halifelik ve İngilizler

Laik Türkiye Müslümanları artık İngiliz İmparatorluğu için tehlike olmaktan çıkmıştır.
Ronald Lindsay, Dönemin İngiliz Sefiri

Halifeliğin kaldırılmasıyla Türkiye, İslâm dünyasının merkezi olmaktan çıkmıştır. Ne olursa olsun halifelik İslâm cemiyetinin en birleştirici ve İslâm’ın geçmişi ile en güçlü bağı idi. Türkiye, batılılaşmanın nimetlerine karşılık, İslâm'ın manevî liderliğini bırakmıştır.
Arnold J. Toynbee, İngiliz Tarihçi

Türkiye, halifeyi tekmelemekle, bugüne kadar kurulmuş bütün dinî geleneklerden kurtuldu.
Boston Times, 1924

20 Haziran 2013

Cemil Meriç'ten: "Batılılaşma, sarayla etrafındaki bir avuç yabancılaşmış hava­sın yani bürokrasinin eseridir."

Türkiye'miz bugün şiddetli buhranlar içinde yüzüyor. Büyük Gazete bu buhranların ana sebebi olarak Tanzimat'tan beri devam eden İslâm'dan uzaklaşma cereyanını görmektedir. Siz bu mevzuda ne düşü­nüyorsunuz?

Buhran cihanşümuldur. Derebeylik nizamını devirmek iste­yen Avrupa burjuvazisi, önce kiliseyle hesaplaşır. Kiliseyi yıkarken nassları da devirir. Maddecilik bir yükselen içtimai sınıfın kavga silahıdır. De­rebeylik müessesesi de, rahiplerin saltanatı da sona erer. Fakat bu zafer Avrupa'ya çok pahalıya mal olur. Bâtıllarla beraber hakikatler de imha edilir. Batı dünyası, yalnız muharref Hıristiyanlığı değil, Tanrı inancını da yok eder.

Madde üzerindeki fetihleri, Batı insanını doyuramıyor artık; fakat istismar hummasından da vazgeçemiyor. Allah'sız bir dünyanın kanma bilmeyen ihtirası insanlığa çok pahalıya mal oldu.

Biz de dünyanın bir parçasıyız. Eskiden yekpare bir topluluktuk. Aynı iman etrafında kümelenen, beraber gülüp beraber ağlayan bir müminler topluluğu... Avrupa'nın taarruzları, halktan kopan aydınlar zümresini kolayca büyüledi. Önce Avrupa'da okuyan, Tercüme Odası'nda yetişen, bir kelimeyle yeni bir dünyanın iğvalarına (saptırma) herkesten çok mâruz bulunan entelijansiya halktan koptu. Sonra başsız kalan kitle, ihtişamlı mazisinden uzaklaştırılmaya çalışıldı. Devleti Aliyye, temel direklerinden biri olan Yeniçerileri imha etmek suretiyle kendi ölümünü hazırlamış oldu. Yeniçeri, ulemanın biricik desteği idi. El ele veren bu iki zümre, saltanatın her türlü keyfi hareketini önleyen aşılmaz bir setti. Ulemâ Şeriatin temsil­cisiydi. Şeriatin, yani ezeli hakikatlerin... Kanunname-i Süleymani son­suz bir selâhiyet veriyordu ulemâya. Hatâ eden hükümdarı ikaz etmek, onun vazifesiydi. Hatada ısrar edilirse, vükelayla bi'l-istişâre ikazlarını tekrarlayacak, ciddi bir netice alamazsa orduya dayanarak hükümdarı tahttan indirecekti. Yeniçeri ortadan kalkınca ulemâ tabii müttefikini kay­betmiş oluyordu. Bu itibarla İkinci Mahmut'un ve Abdülmecit'in istibdadı karşısında hiç bir engel kalmamıştı artık. Ulema ister istemez sahneden çekilecekti. Batılılaşma, sarayla etrafındaki bir avuç yabancılaşmış hava­sın yani bürokrasinin eseridir.

Hulâsa olarak diyebiliriz ki, İslâm'ın mukavemet kaleleri Yeniçeri ile beraber yıkılmıştır. Ulema sahneden çekilmiş yerine hiçbir fikir çilesi, ye­rine hiç bir hazırlığı olmayan yeni bir zümre, yani entelijansiya geçmişti. Bugünkü buhran uzun bir tarihin eseridir. Bunu yalnız Avrupa'nın taarruzlarıyla izah edemeyiz. Kaynaklarından uzaklaşan ihtiyar bir medeni­yet, genç bir medeniyet karşısında mağlup olmaya mahkûmdu. Bu çözü­lüş hızla ilerledi. Bugünün şaşkın, zavallı ve paramparça topluluğu hâline geldik.

Cemil Meriç
(Büyük Gazete Söyleşisi, 1976)

19 Haziran 2013

"Bir memleketin kaderi üzerinde pervasızca oynayabilmek imkânlarının aranması..."


Tarih tekerrürden ibaret midir? Çoğu zaman ibarettir. İşte merhum Adnan Menderes... Kendi sesinden anlattıkları, darbenin hemen öncesinde yaptığı bu konuşması da günümüzle çok alakalı. "Kim nasıl anlamak isterse öyle anlar" diye düşünerek ve "açıklama yapma" derdine düşmeden paylaşıyorum.

16 Haziran 2013

Eski İstanbul: Zarafet ve temizlik

Tophane
İstanbul’da üç yüz elli cami, doksan iki Rum ve Ermeni kilisesi, sekiz Katolik kilisesi, otuz dört sinagog, beş yüz on sekiz medrese, otuz beş kamuya açık kütüphane, iki yüz hastane, yüz imaret, üç yüz hamam, yüzlerce han veya kervansaray, zarafet ve temizlik bakımından Avrupa’da bir benzerine rastlanmayan gösterişli kışlalar bulunmaktadır.”

F. H. A. Ubicini, XIX. yüzyıl

Merve Armağan ile söyleşi: Tarih, derin tarih

Söyleşilerime kaldığım yerden devam ediyorum. Bu kez Derin Tarih dergisinde İnternet Efsaneleri köşesinde yazan Merve Armağan'ı misafir ediyorum. Kendisi 1994 İstanbul doğumlu. İstanbul Şehir Üniversitesi, Psikoloji bölümü 2. Sınıf öğrencisi. Okulun kulüplerinden Şehir Tarih Topluluğu’nun kurucu başkanı. Ayrıca Türkiye Entelektüel Kadın Hareketi’nin Genel Koordinatör Yardımcısı. Gitar ve piyano eğitimi almanın yanı sıra, İngilizce ve İspanyolca biliyor. Dinliyoruz.

Öncelikle söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Kabulden başlayalım o halde, maalesef uzun bir dönem resmî tarihi kabul ettik. Kabul etmek zorunda kaldık. Bunda şüphe yok ki ideolojik bir diretme vardı. Sizce resmî tarihle büyüyen bir nesil, kendini toparlayabildi mi? Bunun için neler yapmalı?
Bana bu imkanı sağladığınız için asıl ben teşekkür ederim. Sizin de belirttiğiniz gibi uzun yıllar boyunca geçmişle bağlarımızı koparmaya, bize köklerimizi unutturmaya çalıştılar. İlkokul sıralarında çarpıtılmış bilgilerle doldurulan körpe zihinlerimize, Sultan Abdülhamid Han’ın ismi geçince ilk önce “Kızıl Sultan”, Vahdettin’in adı geçince ise “vatan haini” gelir oldu. Fakat çok şükür yeni nesilde bir kıpırdanma, tabiri caizse ölü toprağını üzerinden atma eğilimi açıkça görülüyor. Bunu çok uzaktaki örneklerden yola çıkarak değil, kendi gözlemlerimden yaptığım çıkarımlarla söylüyorum.

Okullardaki, bilhassa üniversitelerdeki tarih eğitiminin yetersizliği ortada. Genç bir tarih tutkunu olarak sizin bu yetersizliğe çözümleriniz var mı, varsa bunlar neler?
Şehir gibi bir üniversitede, tarih derslerini Engin Akarlı gibi kıymetli bir hocadan alma şansına erişmiş bir öğrenci olarak üniversitelerdeki “yetersiz” tarih eğitimiyle ilgili yapacağım yorum, şanslıyım ki, çevremden duyduğum bilgilere dayanacaktır. Fakat ilkokul ve lise eğitimimiz boyunca müfredat, hepimize dayatmalarda bulundu. Yargılamalarla dolu olan bu düzende, bir mühendis edasıyla tarihi dönemlere ayırma hatasına bile düşüldü. Fakat yine bu dönemlendirme hatasından gidecek olursak, son zamanlarda işlerin iyiye gittiğini söylemem mümkün, zira ben lise öğrencisiyken tarih kitaplarındaki “gerileme”, “yükseliş” gibi kavramların yok oluşuna bizzat şahit oldum. Bu, klişelerin ve yargılamaların bir domino taşı misali yıkılmaya başladığını o zaman görmüş oldum. Yeni düzenlemeyle gelen seçmeli Osmanlıca dersleri de bu açıdan çok önemli benim nazarımda. İnşallah çok daha iyi günleri hep birlikte görebiliriz.

Fransız tarihçi Pierre Goubert, "Tarih bir meslektir; bir hobi, gevezelik, anekdot ya da asparagas değildir" diyor. Tarih okumak bir hobi midir, gereklilik midir, yoksa sadece işi ya da eğitimi tarih üzerine olanlar mı tarihle uğraşmalıdır?
Buna Şehir Tarih Topluluğu henüz kuruluş aşamasındayken, bir psikoloji öğrencisinin kulübü kuruyor olmasına Coşkun Çakır hocamızın yorumu olan “Tarih, tarihçilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir.” cümlesiyle cevap versem sanıyorum yeterli olur. Buna hobi demek doğru olmaz fakat akademinin dar çerçevesine sıkıştırılamayacak kadar geniş bir kapsamı olduğunu düşünüyorum tarihin.

Bir insanın tarih okumaya başlaması için en uygun zamanı nasıl yorumluyorsunuz, yani ilkokuldan itibaren mi tarih eğitimi başlamalı yoksa olgunluktan sonra mı?
Mehmet Akif’in "Tarih"i tekerrür diye ta'rif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?" sözleriyle bir Mü’min’in aynı delikten iki kere sokulmaması gerektiği hadisini birleştirince, geçmişimizi öğrenmeye, yani tarih eğitimine, çocukluk çağında başlanması gerektiği kanaatine varıyorum.

Derin Tarih dergisinde sizin de yazılarınızı okuyoruz. Özellikle üzerinde uzmanlaşmak istediğiniz bir tarih alanı var mı yoksa kişisel merakınız ve araştırmalarınız mı sizi bu yazıları yazmaya sevk ediyor?
Interdisipliner bir yaklaşımla, bölümüm olan psikoloji ile tarihi aynı çatı altında tutabileceğim bir çalışma yapmak istiyorum. Henüz bundan bahsetmek için çok erken fakat kafamda “tarihi bir şahsiyetin psikolojik tahlilini yapmak” gibi bir fikir var.

Her derginin mutlak bir derdi olduğunu düşünürsek, Derin Tarih'in en önemli derdi nedir?
Derin Tarih’in derdinin, yine dergide yayınlanan “Bir Mendil Niye Kanar” başlıklı yazıda ifade edildiği gibi “mazlum tarihin sesi olmak” olduğunu söyleyebiliriz.

Derin Tarih'in kapıları gençlere açık mı? Yani gerçekten bu konuda uzun zaman okumalar yapmış, ciddi bir merakı ve araştırmacı ruhu olan biri, belki birkaç sayıda Derin Tarih'te yer alabilir mi? Bunu edebiyat dergileri dışında artık tarih ve kültür dergileri de yavaş yavaş uygulamaya başladılar.
Derin Tarih genç ve dinamik bir kadrosu olan bir dergi. Hatta yazarları arasında da genç arkadaşlar var. Yani istekli gençler için Derin Tarih, kapılarını açmış bir okul niteliğinde.

Sormazsam olmaz, Mustafa Armağan'ın en sevdiğiniz kitabı hangisidir? Cevap vermezsem de olmaz diyerek ben "Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı" diyorum. Ufuk açıcı, içindeki her konuda yeni şeyler söyleyen bir kitaptı.
İnternet Efsaneleri köşesi dolayısıyla Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı bana en yakın gelen eseri olmasına rağmen Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı’nın gözlerim dolarak okuduğum ilk kitap olarak yeri çok ayrıdır.

Söyleşiyi hazırlayan: Yağız Gönüler
Merve Armağan: Twitter / TEK Hareketi / Şehir Tarih Topluluğu

1919 yılından: Yerli Rumlar ve Yunan Ordusu

15 Haziran 2013

Türkçe'den İslam'a Giriş - 1: Türk'ün Dili Kur'an Sözü


İstiklâl Marşı Derneği'nin hazırladığı “Türkçeden İslâm’a Giriş” serimizin ilk kitabı “TÜRKÜN DİLİ KUR’AN SÖZÜ” neşredildi. Türkçede yer alan Kur’an-ı Kerim kökenli kelimelerin gösterilmesi gayesiyle hazırlanmış bir inceleme olan bu kitap ile Türkün dilinin Kur’an sözü olduğu gerçeği gösterilmiştir. Bu tetkikten sonra Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîfleri dışarıda bırakarak Türkçeye Arapçadan geçmiş -varsa eğer- bir kelime bulmanın hayli müşkül bir iş olduğunu söyleyebiliriz. Önsöz yerine Genel Başkanımız Şair İsmet Özel’le yapılan, Kur’an-Türkçe irtibatına ve Türkçenin mahiyetine dair uzun soluklu bir mülakat okuyacaksınız.

Kitabın arka kapağında ise şu satırlar yazılıdır:

“Türkçeden İslâm’a Giriş” fikrinin kapısını Türkçede yer alan Kur’an-ı Kerim kökenli kelimelerle açmış ya da aralamış olduğumuza inanıyoruz. Bu inceleme bittikten sonra yapılan işin tarihî olduğuna, inşallah bir çığır açacağına kani olduk. Çünkü bu mesele, yakın zamana kadar –belki de harflerimizin elimizden alınmasına kadar- insiyaki olarak bilinen bir hadisenin gün yüzüne çıkmasına yarayacak. 1928’e kadar başımıza gelen bütün oldubittiye rağmen bugünkü konuştuğumuz dille kıyas kabul etmeyecek kadar bir başka dilin içinde yaşıyorduk. Daha sonrasında kademe kademe uzaklaştırıldığımız bu Türkçe aslında Kur’an’dan uzaklaşma mânâsına geliyordu. Bugün, neyin dile getirildiğinin farkında olunmadığı bir çağda “işte konuştuğumuz lisanın aslı budur” diyerek asla rücû fikrine, Türk dilinin aslına dikkat çekiyoruz. Türkçenin mahiyetine dair bazı hakikatlere bu inceleme okunduktan sonra vasıl olunacağına inanıyoruz.

Bilgi ve satın almak için: http://www.tiyo.com.tr

14 Haziran 2013

Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa Tiyatrosu

Mardiros Minakyan yönetimindeki Osmanlı Dram Tiyatrosu (üste),
Direklerarası Tiyatro Kumpanyası (yanda),
kantonun bir numarası Peruz hanım (sağda).
Viyana Don Juan Arşivi, Pera Müzesi, Viyana UNESCO Uluslararası Tiyatro Enstitüsü ve İstanbul Avusturya Kültür Forumu işbirliğiyle hazırlanan, “Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa Tiyatrosu” sempozyumu 13-14 Haziran 2013 tarihlerinde Pera Müzesi Oditoryumu’nda gerçekleşecek.

Sempozyum, 17. ve 18. yüzyıl Türk/Osmanlı kültürü ve diplomasisinin Avrupa’daki tiyatro sahneleri üzerine çeşitli performatif ifadelerini, Avrupa Tiyatrosu ve operasının Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya çıkışını ve Osmanlıların Avrupa’ya karşı tutumlarını inceliyor.

Bu yılın konusu olan “Siyaset Kültürü ya da Kültürel Siyaset: Osmanlı-Avrupa İlişkilerinde Kültürel Aktör olarak Elçiler” ise temel olarak, Osmanlı elçilerinin Avrupa saraylarındaki, Avrupalı elçilerin de Osmanlı Sarayı’ndaki çoğu kez cazip ve etkili ziyaret ve kabullerini sadece siyasal ve diplomatik anlamda değil, kültürel ve popülerlik açısından da inceliyor. İlk dönemlerden 19. yüzyılın başına dek Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa Devletleri arasındaki elçilerin kültürel rolünü araştırıyor. İngilizce olarak gerçekleşecek sempozyuma katılım ücretsiz olarak sağlanabilecektir.

Açık sözlü Jirinovski


Bir bakınız Türkiye'nin 48 kentindeki 90 eyleme. Amaç ne? Batı İslamlaştırılan bir Türkiye istemiyor. Ki bu Türkiye boş oturmayacak, aynı zamanda tüm Müslüman dünyasını birleştirecek. Batı'ya bu lâzım değil! Batı'ya aynı zamanda yeni Osmanlı İmparatorluğu da lâzım değil.

Türkiye'nin güçlenmesi Rusya ve Çin'in de işine gelmez. Demokratların, sosyal demokratların, hatta askerlerin geri dönmesi işimize yarar. Bu yüzden Erdoğan'ın, geleceği yok.

Vladimir Jirinovski
Rus Liberal Demokratik Partisi Başkanı,
Duma Meclisi Başkan Yardımcısı,
Avrupa Parlamentosu üyesi.

13 Haziran 2013

Kendini Türk irfanına adamış münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi: Cemil Meriç

Hüseyin Cemil Meriç
(12 Aralık 1916 Reyhanlı - 13 Haziran 1986 İstanbul)

Vefatının 26. sene-i devriyesinde, ömrünü ve hatta gözlerini Türk tefekkürüne adamış Cemil Meriç merhumu rahmet ve minnetle anıyorum. Bazı sözlerini hatırlayalım:

- Ağaç köküyle yaşar, insan da öyle…Bizse maziden koptuk, istikbale bağlanamadık. Türkiye bütün kütüphaneleri yakılan, bütün mazisi imha edilen, 600 yılı cerrahi bir ameliyatla içtimaî uzviyetinden koparılıp atılan bedbaht bir ülke. Oysa milletin ana vasfı devamlılık... Türk milleti... Hangi millet? Bu millet 10 senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı...
- Ne güzel tarif; "gerici": Bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeye çalışan (kimse)” (Meydan Larousse). Tarifin tek kusuru bu ucûbenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığını söylememesi. Murdar bir hâl’den muhteşem bir mâziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.
- Bu memleket için tek tehlikeli insan vardır; o da düşüncenin tehlikeli olduğunu söyleyen insandır.
- Kitaptan değil, kitapsızlıktan korkmalıyız.
- Karakter ne kadar kuvvetliyse, vefasızlığa o kadar az kabiliyetlidir.
- Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim.
- Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplardı.
- Bu memlekette sağcı-solcu, ilerici-gerici yoktur. Bu memlekette namuslular ve namussuzlar vardır. Siz namuslulardan olun.
- Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyor diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa hem budala hem de alçaktır.
- Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?

11 Haziran 2013

İlber Ortaylı: "CHP döneminden beri bu böyle. Bir yer yeşil alan diye ayrılır sonra başka şey yapılır."



Muhalifine ayrı, iktidarına ayrı, kısacası düşünmekten korkanlara hızlandırılmış dersler.

- Doğal çevreci bir tepki.- İnsanların bebek arabası götüreceği park yok.
- CHP döneminden beri bu böyle. Bir yer yeşil alan diye ayrılır sonra başka şey yapılır.
- Türkiye çevreleri parksız ve yeşilsiz.
- İnsanlar modern beton görmek istemiyorlar.
- Kendine göre tarih yazarak kimse kitlelere modern tarih ve cemiyet yorumu yaptırmasın.
- Burada bazıları Osmanlı özlemiş ne olmuş yani? Başkasına zararı yoksa, ortalığı birbirine kırdırmıyorsa, buna göre Türkiye'yi felaket içine sokan politikaları güden bir mevkide değilse, izinsiz olarak böyle şeyler götürmüyorsa ne olacak onda.
- Bu köprünün adı Yavuz olmaz. Mimar Sinan var. Evliya Çelebi çok uygun bir isim. Sıradan seyyah değil, gittikçe bir abide olduğu anlaşılan bir adam. Kafkasologlar adamın üzerinde ısrarla duruyor.
- Yavuz mimar değil. Şark seferini yaptı. Çok önemli bir mareşaldir. 8 sene içinde büyük fetihler yapmıştır. Devletin bekası için komşu devletle çok fena kavga etmiştir. Yavuz'un ismi bir sürü yere verilir. Yavuz'un ismini de silemezsin, niye siliyorsun? Yavuz'a Hitler demek Hitler'i küçümsemek, affetmektir, tolere etmektir. Ona gelemem.
- Bana göre yeryüzünün en berbat insanları Nazi partisinin üyeleridir, onların Führer'idir. İnsanlık için çok onulmaz ve kapanmaz yaralar açmıştır.
- Amerikan Üniversitelerini çok rahat zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Hiçbirinde bizimki gibi plaj kıyafetleriyle gelinmiyor okula.
- İktidarın mitinge karşıyım, gerek yok, ortalığı alevlendirmeye gerek yok.
- Bazı konularda başvekilin aklı başında ve gerçekten bilgili, ayrıntılara sahip, ona göre tavsiyelerde bulunan müşavirleri olduğunu sanmıyorum. Yöneticilerimiz talihsizdir.

10 Haziran 2013

Mustafa Armağan ve İlber Ortaylı
Topçu Kışlası'nı konuşuyor

Bu akşam Enver Aysever'in konukları: Mustafa Armağan ve İlber Ortaylı.
20:45, CNN Türk.
Konu: Topçu Kışlası.

Osmanlı devşirme müessesesi ve İslâm hukuku

Sual:
Osmanlı Devleti’nde tatbik edilen devşirme müessesesi İslâm hukukuna uygun mudur?

Cevap;
İslâm hukukunda hür insanların köleleştirilmesi câiz değildir. Köle statüsü, ya savaşta elde edilen esirler, yahud daha evvel meşru bir şekilde köleleştirilmiş kişilerin çocukları için bahis mevzuu olur. Savaşta elde edilen esirler köle yapılırsa, bunun beşte biri devlete, beşte dördü gâzilere aittir. Beşte birin beşte biri de padişaha aittir. Meşru bir şekilde köleleştirilmiş olan kimseyi, hür bir kimse satın alarak köle sahibi olabilir. Osmanlılar, savaşta devletin hissesine düşen beşte birden zekâ ve fizikî meziyetlerine bakarak devlet adamı ve asker yetiştirmiştir. Buna pençik sistemi denir. Pençik, Farsça beşte bir demektir. Pençik oğlanları sıkı bir terbiye ile yetiştirilir. Fetihlerin yavaşladığı bir ara, pençik oğlanları bu iş için yetmemiş; bunun için devşirme sistemi getirilmiştir. Buna göre gayrımüslim vatandaşların yüksek meziyetlere sahip çocukları, devlet adamı ve asker olarak yetiştirilmek üzere devlet tarafından alınır. Aileleri para ve vergi muafiyeti ile razı edilir. Böylece önlerine parlak talihli bir istikbal yolu açılır. Bunların statüsü, pençik oğlanları ile aynıdır.

Tamamen devletin ihtiyacından doğan devşirme müessesesinin hukuka uygun olup olmadığı hususunda çeşitli görüşler serdedilmiştir:

Albert Howe Lybyer ve buna uyarak Basilike Papoulia, devşirmelerin köle statüsünde bulunduğunu söyler; bu tatbikatın kardeş katli gibi şeriata aykırı, ama devletin menfaati için yapılan amme hukuku tasarrufu olduğuna işaret eder. Ménage, Hoca Sadeddin Efendi ve İbni Kemal'in devşirmeyi şeriatla bağdaştırdıklarından bahseder. Devşirme oğlanların Enderun tahsilini bitirip çırak edilmeleri, azat mânâsına gelmediğini, köle statüsünün devam ettiğini Lybyer, Repp ve Menage söyler. Papoulia, ise "kapıya çıkmayı" azat edilmek olarak kabul eder.

İslâm devleti bir yeri savaşla fethederse, esir ettiği halkı ya köleleştirir, ya da zimmî statüsü tanır. Hakan Erdem, devletin sonradan bu obsiyonunu değiştirerek, bazılarını tekrar köle statüsüne sokabileceğini müdafaa eder. Nitekim Osmanlıların devşirme aldığı aileleri vergiden muaf tutması bunun göstergesidir. Zira kölelerden vergi alınmaz. Ancak zimmî statüsü bir anlaşma ile verilir; sonradan zimmîlerin isyanı gibi bir sebep olmadan tek taraflı feshedilemez. Üstelik devletin vergiden muaf tuttuğu başka zimmîler de vardır. Bir amme hizmetinin karşılığı olarak teb’aya vergi muafiyeti tanımak rastlanan bir şeydir.

Claude Cahen, devşirme sistemini, kendi teb’asını muntazam ve müesseseleşmiş bir şekilde toplamaya dair kendine has bir Osmanlı tatbikatı olarak görür.

Gümeç Karamuk, devşirmelerin köle değil, hür insanlar olduğunu iddia eder; devşirme tatbikatının, mutlak bir hükümdarın otoritesine dayanarak teb’asını hizmetine yerleştirmesinden ibaret olduğunu söyler.

Devşirmeleri köle statüsünde sayanlardan Paul Wittek, Osmanlıların devşirme usulünü, Şâfiî mezhebinden istifâde yoluyla tatbik ettiklerini söyler. Bu mezhebde, kendileri veya ataları Müslümanlığın doğuşundan sonra diğer semâvî bir dine girenler, ehl-i zimmet statüsünde sayılmazlar. Nitekim Osmanlılarda Sırp, Hırvat, Bulgar, Rum, Arnavud, Rus ve Hıristiyan Boşnaklar gibi İslâmiyetin zuhurundan sonra Hıristiyan olmuş halkların çocukları devşirme olarak alınır; bunun aksi olduğu kat’iyetle belli bulunan Yahudi ve Ermenilerin çocukları devşirilmezdi. Devşirmelerin köle statüsünde olduğu anlaşılmaktadır. Wittek’in bu husustaki görüşü de daha makul ve meseleyi izaha daha elverişlidir.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Yazışmalar

9 Haziran 2013

Teşekkürler Murat Bardakçı!

Bu fotoğrafın altında yazılı olan her şey yalandır!
Gezi Parkı olayları malumunuz. Bu konudaki en doğru yazıları, belge ve kaynak tutkunu Murat Bardakçı'dan okuduk. Sayın Bardakçı tarih konusunda ülkemizde gerçekten hatırı sayılır bir refleks. Tarihçi olmayıp, araştırmacı gazeteci göreviyle "ciddiyet nedir?" herkese gösteriyor ve hatta öğretiyor. Öğretmekte haklı, çünkü bu memlekette gazeteciler vikipedi gazetecisi, araştırmacılar da google araştırmacısı. Habertürk web sayfasının kurallarından dolayı Murat Bardakçı'nın yazılarını buraya direkt alamıyorum. Lakin kendisinin aşağıda linklerini verdiğim 3 yazısını mutlak surette okuyup bir an evvel bilinçlenmenizi tavsiye ederim. Yaygaracı, tarih ve tarihi eser cahili olmamak için, gözlerinizle beraber idrak yollarınızı da açmak için okuyunuz. Son olarak uzun bir aradan sonra yeniden belirtmemde fayda var; Gizlenen Tarihimiz ne bir siyasi partinin, ne bir kurumun, ne de bir yayın evinin ortağı değildir. Tarih tutkunu olan bu fakirin, amatör fakat samimi olma gayesindeki bir blogudur. Selam ve saygılar.

1 - Murat Bardakçı: Bu fotoğrafın altında yazılı olan her şey yalandır!
2 - Murat Bardakçı: Taksim Kışlası
3 - Murat Bardakçı: Taksim Meydanı eskiden mezarlıktı ve yapılan binaların âkıbeti de tuhaf oldu

7 Haziran 2013

Şu günlerde İstiklâl Marşı'nın önemi - 2

"Bizim nerede olduğumuz ne için olduğumuzla birebir irtibatlıdır. Dünyada iken aşağıda bir yerdeyiz. O halde 'niçin buradayız' diye sorduğumuzda bunun bir tek cevabı olabilir: 'Yükselmek için'. Düşük biri olmanın gereğini yerine getirmek için, daha aşağısı için gelmiş olamayız. Yani biz dünyaya cehenneme gitmenin yolunu bulmak için gelmedik."

"Nasıl Türk toprakları İstiklâl Harbi ile kâfirlerden kaçırılmış topraklar ise, İstiklâl Marşı da kâfirlerden kaçırılmış bir metindir. Cumhuriyet Türkiye'si bu gözü pek tutumun bir neticesidir."

"Biz kendi mevcudiyetimizin dünya içindeki yerini bilinçle kavramadıkça, gâvurlardan ödünç aldığımız kavramlar ve düşünme usulleriyle ancak cehenneme gidebiliriz."

"Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda... Dünyada cennet, kâfirlerin tasarladıkları gibi refah ve iktidar cenneti değildir. Dünyadaki cennet, insanın, cenneti özleyecek seviyeyi tutturmakla kazandığı cennettir. Cennete ancak, cenneti özleyecek kadar yükselebildiysen girebilirsin."

"Aklımızın bir başka yerimizde değil de, başımızda olması esastır. Etrafınıza bakın; aklı midesindeki insanlar ciddiye alınmak için deli taklidi yapıyor. Bu tavır Türkiye'yi hiçbir sahile yanaştırmayacaktır. Sarsıntı hissedilir hissedilmez, aynı gemide olduğumuzu söyleyenlerle karşılaşırsınız. Bunlar bize forsa olmaklığımızı kabule zorlayanlardır. Bunlar bize aklımızı başımıza almamız gerektiğini söylemez. Çünkü onlar da bilir ki, sahile gemiyi bir baş, bir kaptan yanaştırabilir. Selâmetin nişanesi aklın başta olmasındadır. Derya ortasında çaresiz kalmak, imamsızlıktan başka bir şeyin sonucu sayılmasın."


Kaynak: www.istiklalmarsidernegi.org.tr
Ayrıca bkzŞu günlerde İstiklâl Marşı'nın önemi - 1

6 Haziran 2013

İlber Ortaylı: Bu kadar tahripkâr nasıl oluyor bir toplum?



İlber Ortaylı hoca, son kitabı "İlber Ortaylı Seyahatnamesi / Bir Tarihçinin Gezileri" ışığında gezip gördüğü yerleri ve tarihini anlatıyor. Bu söyleşi de son derece samimi olmuş. Özellikle hocanın İran ve Roma konularındaki yorumları çok önemli. Bazılarını da aşağıda paylaşıyorum.

Simge Fıstıkoğlu'nun "Bambaşka bir algı var aslında. Haçlılara dair. Çekilen filmler, yazılan kitaplar onları hep ulvileştirmeye yönelik." sözleri üzerine...
Onları hiç bırakın, o filmlerle hiçbir şey olmaz. O filmler bir rezalet. Filmler sayesinde Roma İmparatorluğu'nu işte böyle gladyatör dövüştüren, köleleri bilmem ne yapan, ahlakın falan hiç olmadığı, herkesin birbirini götürdüğü, müthiş rüşvet... Öyle bir şey olabilir mi? Roma tarihinin çok civanmert tarafları vardır. O lejant değildir sırf, menkıbe değildir ve o Roma İmparatorluğu'nu kuran bir yapı vardır. Roma niye önemlidir bizim için? Biz hala onun müesseseleriyle yaşıyoruz. Yani üç büyük imparatorlukta bilhassa bu görülür değil mi Roma, Bizans ve Osmanlı'da. Bu müesseselerin devamı. Biz hala Roma hukukçusuyuz hepimiz "bilsek de bilmesek de istesek de istemesek de" demiş adam. Yani o idarenin kalıntıları var o mimarinin kalıntıları var. Bu çok önemli bir şey... Şimdi bunu böyle küçümsüyor popüler kültürde işte bu gladyatörler spartacus oldu çıktı bu. Kitle her şeyin banalleştirmeye yani avam-firibane hödük şekilde yorumlamaya teşnedir. Ve maalesef Amerikan ticari kurumları kültür alanında bunu çok seve seve yapıyor, besliyor çünkü kendileri de fazla bir şey değil.

Ben Amerikan film senaristlerini tanıdım birkaçını. Teknikleri biliyorlar, çalışkanlar, işini ciddi yapmaya çalışıyor ama adamda sıfır kültür, hiçbir yaratıcılık yok. Ve korkarım biz onları taklit ediyoruz. Bu tarihçileri için de doğru mesela Amerika'nın. Mesela oradan imaj çıkmaz. Çıkmaz büyük tarihçi mümkün değil. Çünkü öyle insan yetiştirmiyor... Fiktif tarih filmleri var ben iğreniyorum onlardan. Ortaçağa ait kanatlı cinler uçuyor falan böyle. Kitle buna nasıl tahammül eder düşünebiliyor musunuz?

Roma tarihini böyle yorumlayan bir medeniyet bugün kanatlı cinlerle böyle Roma filmi seyrediyor veya Spartacus filmlerini. Spartacus büyük bir olay beşeriyet için ama öyle filmlerdeki gibi değil. Onun üzerinde durmak lazım.

Simge Fıstıkoğlu'nun "İstanbul'da nefes alacak yer kalmadı zaten hocam" sözü üzerine...
Hiçbir aklı başında insanlar 5.-4. asırdan kalma bir büyük tesisin üzerine getirip artık o AVM'yi kurmaz. Bunu kurmak için hem cahil olacaksın, hem terbiyesiz olacaksın, hem yapın çok değişik olacak, yani buna böyle kanunsuzluk falan yetmez önce terbiyesizlik gerekir. O çok önemli bir şeydir. Bunu yapıyorlar. Bilmiyorum bu İstanbul bu millet kendini ne zaman düzeltir? Ben görmem yani benim kuşağım ama bir gün görecek herhalde yani. Bakacak eski İstanbul'a fotoğraflarla olana bir de bugüne bakacak mesela.

Her yeri mecbur musun pis pis binalarla doldurmaya? Böyle hiçbir mimari eğitimi görmemiş insanların yaptığı şey. Bu arada tabi eğitimi görmeyenlere laf atıyoruz ama sözde mimari eğitimi gören mimarlarımızın da hali çok iyi değildir. Ortadadır. Türklerin bir sürü başarılı meslek grupları vardır ama mimarlar maalesef o gruplardan biri değildir. Son derecede çirkinler, son derecede özentiler. Belediye Sarayı mecmualardan çalınarak yapılmıştır. Katiyen orijinal bir şey değildir. Bugün onu tescil ettiriyorlar bir milli mimari eseri gibi. Utanılacak bir şeydir... Rezil bir yapıdır, etrafı için müthiş uyumsuzdur, eski Roma harabelerinin üzerinde yükselmiştir ve Osmanlı'nın en parlak eserleri yıkılmıştır onun yapılması için. İnsan böyle bir şeyden utanır da kaldırır onu bir an evvel. En çok mimar geçinenler bir de bunu tescil ettiriyorlar. Bu, bu toplumda mimarın ne olduğunu gösteriyor.

Simge Fıstıkoğlu'nun "Sizin için İstanbul'un en kıymetli en özel neresi?" sorusu üzerine...
Valla her yeri çok özel, her semtini sevmek bir ömre bedel demişler ama kaldı mı acaba? Kalıyor mu? Suriçi İstanbul bitmiş vaziyette ki o bir medeniyetti yani sırf eser değildi. Orada ona göre insanlar oturuyordu ve ona göre bir dil konuşuluyordu... Bu kadar tahripkâr nasıl oluyor bir toplum?

5 Haziran 2013

Meydan, Tarih ve Taksim


İstanbul’da doğdum ve 27 yıldır bu şehirde yaşıyorum. Baba tarafından Bursa, ve daha evvelinde Edirne’ye ulaştığı rivayet edilen bir kökenim var. Dolayısıyla tarihe, yapılara, şehirlere merakım son derece yüksek. Bu yüzden gündemin içindeki malum olaya ve kaos ortamına çok dalmadan bir şeyler yazdım.

Okuma zahmetine girmek için:
http://ekmekarasi.tumblr.com/post/52218693506/meydan-tarih-ve-taksim

1780'de yapılan ve 1940'ta yıkılan Taksim Topçu Kışlası




1780 yılında I. Abdülhamid tarafından Balyan Ailesi'nden Krikor Balyan'a yaptırıldı. (Lakin bu bilgi şimdilik bir soru işareti. Zira yakında çıkacak bir kitapta, Balyan ailesiyle bu yapının bir ilgisi olmadığı, Balyan tarzından uzak olduğu belirtilecek ve yapının gerçek sahipleri açıklanacak.) Topçu Kışlası. 1940'ta yıkıldıktan sonra ismi İnönü Gezisi olacak ve parkın ortasına da bir İnönü (Milli Şef) heykeli dikilecekti. Projenin ilk adımı olarak 1940 yılında şehir planlamacısı Henri Prost'un önerisiyle Taksim Topçu Kışlası yıktırıldı. Kışlanın arazisi üzerine bir park yapıldı. Ancak projenin geriye kalan kısmı tamamlanmadı.

4 Haziran 2013

Uluslararası Pîrî Reis ve Türk Denizcilik Tarihi Sempozyumu

2013 yılı, Piri Reis’in 1513 tarihinde çizdiği dünya haritasının 500. yıl dönümüdür.

25 Ekim - 10 Kasım 2011 tarihleri arasında Fransa’nın Başkenti Paris’te gerçekleştirilen UNESCO’nun 36. Genel Konferansında da bu yıl, Dünya Pîrî Reis Yılı kabul edilerek kutlama ve anma programına alınmıştır.

Türk Dünyası’nın yetiştirdiği bu büyük kartograf ve denizciyi anmak, onun Türk ve dünya haritacılığına, denizcilik tarihine ve coğrafyaya olan katkısını ortaya koymak, ayrıca bu önemli şahsiyetin farkındalığını arttırmak, böylelikle Piri Reis ve Türk Denizcilik Tarihi ile ilgili yeni ve farklı bilgilerin paylaşılmasını sağlamak amacıyla 26-29 Eylül 2013 tarihinde Türk Tarih Kurumu tarafından İstanbul’da “Uluslararası Pîrî Reis ve Türk Denizcilik Tarihi Sempozyumu” düzenlenecektir.

Pîrî Reis’in Kişiliği, Hayatı, Eserleri, Türk Denizcilik ve Haritacılık Tarihi hakkında bildiri göndermek isteyen araştırmacı ve akademisyenler ayrıntılı bilgiye sempozyum.ttk.gov.tr internet sitesinden ulaşabilirler.

Bildiri sunacak katılımcılarının ulaşım, ibate ve iaşe giderleri Türk Tarih Kurumu’nca karşılanacaktır.

Uluslararası Pîrî Reis ve Türk Denizcilik Tarihi Sempozyumu
26-29 Eylül 2013 / İstanbul 

Şirket olmaktansa insan olmak

Bahçeli evimizi yıkıp apartıman yaptılar, cambaza baktık. Gökdelenler bir bir dikiliyor, yine cambaza bakıyoruz. Şimdi de yeme-içme kültürümüzü elimizden alacaklar.

Ne yapmalı acaba?

Diye bir soru gelirce cevabımız hazır: Şirket olmaktansa insan olmayı isteriz. Fakir ama onurlu.

Mustafa Kutlu, Kimin borusu ötüyor

Şu günlerde İstiklâl Marşı'nın önemi - 1


"Korkma" diyerek başlayan bir İstiklâl Marşımız var. Umutsuzluk, bu ülkeye ve halkına yakışacak bir şey değil. Marşımıza sarılın. Bu minvalde, İsmet Özel'in kurucusu olduğu İstiklâl Marşı Derneği'nden birkaç söz...

"İstiklal Marşı Türk milletinin tarihten silinişi karşısında bir duruş ve bir ısrardır. İstiklâl Marşı atlanarak Türkiye hakkında hiçbir iyi şey düşünülemez. İstiklâl Marşı'nı atlayan herkes Türkiye hakkında kötü bir şey düşünüyordur."

"Nasıl Türk toprakları İstiklâl Harbi ile kâfirlerden kaçırılmış topraklar ise, İstiklâl Marşı da kâfirlerden kaçırılmış bir metindir. Cumhuriyet Türkiye'si bu gözü pek tutumun bir neticesidir."

"İstiklâl Marşı'nın Cumhuriyet rejimine bir borcu yoktur; oysa Türkiye Cumhuriyeti hem varlığını, hem de istiklâl hakkını İstiklâl Marşı'na borçludur."

"Türkiye hiçbir meselesini, trafik meselesi de dâhil olmak üzere, millî mutabakat temin etmeden çözemez. Biz İstiklâl Marşı’mızı millî mutabakat metnimiz olarak görüyoruz."

"İstiklâl Marşı, 'eğer Müslüman vasıflarına sadık kalırsa, Türk milleti tarihten silinmeyecek' diyor. Biz, 'ideolojimiz İstiklâl Marşı'nın ideolojisidir' diyor ve sual ediyoruz: 'Seninki ne?"

Kaynakwww.istiklalmarsidernegi.org.tr

3 Haziran 2013

Tarih dergilerinde Haziran 2013




Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi

Eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı ve Varlık Vergisi çalışmalarına katılmış en genç müfettiş olan Cahit Kayra tarafından yazılan Savaş Türkiye ve Varlık Vergisi adlı yapıt, eski İstanbul Defterdarı Faik Ökte’nin Varlık Vergisi Gerçeği adlı kitabındaki iddialara cevap verirken uygulamayla ilgili gözden kaçırılan pek çok gerçeğe de ışık tutuyor. Kitabın genişletilmiş 4. baskısında, medyada kitaba yapılan tepkiler ve bu tepkilere verilen cevaplar yer almaktadır.

Cahit Kayra, kitabın yazılış nedenini şöyle açıklıyor: “Bugün o çalışmaya katılan müfettişlerden hiçbiri sağ değil. Ben yaşamımın sonuna geldim. Ama bizim çocukluğumuzda ve gençliğimizde haklı umutlarla bağlandığımız Kemalist ideallerin hoyrat ellerde hırpalandığını görmekten hüzün ve ezâ duyuyorum. Varlık Vergisi konusunda o dönemi yaşamamış, o dönemi bilmeyen, anlamayan, belki de kasıtlı olarak anlamaz görünen insanlar tarafından yanlış ve haksız yere eleştirilmesini hoş görmek gibi bir hakkım olmadığını düşünüyorum”.

Yayınevi: Tarihçi Kitabevi
Birinci Baskı: İstanbul, Şubat 2011
Dördüncü Baskı: İstanbul, Haziran 2013
Yazar: Cahit Kayra
Sayfa Sayısı: 432
Fiyatı: 22 TL.

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.