16 Temmuz 2013

Osmanlı Kul Sistemi

Niyazi Berkes kul sistemi hakkında bahsederken onu despot terimi vesilesi ile açıklar. Despotu açıklamak için kul’u anlatır. Grekçeden gelen despot kavramının asıl manasının “kul sahibi aile reisi”ne tekabül ettiğini söyler. Buradaki “kul” da ne Greklerde, ne Ortaçağ’da ve ne de modern Avrupa’da bilinen bir şey değildir. Osmanlı “kul”unun Romalılarda benzer bir karşılığından söz eder. Romalılarda bazı kişiler hür oldukları halde bazı patriçiyen aile reislerine sığınarak onların adını alırlardı. Bunlar patriçiyenlere bağımlı olur ve onların adı ile “çağrılırlar”dı. Çağrılan kişi, yani cliens/clientis, büyük efendiye bağlanmış, ona kapılanmış demekti; vatandaşlık hakları sınırlı idi. Onun için Berkes kul’u köle şeklinde çevirmez. Kul, büyük efendiye bağımlı, ona kapılanmış kişi demektir. Berkes’in terimler üzerindeki dikkatinin Osmanlı rejimini anlayabilmek için kaçınılmaz gördüğünü ifade edelim. Bir yerde şöyle diyor: Despotluk sistemi kulluk kuralına dayanan sistemdir; köle ya da serf sahipliğine dayanan sistem değildir. Berkes’e göre kul üzerinde siyasal güç sahibi olmak kamu düzeni sağlamak, kamu üzerinde otoriteye sahip olmak demektir. Niyazi Berkes’e göre köle ve serf emeği sömürülen kişi iken; kul, emeği üretimde sömürülen kişi değil, sömürenin uşakları ve bekçileridir. Despotluğu “kullar üzerinde efendiliğe” dayanan sistem şeklinde tanımlayan Berkes’in, kulları da zanaatkâr ve çiftçi sınıfların emeğini sömürme işinde kullanılan “siyasal güç öğeleri” şeklinde kullanması dikkat çekicidir. Padişahın kullar hakkında sonsuz iradesini kullanmasından da bahseden Berkes, bu hukuka keyfilik ve zulüm adını vermez. Çünkü her kul, kulluğa kellesini koltuğa alarak girmiştir, der.

Berkes’e göre Doğu despotizmi Batı feodalizminden farklıdır. Doğu’da devlet toplumdan ayrıdır. Toplumsal uzviyetten doğma bir şey değil. Toplumun üstüne oturmuş kapak gibidir. İslamcılığın Doğu (Anadolu) toplumunun Müslüman ve devletin despotik (laik) karakteri hakkında daha çok düşünmesi gereği bundandır. Berkes’e göre toplumun üstüne oturmuş bu kapak kalkabilir, yuvarlanabilir, yerine başka bir kapak zorla gelip oturabilir. Böyle olduğu halde toplum bana mısın demez. Onun için bu Doğu despotizminde halk devletle ilgili değil, demiştir.

Berkes, kulluk sistemini Romalılardaki client’e benzetiyor. Bunlar köle değildir. Bu diyor, kulların toplumsal köklerinden koparılması yöntemidir. Öyle bir yöntem bulmalı ki hem insanlar can atarak gelsinler kul olsunlar ve hem de hükümdarın işleri tıkır tıkır yürüsün. Kölelikten, esirden kul olmaz diyor. Bunun için fethedilen yerlerdeki insanların beşte birinin hükümdara ait olacağı kaidesi genişletilerek “devşirme” usulü icat edildi, der. Yani fethedilen bölgelerin halklarına bir nevi emekçi, işçi, hizmetçi vergisi kondu. Bunun karşılığında fakir insanlara- köylülere evlatları üzerinden büyük bir istikbal açıldı. İçlerinde sadrazam olanlar bile görüldü.

Sencer Divitçioğlu da Osmanlı Devlet sisteminin bu ikili yapısından söz etmişti. Divitçioğlu Koçi Bey Risalesi’nden, Halil İnalcık’tan, Ömer Lütfi Barkan’dan iktibaslar yaparak “Osmanlı toplumunun açıkça iki sınıfa indirgeneceği”ni delillendirmeye çalışır. Osmanlı raiye-bireyi ne köle, hatta ne serftir. Toprağı tasarruf ettiğinden dolayı hür köylüdür, der. Halil İnalcık’a başvurur: “Osmanlı toplumu iki temel sınıfa ayrılmıştır. Askeri denilen ilki, padişahlık fermanı ile sultanın dini ve icraî kuvvet tevdî ettiği saray, ordu ve memurin mensuplarıyla ulemayı içine alır. İkincisi, müslim ve gayri müslim tebayı kavrayan, vergi verip, hiçbir şekilde hükümette vazife alamayan reayadır.Osmanlı toplumunda reayanın toprağı tasarruf etme ve onu kullanma hakkı, onu hür köylü statüsüne sokmaktadır. Nitekim devletin bir memuru mesabesinde olan sipahinin reaya üzerindeki hakları, onun kişiliği üzerinde üzerinde bir hakka dayanmayıp toprağı işletmesinin sonucunda devlete karşı yükümlülüğün yerine getirilmesi için kullanılan bir hak olmaktadır. Reaya bir sınıf olarak sömürülme işlevini yerine getirmekle yükümlü olduğundan tımarı bırakamaz. Fakat öte yandan, toprak ile arasındaki tasarruf ilişkisinden ötürü reaya-birey hürdür. Tımar sahibinin raiye üzerinde hiç bir kişisel hakkı olamaz. Elde edilen toprak rantı belirlenmiş bir reaya grubuna ait olmayıp, devlete aittir. Böyle olunca, Osmanlı toplumunda ırkî ya da dinî üstünlük kisvesi altında bazı gurupların iktisadî hakimiyeti söz konusu olamaz. Artık ürün, üstün otorite olan devlete aittir. A.Kadir Özcan’ın devşirme sistemi hakkındaki makalesi de burada zikredilmeye değerdir. Özcan Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sine de atıf yapmaktadır. Nizâmülmülk “Eğer asker aynı soydan olursa bundan büyük hatalar doğar. Her cinsten olması için çok çalışmalıdır” demişti. Nizâmülmülk’e göre Sultan Mahmud’un Türk, Horasanlı, Arap, Hindu, Guri, Deylemli gibi her cinsten askeri vardı.

Özcan’ın makalesine dönersek Ebû Hanife (ö. 767) ve İmam Şâfiî’ye (ö. 820) göre gayrı müslimler de İslâm ordusunda istihdam edilebilir. Karahanlılar’dan itibaren Türk-İslâm devletlerinde hassa ordusu kölelerden teşkil edilmiştir. 1300’lü yılların başında Osman Gazi’nin maiyetinde 500 kişilik bir yabancı uyruklu savaşçıların var olduğu bilinmektedir. Osmanlılar’da savaş esirlerinin orduda istihdamı Orhan Gazi döneminde daha belirginleşir. 1402 Ankara Bozgunu’ndan sonra duran fetihlere paralel olarak idareciler yeni çareler aramışlardı. Bulunan yeni sistemin adı Devşirme idi. Bunun da esası, Osmanlı tebaası bazı hıristiyan çocuklarının bir kanun çerçevesinde toplanmasından ibaretti. Bu uygulamanın başlangıcını Yıldırım Bayezid (1389–1402) devrine kadar götüren araştırmacılar varsa da, esas olarak Çelebi Mehmed (1413–1421) döneminde tatbik edildiği, kanunlaşmasının ise II. Murad devrinde (1421–1451) olduğu kabul edilmektedir. Sistemin işleyişi, yeniçeri ağasının Divân-ı Hümâyun’a arzı üzerine gerçekleşirdi. Bu da ihtiyaca göre üç ila yedi yılda bir yapılırdı. Devşirme işlemi önceleri mahallî idareciler tarafından, bunun suiistimalleri görülünce de Fatih Sultan Mehmed zamanından itibaren merkezden gönderilen görevlilerce yapılmıştır. Devşirme Kanunu’nda, toplanacak çocukların nitelikleri belli idi. Osmanlı tebaası hıristiyan ailelerin bülûğ çağına ermemiş olanları; bunların da en sağlıklıları ile soyluları ve endamı düzgün olanlar tercih edilirdi. 8–18 yaşları arası hıristiyan ailelerin oğulları ilgili yerin meydanında bir araya getirilir, yaşları ve kimlikleri kilise vaftiz defterlerinde incelendikten sonra kanun ve talimata uyanlar alınırdı. Toplanan çocukların, ana-baba adları ve köylerinin isimleri en ince ayrıntılarına kadar eşkâl defterlerine kaydedilir ve bu çocuklar kafileler halinde merkeze gönderilirlerdi. İstanbul’da yeniçeri ağasının makamı olan Ağakapısı’nda yoklaması yapılan devşirmeler daha sonra topluca sünnet edilirler ve yeni isimler alırlardı.

Niyazi Berkes, devşirmelerin zorla Müslüman edildikleri doğru mu? diye de sorar. Cevabı şudur: Bunların tam anlamıyla Müslüman oldukları da şüphelidir. İslamlıkta vaftiz ederek birini ihtida ettirmek diye bir şey yoktur. Bir kişi, ne milletten, ne dinden olursa olsun Osmanlı oldu mu dava biter, zorla ya da merasimle onu Müslüman yapmaya lüzum yoktur. Kulların hepsi bir tarikat mensubudur. En aşağıdaki asker yeniçerilerden en yukardaki vezirlere kadar kulların tarikat ve fütüvvet bağlılıkları Osmanlı’nın hiç işlenmemiş yanıdır. Batınî fütüvvet ile Yeniçeri ocağı arasındaki bağı kulların şeriat dışı bir güç olmasına bağlayan Berkes, eğer bunda yanılıyorsa o zaman bunun nedenini sentetik devletin önemli kolu olan kulların din bakımından da “yapma bir topluluk” olmasından kaynaklandığını ileri sürer. Bütün bu yapma halli oluş, esas prensipten, yani kulun toplumda bulunan ırk din, dil meslek zümrelerinden koparılmış olması prensibinden doğar, der. Kemal Tahir de Şeyhülislam’ın kabinede yer almasını dinin gücünü değil, güçsüzlüğünü, bir devlet memurluğu haline getirildiği şeklinde yorumlar. Tahir’e göre “Devlet despotluğu yüzünden sınıflaşamaz.” Atüt’te sermaye birikimi olamaz. Para birikse bile yeniden üretime yatırılamaz. Atüt sınıfsız bir toplum demek değildir. Fakat sömürenler - sömürülenler çelişmesi hiçbir zaman bu toplumları esir-efendi aşamasına götürmediği için buradan feodalizme, oradan da kapitalizme sıçratacak güçte değildir. Osmanlı’da üretilenlerin çoğu üretenlerce tüketilir. Dünya pazarının malı haline gelemez. Artık da doğruca devlete geçer. Osmanlı’da üretileni devlete aktaran aracı sipahi olduğu için bir yandan asker olarak Sancak Bey’inin ve askeri hiyerarşinin; öte yandan merkezi iktidarın adalet sistemini temsil eden Kadı’nın çifte kontrolü altındadır. Bu açıdan Osmanlı kulluk sisteminin Batı feodalizmi ile hiçbir ilintisi yoktur. Çürüme devlet gelirlerinin giderlerinden az olmaya başlamasının sonucudur. Bu nedenle Osmanlı'da iç ve dış kavgalara da “devrim” adı verilmez. Bunlara ancak klik boğuşmaları adı verilir.

Osmanlı’da devlet katmanının asker/bürokrat/ulema üçlüsü ile oluşmuş kul sistemine dayandığını, reayanın ise dini mensubiyet aranmadan “hür köylülük”, “üretici kiracılık” statüsü ile belirlendiğini gördük. Osmanlı reayası yöneticinin kimliği, despotik karakteri hakkında görüş belirtmeksizin üretimle ilgileniyordu. Ancak bu üretimi sürdürülebilir kılan bir hukuk sisteminin, yönetici zümrenin tepişmesini halka sirayetini engeller bir kazaî yapının (kadı/kad’a) yöneten ile yönetici arasında zar oluşturduğunu da görmek gerekiyor. Kemal Tahir’in de vurguladığı üzere üretim güçlerinin gelişmesi demek Doğu’da sınıf kavgasının, yani eşitsizliğin gelişmesi demekti. Batılaşma ise, insanı insanın sömürmesini, kişisel mülkiyetin çıkmasını, toplumsal dayanışmanın gittikçe çözülmesini, dünya pazarının oluşturulmasını sağlamak demekti.

İslamcılık Osmanlı toplumsalının iktisadî temellerine yabancılaşmakla reayanın iktidarı belirleyecek şekilde değişiminin de öncüsü oldu. Aslında bu, kapitalizmin gelişmesi ve kişisel mülkiyet düzeninin eski devletçi/denkleştirici/istihdamcı/adaletçi yapısını bozarak kendine zemin açması da demekti.

Lütfi Bergen

Kaynakça:
- BERKES Niyazi, Türkiye İktisat Tarihi, YKY Yayınları, 2013
- DİVİTÇİOĞLU Sencer, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, Sermet Matbaası, 1981
- NİZÂMÜLMÜLK, Siyasetnâme, Dergah Yayınları, 2011
- ÖZCAN A.Kadir, Devşirme Sistemi Ve Bazı Tespitler, http://fsmsem.fatihsultan.edu.tr/fsmsem/devsirme-sistemi-ve-bazi-tespitler-makale-26.html
- TAHİR Kemal, Notlar/ Sosyalizm Toplum ve Gerçek, Bağlam Yayınları, 1992

1 yorum:

  1. Lütfi Bergen'in bu araştırması gerçekten güzelmiş gerçi tamamen yorumlama var ne kadar sağlam sağlıklı bir bilgi var orası şaibeli ama değerli bir yazı eline sağlık yönetici blog siten çok güzel hayırlı bir iş yapıyorsun kolay gelsin...

    YanıtlaSil

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.