21 Ağustos 2013

Lütfi Bergen: "Fetih, bir kimlik dayatma, özel hayatı belirleme siyaseti değil; ekonomi politiktir."


Müslümanların Anadolu’da varlık bulmaları “fetih” neticesi vuku bulmuştur. Elbette Mısır’da yer almaları da. Tarihsel anlamda bakarsak iki fetih hareketi dünyayı İslâmlaştırmıştır. Bunlardan biri Sahabe’nin başlatıp Tabiin’in yürüttüğü harekettir. Bu hareketi, genel başlık olarak Arapların (Emevi – Abbasi) siyasallaşması olarak da okuyabiliriz, bu bir hadarilik içeren fetih hareketidir. Bu fetih ile Hristiyan dünyanın kalbine yürünememişse de kolonyal sahaları kendisinden koparılmıştır. İslam bütün Akdeniz kıyıları boyunca Hristiyan Batı’yı kara bir sinenin boynundaki inci gerdanlık misali sarıvermiştir. Ancak bu fetih hareketi birinci milenyumun başlarında sona ermiş ve kaos egemen olmuştur. Haçlılar yine Kudüs’e gelmişlerdir.

İkinci fetih hareketi bir mevali hareketidir. Birincisinin aksine ikinci fethe katılanlar Allah’ın garibanlarıdır. Bunlar yalın ayak, başları cavlak, ellerinde tahta kılıç ve hatta sırtlarında gemiler Marmara Denizi’ne indiler Bizans’ı devirdiler. Bu fetih hareketi de hem Arap fethinin yatağında yürümüş ve hem de Avrupa'nın kalbine yol bulmak istemiştir. Ruhanî merkezlere yolculuktur. İlk yolculuk İstanbul'a doğrudur. İkincisi Vatikan'a. Aslında Dr.’a bakarsak (Kıvılcımlı) Bizans’ın “gavur Türkleri” olan Yahudi ve Hristiyanlar da Horasan erenleri ile birlik olmuş, bu haraç kesen, baş kıran Bizans tekfurunu def etmiştir. Dr. böyle yazmış ama bakalım tarihsel olarak bu doğru mu?

Anadolu’nun ve İstanbul’un fethi meselesi son tahlilde bir iktidar davası olmamıştır. Anadolu’da dirlik ve birlik istenirse bunun ideolojik / akıdevî bir benzeşme ile olmayacağını Aşıkpaşaoğlu da anlatıyor. Aşıkpaşaoğlu Tarihi vesilesiyle görüyoruz ki Anadolu’da kafiri, Alevisi, Türkmeni, Sofusu, Sünnisi, Kadısı ile yürüyen fetih ve gaza hareketi, toprakta tımar, üretim, vergilendirme, iskân, hane kurma meselesidir. Başka türlü elin gavurunun Horasan’dan gelme Osmanlı gazisiyle birlik olup Bizans tekfuru ile boğuşması düşünülemezdi. Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde yazılmış ki, İznik havalesinde Türkler ile kafirler zaman olur birlikte savaşa giderlermiş. Kafirlerin İznik halkına “Gelin biçareler! Rahat olun ki biz rahat olduk” dediği aktarılıyor. Nihayet durum Orhan Gazi’ye anlatılınca O da İzniğe gelir. Kafirler derler ki, “Bizimle anlaşın ki bizi kırmayasınız. Gidenimiz gitsin. Duranımız dursun. Hisarı size teslim edelim.” "Orhan Gazi dahi kabul etti." Devamı şöyle: “Orhan Gazi’yi … şehrin kafirleri karşıladılar. Sanki padişahları ölmüş de oğlunu tahta geçirir gibi oldu. Bilhassa kadınlar çok geldiler. Orhan Gazi: Bunların erkekleri hani? Diye sordu. ‘Kırıldılar. Kimi savaştan, kimi açlıktan’ diye cevap verdiler. Aralarında pek güzel olanları çoktu. Orhan Gazi bunları gazilere paylaştırdı. Emretti: “Bu dul kadınları nikâh edin, alın” dedi. Öyle yaptılar. Şehrin mamur evleri vardı. Evlenen gazilere verdiler. Hazır kadın ve evler ola. Bunları kim kabul etmeye? Bu fethin tarihi hicretin 731’inde (Milâdî: 15 Ekim 1330) vâki oldu” (AŞIKPAŞAOĞLU, 2011: 50-1). Aşıkpaşaoğlu’nun anlattığı bu hadise İslamcılık düşüncesinin Anadolu’da niçin zemin tutmadığını da izah ediyor aslında. İslamcıların bir ekonomi-politikleri yok. İdeolojik yükleme ile de kimse “gayrete gelip” tekfurun kalesini teslim etmiyor. Dikkat ederseniz Aşıkpaşaoğlu’nun anlatısında İslâm’ın bir askeri güçle birlikte yürüdüğünden bahsediliyor. Ancak askerin amacı gazilerin ev bark sahibi kılınmasında, yani üretim ehli olmasındadır. Yine alıntıladığımız bu bölümden anlaşılacaktır ki, İslâm için canını dişine takan gazi, elin gavurunun dul karısını hanımı olarak alıp, ev-hane kurup bağrına basmıştır. Bu hadiseleri üretim temelinden okumadan Anadolu’nun İslâmlaşması izah edilecek gibi değil. Yani burada bir vergi düzeni var.

Şimdi diyeceksiniz ki, Osmanlı madem gaza-fetih hareketi peşinde niye gazisini ev-bark sahibi yapıyor; asker ihtiyacını nereden karşıladı? Aşıkpaşaoğlu, bununla ilgili olarak da bilgi vermiş: “Bir gün Karaman ilinden Kara Rüstem derler bir bilgiç kişi geldi. Kazasker olan Çandarlı Halil’e dedi ki: Efendi, bunca hanlık malını niçin ziyan edersiniz? Kadı: O dediğin hangi maldır? diye sordu. Rüstem: İşte bu esirler ki, gaziler alırlar, Tanrı buyruğundandan bunların beşte biri hanındır. Niçin almazsınız? dedi. Han Tanrı buyruğu ne ise yap, dedi. Bu yeni iş iki bilgicin tedbiridir. Biri Çandarlı Halil, biri Karamanlı Kara Rüstem. Bu tertip üzerine Gazi Evrenüz bir kadı tayin etti. Hayli oğlanlar toplandı. Hana dedi ki: Bunları Türklere verelim. Türkçe öğrensinler. Bunları da çeri yapalım. Öyle yapıldı. Günden güne çoğaldılar. Tamam Müslüman oluncaya kadar Türkler nice yıllar bunları hizmette kullandılar. Sonra devlet kapısına getirdiler. Ak börk giydirdiler. Adları eskiden beri çeri iken Yeniçeri koydular. Yeniçeri bunun zamanında ortaya çıktı" (AŞIKPAŞAOĞLU, 2011: 63).

Aşıkpaşaoğlu tarihi ilham verici oldu. İslamcılığın Anadolu’da kutuplaştırıcı dilinin başarılı olamayacağını anlatmaya çalıştık. İslamcılar Anadolu’nun kafirlerinin devşirilip Türkçe öğretilmesini kimlik dayatması olarak değerlendiriyorlar. Tersinden bakarsak aynı devşirmelerin Osmanlı idaresinde yönetici olduklarını düşünmüyorlar. Kemal Tahir, Anadolu’nun Türkleşmiş mıntıkalarında kiracı-kişisel mülkiyet sisteminin Şeyh Bedreddin, Baba İlyas, Baba İshak hareketlerinin tutmamasının sebebi olduğunu yazmıştır (TAHİR, 1992: 300). “Anadolu Türk köylüsünün çoğunluğunun bunların toprakları üleştirme teklifine yanaşmamaları, toprakla olan ilintilerinin özel şartlarından ileri gelmiştir” der. Kemal Tahir’e göre Anadolu’da feodalite düzeni kurmaya kalkan burada tutunamaz, halk onu def eder. Bu nedenle Anadolu’da kiracı köylüler, üretimin temelini, gerçek dayanağını meydana getirirler (TAHİR, 1992: 302). Tahir’in bu analizinden günümüz için de bazı dersler çıkmaktadır. Zenginliklerin kişisel mülkiyet halinde tek elde toplanması şuurla önlenmelidir. Osmanlı ülkesinde yaşayan her insanı üretim gücü ve her zenginliği de zilyedliğini üretim gücüne terkettiği üretim alanı olarak ele almaktaydı. Yani burada amaç vergi toplamak ise de bunu vergisini alacağı kişinin düzeni bozmayacak şekilde geçimini idame etmesi ile gerçekleştirilmesiydi. Osmanlı’nın fetih davası üreten adamın borç yüzünden toprağını hatta hürriyetini kaybetmesine izin vermemektedir (TAHİR, 1992: 299). Kemal Tahir’in bu analizine eklediği bir diğer husus da şudur: Osmanlı’nın insan ve toprak kaynağı Hristiyanların kendisidir. “Orhan’ın 200 Hisar’ı olduğunu İbnu Batuta’dan öğreniyoruz. Bu hisarların küçük bir yüzdesi hücumla alınmış, ötekiler, köylüleri tarafından yüzüstü bırakıldıkları için teslim olmak zorunda kalmışlardır. Bu da Osman’ın, sonra da Orhan’ın neden o kadar az kuvvetle, bu kadar az zamanda, verimli Marmara havzasını ele geçirdiğini, buraya nasıl sağlamca yerleştiğini açıklar. Yeniçeri’yi I. Murat’ın kurduğunu, kendisinin de şalvar giymiş Ahi olduğunu artık biliyoruz. Verimsiz Müslüman topraklarına doğru değil de, verimli Hristiyan Bizans topraklarına doğru genişlemeyi, yaşamanın tek şartı olduğunu kestiren Osmanlılar, böylece Batı’ya yönelmişler, devşirmelerden Yeniçeri kurmayı akıl ederek de ilk Batılaşma hareketine girişmişlerdir. Genişledikleri topraklar halklarından topladıklarıdır” (TAHİR, 1992: 303).

Bu cümlelerden sonra anlıyoruz ki, fetih, bir kimlik dayatma, özel hayatı belirleme siyaseti değil; ekonomi politiktir. Adamın ekmeğini, evini, aşını, işini verirsen; bunları muhafaza için kadıyı muvazzaf kılarsan, elin kafiri bile İslâm der. Fetih de bu kırılmaz kilidi açmak demektir.

Lütfi Bergen

- AŞIKPAŞAOĞLU, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Haz: Atsız, Ötüken Yayınları, 2011
- TAHİR Kemal, Notlar/ Sosyalizm, Toplum ve Gerçek, Bağlam Yayınları, 1992

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.