30 Mayıs 2013

Cem Dergisi, 12 Ekim 1912


Osmanlı dönemi ilk siyasi mizah dergilerinden Cem, 12 Ekim 1912.

Fatih Sultan Mehmet Sergisi açıldı


Topkapı Sarayı Müzesi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi ve İstanbul Kültür Müdürlüğü'nün ortak çalışmasıyla Silahtar Hazinesi'nde açılan sergide, Fatih Sultan Mehmet'in eşyaları ve portrelerinden oluşan 11 eser yer alıyor.

Sergideki eserler, Fatih Sultan Mehmet'in, Nakkaş Osman tarafından resimlenen "Kıyafetü'l insaniye fi şema'ilü'l Osmaniye" portresi, Fatih Sultan Mehmet'in gençlik yıllarına ait Türkçe ve Yunanca yazı denemeleri, tuğraları ve portre çizimleri bulunan defter, Eyüp Ensari Türbesi'ni ayakta tutmak için vakfa bağışladığı arazilerin vakfiyesi, Ayasofya Mahallesi'ndeki evine bitişik araziyi talep eden Azize Hatun'a temlik edilen arazi ile ilgili vakfiyesi, Babanoğlu Ali'ye yazdığı fermanı, iki zırhlı kaftanı, vefatında üzerinde bulunan kaftanı ile kılıcından oluşuyor.

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Musa Duman, açılışta yaptığı konuşmada, Fatih'e gönül veren bir grup personelin çalışmaları sonucunda sergiyi açtıklarını söyledi.

Önemli ve kendilerine keyif veren bir çalışma yaptıklarını dile getiren Duman, "Umuyorum bu bir başlangıç olur. Bundan sonraki yıllarda bunu daha da ileriye götürüp, daha güzel çalışmalar yaparız" dedi.

Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Doç. Dr. Haluk Dursun da İstanbul'un fethi kutlamaları çerçevesinde gün boyu yaptıkları önemli etkinlikleri güzel bir sergiyle taçlandırmanın mutluluğunu yaşadıklarını dile getirdi.

Açılışta, Enderun Avlusu'nda, Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu sanatçıları, Osmanlı sultanlarının eserlerinden oluşan konser verdi.

Kaynak: TRT

27 Mayıs 2013

İlber Ortaylı: "Herkes neyse onu söyler."



"Bu bir cephe savaşı haline getirildi ve mantık dışı hareket başladı. Mesela birisi "Türküm" deyince falan, hemen böyle bakıyor. Yani çok mu tuhaf bir şey, yani birisi "Macarım" deyince bakıyor musun böyle yüzüne falan? Herkes neyse onu söyler, bu kadar açık. Söyleyemeyen zat da söylemesin fakat bundan dolayı kimlik kaosu yaratmaya çalışmasın."

26 Mayıs 2013

İsmet Özel: "Din ile imânın Türklükte birleştiğini söylüyorum; bu bir şaka değildir."

Din ile imânın Türklükte birleştiğini söylüyorum; bu bir şaka değildir. Daha da ileri giderek diyorum ki, bu birleşmeyi dikkate almayanlar bir felâketi davet etmiş olmakla kalmazlar; bizzat kendileri felâkettir onların. Dikkat edin, ne biri, ne öteki durduğu yerde durmaz. İmân da, Türklük de artan ve eksilen şeylerdir. Sağlamlaşır, pekişir veya yalama olur, çürür. Bunları kimisi ele geçirmiştir, kimisi elden kaçırmıştır. İmân ve Türklük ele geçtiyse bu ikisini kazanmak üzere riske giren her ikisini de elinde bir mükâfat olarak bulmuştur. Bir kimsenin bir topluluğa dâhil olmak suretiyle mü'min ve / veya Türk sıfatı taşıyormuş gibi algılanmaları kendilerine imân ve Türklük mükâfatı verilmiş olan eşhas tarafından lisân-ı hâl ile cerh edilir. "Âlemle gelen düğün bayram" diyenlere, "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" diyenler mü'minlere ve Türklere düşmanlık göstermekten çekinmeyeceklerdir. Bu topraklarda imân edenlere ve Türklere düşmanlıkta bulunarak gösteriş yapmak 400 yıldır en kolay şeydir. Ne imânla, ne Türklükle gösteriş yapılabilir. Çünkü hem imân, hem Türklük vecibeler demektir. İnsanın hem imânı, hem Türklüğü gevreyebilir; inceldiği yerden kopar: Onun için her ikisini de kalın tutmak iyidir.

İsmet Özel, Kalın Türk
(TİYO, 11. Baskı, sf. 63)

19 Mayıs 2013

%70'e varamayan indirimler de onların tuzağı mı, trafikte araya kaynak yapanlar da CIA ajanı mı?

Eğriye eğri, doğruya doğru diyelim: Özeleştiri yapan bir 'Osmanlıcı' göremedik. Fakat bugüne kadar özeleştiri yapan bir Kemalist gördük mü? Akademisyenlerimiz bile vaiz. Ezberci eğitime karşıdırlar, ama nedense ezberleri hiç değişmez: Bir olayı iyi anlamak için 'o günkü şartları' bilmek gerekirmiş. Doğru, ama eksik. Bir olayı değerlendirmek için, 'o günkü şartları' bilmek yetmez, 'her gün geçerli olan şartları' da bilmek gerekir: Evrensel ilkeleri. 'İnsanlığa karşı işlenen suçlar' kavramı gibi.

Dost acı söyler misali, dost olmanın şartını, acı söylemek zanneden ve hep acı gerçeklerden bahseden ahmak dostlarımızın (!) varlığından haberdar olmayan yoktur. Hakaret maksadı gütmeden, daha net nasıl söylenir, bulamadım. Muhalif dostlarımız (!) da ahmak. İktidarı eleştirince muhalif, köylülüğü eleştirince entelektüel olduğunu zannediyorlar. Onlar gibi düşünmeyen herkes ihaleci. Amerika'yı eleştirmek bizi anti-kapitalist yapmaya yetseydi; her dört duvarın içinde bu kadar sömürüyü kim yapıyor? Amerika mı? %70'e varamayan indirimler de onların tuzağı mı, trafikte araya kaynak yapanlar da CIA ajanı mı?

O çok sevdikleri 'acı gerçekler'den bahsedelim. Düne kadar devrim ve gerilla güzellemeleri yaparken, bugün Suriye'deki gerillaları taşeronlukla itham ederek çirkinleme yapanları, o çok sevdikleri yüzleşmeye çağırmanın zamanı gelmedi mi: Siz devrimi ne sanıyordunuz? Duvarınızdaki poster, ezbere bildiğiniz şiir, kitaplığınızdaki roman veya bilgisayarınızdaki belgesel mi? Buyurun, Suriye vesilesiyle, hakkında hep konuştuğunuz devrimle ve iktidarla tanışın.

İşgallere fetih denmesine itiraz eden entelektüellerin, isyanlara devrim demesi, büyük çelişki değil mi? Devrim kavramı da fetih kavramı gibi ideolojiktir. Fetih kavramına itiraz edenler, ilginçtir ki devrim sloganları atarken kendilerini kaybediyorlar. Daha devrimler hakkında konuşurken kendini kaybedenlerin, devrim yaparken kendini kaybedenleri eleştirmesi, en kibar ifadesiyle büyük aymazlıktır. Ayıptır. Kaybımız büyüktür. Youtube'dan deliller göstererek Suriye›de muhaliflerin yaptığının devrim olmadığını iddia edenler, o halde hayranı oldukları kanlı isyanların da devrim olmadığını ne zaman itiraf edecekler. O zamanlar youtube yoktu diye, devrim yaptığını söyleyenlerin yazdığı devrim edebiyatına mı inanacağız? Dürüst olacaksak: Ya hepsini reddedeceğiz, ya da 'devrim budur, böyledir ne yazık ki' diyeceğiz.

İbrahim Paşalı
Osmanlı'yı sulandırırsan, Bosna da bataklık olur, Suriye de

12 Mayıs 2013


Türkiye'de yaşayan insanlar olarak İstiklal Marşına ihanet edip etmediğimiz de bir şahsiyet ve karakter meselesidir. Kendimize sormamız lazım: "Ben İstiklal Marşının sadıklarından mıyım, hainlerinden miyim?" diye. Türkiye'nin vakti geçmediyse İstiklal Marşının bize haber verdiği va'din de vakti geçmemiştir. Sadece kefeni yırtmakla kalmayacağız. Aynı zamanda Allah'ın vadi üzere Dünya'daki bütün milletlerin gıpta ile baktıkları bir toplum hayatı üreteceğiz. Bunu yapmak elimizde. Fakat bizi yetersiz insanlar olduğumuza inandırmaya çalışan bir küfür alemi var. İman ile küfür arasındaki çizgi konusunda fikir sahibi değilsek. Kafirlerin bizi yetersiz görmeleri ve bizi de buna inandırmaları normaldir.

(İstiklâl Marşı Derneği'nin tertip ettiği "Sönmez Ocağın Beş Yılı" sergisi 11 Ağustos Cumartesi günü Osmaniye'nin Zorkun Yaylası'nda açıldı. Serginin açılışı münasebetiyle Genel Başkan Şair İsmet Özel katılımcılara hitaben bir konuşma yaptı. Bu kısım o konuşmanın görüntü kaydından alınmıştır.)

10 Mayıs 2013

Ahî Ocakları

Anadolu’da yer alan Müslümanca düşünme şekillerinden biri Ahilik. Ancak Ahilik, salt düşünce biçimi olmanın ötesine geçmiş; iktidarı da cemiyeti de belirleyen bir hareketi, bir dayanışmayı ifade etmiştir. İktidara ve cemiyete bakış nazariyesi itibariyle Ahiliğin Avrupa-Bizans, Arap, Fars kültür alanlarına ait olmadığı Anadolu’da ortaya çıkan kendine mahsus bir “din-u devlet” fikrine mensubiyet kesbettiği ifade edilebilir. İktidar ve cemiyet arasında kalan orijinal bir kurum olan Ahilik, sanayi-teknoloji temelli iktisadî yapılanmanın, asayiş ve yol güvenliğinin, çalışma hayatının ve emek disiplininin belirleyeni olarak kendi zamanının İslamî- siyasi ekollerinin tamamına etkili olmuştu. İbn Battuta’nın Seyahatnamesi’sinde Ahilerin sultanın bulunmadığı yerde şehrin hakimi oldukları, gelen misafirlere binek verdikleri, giydirdikleri, güçleri nispetinde ihsanda bulundukları ifade edilmektedir. Ahilik kurumunun kökeninin Arap, Fars, Bizans kültür alanlarına ait olmamasının nedeni, bu kurumun Anadolu’ya Horasan’dan gelen ahalinin iskanından kaynaklanan ihtiyaçlardı. Horasan’dan gelenler göçebe hayattan yerleşik hayata geçmek zaruretinin bilincinde idiler. Dolayısıyla yerleşik hayata geçiş ile birlikte sanat- meslek, çift-çubuk sahibi olmaları gerektiğini gördüler.

Gerçekten de Horasan göçerlerini önlerinde sürüyen Moğolların Anadolu toprağında tutunamamalarının sebebi toprakta yerleşememeleridir, diyebiliriz. 13. Asır, Anadolu’daki Ahi uyanışı için önemli bir zaman dilimi sayılmalıdır. Bir Türkmen hareketi olan Babailer İsyanı (1240) sonrası Ahiler de takibata uğramışlar, ardından gelen Moğol istilası ve Kösedağ yenilgisi (1243) ile Ahiliğin Doğu’da yaşama şansı kalmamıştı. Doğal olarak Ahilik, Ankara, Aksaray, Çankırı, Kastamonu, Kırşehir havalisine yerleşti ve ticaret/sanayi faaliyeti ile topluluğu organize etti. Şeyh Edebali, Hacı Bektaş-ı Veli, Geyikli Baba, Abdal Musa, Batı’ya doğru yönelen Ahilerin önemlilerindendir. Selçuklular Anadolu içlerinde hakimiyetlerini sağlamakta güçlük çektiği oranda Ahilik bu boşluğu doldurmaktaydı. 1330 senesinde Ankara’da Selçukluların hakimiyetinin kalmadığı, kenti Ahi Teşkilatının koruduğu değişik kaynaklarda ifade edilir. Ahilerin Ankara’da Ahi Hükumeti kurduğu ve şehrin yönetiminde doğrudan etkili oldukları söylenmektedir. Ahiler kendi sufî zihniyetleri içinde şeyhlerini, kethüdalarını, yiğitbaşılarını seçmişlerdir. Merkezi güç ile de iyi geçinmişler, yönetimi de ellerinde tutmuşlardır. Ankara’da Ahilerin hükümet ettiği dönem Osmanlılar’ın fetih tarihi 1361 tarihine kadar devam etmiştir. Bu 31 yıllık dönemde Ahiler hem hükumet etmişler, asayişi sağlamışlar, hem beledî hizmetleri yerine getirmişler hem de ticaret yapmışlardır.

Ahiliğin kökeni Fütüvvet teşkilatına dayanmaktadır. Fütüvvet, Arap dilinde “asil ve kamil insan” anlamına gelmektedir. Ancak Feta, 1) sahavet (cömertlik), 2) şecaat (yiğitlik) gibi iki erdemi her zaman bağrında taşıdı. Cahiliye Mekke’sinde ezilenlerin haklarını ayakta tutmak için bir araya gelen soyluların kurdukları Hılf’ul Fudul, Feta kültürünün önemli bir yansıması olarak okunmalıdır. Kur’an’da da Enbiya 21: 60, Kehf 18: 10 ve Yusuf 12: 30 ayetlerinde feta kavramı geçiyor ve şecaat ile ahlâk nitelikleri birlikte veriliyor. Emevi iktidarı ile birlikte gelişen dünyevileşme ve siyasallaşma sonrası fütüvvetin sufî ekoller içinde pasif muhalefete dönüştüğü, aynı zamanda sufîliği de eleştirmeye yöneldiği söylenebilir. Fütüvvet düşüncesinin sufî tavırlar içinde de muhalif kalması, sufîliğin emeğe yönelik kayıtsızlığına bir tepkidir. Fütüvvetin özellikle ilk dönem sufîliğinin ferdi dinî yaşantısına karşı kurumsal bir hayat biçimi geliştirmesi ayrışmanın temeli gibi görünmektedir.

Fütüvvet ile Ahilik arasında ayrım yaparak Ahiliğin Fütüvvetle ilgili olmadığı görüşünde bulunanlar da varsa da bu meseleyi başka şekilde değerlendirmek gerekmektedir. Fütüvvet, Abbasi Halifesi Nasır’ın tahta çıktığı 1180’de sosyo-ekonomik buhranla karşılaşmış ve 1182’de bölgedeki fetaların reisi konumundaki Abdülcebbar b. Salih elinden Fütüvvet şalvarı giyerek resmi bir devlet kurumuna dönüştürülmüştü. Meşhur sufî Şehabüddin Suhreverdi’ye de Fütüvvetname yazdırılarak kurumun kökeni Şafî fıkhı üzerinden Hz. Ali’ye dayandırılmıştır. İmamiye Şiasına bağlı olan Nasır’ın Suhreverdi’ye Fütüvvetname yazdırması, Şia müntesipleri ile Sünnî sufiliği kurumsal Fütüvvet yapısı içinde bir araya getirmeye yönelikti. Abbasi Fütüvvetçiliği Moğol istilası ile sona ermiştir. Ancak kurumun Anadolu’da “Ahi” adıyla yürümesi temel ilkelerinin güçlü olduğunu gösterir. Fütüvvet teşkilatının Anadolu’ya gelmesi 1204’te Anadolu’da zaviyeler kuran Evhadüddin-i Kirmani (ö. 1238)’nin vesilesi iledir. Farsça bilmesine rağmen Türkçe konuşması nedeniyle Anadolu’daki Türkmenler arasında ilkeleri yayılmıştı. Sadreddin Konevi ile Hacı Bektaş-ı Veli’nin de müritleri arasında olduğu söylenir.

Evhadüddin-i Kirmani’nin Ahi Evran’ın hocası/kayınpederi ve Bacıyan-ı Rum teşkilatını kuran Fatma Bacı’nın babası olması Ahi teşkilatının Anadolu’da tesadüfle açıklanamayacağını göstermektedir. Nitekim Taptuk Emre, Yunus Emre, Somuncu Baba gibi Anadolu dervişlerinin Evhadî oldukları ifade edilmektedir. Ahi Evran’ın hocası Evhadüddin-i Kirmani’nin hankahı debbağ (derici) çarşısında bulunmaktadır. Vaazlarını esnafın alış-veriş kurallarına göre davranması üzerine veren Kirmani’yi izleyen Ahi Evran, esnafı bir çatı altında toplamaktadır. Osmanlı’nın manevi önderlerinden Şeyh Edebali’nin Söğüt’e gelmeden önce Kırşehir’de yaşadığından bahseden bazı yazarlar Ertuğrul Gazi ile Edebali’nin Söğüt’e özel olarak birlikte gönderildiğini ifade etmektedir. Ahi Evran Letâif-I Hikmet eserinde insanların ihtiyaç içinde yaratıldığından bahseder. Buna göre tek başına yaşayamaz. Bu ihtiyaçlar için büyük kitle çalışmalı ve herkes eşyaların bir cüzünü yapmalı, der. İnsan medeni yaratılmıştır. Bazıları sanayi ve tarımla uğraşsın, bazıları da aletleri yapsın fikrindedir. Bir de der ki, insanlar gruplaştığı takdirde düşmanlık çıkar. Bunu önlemek için kanun gereklidir. Kanun insanların çatışmalarını önlesin. Bu kanunun hikmete mutabık olması gerekir ki, biri diğerine ziyan vermesin. Onun için Ahi Evran, ahlâk kaidelerini getirir:

Dil Hakkı: İyiliği emir kötülükten men etmeli; dedikodudan, malayaniden, iftiradan uzak söz söylemeli,
Şalvar Hakkı: Beline sahip olmalı,
Göz- kulak Hakkı: Kötüye nazar kılmamalı, yalana ve iğvaya sağır olmalı,
Mide Hakkı: Haram lokma yememeli, oburluktan sakınmalı ki geçimin bereket bulmalı,
El Hakkı: Kötüye el kalkmamalı, kötü iyilikle savılmalı, elin işte olsun, mesleksiz adamın kefili bulunmaz,
Nefis-Gönül Hakkı: Tamah etme, kanaat et, kendinden aşağısını gör, kazancında yoksulun payını unutma.
Geçimini temin edecek bir meslek veya sanatı olmayanlar Ahiliğe giremezler. Ahinin bir sanatı olmalıdır.

Her işi yaparım, diyenden Ahi olmaz. Ahinin bir işi olduğu gibi işinde doğru ve dürüst de olmalıdır. Yunus gibi dağdan bile olsa doğru odun getirmeyen Ahi değildir. Yardım etmeyen, yardımlaşmayan, avantacılık yapan, başkasına yük olan Ahilik adabına aykırı davranmıştır. Fal bakan, sihir düzen, yalanla iş yapan, av peşinde dolaşan, hırsızlık eden, karaborsa kollayan, stok eden, fırsat bekleyen, hile ile üten, kibir ile gösteriş yapan Ahi olamaz.

Ahi teşkilatları, ihtiyaçlar oranında üretim yapan, üretimi ve tüketimi sınırlayan, herkesi iş sahibi kılan, meslekî yeterliliği gözeten, haksız rekabeti ve iflasları önleyen, tekelci eğilimlerin güçlenmesini engelleyen, ürün kalitesini artıran, tüketicinin korunmasını önceleyen, muhtaçlara yardım eden, meslek içi eğitimle çıraklarını ustalığa çeken, iş başındaki eğitimle iş dışındaki eğitimi birleştiren, insanı israf etmeyen bir iktisadi-sosyal hareketti. Çarşı seher vakti dua ile açılırdı. Rekabete meydan verilmezdi. Helal ekmek gözlenirdi. Ahi ocağının közü, yeniden üflenmeyi bekliyor.

Lütfi Bergen
lutfibergen.blogspot.com/2013/05/ahi-ocaklari.html

"Hasta Adam"dan "Aslan Terbiyecisi"ne


"Kut’ül-Ammare"den sonra "Hasta Adam" birden "Aslan Terbiyecisi" oluveriyor...

09 Mayıs 2013

Meclis-i Mebusan, 1908 sonrası

Dersaadet: Müze-yi Hümâyûn

Arnold J. Toynbee'den Harf İnkilâbı'na dair

Arnold J. Toynbee (14.04.1889 - 22.10.1975)
Meşhur İngiliz Tarihçisi Arnold J. ToynbeeA Study of History” (ülkemizde "Tarih Bilinci" olarak kitaplaştırılmıştır) isimli kitabında Harf İnkılâbını değerlendirerek “Türkler harf inkılâbıyla kendi kaynaklarına el atmak husûsunda yabancılardan farksız oldular” demekte ve şöyle devam etmektedir:

Günümüzde Hitler, kendi düşüncesine karşı olan bütün ilmî hazîneleri kökten yok edip kaldırmanın yolunu tutmuştur. Ne var ki, matbaanın îcadı bu faaliyetleri bir nevi imkansız hâle getirmiştir.

Hitler’in çağdaşı olan Mustafa Kemal ise, hedefini gerçekleştirmek için en başarılı ve en akıllı yolu seçmiştir. Türkiye’nin başkanı, vatandaşlarının eskiden mîras aldıkları kültür ve medeniyetin havasından kafalarını kurtarıp çok kuvvetli bir şekilde batı medeniyetinin potası içinde şekil almalarını istemiştir. Böylece alfabenin değişimi, kütüphânelerin yakılması yerine geçmiştir.

Bundan sonra Türk kütüphânelerini yakmaya lüzum kalmamıştır. Çünkü harf inkılâbıyla bu hazineler örümceklerin yuva yaptığı raflarda kapanıp kalmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Ancak çok yaşlı hocalar ve ihtiyarlar, onları okumak lüzûmunu hissedecektir.

Zafer Dergisi, Ekim 1996, Sayı 138.

08 Mayıs 2013

Alija İzetbegović'den Harf İnkilâbı'na dair

Öyle reformlar vardır ki içinden bir milletin büyüklüğü ortaya çıkarken, diğer taraftan ihanetlerin en büyüğünü barındıranlar da vardır. Yakın tarihimizde Japonya ve Türkiye örnekleri bu hususta klasik durum arz ederler.

XIX. asrın sonu ve XX. asrın başında bu iki ülke benzer ve kıyaslanabilir durum arz ediyorlardı. İkisi de eski imparatorluk, kendine ait yapıları ve tarih içinde kendi yerleri olan belli ülkelerdi. İkisi de gelişmişlik bakımından birbirine yakın ve hem imtiyaz hem de yük olabilecek muhteşem tarihe sahip idiler. Tek kelimeyle bu ikili gelecek için hemen hemen aynı fırsatlara sahipti.

Ondan sonra iki ülkede de bilinen reformlar gerçekleşti. Başkasının değil, kendi hayatını yaşamak için Japonya ilerlemeyi ve geleneği birleştirmeye çalıştı. Türkiye ile alakalı olarak, onun modernistleri tam tersi bir yol seçmişlerdi. Bugün Türkiye üçüncü sınıf bir ülke, Japonya ise dünya milletlerin zirvesine çıkmıştır.

Yazı meselesinde Japon ve Türk reformistlerin gösterdikleri tavırdaki anlayış farkı, başka konulara nazaran, belki en açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Basitliği ve sadece 28 harfli olan Arap yazısı, (Osmanlıca) bu özellikleri sebebiyle dünyanın en mükemmel ve yaygın yazısıdır, Japonya kendi Latinlerin (Romalılar) teklifini reddeder. O bütün reformlardan sonra ancak 46 işaret yanında 880 Çin ideogram (anlamı belirten işaret) olarak tespit edilen ve karmaşık (komplike) olan kendi yazısını korur. Bugün Japonya'da okuma-yazması olmayan bulunmamaktadır, Türkiye'de ise -harf inkilâbından 40 sene sonra- nüfusun yarısı ümmidir (okuma yazması olmayan). Bu durum bir sonuçtur ve bu konuda âmâ olanlar dahi görmeye başlamalıdır.

Sadece bu değil. Çok kısa bir süre sonra, yalnızca basit tescil aracı olan yazının sorun olmadığı anlaşıldı. Gerçek sebepler, sonra da sonuçlar, hakikatte çok daha derin ve önemli idi. Bütün medeniyetlerin özü ve ilerlemesi, yok edilmesi ve inkar edilmesine değil, devam ettirilmesine bağlıdır. Yazı, milletin tarihteki devamını sağlar ve "akılda tutma" şeklidir. Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu. Birçok diğer "paralel" reformlarla beraber, yeni Türk nesli kendini manevi dayanaktan yoksun ve adeta bir çeşit manevi boşluk (vakum) içinde buldu. Türkiye kendi "hafızasını", geçmişini kaybetti. Bu durum kime gerekli idi?

Alija İzetbegović, İslâm Deklarasyonu

07 Mayıs 2013

Lütfi Bergen'den: Göğe yükselen konut ideolojisi: Kent mi? Şehir mi?


Artan otomobil bağımlılığı kentin birbirinden uzak alanlarını bağlamakta ve kent mekanını emlâk değeri açısından ele almaktadır. Kentlere kalkınma perspektifinde planlama yapılmakta, içinde yaşayan toplulukların kültürel değerlerini yansıtan mimari yapılaşmalara izin verilmemekte, mevcut olan kültürel mimariler de yok edilmektedir. Günümüz dünyasında kentler arabaların geçişleri için tasarlanmıştır. Otomobil, uzak mesafeler arasında (ama kent içinde) seyrini tahkim için kent halkını esir almış, kent halkını borçlandırmıştır. Kent otomobil ve göğe abanmış konutlar için kendi sakinlerini köleleştirmiştir. Bu durum Mısır piramitlerinin yapılması için kent halkının taş hamalı kılınmasının bir benzeridir.

Kent içine aldığı insanları kendi işleyişine itiraz edemeyecek şekilde büyülemekte, uyuşturmakta, zehirlemektedir. Bu nedenle kent yapılaşması ve otomobil dünya kapitalizminin Batı-dışı toplumlara dayattığı yeni bir sömürgecilik ve kültür transferi olarak okunabilir. İşin ilginç olan tarafı Türkiye’de Namık Kemal’den beri aydınların geleneksel hayatı kötülerken Batı tipi konut ve ulaşım modellerini örnek göstermeleridir. Namık Kemal çamurlu yollar, çıkmaz sokaklara karşı otomobillerin hareket ettiği bir kent hayal etmekte ve Londra’yı da “medeniyet”in timsali bir şehir görmekteydi. Namık Kemal’in hayalinden bir nebze ötede değiliz.

Kent hiç bir zaman şehir olmayacaktır. Çünkü şehir sakinleri bir cemaattir; bu cemaat şehri bütünüyle kullanır, ortak alanlarını birlikte yaşardı. Şimdi ise İstanbul’da yaşadığı halde denizi görememiş, Avrupa yakasına hiç geçmemiş insanlarımız bulunmaktadır. İnsanımız kentin bütününü yaşayamamakta ama onun masraflarını yüklenmesi beklenmektedir. Kentler, mekanı bir takım sınıflara özgülemiş durumdadır. En basit tanımlamayla bu mekânlar şehirlerin bozulması, hastalanmasıdır. Bu hastalık bir kansere dönmüştür; kendi etini yiyen bir habis ur haline gelmiştir.

Kentleşme hızlı bir modernleşme sürecini getirmekte köy ve kırları insansızlaştırmakta, ülkeyi çölleştirmektedir. Kentleşme, belediyelerin arsa üreten aygıtına dönüşmüştür. Türkiye’de modernleşmenin “göğe yükselen konut ideolojisi” Anadolu-Müslüman topraklarını Manhattan Adası’na (gökdelen kent’e) dönüştürmeye teksif olmuştur.

Cumhuriyet öncesi üç tarzı siyaset ideolojilerinin modernleşme-Batıcılaşma bağımlılığına muhafazakârlık da eklenmiştir. Türkiye’de halkın İslâmî değerlerle terkibedilmiş bin yıllık kültür kodlarının yeniden güncellenmesi gerekmektedir. Türkiye Batılı bir toplum değildir. Türkiye teknolojiyi kullanırken bile kendi varoluşunun farklılığını hissettirecek refleksleri gösterebilmelidir.

Almanlar, Dünya Harbi’nde Sovyetlerin demiryolu ray genişliği farklı olduğundan, askeri teçhizat ve ikmal malzemelerini Asya’ya taşıyamadılar. Osmanlı ise Selanik, Kırım, Mısır’a liman yapmak için borçlandığının hemen ertesinde bu limanların işgaline veya bu beldelerin kendisinden koparılmasına engel olamadı. Kentler ile modernleşiyoruz ve işgal ediliyoruz. Şehirlere dönmek, kendi evlerimizi kendimiz yapmak, kent boyunduruğundan, modernliğin sıkıntılarından kurtulmak gerekiyor.

Yazının tamamı:
haber.stargazete.com/acikgorus/goge-yukselen-konut-ideolojisi

Pargalı Damat İbrahim Paşa haziresi



Dü İbrāhīm āmed be-deyr-i cihān,
Yeki büt-şiken ü yeki büt-nişān.
Figânî
(Cihan tapınağına iki İbrahim geldi,
Biri putları kırdı, diğeri putları dikti.)

İbrahim Paşa, şair Figânî'nin bu dizelerine fazlasıyla öfkelenmiş derhal cezalandırılmasını emretmiştir. Figani, 1532 yılında idam edilmiştir.

*Pargalı İbrahim, infazından sonra Kabataş'ın Fındıklı mevkiinde Canfedâ tekkesinin haziresine gömülmüş. Başına ise mezarın yeri kaybolmasın diye bir Çitlembik ağacı dikilmiş. Kendisinin mezar taşı bulunmamaktadır. Şu an kabrinin üzerindeki mezar taşları, çok daha sonları (1700'lerde) dikilmiştir.

Fotoğraflar: Yağız Gönüler

06 Mayıs 2013

İsmet İnönü ve harf devrimi

Sarık ve İstanbulin

600 yıllık çatışma ve karşılıklı hayranlık hikâyesi…

Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa arasında altı yüzyıl boyunca süren ilişkileri tamamen ak ya da kara olarak tanımlamak mümkün değildi. Savaşlarla sıkça karşı karşıya gelen bu iki dünya birbirlerinden kopuk olmadıkları gibi mutlak bir düşmanlık içine girmemişlerdi.

İstanbul'un 1453'te II. Mehmed tarafından fethi Batı dünyasını paniğe sevk etmiş, kafalardaki saldırgan ve barbar Türk imajını pekiştirmişti. 17. yüzyılda Osmanlıların uğradığı Viyana bozgunu ise Osmanlı'nın Batı’yla ilişkilerini değiştirdi; kanlı ve yenilmez Türk imgesini yumuşatıp, Türkleri korkutucu bir unsur olmaktan çıkardı.

Barış antlaşmaları, kapitülasyonlar ve ticaret hakları sayesinde İstanbul'a çok sayıda İngiliz, Avusturyalı, Hollandalı, Fransız elçilik temsilcisinın, seyyah ve tüccarların yolu düşüyordu. Seyyahlar, yazdıkları mektuplar ve anılar ya da yaptıkları resimlerle Avrupa'daki vatandaşlarına Osmanlı kültürüne ve Osmanlı'da gündelik yaşama dair izlenimlerini aktardılar. Diğer yandan, özellikle Lale Devri’nden itibaren, Osmanlı sultanları ve saray halkı Avrupa kültürüne ve objelerine büyük ilgi duymaya başladılar. III. Selim’den itibaren başta ordu ve sağlık alanında, daha sonra idarede Batı kurumları örnek alındı. Osmanlı’nın Batılı örneğine dayanan modernizasyon süreci Mustafa Kemal’in 1923’te Cumhuriyet’i ilan etmesiyle doruk noktasına ulaştı.

Tarihçi ve akademisyen Jean-François Solnon kitapta uzun bir tarihi kesiti, ayrıntılarıyla ve tüm zenginliğiyle aktarıyor. Düşman gösterilen iki “dünya”nın, ne kadar yoğun bir ilişki içinde olup işbirliği yaptığını, savaşlarının karşılıklı hayranlığı dışlamadığını açıkça ortaya koyuyor.

Kitap 2009 yılında Avrupalı tarihçilerden oluşan bir jürinin, Avrupa tarihi hakkında yazılan kitaplara verdiği Prix du Livre d'Histoire de l'Europe adlı ödülü kazanmıştır.

Jean-François Solnon, 596 sayfa, 33 TL
dogankitap.com.tr/kitap/Sar%C4%B1k+Ve+%C4%B0stanbulin-1717

Çin'den Görünen Osmanlı

Kang You Wei, Afyon ve Çin - Japon savaşları yenilgilerinin ardından Çin'de hayata geçirilmeye çalışılan reformların en önemli öncülerindendir. Bir reformcu, düşünür ve devlet adamı olarak Çin'in yakınçağının şüphesiz en önemli şahsiyetlerindendir.

Başarıya ulaşamayan reform hareketinin ertesinde ülkesinden kaçmak zorunda kalan Kang You Wei uzun zaman sürgünde bir ülkeden diğerine seyahat etmiştir. Çin için bir modernleşme örneği olduğuna inandığı Osmanlı İmparatorluğu'na tam da Çin'de gerçekleşmesinin hayalini kurduğu Meşrutiyet'in ilan edildiği günlerde gelmiştir. Kang, kendi bakış açısıyla Osmanlı İstanbul'unu ve Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili izlenimlerini bu seyahatnâmede ayrıntılarıyla anlatmıştır.

Kang, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde yaşanan en büyük değişimlerden biri olan II. Meşrutiyet'in tanığı olarak bu döneme ilişkin eşsiz bir bakış açısı sunmaktadır.

Giray Fidan, 198 sayfa, 13 TL
yeditepeyayinevi.com/tanim.asp?sid=K27N67NMNG4G8OBVGD33

Türk Modernleşmesi

III. Selim Avrupa'da 17. asırda başlayan siyasi, sosyal ve iktisadi gelişmeler karşısında Osmanlı'nın ilgisiz kalamayacağını görmüş ve devletin son zamanlarda içine düştüğü sıkıntıyı yaptığı ıslahatlarla çözmeye çalışmıştır. Bu konuda radikal adımlar atmış ve başta askeri alanda olmak üzere pek çok alanda reformlar yapmaya çalışmıştır. Bu yönüyle III. Selim kendisinden sonraki döneme damgasını vuracak olan modernleşme sürecinin mimarı kabul edilmiştir.

Elinizdeki eser Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü ve Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü işbirliği ile 25 Kasım 2008'de, III. Selim'in ölümünün 200. yılı anısına düzenlenen "Türk Modernleşmesi'ne Genç Bakışlar" konulu ulusal sempozyum bildirilerinden oluşmaktadır.

Bu eseri, Türk devletinin parlak günler görmesi için çabalayan III. Selim ve diğer tüm hükümdar ve devlet adamlarının hatırasına hürmetle, Türk Modernleşmesi'nin daha iyi anlaşılabilmesine katkıda bulunmak ümidiyle okuyuculara takdim ediyoruz.

Kolektif, 288 Sayfa, 15 TL
yeditepeyayinevi.com/tanim.asp?sid=N7USKKY2GM7M2DRWFRDG

04 Mayıs 2013

Fuad Köprülü'den: Tarih nedir, ne değildir?

Mehmed Fuad Köprülü,
4 Aralık 1890 - 28 Haziran 1966
... Tarih tam anlamıyla, geçmişte meydana gelen bütün fiiller ve olayların toplamıdır. İnsan fikir ve faaliyetlerinin sonuçlarının toplamı demek olan tarihi, bazıları yalnız devletlerin kurumları ve (onların) karşılıklı ilişkileri ile sınırlamak isterler. Olayları olduğu gibi nakl ve hikâye etme taraftarı olanların ileri sürdükleri bu fikir, tarihi bir ilim olarak düzenlenmek ve şekillendirmek isteyenler tarafından asla kabul edilemez.

Bu günki tarih, insan topluluklarının gelişme süreçlerini, şimdiye kadar olduğu gibi yalnız büyük adamların, hükümdarların, vezirlerin, kumandanların, bilgin ve düşünürlerin, mucitlerin, kişiliklerinde değil, ortak izleri, geçmişin kalıntısı hâlâ üzerinde görülen ve gözlemlenen halk kitlesinde de arıyor. Böylece asırlardır sürdürdüğü bir hatayı da anlamış oluyor. Büyük adamların, dâhilerin tarih üzerindeki nüfuzunu tamamıyla inkâr etmek ne kadar aşırı bir iddia ise, bütün bir halkı yalnız birkaç ferdin hüküm ve arzusuna boyun eğen ve her türlü iradeden, her türlü düşünceden yoksun kör bir sürü kabul etmek o kadar yanlıştır. Görünüşte bireysel etkilerin tarihi yaptığına en parlak örnek kabul edilebilen Osmanlı Tarihi iddiası bile, iyi bir tarihçinin tenkitçi eline çürük kalır. Binaenaleyh toplulukların tarihi gelişmesini yalnız ufak bir sınıfa atf ve tahsis etmeyerek, büyük şahsiyetleri sosyal çevreleriyle beraber, yani halkı temsil eden güzide örnekler (tür)le yan yana (koyarak) olayların sahnesine çıkarmalıdır. Bunun için tarihçi yalnız genel ve resmî belgelere değil, her türlü özel belgeleri, yazışmaları ve yazıları, kayıtları, tapu kayıtlarını, sanat eserlerini incelemeye ve gözden geçirmeye mecburdur, Gabriel Monod'un dediği gibi tarihin, en yüksek gayesi, zaman silsilesi içinde insanlığın (geçirdiği) bütün hayatını yeniden tertip ve ihya edebilmektir. Eski devirler hakkında ispat edilmiş ve kesin bilgilere sahip olmamamız; yeni devirlerde ise belgelerin sonsuz çeşitliliği bu tertip ve ihya işinin daima eksik kalması sonucu doğuruyor. İşte eğer halkın, sosyal sınıfların her devirdeki konumu, hayatı bilinmezse, söz konusu devirleri az çok yaşatabilme imkânı tamamıyla yok olacaktır.

Köprülüzade Mehmed Fuad
("Türk Edebiyatı Tarihinde Usul", Bilgi Mecmuası,
yıl 1, nr. 1, Teşrinisani 1329/1913, s. 6-7'den sadeleştirme.)

Tarih dergilerinde Mayıs 2013




01 Mayıs 2013

Timaş Yayınları'ndan yepyeni kitaplar

Timaş'tan yeni ve eski kitaplar bir arada. Her biri alanında en ilginç kitaplar, bu kesin. Özellikle yeni çıkan Osmanlı'dan Önce Onlar Vardı: Türkiye Selçukluları, İlber Ortaylı Seyahatnamesi, Hüzün ve Ben ve Osmanlı'da Savaş ve Serhad çok önemli kitaplar. Osman Öndeş'in Malta Kuşatması ile Doç. Dr. Arzu Terzi'nin Sarayda İktidar Mücadelesi de bir döneme damgasını vurmuştu. Sınavlardan sonra okumak keyifli olacak.

İşçiler ve işçilik üzerine kitaplar




Kitaplar hakkında detaylı bilgiler için:
http://www.iletisim.com.tr

Mustafa Kutlu: Devlet ve sanat

Mustafa Kutlu hocanın bugünkü köşe yazısı, devlet ile sanat arasındaki ilişkiyi kısa ama öz biçimde ortaya koymuş. Osmanlı devlet adamlarının ve hatta hanedanının sanatla bu kadar içli dışlı olmasına rağmen, cumhuriyet ricalinden kimsenin sanata neden alaka göstermediği sorulmuş. Bu, hepimizin merak ettiği bir sorudur. Cevabının arayışındayız. Yazının son bölümü ise sanat, devlet, halk üçgeninde geldiğimiz noktanın en güzel ispatı:

"Kutlu Doğum Haftası' münasebeti ile Ayasofya Müzesi'nde açılan 'Hüsnühat' Sergisi'nde izdiham olmuş. Sergiye girmek isteyen halk Ayasofya meydanına kadar kuyruk oluşturmuş. Geçen yıl Diyanet'in düzenlediği hat sergisini iki ayda bir milyon kişi ziyaret etmiş.

Demek ki halkımızın hem sanat zevki var hem hevesi. Bunu da düşünmek lazım. Halkımızın aleyhine üfürmemek lazım."


Bu önemli köşe yazısını okumak için tıklayınız.

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.