24 Aralık 2013

Fetih ve Medeniyet


Fetih bir memleketin mi? İnsanlığın mı?
İstanbul’un fethini sırf bir Müslümanlık ve Hıristiyanlık savaşına bağlamak, en az beş yüz yıl evvelki kafa ile düşünmek olur. İstanbul’un fethi bir dinin öteki dine karşı zaferi değil, ilerlemenin gerilemeye karşı zaferidir. Din, kadim savaşlar için başta gelen bir bayraktır. Ama sade bir bayrak... Bugün de bayrak, harbin sebebi değil, dövüşen ülkülerin elle tutulur sembolüdür. Fetih savaşlarındaki dini esbab-ı mucibeler kimseyi aldatamaz. Din gayretleri, tezatlı tarih hengâmelerini güden derin maddî kanunların satıhta yüzen sembolik ifadelerinden ibarettir. Onun için, ancak medeniyet tarihinin bütünlüğünü kavramayanlar, İstanbul’un fethini bir Müslümanlık ve Hıristiyanlık çarpışması derecesinde küçültebilirler.

Gerçekte, İstanbul’un fethi, her şeyden evvel bir insanlık ve medeniyet hamlesidir. Arapçada “fetih” sözü güzel bir tesadüfle “açmak” manasına gelir. İstanbul’un fethi de o zamanki insanlığı bir çıkmazdan kurtarmış, medeniyete yeni ufuklar açmıştır. İstanbul’un fethi, tarih yolu üstüne kabus gibi çökmüş bir cesedin (Bizans engelinin) kaldırılması, Bizans çöküntüleriyle tıkanmış medeniyet yollarının, yalnız Müslümanlara, yalnız Türklere değil, tekmil insanlığa yeniden açılmasıdır. Açılış biraz acıklı mı olmuştur? Mümkün. Fakat o zaman ölüleri böyle kaldırmak âdetti. Demek İstanbul’un fethi, yalnız Türklerin değil, bütün dünyanın kutlayabileceği, kutlamakta haklı, -hatta bir dereceye kadar, insan olarak- vazifeli sayılabileceği büyük tarihsel devrimlerden biridir.

Fetih zorla mı? Gönülle mi?
Bizzat İstanbul’un fethine yakından bakalım. Orada Hıristiyan, Müslüman bütün geniş halk yığınlarının, âdeta farkına varmadan, hatta belki istemeyerek, elbirliği ettikleri görülür. Fetih açılmak manasına gelince; İstanbul’un kapıları, dışarıdan alelumum Türkler ve Müslümanlar, içeridense Hıristiyanlar ve Musevîler eliyle açılmıştır. Gerek İslam, gerekse alelumum göçebe geleneğinde bir şehir, ya zorla (an’veten) yahut barışla (sulhen) ele geçirilir. An’veten yani zorla zaptedilen şehirde bütün başka din mensupları kılıçtan geçirilir veya köle gibi satılır; yabancı din mabetleri yok edilir. Halbuki fetihten sonra İstanbul’da, Hıristiyanlarla Yahudiler tamamen hür yaşıyorlardı, kiliselerle havralar ayakta duruyordu. Neden İstanbul’daki gayr-i Müslim mâbetleri yıkılmıyor? Neden Müslüman olmayanlar köle edilmiyor?

Kanunî devrinde bu sualler zihinleri öylesine tutuşturmuş ki, alevler meşihat (şeyhülislamlık makâmı- ed.n.) saçağına kadar yükselmiş. Ve bunun üzerine, padişahların bile önünde eğildikleri fetva yoluna gidilmiş. İnkılâp müzesinin 88 numarasında kayıtlı “Kanun-u kuteber derzaman-ı Süleyman” elyazması (Kaleme alınışı: Hicri 988, Miladi 1580), Ebussuud’un şu fetvasını tesbit ediyor:

“Mesaili şetiy (ayrışık meseleler), merhum Sultan Mehmet Mahmiye’i İstanbul ve etrafındaki kariyelere an’veten fetheylemiştir. El Cevab: “Maruf olan anveten fetihdir. Ama kenayisi kadime hâli üzere ipka olunmak sulhen fethe delâlet eder. Sene-i Hams ve Erbain ve Tis’amie tarihinde bu husus teftiş olunmuştur. 110 yaşında bir kimesne ile 130 yaşında bir kimesne bulunup Yahudi ve Nesara taifesi el altından Sultan Mehmet Han ile ittifak edip Tekfure Nusret itmeyecek olup Sultan Mehmet dahi anları sebyetmeyip malları üzerinde mukarrer edecek olup bu veçhile fetih oldu deyu müfettiş muhzirinde şehadet idüp, bu şehadet ile kenayisi kadime hali üzere kalmıştır.

Ketebehu Ebussuud”

Demek İstanbul, yalnız Müslüman’ın zoru ile değil, aynı zamanda Hıristiyan halkın gönlü ile fethedilmiştir. Filhakika, Fatih devrinin Türkleri, zamanımızın atom bombası kadar müthiş görünecek, yeni teknik keşiflerle İstanbul surları önüne gelmişlerdi. Macar mültecisi Ürben, o zamana kadar görülmedik topu dökmüştü. 60 öküzle ve iki bin insanla iki ayda Edirne’den İstanbul’a gelen bu topun çevresi 9, çapı 3 kademdi, sesi 30 milden işitiliyordu. 1200 okka çeken granit güllesi bir mil uzağa düşüp, 6 kadem derinliğinde toprağa gömülüyordu. (1 kadem=80 cm)

Fakat bazı mânidar noktaları unutmayalım:

1- Macar Ürben, ilkin Bizans hizmetinde idi. Osmanlılar, onu Bizans’tan kendilerine çekmeyi bildiler. Çünkü terakki beri taraftaydı. Bizans geriliğine batmıştı.

2- “Rumların da topları vardı” (Ahmet Refik: “Bizans önünde Türkler”s,402)Yalnız cephaneliklerde barut azdı” (keza); ve Bizans topları, kullanılması pek becerilemediği için, geri teperken kendi surlarına zarar veriyordu. Demek Bizans’ta eksik olan top değil, insan imanı idi.

3- Nihayet, bütün dehşetine rağmen Ürben’in “Şahi” adlı topu, Bizans’ı fetheden şey olmadı. “Bir gün patladı. Mucidini de, zabitlerini de öldürdü”. (Ahmet Refik, a.g.e.:402)

Devamını okumak için tıklayınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.