TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

29 Nisan 2013 Pazartesi

Osmanlılar okur-yazar değil miydi?

Geçen meşhur bir tarihçi çıktı, Osmanlılarda okur-yazarlığın çok düşük olduğundan bahsetti. Bunu da bağnazlığa bağladı. Ama ilk Kur’an emrinin “Oku!” olduğundan bahsetmedi. Ne diyelim, dilin kemiği yok. Ama rakamlar yalan söylemez.

Cumhuriyet istatistikleri 1927’de Türkiye’deki okur-yazar nisbetini % 8,1 verir. Fakat bu sayı hayli problemlidir. Acaba kasıt Latin harflerini bilenler midir? Zira 1903 Maarif Salnamesi’ne (yıllığına) göre, 19.929.168 nüfusun, 1.375.511’i talebedir. Bu sayının 868.879’u da ilkmekteptedir. Şu halde nüfusun %5’i ilkmektebe devam etmektedir. Orta, lise ve yüksek tahsilde veya gayrı resmî mekteplerde okuyan, hususi ders alan talebeler de vardır. Memur sayısı yüzbinleri bulur. 5-10 yaş arası çocuklar, nüfusun %10’u olduğuna göre, her 2 çocuktan biri talebedir. 1903’deki topraklardan 1923’te TC elinde kalanlar üzerinden hesap yapılırsa nispet artar. Zira burada yaşayan 12.516.308 nüfusun, 981.442’si ilkmektep talebesidir. Bu da nüfusun %8’i eder. Yeni rejimin verdiği okuryazar nisbeti, sadece ilkmektebe devam edenler kadardır. İstatistik mantığına göre geriye kalan nüfusun yarısının daha evvel mektebe gittiği düşünülecek olursa, okuryazar nisbeti %50’den aşağı olamaz. Çeyreği gitmişse, bu nisbet %30’lardadır. Şu halde iki istatistikten biri yalan söylüyor.

1908-1914 arası sadece İstanbul gazetelerinin günlük tirajı 100 binin epeyce üzerindedir. Taşra gazeteleri de canlıdır. 1928’de İstanbul ve Ankara gazetelerinin (zaten yeni rejim, yüzlerce gazeteden sadece üçüne izin vermiştir) tirajı 19.700’dür. Bu, Osmanlı devrinden daha düşük bir seviye demektir. Cihan Harbi’nde okumuş kitlenin cephelerde eritilmesi bir yana; harf inkılâbı sayesinde “okur-yazar” kesim, bir günde “okumaz-yazmaz” hâle gelmiştir.
Arab alfabesi zor mu?

Cemiyette okur-yazarlığın çok şey ifade etmediği; soyluların, papazların, hatta kralların bile okuma-yazma bilmediği, buna ihtiyaç duymadığı, okuma ve yazmanın bir zanaat olarak görüldüğü ve gerekirse ücret mukabilinde yaptırıldığı bir devirdir bu. Üstelik Şark kültüründe yazı değil, söz kıymet ifade eder. Sözlü kültür, yazılı kültürün önündedir. Her ne kadar “Hatırdan çıkar, satırdan çıkmaz” dense de, “İlim sudûrdan sutûra (kalbden yazıya) intikal edince zâyi olur” sözü tercih edilmiştir.

1927’de 13.650.000 nüfusun, okuryazar olmayan 1.347.0007’u on yıl içinde yeni harflerle okuma yazma öğrenmiştir. Okur-yazarların nüfusa nisbeti, 1935’de %15; 1960’ta %32; 1970’te %46’dır. Bu da yeni harflerin okur-yazar nisbetini arttırmakta yetersiz kaldığını gösterir. Bu nisbetin düşük olmasının sebebi, Arab alfabesinin zorluğu ve imkânsızlıklar değil; okuma-yazma istek ve ihtiyacının bulunmamasıdır. Zira normal zekâlı bir insan 3 ayda okuma ve yazmayı öğrenir. Arab alfabesinde bu müddet, Latin alfabesindekinden daha uzun değildir. Bu satırların yazarı Latin alfabesini 3 ayda sökmüş, üstelik sınıfın ilklerinden olduğu için kırmızı kurdele almış; Kur’an-ı kerim okumayı ise 15 günde öğrenmiştir.

Bir meselede hüküm verirken, hem zamanın şartlarını nazara almalı; hem de mukayese yapmalıdır. Acaba aynı yıllarda Avrupa’daki vaziyet nedir? 1890’da bu nisbet Rusya’da % 17’dir. İspanya, %39; İtalya, %45; Belçika, %74; Fransa, %78; Amerika’da %89,3; İngiltere, %92 okuryazara sahiptir. Osmanlı Devleti, şarklı bir imparatorluk olmasına rağmen, kendisine en çok benzeyen Rusya’dan çok ileride, İspanya ve İtalya ile aynı seviyededir.
Şifre harfleri

Osmanlıcanın, Latin harflerine göre zorlukları vardır, avantajları da vardır. Bazı harfler yazılır, ama okunmaz; bazıları yazılmaz, ama okunur. Fakat alışan bir kimse için matematik gibidir. Bazı formüller kafaya yerleştirildiği zaman iş kolaylaşır. Harfler birbirine bağlıdır. Bu sebeple stenografiktir, acele not tutmaya uygundur. Aziz Nesin’den Kenan Evren’e kadar çok enteresan kimseleri bu harflerle not tutarken görmüşüzdür. Harfler yuvarlaktır, gözleri yormaz. Eskilerde gözlük takan sayısı azdır. Üstelik çeşitli yazı türleri çıkarılabilir, sanata elverişlidir. Şifreli yazı yapılabilir. Üstelik Yemen’de, okuma ve yazmanın beraber öğretildiği bir usul sayesinde, okur-yazar olmayan yok gibiydi. 1862’den sonra kurulan ibtidaiyelerde bu usul tatbik olundu. Sağdan sola yazıldığı için insanın dengesine uygundur. İbrani, Süryani, Hind, Göktürk, Uygur, Japon ve Çin alfabeleri de sağdan sola yazılır. Bir tek Latin alfabesi soldan sağadır.

Câmi olan her köy ve mahallede bir hoca, dolayısıyla bir ilkmektep vardır. Erkek ve kız çocukların buraya gönderilmesi mecburidir. Sultan II. Mahmud’un bu yolda bir fermanı vardır. Câmi olmayan köyler, kışın veya Ramazan’da bir hoca tutar; bu, çocuklara okuma-yazma öğretir. 2-3 sene süren bu mekteplerde Kur’an-ı kerim ve tecvid, imlâ ve inşâ (yazı), ahlâk ve ilmihâl (din dersi), hesap ve biraz da tarih okutulur. Eski yazıda okumak başka, yazmak başkadır. Bazısı okur ama yazamaz. Çin’de böyledir. Osmanlı coğrafyasında okur-yazarlık nisbetinin düşük olduğu iddiası, inkılâbı haklı göstermek için yapılmış normal karşılanacak bir propagandadır. Ama bunu söyleyen tarihçinin, devletçe neşredilen ve kendisinin de editörlerinden olduğu Osmanlı istatistiklerini okumaması şaşılacak bir husustur.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
(Bu yazı, hocamızın kendi sitesinden alınmıştır.)

Cemil Meriç'ten: Demokrasi - 2

Atinalı senatörlerin toplandığı yer, Pnyx
Hristiyanlığa göre, her otoritenin kaynağı Tanrı’dır. İslâmiyet her otorite Tanrı’dan gelir demekle kalmaz, Tanrı’nın dışında otorite yoktur, der. Hükmeden Tanrı’dır, bu hakimiyet devredilemez. Tanrı her cismanî şefi, otorite ile doğrudan doğruya teçhiz eder. Şef, seçimle gelse de, durum değişmez. Yani Tanrı’nınkinin dışında gerçek bir cismanî otorite yoktur. Vardır demek, Tanrı’ya şerik koşmak olur. Şef, Tanrı’nın aletidir sadece. Halk, geniş bir tenkit hakkına sahiptir. Hükümet tasarruflarını istediği gibi eleştirir, ama onlara itaat etmekte devam eder. İslâmiyette her türlü istibdada, ahkâm-ı Kuraniye dışındaki her türlü keyfîliğe isyan etmek için birçok yollar vardır. Hak esastır.

İnsanlar doğuştan eşittirler, çünkü kuldurlar, fanidirler. Menfî bir eşitlik bu, hiçbir değer belirtmez. Sonra iman sayesinde yeni bir eşitlik kazanır, kardeş olurlar. Rabbin lütuflarından aynı ölçüde faydalanacaklardır: hukukî ve müspet bir eşitlik.

Kitap sahibi kavimler, İslâmın üstünlüğünü kabul etmek ve ona cizye ödemek şartıyla hudutlu fakat garantili bir hakka layık görülürler. Bu himaye ümmetin bir civanmertliğidir. Bir nevi misafirperverlik. Himaye edilenlerin daha az vazifeleri vardır, onun için hakları da daha azdır. Dinlerini devam ettirebilir, kendi kanunlarını uygulayabilirler.

Putperestlerin camiada yeri yoktur. Ama müslümanlar zaman zaman onları da korumuşlardır. Her kâfir veya putperest İslâmiyeti kabul eder etmez, misak’a dahil olur. İslâm cihanşümul bir dindir, bütün insanlara hitap eder. Kast da tanımaz, gerçek müslüman nazarında sosyal sınıf diye bir şey olamaz. Servet veya mevki ciddi bir değer taşımaz, her Müslüman her Müslümana eşittir.

Teşriî magister (emr) Kuran’ındır. Kazaî magister (fıkıh) bütün müminlerindir. Kuranî okur, ezberler ve ona göre hareketlerini ayarlarlar. Bir de icra kuvveti (hükm) var: hem medeni, hem dinî. Hükm, yalnız Allah’ındır. Bir aracı tarafından (şef) yürütülür. Bu şefin ne kazaî , ne teşriî bir gücü vardır.

Vatandaşlığı yapan kan ve toprak birliği değil, inanç birliği. Ümmetin avrupa dillerinde karşılığı yok. Hem siyasî hem dinî bir bağ bu. Kuran hem bir ibadet kitabı hem bir anayasa. Kuran’ın muhatabı bütün insanlıktır. Müslüman camiası milletlerüstü bir topluluk değil, dünyada yaşamak hakkına sahip tek “millet”tir. Fıkha göre her Müslüman bulunduğu herhangi bir Müslüman ülkenin vatandaşıdır. (Bkz. L.Gardet, La Cité Musulmane, Vrin, 1969).

Görüyoruz ki, İslâmiyetin anahtar-kavramı, eşitlik. Bu bir amaç değil, bir hak. Hürriyet, eşitliğin bir başka adı veya görünüşü. Sınıf kabul etmeyen bir dinde imtiyaz kabul etmeyen bir dinde kimin kime karşı hürriyeti? Batı, hürriyeti bir hata işleme hakkı olarak tanımlıyor. Müslümanın böyle bir hakkı yoktur. Çünkü o ebedi hakikatın, yegâne hakikatın, cihanşümul hakikatın emrindedir.

Gardet haklı: İslamiyet bir nomokrasidir. Batının fethe çalıştığı eşitliği, çoktan gerçekleştirmiş; fikir hürriyetin insanı insana saldırtan bir tecavüz silâhı olarak değil, bir ikaz bir irşad vasıtası olarak kabul etmiştir. Belki gerçek demokrasinin ta kendisidir İslamiyet. Ama Batı’nınkinden çok başka bir ruh ikliminde gelişen, çok başka meseleleri olan bir demokrasi.

Cemil Meriç
(Hisar Dergisi Sayı 98, Şubat 1972)

Cemil Meriç'ten: Demokrasi - 1

Magna Carta, 1215, İngiltere
Katıksız demokrasi, ayak takımının despotizmidir, diyor Voltaire. Demokrasinin temeli hırstır, diyor. Demokrasi adaletin temelidir, Vacherot’ya göre. Proudhon’a göre, ruhani ve cismani bütün iktidarların sona ermesidir.

Thierry için toplumun hayatıdır demokrasi. Tocqueville için, demokratik cumhuriyetlerin sonu manevi bir alçalıştır.

İki asır önce basılan bir ikonoloji kitabı, nazenini bir kadın olarak tecessüm ettirmiş: alnında asma yapraklarından bir taç, sırtında kaba saba giysiler; bir elinde nar, ötekinde yılanlar. Her çağ kendi rüyalarını, kendi emellerini söyletmiş kelimeye, her demagog kendi yalanlarını. Uğrunda sel gibi kan akıtılmış.

Nedir bu demokrasi? Homeros’un ahretindeki canlılar gibi, dokununca kaybolan bir hayalet mi? Genç bir sosyolog, demokrasiyi diğer siyasi rejimlerden ayıran ve yalnız ona ait olan önfaraziye nedir, diye soruyor: Hürriyet. Hürriyet, demokrasinin başlangıcında var; derece kabul etmez, kayıtsız şartsızdır. Hürriyeti meçhul bir istikbalde fethedilecek bir nesne olarak gösteren, diktatörlerdir sadece. Demokrasinin önfaraziyesi olan hürriyet, demokrasinin amacını da belirler: Eşitlik. Eşitlik gerçekleşemez, gerçekleşirse hikmet-i vücudunu kaybeder. Yerini anarşiye bırakır. Kısaca, demokraside hürriyet başlangıçta vardır, oysa eşitlik ulaşılması gereken bir amaçtır. Demokrasinin “ideal tipi” (saf tipi) budur, yazara göre. Demokrasiyi kavram olarak aydınlatmak, rejimin mantığını veya teorisini belirlemek isteyen bir tanım bu. Tarihteki demokrasileri anlamak ve demokrasilerin özlerinden ne kadar uzaklaştıklarını tayin etmek için onları bu saf tiple karşılaştırmak gerek. (Bkz. J. Freund, Le Nouvel Age, édit. M. Riviére, 1970)

İslâmiyet, bir teokrasidir, diyor Gardet, laik bir teokrasi, daha doğrusu bir nomokrasi (kanun hakimiyeti). Bu teokrasi, Kuran hükümlerinin hem tesbiti, hem de dünyevî ve siyasi planda genişletilmesidir. İslâmiyetin siyasî felsefesi iki kutupta toplanır: otorite ve eşitlik.

İslâmiyette otorite ile iktidar arasında ananevi bir ayırım yok. Umumiyetle ikisi de bir vakıa olarak kabul edilir. Ruhani iktidar Kuran bilgisine dayanır; Kuran’ı ve Sünneti bilen her müslüman, öteki müslümana eşittir. Ruhanî ile cismani içiçedir. İdeal İslâm sitesinde bütün müminlerin belli hakları vardır. Ehliyetleri olmak şartıyla sitenin bütün makam ve mevkilerine geçebilirler. Mevkiler ayrıdır, içtimai durumlar farklıdır, ama müminlerin mümin olmak haysiyetiyle hakları eşittir. İslâmda a priori bir imtiyaz ve sınıf mefhumu yoktur.

Hristiyan dünyasında söz konusu olan ilk büyük değer, insan kişiliği ve hürriyetidir. Sosyal hiyerarşi, tabiî hiyerarşinin bir uzantısıdır. Eşitlik nisbîdir.

Oysa, hür insan kavramı, İslâm için hukuki bir kavramdır, meteafizik bir kavram değil. Hürriyetin temeli, İslâm camiasının bütün üyeleri arasındaki çok güçlü ve sürekli bir inanç: tam bir hak eşitliği olduğu inancı. Bütün müminler, kanun karşısında eşittirler, çünkü kardeştirler. Kulun bütün haysiyeti mümin oluşunda; kul, mümin olunca hukukî bir statü kazanır, dilenciyi halifeye eşit kılan bir statü. İman Tanrı ile kul arasında tek taraflı bir mukavele. Mukavelenin kula yüklediği görev: Rabbin birliğini ikrar.

Cemil Meriç
(Hisar Dergisi Sayı 98, Şubat 1972)

28 Nisan 2013 Pazar

Osmanlı Bursası

Osmanlı Ankarası, 1799:
Hacı Bayram Camii ve Ankara Kalesi

Maria Argyra, çatal ve veba

II. Basileios
Tarihöncesi dönemlerden beri kullanılan kaşıklarla ve bıçaklarla kıyaslandığında, çatal çok yeni bir icat sayılabilir. İS 100 yılında, Ortadoğu'da saraylarda karşımıza çıkan çatallar, 1004 yılında Bizans İmparatoru II. Basileios'un yeğeni Maria Argyra'nın evlenip Venedik'e yerleşmesiyle birlikte, çeyizinde Avrupa'ya gelmişti. İtalyanlar, Tanrı'nın ona bahşettiği on parmak yerine bu metal aleti kullanan prensese karşı büyük bir öfke duymuş, aralarında genç kadının vebadan ölümüne ilahi adalet olarak yorumlayanlar bile çıkmıştı.

Metis, "Ayvayı Yedik"
Ajanda 2013, sf. 67

Osmanlı'dan Önce Onlar Vardı:
Türkiye Selçukluları

Geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları'ndan yine çok önemli bir kitap çıktı. Prof. Dr. Mehmet Ersan ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Alican'ın hazırladığı kitapta konu Türkiye Selçukluları. İsmi de kapağı da içeriği de özenle hazırlanmış. Anadolu'nun Türk yurdu haline gelmesinde emekleri aşikar olan Türkiye Selçukluları, 352 sayfa boyunca titizlikle aktarılmış. Gerçekte kim oldukları ve Osmanlıların arka planını nasıl oluşturdukları tüm ciddiyetiyle ele alınıyor. İlber Ortaylı hoca bugünkü köşe yazısının bir bölümünde kitaba değinmiş ve şunları yazmış:

"Çok kısa zamanda Türkler sayıca ve nüfusça bütün bölgelere hem kentlerde, hem kırsal bölgede ve hatta yarıgöçebelerin yaşadığı mıntıkalarda hükmettiler. Türkiye Selçukluları tarihin ilginç bir oluşumudur. Askeri yapılarını anayurtlarından taşıdılar. Devlet sistemlerinde ve kentte İran medeniyetinin kaçınılmaz izleri görülür. Hem daha önce İran’da hem de Anadolu kıtasında Müslüman bir kitle olarak göze çarptılar. Bu onların kendi gibi Müslüman ülkesi olan İran’da başka, Anadolu’da da daha başka boyutlarda ilişkilere sahip olmasını ortaya çıkardı. 12 ve 13’üncü yüzyılın büyük olayı Haçlı Seferleri’ne önce onlar direndiler. Memlukların aksine Moğol istilasını ise bertaraf edemediler. Lakin siyasi, kültürel hayatlarını İran ve Orta Asya ve bugünkü Mezopotamya’nın aksine fazla yıkılıp dağılmadan koruyabildiler. Osmanlı’dan önce Türkiye’yi Selçuklular kurdu. Claude Cahen, Osman Turan gibi klasikleşen tarihçilerin yanında daha popüler bir üslupla kaleme alınan, Mehmet Ersan ve Mustafa Alican’ın kaleme aldığı “Osmanlı’dan Önce Onlar Vardı: Türkiye Selçukluları” kitabı var. Hem siyasi tarih bölümüne hem de kurumlar tarihine bakmakta yarar var. Üstelik bibliyografyası da devamlı okuma yapanlara yararlı olacaktır."

26 Nisan 2013 Cuma

Türk Tarihçiliği ve Kültür Dünyasında
Yılmaz Öztuna


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Kültür Müdürlüğü, kısa bir süre önce (9 Şubat 2012) hayata veda eden tarihçi Yılmaz Öztuna’yı anma programı düzenliyor.

28 Nisan 2013 Pazar günü Fatih ilçesindeki Ali Emirî Efendi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan program, saat: 13:00’te başlayacak.

Programda, açılış konuşmalarının ardından, Yılmaz Öztuna’nın hayatını özetleyen kısa belgesel film gösterilecek.

Belgesel gösteriminin ardından, 2 oturum hâlinde gerçekleştirilecek olan panele geçilecek.

Panelin 1. Oturumuna Doç. Dr. Ali Satan başkanlık edecek. Bu oturuma konuşmacı olarak katılacak olan Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, “Yılmaz Öztuna'nın Türklerin Tarihine Bütüncül Bakışı”; Prof.Dr.Zekeriya Kurşun, “Arap Tarihçilerinin Bir Kaynağı Olarak Öztuna'nın Osmanlı Tarihi”; Prof.Dr.Cezmi Eraslan, “Sultan II. Abdülhamid ve Yılmaz Öztuna”; Doç. Dr. Mustafa S. Küçükaşçı da “Yılmaz Öztuna'nın Devletler ve Hanedanlar Kitabını Tarih Yazımında Nereye Koymalıyız?” başlıklı tebliğini sunacak.

Saat: 15.30’da başlayacak olan 2. Oturumun başkanlığını ise Doç.Dr.Okan Yeşilot yapacak. Bu oturuma konuşmacı olarak katılacak olan Prof.Dr.Ruhi Ayangil, “Türk Musikisi ve Yılmaz Öztuna”; Yağmur Tunalı, “Yılmaz Öztuna'nın TV Tarih Programları”; Dr. İsmail Kapan, “Baş Yazar Olarak Yılmaz Öztuna” ve Dr. Said Başer de “Yılmaz Öztuna'nın Tarih Tezi” başlıklı tebliğini sunacak.

Kaynak: Kültür A.Ş

Türk ve Yunan bayraklı
meşrutiyet kartpostalı

"Yaşasun Kânûn-ı Esâsî."

Batılılardan eski bir Avrupa haritası

Posta pulu: Hilal-i Ahmer Cemiyeti
(Türk Kızılayı)

25 Nisan 2013 Perşembe

Risâle fî Etvâr’is-Sülûk ilk kez Türkçe'ye çevrildi

Osmanlı toplumu içerisinde toplum bireylerinin psikolojik-psikiyatrik terapi merkezleri, ruh-sinir dengesi bozulan kişilerin tedavi görüp rahatlayıp ferahladığı tekke ve zaviyeler; şeriat dairesinde olmakla beraber, dinin daha estetik bir formunun ve Fıkıh İslamı yerine daha billur ve latif bir dindarlığın yaşandığı mekânlar olmuşlardır. Medresenin katı tutumları ve dinsel metinleri yorumlamadaki tavizsizliği, halkın içerisindeki farklı görüşleri kendi içerisinde barındırmak bir yana dışlayıcı ve dışarıda bırakıcı olması; halk indinde, kimi zaman da sultanlar katında tasavvufi görüşleri daha muteber bir hale getirmiştir. Yunus Emre’nin Divân’ı, Mevlânâ’nın Mesnevî’si ve bu tarzda kaleme alınan (mesela Bektaşi meşreplilerin yazdıkları) eserler, insan anlayışları açısından şeriatın daha latif bir yorumunu verirken daha evrensel ve kuşatıcı da olmuşlardır.

Risâle fî Etvâr’is-Sülûk, zengin muhtevası ile tasavvufun bütün konularını erbabının deyim ve deyişlerine uyarak kullanan Cemâlî’nin, hem kendi zamanında hem de kendisinden sonra yaygın etki bırakmış bir eseridir ve bir “toplumsal bellek vesikası” olarak kabul edilmelidir.

Tahkîk-Tedkîk-Neşr: Mehmet Sait Toprak
429 sayfa, 55 TL.
okuyanus.com.tr/kitap/risale-fi-etvaris-suluk-manevi-tekamul-mertebeleri

21 Nisan 2013 Pazar

21 Nisan'ı 22 Nisan'a (1453) bağlayan gece: Kadırgalar Haliç'te

İlber Ortaylı'nın bugünkü köşe yazısının bir bölümü, tarihimizde 560 yıl öncesini aktarıyor. 22 Nisan 1453 günü Tursun Bey ve Kritovulos gibi iki önemli vakanüvisin ifadesiyle, Bizanslılar Haliç'te altmış küsür parça kadırgayı görüyor. Haliyle şaşkına uğruyorlar. Bizanslı tarihçi Dukas, bu kadırgaların 60'tan fazla olduğunu yazar.

Fetihle ilgili ayrıntılı olarak son dönemde iki ciddi kitap yayımlandı. Bunlardan biri Feridun M. Emecen'in Timaş Yayınları'ndan çıkan "Fetih ve Kıyamet: 1453" adlı kitabı. 400 sayfalık kitapta ilk kez yayınlanan belgeler dışında çok detaylı bilgileri de okuyabilirsiniz. Kaynak kitap niteliğinde olduğu su götürmez bir gerçek.
Diğer kitap ise çok yakın bir zaman önce Kabalcı Kitabevi tarafından yayımlandı. "İstanbul'un Fethi" adlı kitap bir Dukas kroniği. Dolayısıyla fethe Bizanslılar gözüyle bakmak ve tarihi gerçekleri bir de onların gözünden, kaleminden okumak için temel kaynak niteliğinde.

İlber hoca, gemilerin karadan yürütülmesi meselesi hakkında yapılan ve bitmek bilmez tartışmalar için şöyle demiş köşe yazısında: "Gemilerin karadan yürütülme meselesini tartışanlar memleketimizdeki amatör tarihçilerdir. Zira çekilen gemilerin çekilemez cinsten olmadığı anlaşıldığı gibi tartışılan iki-üç güzergâhın da bu ameliyeye müsait olduğu görülüyor."

Devamında ise şu önemli "okuma önerileri" yer alıyor: "İstanbul’un fethi üzerindeki münakaşaların çoğu zaman İstanbul’un topografyasını ve o dönemin kaynaklarını yorumlayıp değerlendirmemekten ileri geldiği söylenebilir. Türk tarihçilerinden Feridun Emecen’i ve klasik yazarlardan Steven Runciman’ı bu konuda okumayı tavsiye etmek mümkündür."

19 Nisan 2013 Cuma

İsmet Özel'in "barış süreci"yle ilgili yorumu



İstiklal Marşı Derneği Genel Başkanı İsmet Özel'in 28 Mart 2013 günü KONTV'de katıldığı bir programdan.

Konuşmanın tamamı için
:
istiklalmarsidernegi.org.tr/Video.aspx?VID=66

16 Nisan 2013 Salı

İslam Orduları

Tarihin en büyük savaşlarının ayrıntılı dökümleri, hasım kuvvetlerin stratejileri, taktikleri, askerî harekâtın düğüm noktaları. Dünyadaki çeşitli orduların üniforma, teçhizat, tarih ve teşkilatı, geçmişleri ve bugünleri.

Ortaçağ boyunca Hıristiyan Avrupa'nın gerçek anlamda tek alternatifi ve 'medeni' komşusu İslam dünyasıydı. Arap halklarının 7. yüzyılda İslam'ı kabul etmelerini müteakip bir fırtına gibi Arabistan'dan çıkmaları dünya tarihinin en olağanüstü dönüm noktalarından biridir. Yüzyıl sona ererken İslam halifeleri Atlantik Okyanusu'ndan Hindistan'a, Güney Arabistan'dan Orta Asya'ya kadar uzanan, Roma İmparatorluğu'ndan bile daha geniş bir coğrafyaya hükmediyorlardı. Avrupa ile Hıristiyanlığın en uzun ömürlü ve kökten rakibi sıfatıyla Batı kimliğinin gelişiminde de belirleyici bir rol oynayan İslam ehlinin başarısında, askeri teşkilat ve taktiklerin en hayati unsurlardan biri olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Birinci Haçlı Seferi 1099'da Ortadoğu'ya ulaştığı esnada, İslam kültürü Araplar, Farslar ve Türklerin başını çektiği çok sayıda etnik grubu özümsemiş bulunuyordu. Bu toplumların her biri İslam harbiyesine değişik özellikler kazandırdılar. İslam askeri tarihi konusunda dünyanın en önemli isimleri arasında yer alan David Nicolle, bu eserinde İslam'ın doğuşu ile Birinci Haçlı Seferi arasında geçen beş yüzyıl boyunca İslam ordularının gelişimini, teşkilat, kılık-kıyafet ve teçhizatını mercek altına alıyor. Çok sayıda renkli fotoğraf, çizim ve 20. yüzyılın önde gelen tarih illustrator Angus McBride'ın eseri sekiz levha ise Müslüman savaşçıları yeniden hayata döndürüyor.

David Nicolle
İslam Orduları (600-1100)
Osprey Askeri Tarih Dizisi
İş Bankası Kültür Yayınları, 56 sayfa, 19 TL.

Anadolu'da Roma Hakimiyeti

Roma, Anadolu'ya resmen ayak bastığı MÖ 129'dan itibaren farklı kesimlerin katıldığı çok çeşitli isyan ve huzursuzluklarla baş etmek zorunda kalmıştır: bir ütopyanın peşinden gidenler, bir gecede 80.000 Romalıyı katleden şehirler, korsanlar, haydutlar, araba yarışı takımlarının taraftarları, din adına öldürenler, bir sahte imparatorun ardına takılanlar...

Elinizdeki kitap yaklaşık 700 senelik Roma hâkimiyeti süresince meydana gelmiş bu olayları sebep ve sonuçlarıyla incelemenin yanında, Roma'nın Anadolu'da düzen ve sadakati sağlamaya yönelik uygulamalarını ortaya koymak amacını taşımaktadır. Benzer çalışmalardan farklı olarak, ele aldığı uzun zaman dilimi ve geniş coğrafya vasıtasıyla okuyucuya kapsamlı bir bakış açısı sunmak da yine bu kitabın hedefleri arasındadır. Okuyucu Roma İmparatorluğu'nun hem acımasız yönü ve idari başarılarına, hem de Anadolu'nun fatihiyle mücadelesi ve kader ortaklığına şahit olacaktır.

Gürkan Ergin, Anadolu'da Roma Hakimiyeti
(Direniş ve Düzen)
İş Bankası Kültür Yayınları, 666 sayfa, 28 TL.

11 Nisan 2013 Perşembe

İsmet Özel: "Bizim millet olarak gücümüz parlamentarizmden geçiyor."



İsmet Özel: Bizi birileri çocuk yerine koyuyor. Anlamaz zavallı bihaber fukaralar olarak bize muamelede bulunuyor. Bizim insan olarak çocukluk çağından çıktığımızı aklı başında yetişkinler olduğumuzu göstermemiz lazım. Bize bir teklif geldiği zaman sebebini soralım: Niçin bunu kabul ettirmek istiyorsunuz? Niçin Türkiye'de başkanlık sistemi istiyorsunuz? Niçin parlamenter düzeni ve işleyişi zayıflatmak istiyorsun? Bizim millet olarak gücümüz parlamentarizmden geçiyor. Bizde bir takım ağzı yayık insanlar milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasından bahsediyor. Milletvekili dokunulmazlığını bir tarafa bırakın milletvekili dokunulmazlığının tahkim edilmesi lazım. Ama siz sümüğünüzü bile silemeyeceğiniz insanları milletvekili yaparsanız tabi onların dokunulmazlığını istemezsiniz.Türkiye milletvekillerine çok şey borçludur. Biz bugün milli bütünlüğümüzü koruyabiliyorsak. Yani Türkiye'de bir Kürt Meselesi olmadığını birileri iddia edebiliyorsa bu parlamentarizm dolayısıyladır. Çünkü 1920'de açılan meclisteki Kürdistan milletvekillerine kafirler teklifte bulundular: 'Sizin için ayrı bir rota kanal açalım' dediler. Ama Kürdistan milletvekilleri: "Hayır. Biz diğer milletvekilleriyle aynı kaderi paylaşıyoruz. Biz bütünlükten ayrılmayacağız" dedikleri için kafirler etkisiz kaldı. Bizim parlamenterliğimiz o kadar önemlidir ki onu kıytırık bir şey haline sokmak yerine tahkim etmek lazım. O zaman da bir adam milletvekil olduğu zaman adamlığını ispat etmelidir. Köpekliğini değil. Bir insanın milletvekili olması demek başı dik, Tevfik Fikret'in dediği gibi, "irfanı hür bir şairim" diyor ya, hürriyetini elinde bulunduran bir insanın milletvekil olması caiz olması lazım. Yani, lâ yecûz şu anda.

Soru: Başkanlık sistemiyle siyaset kapısı kapanmaya mı çalışılıyor, yani Amerika'daki gibi herhalde düşünüyorlar. Cumhuriyetçiler ve demokratlar deyip iki uçta tamamen Amerika'nın elinde bütün siyaset kapıları kapanmış mı olacak? Yani bunun için mi acaba...

İsmet Özel: Onların düşündükleri tek şek Türkiye'nin haritadan silinmesi. Türk idaresinin tasfiye edilmesi için hangi imkanlar yoklanmalıdır. Üç ay başkanlık sistemi yürürlükten kalır ondan sonra kaldırırlar...Mühim olan (onlar için) Türkiye'nin dağılmasıdır.

Ses kaydının tamamı için:
www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Ses.aspx?SID=2

10 Nisan 2013 Çarşamba

İlber Ortaylı Seyahatnamesi:
Bir Tarihçinin Gezileri

"Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" diye sorar dururuz. Peki ya hem çok gezilip hem çok okunuyorsa?

İlber Ortaylı yepyeni ama şimdiye kadar okuduklarımızın dışında bir kitap geliyor. Timaş Yayınları'ndan çıkacak kitap bir seyahatname özelliği taşıyor. Hocanın tarihçiliği dışında seyyahlığı da meşhurdur ve anlatmak ne sıkılır ne de yorulur. Leziz bir üslupla, harikulade bir gezintiye çıkacağımızı düşünüyorum.

“Seyahat etmek benim gençliğimden, hatta ta çocukluğumdan beri heyecanlandığım bir uğraştır. Görmek, harita üzerinde tespit ettiğim yerlere gitmek, coğrafya öğrenimimde benim için vazgeçilmezdir. Türkiye gibi önemli bir coğrafyayı ve tarih alanını öğrenmek için onun kuzeyindeki Güney Rusya ve Kafkasya, doğusundaki İran ve Hindistan, güneyindeki Suriye, Filistin ve Mezopotamya’nın yanı sıra Balkanları ve Akdeniz ülkelerini anlamak da kaçınılmazdır.”
- İlber Ortaylı

Bilgi ve satın almak için: Timaş

9 Nisan 2013 Salı

Osmanlı'da Başıbozuklar

Black Bashi Bazouk, Jean-Leon Gerome, 1869.


Bashi Bazouk Chieftain, Jean-Leon Gerome, 1881.

20. yüzyılın başlarında İstanbul / Yeşilköy




1900-1930 arasında Unkapanı köprüsü


Umman'da Kapışan İmparatorluklar
Osmanlı ve Portekiz

Bu kitap, yönetim merkezlerinden binlerce kilometre uzaklıktaki Hint Okyanusu'nda kapışan -zaman zaman anlaşma yolları da arayan- iki İmparatorluğun yayılmasını, o yöndeki stratejisini ve çevresindeki yapılanmasını konu eden çalışmaların bir bileşiminden oluşmaktadır; Salih Özbaran'ın 1960'h yıllardan beri sürdürdüğü incelemelerin esinlendirdiği yansımalardır.

Tarihleri daha çok din merkezli düşmanlık üstüne kurgulanmış olan Osmanlı ve Portekiz İmparatorluklarının yöre halklarına karşı benzer tarafları ve çıkarları da vardı: Açılma dürtüsü yaratan gâzâ, Sultanlığın/Kraliyetin kapılarındaki çıkar beklentileri, ele geçirdikleri limanlardan ve yayıldıkları topraklardan bütçelerine kattıkları gelir aynı yöntemlerin ürünüydü.

Özbaran, bir yanda Süleyman Paşa'nın Hindistan sahillerinden eli boş dönüşünü, Pîrî Reis gibi ünlü bir denizci ve bilginin 80'i bulan yaşında SULTAN fermanıyla giriştiği Hint seferi sonucunda kellesini kaybetmesi, okyanusta tüm gemilerini yitiren denizci ve coğrafya bilgini Şeydi Ali Reis'in kara yoluyla ülkesine dönmesini zorlayan UMMAN serüvenini ve padişahların ücretli askerleriyle egemenlik kurmaya çalıştıkları Arap ve Afrika dünyalarında karşılaştığı direnç ve doğa engellerini açıklamakta; öte yandan, derya yüzündeki üstünlüklerini zamanla kaybedecek olan Portekizlilerin maceralarını ve kurdukları deniz imparatorluğunu aydınlatmaya çalışmaktadır.

Basım Tarihi: Ocak 2013
Editör: Necip Azakoğlu
Sayfa Sayısı: 328
Fiyat: 22,00 TL
Bilgi için: Tarihçi Kitapevi

4 Nisan 2013 Perşembe

1970'lerden: Şehremini Lisesi

İlk olarak 1950-51 yılları arasında "Uygulama Ortaokulu" olarak İstanbul'un Fatih ilçesinin Çapa semtinde açılmıştı. Sonra Şehremini Ortaokulu oldu. 1970-71 yıllarında lise, 2005 yılından sonra ise Anadolu lisesi oldu. Bu fotoğrafı bulunca duygulandım zira mezun olduğum lisedir. Bu fotoğraf 70'li yıllardan.

3 Nisan 2013 Çarşamba

İlber Ortaylı: "Türk ismini ve Türk kimliğini taşıma, tanıma ve bununla onur duyma hakkım vardır."



Biliyorsunuz yakın zamanda bir bildiri yayınlanmış ve İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Alev Alatlı gibi akademisyenlerin yanı sıra, Osman Pamukoğlu, Hasan Celal Güzel, Hüsamettin Cindoruk, Yaşar Okuyan, Talat Şalk, Mustafa Destici ve Edip Başer gibi eski askerlerle politikacıların, toplamda ise 300'den fazla bilim, devlet, siyaset ve edebiyat adamı bu bildiriyi imzalamıştı.

"Aşağıda imzası bulunan bizler Türk Milleti'nin aklı selimine sesleniyor, tarihin bu dönemecinde Türk milleti adına hareket edenleri uyarıyoruz!" diye başlayan bildiriyi imzacılar adına İskender Öksüz okumuştu. Bildiride şunlar yer alıyordu:

1- Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz.

2- Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz.

3- Anadolu coğrafyasında Selçuklu ile başlayın Osmanlı ile devam eden Türk Milleti'nin kesintisiz egemenliğini esas alan büyük Atatürk'ün kurduğu milli devlet yapısı ortadan kaldırılamaz.

Video'da İlber Ortaylı, neden bu bildiriyi imzaladığını gayet kısa ve öz biçimde anlatıyor.

2 Nisan 2013 Salı

Tarih dergilerinde Nisan 2013




Bu ay özellikle tarih dergilerinde ek yarışı söz konusu. Atlas Tarih "II. Abdülhamid ve 31 Mart Olayı" albümü, Derin Tarih "Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini" kitabı, Yedikıta ise "Diyarbakır'da Bir Osmanlı Kermesi (1904)" kitapçığı hediye ediyor. "Türk" kelimesinin kullanımının iyice zorlaştığı şu dönemde önemli konular ve ekler bunlar. Özenle okuyunuz, saklayınız.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Ali Çimen ile söyleşi: Tarihi değiştirenler, araştırma, internet ve bilgi kirliliği

Daha önce Osman Öndeş, Dr. Evren Kutlay, Doç. Dr. Necmettin Alkan ve Emine Çaykara ile yaptığım söyleşilerden sonra epey ara verdiğimi düşünerek, yıllardır yazdığı araştırma kitaplarıyla popüler tarihin önemli yazarlarından biri olan Ali Çimen ile kısa bir söyleşi yaptım. Kendisinin bilhassa "Tarihi Değiştiren" serisini her okuyucu için büyük fırsat olarak görüyor, yıllardır istifade ediyorum. Umarım bu söyleşi henüz kendisinin kitaplarıyla tanışmamış olanlar için de bir adım olur. 1971 doğumlu Ali Çimen, gazetecilik kariyerini halen Fransa′da, uluslararası haber kanalı EURONEWS′in Haber Merkezi′nde sürdürüyor. Uluslararası basın kartı sahibi olan Ali Çimen, İngilizce, Almanca, Hollandaca ve Fransızca biliyor. Söyleşiye geçelim...

Öncelikle bu küçük söyleşiye vakit ayırma nezaketiniz için çok teşekkür ederiz. Şuradan başlayalım, "Tarihi Değiştiren" serisi için ilk fikir nasıl ortaya çıktı? Bu hayaliniz miydi yoksa popüler tarihe olan merak dolayısıyla mı kaleme almak istediniz?
Ben teşekkür ederim... Hayalden ziyade mesleki bir ihtiyacın bir projeye dönüştürülmesi diyebilirim. Şöyle ki, yaklaşık 20 yıldır gazetecilik yapıyorum. Alanım uluslararası hadiseler, mesleki tabirle dış haberler. Dolayısıyla, yazdığım kitaplarda bahsi geçen konuları bir gazeteci olarak da bilmek durumundayım. Sık sık bu konularda okumalar yapmak için Türkçe kaynak aradığımda, çok fazla yol alamıyordum. Mevcut kitaplar ya kötü tercüme edilmiş, ya yanlı ya da içerik olarak istediğim zenginlikte değildi. Popüler tarih konusunda böylesi bir boşluk ve ihtiyaç olduğunu zihnimin bir kenarına not etmiştim. Derken 2003 yılında TIME dergisinde, “Tarihi Değiştiren 80 Gün” başlıklı bir dosya okurken, amiyane tabirle zihnimde bir şimşek çaktı. Oradan hareketle böyle bir seri planladım. Tarihi Değiştirenler Serisi’nden önce de yine popüler tarih içerikli üç kitabım vardı. O zeminden hareketle başladım ve şükür, seride 11. kitabı geride bıraktık. Şimdilik 15'e dek sürdürmeyi planlıyorum.

Biz tarih okuyucuları için üzerinde hassasiyetle durduğumuz bir nokta var. Tarih kitapları okurken üslup oldukça önemli. Sizin kitaplarınızda akıcı bir üslup söz konusu. Bunu neye borçlusunuz?
Teşekkür ederim ancak çok sık karşılaştığım bu sorunun net olarak cevabını ne yazık ki ben de bilmiyorum... Çok farklı türde çok fazla kitap okudum, okuyorum. Yılların birikimidir belki de. Tabi büyüdüğünüz ortamlar, eğitim şekliniz, arkadaş çevreniz, dostlarınız, insanın genel karakterini belirlediği gibi, üslubunu da belirliyor kanımca.


İnternet maalesef bilgi kirliliğini beraberinde getiriyor. Üstelik bu kirlilik gün geçtikçe artmakta. Bir tarih araştırmacısı, internetten nasıl yararlanır?
Nerede balık tutacağınızı bildiğiniz sürece mesele yok. Dikkatli ve özenli araştırmacılara, internet sınırlı da olsa güvenilir mecralar sunuyor. Birçok ülkenin ulusal arşivindeki, tabi üzerindeki gizlilik sınırlaması kaldırılmış olan belgelere, yazışmalara, fotoğraflara ulaşabiliyorsunuz. CIA’nın bile! Önemli olan ne aradığınızı bilmek ve tabi ki bu kaynakları sunan ülkelerin dillerine hakim olabilmek. Ne yazık ki Türkçe arşiv konusunda internet ortamı pek zengin değil. Türkiye’deki kurumların ‘kurumsallaşması’ tamamlanınca bu imkanlar da zenginleşecektir, eminim. Ben kaynak araştırmasının yanısıra, yazdığım konulardaki uzmanlara ulaşmak açısından internetten fazlasıyla istifade ediyorum. Bir e-mail ile dünyanın herhangi bir noktasındaki bir üniversitenin seçkin isimlerine ulaşabilmeniz olası. Ama itiraf edeyim ki gazeteci kimliğim, kitap yazma sürecinde birçok kapıyı daha kolay açmama imkan tanıyor.

Peki okuyucu, tarih araştırmalarında internetten nasıl yararlanmalıdır?
Almanca, İngilizce ya da Fransızca dillerinden birini biliyorsa, bu dillerde yararlanabileceği ve güvenilir neredeyse sayısız kaynak, makale, site vb var. Kişinin ilgi alanına göre değişir.

"Tarihi Değiştiren Gizli Servisler", gölgede kalmış birçok konuyu özenle sunuyor. Bu kitabınızın başka dillerde yayımlanmasını ister miydiniz? Mesela özellikle Türkiye dışında hangi ülkede çok okunsun isterdiniz?
Her yazar gibi ben de ne kadar çok geniş kitlelere ulaşabilirsem, o kadar memnun olurum. İşin doğasında bu var. Şu an Azerbaycan’da kitaplarımın çok okunduğunu biliyorum mesela. Bazı ülkelerle de yayım hakkı için görüşmeler sürüyor.

"Tarihi Değiştiren Kadınlar" arasında sizce en fazla iz bırakmış karakter hangisi, neden?
İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth sanırım... Bir başına kurtlar sofrasındaki ülkesini ayağa kaldırıp, dünyanın süper güçlerinden biri olmasının zeminini hazırlamış.

Bir film senaryosu yazmak isteseydiniz, "Tarihi Değiştiren Askerler"den hangisini seçerdiniz, neden?
Büyük İskender’i ya da Halid bin Velid’i seçerdim sanırım. Ama İskender’i Oliver Stone çekti ki zaten o filme de bayılırım. Fazlasıyla da gerçekçidir. Tarih meraklılarına şiddetle tavsiye ederim. İskender 33 yaşında ve kısa bir sürede bilinen dünyanın neredeyse yarısını ele geçirmiş sıradışı bir insandı. Kanuni başta olmak üzere kendisinden sonra gelen bir çok kudretli isme ilham kaynağı olması boşuna değil. Halid bin Velid ise neredeyse irili ufaklı 100 kadar savaşa girerek hepsinden muzaffer çıkarak başlı başına tarih yazmış bir isim. Amiyane tabirle, savaş meydanlarının Messi’si...

Uzun zamandır ciddiyetli ve yerli bir istihbarat romanı ile karşılaşmamıştık. "Kırık Heykel" fikrinin nereden çıktığını, bunun dışında Ali Çimen'in roman yazmaya devam edip etmeyeceğini de merak ediyoruz.
Roman yazmak hep hayalimdi ama nasıl derler, kendimce hazır olmayı bekledim. Yazarlık büyük sorumluluk, gazetecilik gibi değil. Şöyle değil... Eskiden çalıştığım gibi bir gazeteyi ya da şu an çalıştığım gibi bir haber kanalını sadece ben olduğum için okumuyor, izlemiyorlar. Ben orada büyük bir paketin bir parçasıyım sadece... Ama yazarlıkta direk odak oluyorsunuz. Kişiler, sadece sizin ortaya çıkardığınız bir şeye paralarını ve vakitlerini ayırıyorlar ve bunu bir beklentiyle yapıyorlar. Bu gerçekten büyük bir sorumluluk. O yüzden roman konusunda ince eleyip sık dokudum. Romanın içeriği de çok dinamik olduğu için bu hassasiyet daha da arttı. Umarım okurlarda, bir sonraki yazacağım romanı da okumak isteği uyandırabilirim. Ve evet, devam edeceğim. Popüler tarih kitapları da devam edecek. Onu kendi çapımda çok önemli bir hizmet olarak görüyorum. Ülkemizde ne yazık ki komplolardan ve dünya tarihine bir bütün olarak bakmamaktan kaynaklanan bir tarih anlayışı çarpıklığı var. Kendimce bunu tamir etmeye çalışıyorum. Ama yazarlık mesaimin büyük bir bölümünü romana ayıracağım. Şimdilik politik gerilim alanında devam etmek istiyorum. Kırık Heykel de bunun ilk örneği oldu. İçerik konusundaysa Türkiye ile İsrail arasında yaşanan krizden ve Arap Baharı’ndan ilham aldığımı söyleyebilirim. Okuyuculara heyecan dolu ve gerçekçi bir macera sunabildiysem, kendimi mutlu sayarım.

"İpler Kimin Elinde?" yanılmıyorsam ilk kitaplarınızdan biriydi. Uzun yıllar geçti, 2013'teyiz. Bu kez biz soralım, sizce ipler kimin elinde?
Evet ilk kitabımdı. 2000 yılında çıkarmıştık. Dünya’da yaygın olarak bilinen ya da üzerinde konuşulan komplo teorilerini masaya yatıran popüler bir çalışmaydı ve bu alanda Türkiye’de yazılan ilk kitaptı. Ama sonradan bu türden kitaplar ne yazık ki bir furyaya dönüştü ve Türkiye’de ciddi anlamda bir algı bozulmasına yol açtı. Amerikalıların Ay’a gitmediğinden tutun da dünyayı sadece bir takım gizli örgütlerin yönettiğine, piramitlerin uzaylılar tarafından inşa edildiğine varıncaya dek birsürü zırva, genç dimağlara pompalanmaya başladı. Tarih ciddi bir disiplindir, böyle magazinel yaklaşımları kaldırmaz. Bu yüzden o kitabın baskısına son verdik. Halen bile “Amerikalılar Ay’a gitmemiş, bizi kandırıyorlarmış hocam! Nedir işin aslı?” gibisinden mailler ya da imza günlerinde sorular alıyorum. Söylemekten yoruldum ama bu vesile ile birkez daha belirteyim: Ay’a gitmemiş olmasalardı, bugünkü Amerika olmazdılar...

Son sorumuz gelecek üzerine olsun. Ali Çimen tarihçiliğimizin ve araştırmacılığımızın geleceği hakkında neler düşünüyor ve neler hayal ediyor? İçtenlikli cevaplarınız için çok teşekkür ederiz.
Hakan Eldem, Cemil Koçak, Mehmet Ö. Alkan gibi çok kaliteli tarihçilerimiz var. Akademik dünyanın bu önemli isimleri, tarihin geniş kitlelere sevdirilmesinde önemli işler yapıyorlar. Aynı yayınevini paylaşmaktan onur duyduğum İlber Ortaylı, Kemal Karpat ve Halil İnalcık hocalar zaten malümunuz... Gençlere nasıl ilham verdiklerini ve tarihi sevdirdiklerini bizzat gözlemliyorum. Türkiye’nin normalleşmesi ve bölgesindeki duruşunun düzelmesi ve ülkenin zenginleşmesiyle birlikte tarihe olan ilgi giderek artıyor. Bunda popüler dizilerin ve Türkiye’nin Osmanlı geçmişinin uluslararası ilişkilerde daha sık hatırlanır olmasının da payı var. Özetle, tarih disiplini açısından gelecek parlak görünüyor. Ben de geçmişe kurulan bu köprünün ayaklarından biri olmaya çalıştığım için mutluyum. Bu kıymetli imkan için ben teşekkür ederim.

Söyleşiyi hazırlayan: Yağız Gönüler
Ali Çimen: Timaş / Twitter