26 Haziran 2013

Orta halli Osmanlıların evi ve mahallesi

Suraiya Faroqhi’nin Osmanlı kentlerini kent mekânı ve kentlilerin hayatlarını nasıl kazandıkları meselesinden hareketle incelediği kitaplarından sonra yayınladığı “Orta Halli Osmanlılar- 17. Yüzyılda Ankara ve Kayseri’de Ev Sahipleri ve Evler” başlıklı kitabı, yazarın mesleki yaşamında gelişmeye başlayan yeni bilinci ortaya koyuyor. Faroqhi, bu kitapla on dört yıldır çalışmakta olduğu “Anadolu kentlerinde iş merkezlerinin nasıl ortaya çıktığı” sorunundan ayrılıyor. “İnsanların yaşamlarının sadece para kazanmaktan ibaret olmadığı, Osmanlı kentlilerinin çalışmadıkları zamanlarda faaliyet gösterdikleri mekân”ı yansıtan Mahalle’ye odaklanıyor. Suraiya Faroqhi’nin bu çalışması Adalet Bayramoğlu Alada’nın “Osmanlı Şehrinde Mahalle” kitabıyla birlikte Mahalle meselesine ciddi manâda ikinci katkıdır. Bu katkı ile birlikte Özer Ergenç’in Osmanlı şehrindeki vakıf ve bedestenin şehir inşasındaki rolüne dair vurgularını tamamlayıcı yeni iktisadî aktörlere de kavuşmuş oluyoruz. Buna göre Osmanlı şehrinin Batı kenti sayılamayacağı, bir hane felsefesine de sahip bulunduğu ve bu hanelerin mahalleler ile şehrin oluşumunda etken aktör olduğu artık daha güçlü şekilde ileri sürülebilecektir. 

Faroqhi kitabında önceki akademik yaklaşımların Türkiye’deki ev mimarisini ancak günümüzde ayakta durduğu ölçüde incelediklerini ifade ederek eleştirir. Kadı sicillerinde belgelenen Mahalli hayatın ortaya çıkarılmasını amaçlayan bir metoddan bahseden Faroqhi, bununla sicile dair bir takım özelliklere temas fırsatı da sunuyor. Yazar, Osmanlı İmparatorluğu’nda kişisel servetlerle ilgili öncü çalışmalar yapan İnalcık ve Barkan gibi bilim adamlarının bile kentlerdeki konutlarla ilgili kayıtları göz ardı ettiklerini ve faiz karşılığı verilen para, evlerdeki eşyalar ve tarım araç-gereçleri gibi konular üzerinde yoğunlaştıklarını söyler. Faroqhi, son 20- 30 yılda kentlerde emlak değerinin artması ile belediye ve kamu kurumlarının inşaat faaliyetlerinin Türk kentlerinde eski tarz mahalleleri hızla yok ettiğini, Osmanlı ev mimarisini doğrudan belgelendirme imkânının bir kaç örnekle sınırlı kaldığını belirtir. Faroqhi, Abdel Nour’un “dünyaya kapalı ama gökyüzüne açık” diye nitelediği Halep evlerinin Orta Anadolu toplumlarının ev kültürüne benzerliğine değinir ama kitabın çalışma konusunun Ankara ve Kayseri’ye özgülenmesi nedeniyle karşılaştırmaya girmez. “Dünyaya kapalı ama gökyüzüne açık” şeklinde bir ifadelendirme bu evlerin uluhiyetle ilgisini ima ediyor.

Faroqhi’ye göre 17. yüzyılda savaşa, Kadızadeler’e ve eşkiyaya rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nda “barış içinde bir arada yaşama” olanakları daha sonraki dönemlerde düşünülemeyecek kadar çok olan bir topluma dayanmaktadır. Faroqhi, Osmanlı toplumunu oluşturan farklı altgrupların zamanla birbirinden kopmaya başlamasını evlerin yapılış tarzlarından anlaşılabilir olduğuna işaret ediyor. Kitabın ikinci önemli meselesi Mahalle yapılanması üzerinden “Osmanlı kadınları” hakkında verilere ulaşmayı önermesidir. Faroqhi, burada bir kıyaslama da yapıyor. O’na göre Batı kadınları ile Osmanlı kadınları arasındaki en önemli fark Osmanlı kadınının mülkleri üzerindeki haklarını korumak için kolaylıkla mahkemeye gidebilmeleridir. 19. Ve 20. asırlara kadar Avrupa’da evli kadınlarının ömür boyu rüştünü ispat edememiş çocuk muamelesi gördüğünden bahseden yazar, bu kadınların vasilerinin izni olmaksızın kocalarını ya da başkalarını mahkemeye veremediğine değiniyor. Kentsel yaşam biçimi üzerine Kayseri’den verdiği örneklerde yazar, Osmanlı kadınının kocası ölünce ortada kalmadığını kadı sicillerine dayanarak ifadelendiriyor: “Mehmet Dede hiç nakit para bırakmamıştı. Ancak ailenin parasal durumu başabaş gibiydi. Çünkü tek alacaklı ölen kişinin dul karısıydı; alacağı 80 guruşluk mihr-i müsbet’iydi. Bu miktar neredeyse terekenin yarısına tekabül ediyordu. Mihrin büyüklüğü düşünüldüğünde, evin dul kadının mülkiyetinde kalmış olması muhtemeldir.” Osmanlı kadınının evlilik kurumu içinde mülkiyet sahibi olmasını, günümüzde unutulmuş mehr uygulamasının Osmanlı mülkiyet rejiminde ne boyutlarda pratize edilebildiğini ve bunun mahkeme kayıtlarında güvenceye kavuşturulduğunu yukarıda verdiğimiz alıntıdan da anlayabilmekteyiz. Sanıyorum bu kadı sicilleri vesilesiyle Osmanlı erkeğinin çoğunlukla tek eşli olduğu da söylenebilecektir. Nitekim yazara göre Ankara ve Kayseri’deki evlerin çoğunun çok küçük olduğu ve yaşanabilir odalarının bir veya iki adetle sınırlı olduğu düşünüldüğünde çoğu evde büyük ailelerin yaşaması olası değildir. Görece ucuz olan kerpiç ev inşa etme tekniği ve çoğu evde bulunan avlu, mevcut odalarda fazla sayıda insanın yaşamasını imkânsız kılıyordu. Faroqhi kadı sicillerine yönelik bu farklı yaklaşımla Osmanlı hakkında yerleşmiş yanlış algıları da değiştirmeye matuf bir çalışma yapmış oluyor.

Nitekim kitapta verilen kadı sicillerinde Osmanlı evlerinin eşya dökümünün yapılmış olması son derece ilginç geldi. Günümüzde miras hukuku ölenin ev eşyalarının yani kullandığı halı, koltuk, yatak, vs. malzemelerin mahkeme kaydını öngörmemişken Osmanlı’nın bu tür kalemleri dahi yazmış olduğuna yönelik değiniler kitabın önemini artırıyor. Ayrıca kadı sicilleri hakkında yorum yaparken Faroqhi’nin önce ölenin borcunun ödenmesi konusuna değinmesi de çok ilginç geldi bana. Günümüz hukuk felsefesi murisin mirası içinde alacaklının alacaklarını kolaylaştıran bir zihniyete aidiyet hissetmiyor. Faroqhi, kadı sicillerini okurken sık sık murisin borcu konusuna temas ederek İslâm inancında vefat eden borçlunun borcunun ödenmeden gömülmemesi gerekliliğine dair ilkesinin pratik hukuka yansımasına da örnekler vermiş bulunuyor. Yine kitapta kadı sicillerinden hareketle Mahalle oluşturmak şeklinde ifade edilebilecek bir metod geliştirilmiş olduğunu görüyoruz. Bu metod bir kemik parçasından yüz rekonstrüksiyonları geliştirmeye dair çalışmalardan bile ileride görünüyor. Zira Faroqhi’nin ifadesiyle kadı sicilleri binaları komşu oldukları binalarla birlikte kaydediyor. Dolayısıyla diyor, kadı sicillerinde dikkate değecek sayıda gayrımenkul sahibinin adı geçmektedir. Faroqhi bu şekilde tutulan siciller nedeniyle kentteki kamu binalarının evlere oranının dahi hesaplanabildiğini, evlerdeki çoğu odanın ne amaçla kullanıldığının bilinebileceğini, evlerin “içinde yaşanılmayan hizmet alanlarının” (dokuma, pişirme, hayvan besleme) ve ev halkının yaşama biçiminin, ev sahiplerinin gelir durumlarının tespit edilebileceğini ifade ediyor. Bir ev satıldığında komşuların adını vererek tanımlama getirildiğinden bahseden yazar böylelikle mülkiyetin komşu ve dini ile kaydedildiğine işaret ediyor ve mülk sahiplerinin kontrol grubu olduğunu söylüyor.

Faroqhi Osmanlı kentinde kentsel zenginliğin kaynağı olarak kırsal kesimde arazi sahipliğine de değiniyor. Bu konuyu önemsemek gerekiyor. Zira kentlilerin kırsal üretimle ilgisini kurmak modern kent tasavvurunda yer almıyor. Modern kentleşme kazancı kent içine hapsederek tabiattan koparıyor. Bu bir bakıma Yunan kentlerinin kent dışında yaşamanın mümkün olmadığı hurafesine benziyor. Faroqhi’nin çalışması ortak mülkiyet sorunundan, Müslümanlarla Gayrımüslimlerin barınma kalıplarının farkına, davacılarla davalıların dinlerine, mülk sahiplerinin kent ve mülk üzerindeki kontrolüne dair verileriyle alternatif düşünceler ilham eden çok önemli bir çalışma.

Lütfi Bergen
twitter.com/lutfibergen
lutfibergen.blogspot.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.