29 Temmuz 2013

Türk İstanbul


İstanbul’un başına gelen hadiseler dünya tarihinin merkezindeki hadiseler olarak anlaşılmak zorundadır. İstanbul’un Türkler tarafından fethi de bu hadiselerin başında gelmektedir. Türk İstanbul, dünya ahvalinin hayra dönük bir imkânı elde tutmasının nişanesidir.

Nedir Türk İstanbul? Türk İstanbul’u anlamak Türk’ü anlamayı gerektirir. Türk ise dünya hayatı içinde bir hususiyeti ifade etmez! Türk, tavır olarak bilinen bir şeydir, maddî bir şeye tekabül etmez. Tıpkı bir “Türk tipi”nden bahsedilemeyeceği gibi.

Fetih, 1453’te gerçekleştiği zaman İstanbul’un hemen Türkleşmediğini ifade edebiliriz. Ancak bu şehrin sahipleri, bu şehrin ellerinden alınmaması yönünde tedbir olarak, birincisi Fatih Camii olmak üzere, her yükseltiye bir cami yapmayı ve birkaç yıl içinde İstanbul’un siluetinden minarelerin çıkarılamaz hale getirilmesini kendilerine vazife edindiler. İstanbul’un el değiştirmesi Türk İstanbul’un doğmasına anında sebep olmadıysa da bir daha el değiştiremeyecek hale getirilmesi çabaları Türk İstanbul’u meydana getirdi. Minare, yeni egemenlerin işareti oldu. Dolayısıyla Türk İstanbul denildiği zaman bunun “İslam İstanbul” demek olduğunun da bilinmesi şarttır.

Türk İstanbul, ehliyet ve salahiyet söz konusu olduğunda Müslüman’dan başkasının anlaşılmaması demek, düzenin temini ve emniyet söz konusu olduğunda da yine Müslümanların müracaat mercii olması demektir. Türk İstanbul, tahsil görmüş olsun veya olmasın, Müslümanların, diğerlerinin hayranlıkla dinlemesini hak eden bir Türkçe’yi konuşmaları demektir. Türk İstanbul, “İstanbul’da bu böyle yapılmaz” dedirten bir ahlaki olgunluğun özenilir oluşu demektir. Çünkü “Mü’min mü’minin aynasıdır” fehvasınca yürüyen bir sosyal hayatın şekillendirdiği yüksekliğin adı olmuştur Türk İstanbul.

Bugün bütün bunlarla aramıza sokuşturulan mesafenin farkına varılması, aynı zamanda bu mesafeyi kimlerin ne şekilde meydana getirdiğini anlamayı da gerektiriyor. Bundan sonrası için kimlerin ne gibi hazırlıklar yaptığını görmek de bu anlamanın bir gereği olarak önümüzdedir. Biz, kendini Türkiye’ye ve Türk İstanbul’a bağlı hisseden insanları, bu şehirdeki hangi insan tiplerinin ve hangi demografik ayarlamaların, bu şehrin işgali hazırlıklarının parçası olarak oluşturulduğunu görebilmeye davet ediyoruz.

Biliyoruz ki Türk İstanbul meselesinin en yakın çerçevesi Türk İstiklâli’dir.

Kaynakİstiklâl Marşı Derneği

27 Temmuz 2013

Mısır'da darbe, Mısır'da katliam


Mısır’da katliam var. Bizde magazin.
Mısır’da insanları darbe öldürüyor. Bizimkileri televizyon.

İsmet Özel: Mısırlaşma, Patatesleşme, Domatesleşme, Hıyarlaşma (II)


Oruç tutanlar hafife alınmaya müstahak mı? Gafletlerini tuttukları oruca sirayet ettirdikçe “tırı vırı” hale gelenler Dünya Sistemi eline düşerek hem bir tuzak şekline tetabukta ve hem de o tuzağa yemlik edecek işleve uyum sağlamada gecikmedi. İnsan haysiyetine sahip çıkmanın yolu İslâm’ın beş şartına “şeklî ibadet” kalıbı uydurma kurnazlığına baş vuran her ferdi utandırmaktan geçiyor. Ben İslâm’ın beş şartına Türklüğün beş şartı dedim. Çünkü neyin şartlarını yerine getiriyorsanız onunla pekişiyorsunuz. Şarta bağlamak ve şarta bağlanmak beraat etmenin de beraat ettirmenin de delilidir. Bu bağlamda toplulukların “insan toplulukları” vasfı arzetmeleri, onların “tarihî akış” içindeki yerlerine intibak edişleri bakımından ellerine bir girişim gücü alma kararlılığı göstermeleri şartına bağlanmıştır. Tarih içinde Türklerin olanca girişim gücü Müslümanlık damgası taşır. Yirminci Hıristiyan asrının başlarında İstiklâl Harbine damgayı Türklük ve Müslümanlık birlikte vurdu. Cumhuriyet tarihimiz süresince bu ikisi arasına mesafe koyanlar her ikisine de olan husumetlerini gizleyenler oldu hep. Bu saatten sonra Türkiye’de yaşama tercihinde bulunmuş her kim ise “tırı vırı” özellikten uzak durduğunu gösterecekse ancak Türkleşerek gösterebilecektir.

İsmet Özel, 20 Temmuz 2013
Tamamı için: www.istiklalmarsidernegi.org.tr

26 Temmuz 2013

Mihrimah Sultan Camii tadilatında dikkatsizlikler


Mihrimah Sultan, asrının en zengin ve hayırsever hanımıydı. İstanbul’un iki girişini süsleyen camileri üzerine son zamanlarda bir de hikâyesi konuşulur olmuştur.


Mihrimah Sultan, Kanunî Sultan Süleyman’ın sevgili hanımı Hürrem Sultan’dan dünyaya geldi. Beş oğlanın da biricik kız kardeşidir. Gerçi padişahın bir kızı daha vardı: Tasasız Râziye Sultan. Dünyadan yüz çevirmiş bu hanım, aynı zamanda süt amcası olan meşhur veli Yahya Efendi’ye bağlıydı. Genç yaşta vefat etti. Türbenin hemen girişinde metfundur.


Üsküdar’ın simgelerinden ve ruhlarından biri olan Mihrimah Sultan Camii yaklaşık 2 yıldır tadilatta. Fakat tadilat esnasında elde ettiğimiz görüntüler içler acısı. Hangi anlayışla bu şekilde tadilat devam ediyor ve özensizlik diz boyu anlamak imkansız. Fotoğraflara bakın ve ne demek istediğimizi anlayın. Mezarlar toprak ile kaplanmış ve hiçbir şekilde özen gösterilmiyor. Halbuki o mezarda bulunanlar bu milletin atası, camiye emek verenler, muteber insanlar.

Kaynak: İzdiham

24 Temmuz 2013

1908'den: Mahmutpaşa

Cemil Meriç: "İrfanından kopan, ana dilini bile unutan müstağripler kafilesi kime, neye bağlanacak?"

On dokuzuncu asra kadar, Osmanlı ülkesinde bir ortak şu­ur vardı: İslâmiyet. Vahye dayanan bir hakikatler bütünü. O cihanşümul dinin izahı, yorumu ve yayılması için binlerce düşünce ve duygu adamı ömrünü harcamıştı. Bütün bir iç­timaî nizamın temeliydi İslâmiyet.

Sosyal bir sınıfın veya bir kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayı­ran değil, birleştirendi. İnananlar kardeştiler. İnananlar, ya­ni insanların hepsi. Tek Allah, tek kitap, tek hakikat, tek halife, tek dünya. Yunus’un mısralarını kanatlandıran iman­la, Mesnevî’deki pırıltılar aynı ezelî nurdan. İslâmiyet Süleymaniye’de kubbe, Itrî’de nağme, Bakî’de şiir.

Medeniyetler de ihtiyarlar. Nasların cihanşümul seyyaliyeti kalıplaşır zamanla. Kocayan şuur ezelî hakikatin yüze­yinde bocalar.

İslâm’ın dünya görüşü yekpareliğini kaybe­der. Avrupa’nın maddî fetihleri, çöküş devrinin ulemasını afallatır. İslâm’ın inkırazı, hikmetine akıl erdiremedikleri bir gazab-ı ilâhîdir. Susar ve sahneden çekilirler. Yerlerini Avrupa’nın imal ettiği yeni bir insan tipi alır: müstağrip. Hem suda, hem karada yaşayan bu hilkat garibesi giderek büsbütün kopar mazisinden. Artık ne Asyalı, ne Avrupalı­dır. Ne Müslüman, ne Hıristiyan... Tek kitabın yerine binler­ce kitap, tek hakikatin yerine binlerce yan hakikat geçer.

Yıkılan bir dünyanın harabeleri arasında ilelebet yaşana­maz ki. Her toplumun belli bir değerler bütününe ihtiyacı var. İrfanından kopan, ana dilini bile unutan müstağripler kafilesi kime, neye bağlanacak?

Sosyal bir sınıf da değildir, sosyal bir sınıfın temsilcisi de. Hakikat tek, hata sonsuz. Müstağrip ne yeni bir dünya görüşü kurabilir, ne de Batının cömertçe sunduğu türlü ideolojiler arasında seçim yapacak güçtedir. Seçmek için, anlamak lâzım. Anlamak için, karşı­laştırmak. Mukayese, irfana dayanır.

Batının sosyal ve politik tarihi bilinmeden ideolojileri kavranabilir mi? İdeoloji bir bütündür. Belli bir dünyanın sorunlarını çözmek için hazırlanmış bir bütün.

Kaldı ki müstağripler bu ideoloji enkazını naslaştırırken Batı’da yeni yeni çelişkiler beliriyordu. İdeoloji, iktisadî alt yapının ifadesidir. Sosyal bir sınıfın çıkarlannı dünyaca ge­çerli bir hakikat diye sunar. Oysa müstağrip Avrupa fikriya­tını bir ilmihal gibi ezberlemeye kalkar. Bütünü kucaklayamaz, kucaklayamazdı da. Müstağripler 1960′lara kadar aynı yalanları çeşitli üsluplarla tekrarlayan bir topluluk. Aydın, efendisinin ilaçlarını çalıp içen ahmak uşak.

Cemil Meriç, Mağaradakiler

22 Temmuz 2013

İBB Kültür Yayınları'ndan 3 yeni kitap


Camiler, gerek mimari ve sanatsal özellikleri gerekse Müslümanlar için taşıdığı anlam itibariyle İslam medeniyetinin en fazla kıymet verilen yapısal unsurlarının başında gelir.

Kentleşme açısından bakıldığında, İslam şehirlerinin, camilerin etrafına kurulmuş olduğu görülür. Şu hususu da vurgulamak gerekir ki camilerin ihtiva ettiği manevi unsurlar, simgelenen manaya uygun hususiyetler içerir. Bu nedenledir ki, camilerdeki deruni güzellik ve sonsuz huzur maddede gizi olan semavi anlamların tezahürleri olarak kabul edilmelidir.

Kitap; İstanbul’un sur içi camilerini konu ediniyor. Elbette İstanbul denildiğinde evvela sur içi akla gelir. Sur içi, tarihsel ve mimari açıdan şehrin en zengin bölgesidir.

Sur içi camileri bu kitapta, bulundukları semtlere ve mahallelere göre okuyucunun dikkatine sunuluyor. Kitap; camilerin güncel iç ve dış fotoğraflarının yanı sıra her bir caminin adresi ve yol tarifi, ne zaman, kim tarafından ve hangi mimara inşa ettirildiği, zaman içinde camilerde meydana gelen değişimler, sonradan yapılan yenileme ya da tamiratlar ve camilerin günümüzdeki son durumu gibi çok değerli bilgileri içeriyor.

Sur içi camilerine dair bilgilerimizi güncellemesi ve kapsamlı bir durum tespitini içermesi kitabı daha da önemli kılıyor.

Yazar: Sudi Yenigün
Editör: Ömer Osmanoğlu
Sayfa: 400
Fiyat: 28 TL (% 30 İndirimli)
Bilgi ve siparişhttp://www.istanbulkitapcisi.com/magaza/prddet.php?pid=519


Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren güvenlik ve huzur ortamının temini, devletin üzerinde durduğu en önemli konulardan biridir.

Topraklarında subaşılar, yasakçılar, asesler, yeniçeriler, falakacılar, cebeciler, topçular, bostancılar, kollukçular, bekçiler gibi çeşitli gruplarla asayişi ve huzur sağlamayı amaçlayan Osmanlı Devleti, bu unsurlarıyla iç güvenlik sorununu çözüme ulaştırmıştır.

Osmanlı Devleti’nde özellikle yeniçeriler, başkent İstanbul’un güvenliğinden sorumluydu. Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasından sonra Asakir-i Mansûre ve Asâkir-i Redife birlikleri İstanbul ve taşranın güvenliğini sağlama görevlerini de yürütmeye başlamışlardır.

Daha sonra İstanbul şehrinin güvenlik işleri Tophâne-i Amire Müşirliği ’ne ve buraya bağlı askeri birliklere bırakıldı.1844 tarihinde polis Nizamnâmesi hazırlanmasıyla “Polis Nezareti” adı verilen bu teşkilat sadece İstanbul şehri sınırları içinde görevlendirildi. Bugünkü polis teşkilatımızın temeli de 16 Mart 1845 tarihinde atılmış oldu.

Asayiş Berkemâl Polis Teşkilatının Kuruluşu ve Olay Yeri İnceleme Çalışmaları (1844-1920) kitabımızda, Polis Teşkilatının kuruluşu ile alakalı çok sayıda arşiv belgesinin yanında, dönemin şartlarına göre yapılan olay yeri inceleme çalışmalarını bulabilirsiniz.

Yazar: Haz. Nail Öztürk
Editör: Fatih Dalgalı
Sayfa: 192
Fiyat: 15 TL (% 25 İndirimli)
Bilgi ve siparişhttp://www.istanbulkitapcisi.com/magaza/prddet.php?pid=529


Batılı yazarların Doğu’yu ziyaret edip bu konuda yazmalarının uzun bir geçmişi vardır. Batı hakkında yazan ilk Türk ise, 17. yüzyılın ünlü gezgini Evliya Çelebi’dir. Evliya Çelebi’yi 18. yüzyılda Osmanlı elçisi olarak Paris’e giden Yirmi Sekiz Çelebi Mehmed Efendi izlemiştir.

Uzun zaman Türklerin Batı hakkında yazması ender görülen bir durum olarak görülmüştür. Daha sonra 19. yüzyılda ortaya çıkan modernleşme çabalarına paralel olarak Türk edebiyatçıların pek çoğu Batı şehirleri hakkında gezi notları kaleme almıştır.

Türk Yazarların Gözüyle Dünya Kentleri adlı kitap, Türk yazarların dünyanın çeşitli şehirleri hakkında yazdıklarını gözden geçirerek farklı bakış açılarından dünyaya bakmamızı sağlamaktadır.

"Çalışmada Evliya Çelebi’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Ahmet Haşim’den Çetin Altan ‘a, Hasan- Ali Yücel’den Şavkar Altınel’e uzanan bir çizgide dört yüz yıllık bir süreç içerisinde, dünyanın muhtelif kentlerinin ‘bizim’ yazarlarımız tarafından nasıl algılandığını; önce Osmanlı’nın, arkasından Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışındaki hayat tarzlarını meydana getiren zihniyetlerin, ne türden yadırgayışlara ve kıyaslamalara yol açtığını ortaya koymaya çalıştık.

Yazar: Sefa Kaplan
Editör: Sefa Kaplan
Sayfa: 293
Fiyat: 45 TL (% 25 İndirimli)
Bilgi ve siparişhttp://www.istanbulkitapcisi.com/magaza/prddet.php?pid=304

20 Temmuz 2013

İsmet Özel: Mısırlaşma, Patatesleşme, Domatesleşme, Hıyarlaşma (I)

Sadece Allah’a kulluk etmede ve sadece Allah’tan istemede ne kadar nakısamız varsa o kadar dayatmalara şapka çıkarıyor, dayatmalar karşısında diz çöküyor veya müessiriyetimizi artırmak hırsına kapılıp dayatmaların koluna giriyoruz. Kirli bir zihin ortamında bulunuşumuz hiçbirimizde rahatsızlık uyandırmıyor. Çünkü bunun verili, vazgeçilmez ortam olduğu kabulüyle yaşıyoruz. Müslümanlar Rasul-i Ekrem tarafından nerede ikaz edildiklerini, nerede azarlandıklarını yüzyıllar boyu hesaba katmadan yaşadı. Modernistler bu ikaz ve azarları İslâm’dan sapmanın vasıtası şekline getirdi. Çoğunluk zihni kirlendikçe bayram edenlerden müteşekkil. Birileri ve başka birileri bu kire itiraz etmeden, bu kiri korudukları mikyasta yer edindi. Deniyorsa uzun çöp onlara deniyor. Fıkıh tahsil edene de uzun çöp dendiğinden, onun ağzına baktığı için kısa kalmış çöpe hitaben onun “sakız çiğnemek orucu bozmaz” deyişi sair çöpleri yadırgatmıyor. Yadırgı veren sözleri söyleyen benim. Türkiye’de ve dünyada ben bunu bir farz-ı kifaye kabul ettiğim için söylemekteyim. Çöplere hitap etmek mecburiyeti gocundurmuyor beni. Öncelikle uzun çöpe şunları deme durumundayım:

Bunca fıkhî malûmatın sana “sakız çiğnemek orucu bozmaz” dedirtecek idiyse, sen ve senin gibilerin İslâm hakkında hiç bir şey öğrenmemesi daha iyi olacaktı. Oruçlu oruçlu sakız çiğneyen sen kimsin, siz kimlersiniz? Bidayette gâvurluğunuzun kendi başınıza dert açmaması için def-i belâ kabilinden “Ben de Müslüman oldum” dediniz. Bu ifadeniz kime fayda getirdi? Kimsenin boyu sizin bu sözü söylemiş olmanızdan ötürü bir karış büyümedi. Lâkin şimdi tutmuş ve tutturmuş “Ben Müslüman değil miyim?” sualinin rantını azamiye çıkarma hevesindesiniz. Müslümanların arasında öyle bir hayat yaşadınız ki, sualinize cevap yetiştiren her kim olursa olsun, ve verdiği cevap ister müspet, ister menfi olsun, onun boyu bir karış kısalacak, cevap veren herkes küçülecek. “Sakız çiğnemek orucu bozmaz” diyen sizler insanları küçültme faaliyetiyle meşgulsünüz. Ağzınızın lâf yaptığına kimleri inandırdıysanız onları insanoğlu sakız çiğnemeden oruç tutamayacak kadar aşağılık yaratıktır fikrinde sabitlediniz. Üstelik bu tahkiminize gizli bir ifade olarak şunu ilâve ediyorsunuz: “Sizin oruç dediğiniz şeyin kaale alınacak bir tarafı yoktur. Oruç tutmak havadan civadan bir iştir. Oruç tutanlar tırı vırı insanlardır.

İsmet Özel, 20 Temmuz 2013
Tamamı için: www.istiklalmarsidernegi.org.tr

19 Temmuz 2013

TİYO Yayınları'ndan üç yeni kitap neşroluyor


TİYO Yayıncılığın on üçüncü kitabı “Küfrün İhsanı Olmazİsmet Özel’in “Desem Öldürürler, Demesem Öldüm” kitabı ile başlattığı serinin ikincisidir. Kitap soldan sağa Latin harfleri, sağdan sola Kur’an harfleri ile yazılmıştır ve bu sebeple iki kapaklıdır.

“Eğer biz mü’min isek; mü’min olan eğer bizler isek nereden belli olur bu? Bellilik anlamadadır. Mü’min olarak anlamışlar arasına katılmışızdır. Ne anladık? Kâfirlerin en istemeyecekleri hâdisenin, en çok karşılaşmaktan çekindikleri hâdisenin bizim ormanı fark etmemiz, bizim ormanı görmemiz olduğunu anladık.

Türkiye’de Müslümanlıkmış gibi bilinen şeyin devlet tarafından milleti itaate icbar etmek, milleti İslâm’la terörize etmek için tahkim edilmiş kalıplar olduğunu geç de olsa öğrenebildim. Gerçek Müslüman, hayatın ne demek olduğunu bildiği için ekstradan bir dinî hayat nedir bilmez. Ekstradan bir dinî hayat edinmeyen Müslümanların bugün nasıl bir mesele karşısında olduğunu izaha “küfrün ihsanı olmaz” ibaresini dile getirmek yetmez; bu ibareyi şuur katına çıkarma zarureti vardır. Küfre en rahat hareket tarzı temin eden bir emir-kumanda zincirine rapt olunmakla Müslüman kalınmayacağı bilhassa öğrenilmelidir.”


TİYO Yayıncılığın on ikinci kitabı “Bir Akşam Gezintisi Değil, Bir İstiklâl Yürüyüşü II”, Kasım 2012’de ilk cildi yayınlanmış “İstiklâl Yürüyüşleri” konuşmalarının ikinci kısmıdır. Kitabı teşkil eden ve belli bir sıra takip eden on iki konuşmanın isimleri “Amentü, Kader, Kısmet, Hal ve Gidişat, Tecrit-Tefrit-Tevhit I, Tecrit-Tefrit-Tevhit II, Reçete-Çözüm-Senaryo, Butlan, Asalet, Takibat ve Refakat, İtaat-İttiba-İnkıyat, Salahiyet-Otorite-Yetke” şeklindedir. Geniş bir fihristi olan kitabın arka kapağında ise şunlar yazılıdır;

“Türkiye’de Müslüman olmak ne demek? Türkiye’de kâfir köpeği olduğunu ispat etmediğiniz takdirde Müslüman olarak size bir yer açılmayacaktır. Bunu bilin! Türkiye’de Müslüman olmayı, kâfir köpeği olmanın ispatı şartına bağlamışlardır. “Ben Müslümanım, o kadar!” dediğin zaman, “Sen o kadar kal!” derler. Bu yüzden İstiklâl Marşı Derneği tecrit, tefrit, tevhit safhasını geride bırakmış insanların toplandığı yerdir. “Yaa, biz öyle değiliz!” diyen kimse başının çaresine baksın. Ama aynı zamanda “Evet, biz öyleyiz!” diyenlerin başına iş açmayı düşünenler varsa onlar da verecekleri hesabı düşünsün! “Yok, ben orada nasıl olsa idare ederim.” diyenler, ne yaparsa yapsın!”


TİYO Yayıncılığın on dördüncü kitabı “KIRK HADİSİsmet Özel’in yaptığı radyo konuşmalarından derlenmiştir. Bir şairin seçtiği kırk hadisi ve bu hadisler ile hayatımıza nasıl bakmamız gerektiğini bulacağınız kitabın arka kapağında ise şunlar yazılı:

“Bir hadîs-i şerîfin bir şairle ne ilgisi olduğunu, bir hadîsin bir şaire neler ilham ettiğini, bir hadîsin bir şaire hangi bakımdan ikramda bulunduğunu öğrenmek hoşunuza gidecekse doğru yere geldiniz. Geldiğiniz yer doğrudur ve fakat bu yerde kalacaksanız bu yerin size rahatlık temin etmeyeceğini bildiğiniz müddetçe kalabilirsiniz. Kalmayı göze aldıysanız “terakki” sahasına girdiniz demektir. Korkulur ki bu satırların devamında okuyacaklarınız şimdiye kadar bozulmadan koruyageldiğiniz rahatınıza musallat olacaktır.”

Tam İstiklâl Yayıncılık Ortaklığı 
Ankara Cad. Ünal İş Hanı No: 21 Kat:1 Cağaloğlu - İstanbul
Tel: (212) 511 01 71 

Faks: (212) 511 01 72
tiyokitap@gmail.com
www.tiyo.com.tr

18 Temmuz 2013

18 Temmuz 1932: Türkçe ezan, sonrası ve şiir


CHP iktidarında, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile de ezanın sadece Türkçe okunmasına karar verilmişti. İlk Türkçe ezan, 3 Şubat 1932'de Hafız Rıfat Bey tarafından Fatih Camii'nde okunmuştu. Tam 18 yıl boyunca memleketimizde ezanın Türkçe olarak okunması icbar edildi, Arapça okuyan bir çok hoca görevinden alındı, sürüldü ya da hapse tıkıldı.


Ta ki DP iktidarında ve 16 Haziran 1950 tarihinde kabul edilen kanunla ezanın okunmasında kullanılacak dil serbest bırakıldı, Arapça okundu ve bu unutulmayacak saçmalık da sona ermiş oldu.

İstiklâl Marşı'mızda Mehmed Âkif Ersoy, ezanımızın daimi olması gerektiğini şöyle yazmıştır:

"Rûhumun senden, ilâhi, şudur ancak emeli;
Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
"


İsmet Özel ise 1974 yılında Sezai Karakoç'un yönettiği Diriliş Dergisi'nde yayımlanan "Amentü" adlı bu şiiriyle, ezan gerçeğini çok açık biçimde açıklamış ve Türk şiirine unutulmayacak bir şiir kazandırmıştır. (Şairin kendi sesinden dinlemek için tıklayınız.)

"insanın
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi düşer de marşlara
mümkün olur babamı varlık sancısıyla çağırmak:

ezan sesi duyulmuyor, haç dikilmiş minbere
kâfir yunan bayrak asmış, camilere her yere
öyle ise gel kardeşim, hep verelim elele
patlatalım bombaları, çanlar sussun her yerde

çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses değdi minarelere:
tanrı uludur, tanrı uludur...
"

Çamlıca Basım Yayın'dan büyük hizmet: Vekâyi'-i Ali Paşa / Yavuz Ali Paşa'nın Mısır Valiliği yayımlandı


Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Makbul İbrahim Paşa’nın Mısır’da yaptığı mâlî-idârî düzenlemelerin üzerinden yetmiş seksen yıl geçmişti. Bu süre zarfında Mısır giderek harap olmuş, idari bozukluklar meydana gelmiş, uygunsuz işler yapılmaya başlanmış, askerler arasında eşkıyalık görülmeye, memlekette fitne fesat eksik olmamaya başlamıştı. Mısır halkının, vali ve ümerasının durumu hakkında Sultan Üçüncü Mehmed Han’a sık sık şikâyet mektupları gelmekteydi. Yaşanan iç karışıklığı gidermek ve halkın yeniden devlete bağlılığını tesis etmek için Mısır’a vali olarak gönderilen Yavuz Ali Paşa’nın faaliyetlerini anlatan Vekâyi‘-i Ali Paşa adlı eser yayınlandı.

Çamlıca Basım Yayın bünyesinde “Kelâmî Rumi, Vekâyi‘-i Ali Paşa –[Yavuz Ali Paşa’nın Mısır Valiliği (1601–1603)]” ismiyle yayınlanan eser, Tarihçi Yazar Soner Demirsoy tarafından hazırlandı. Yaklaşık 400 yıl önce Mısır valisi Yavuz Ali Paşa adına kaleme alınmış olan kaynak eser, Mısır üzerine araştırma yapmak isteyenler için büyük bir titizlikle günümüz harflerine aktarıldı.

Osmanlı için Mısır’ın Önemi
Vekâyi’-i Ali Paşa adlı eser günümüz için büyük önem taşıyor. Bu önem ise Yavuz Ali Paşa’nın faaliyetlerinin yanında verilen önemli bilgilerden kaynaklanıyor. Bu bilgilerin başında Mısır’ın Osmanlı devleti için taşıdığı önem geliyor.

Eserde, Mısır’ın Kuran-ı Kerîm’de birçok kere üstü kapalı ve açık olarak adının geçtiği belirtiliyor. Bunun yanında Ebussu‘ûd Efendi’nin fetvâsına göre Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’ye bütün Osmanlı beldelerinden daha yakın olduğundan İstanbul hariç Osmanlı sultanlarının hükümeti altında bulunan bütün beldelerden daha itibârlı bir memleket olduğu ifade ediliyor. Ayrıca Yusuf Peygamber’in taht merkezi olmasının da bu önemi artırdığı bütün bunlardan dolayı da Mısır beylerbeyliğinin (valiliğinin) bu görevi verilen kişiye de büyük itibar kazandırdığı anlatılıyor.

Eseri Önemli Kılan Bilgiler
Eser bir nevi Yavuz Ali Paşa’nın Mısır Valiliği esnasındaki günlüğü niteliğinde hazırlanması dolayısıyla, Mısır’daki iç karışıklığın nedenleri ve nasıl sona erdirildiği ile ilgili de bilgi sunarken iyi bir vali profilini de ortaya koyuyor.

Eserde ayrıca, Mısır’ın adetlerine, gelenek ve göreneklerine, efsanelere, Nil Nehri’yle alakalı kıssalara, piramitler, su dolapları, bayram kutlamaları, nehrin taşmasının hesaplanması, Zehebiyye adlı mahalli geminin hususiyetleri gibi bilgilere de yer verilmiş.

Edebi yönü son derece kuvvetli bir şahsiyet olan Kelâmî eser boyunca konuya uygun şiirler söylemeyi ihmal etmemiş. Bu şiirler neredeyse bir divançe teşkil edecek hacimdedir. Ayrıca eserin 61a-126b varakları arasında Yavuz Ali Paşa’ya şiir sunan pek çok şairin şuara tezkiresinde isminin geçmemesi eseri edebi bakımdan da son derece zengin kılıyor.

Renkli tıpkıbasımı da ilave edilen eser gerek sayfalarındaki tezhibi, gerekse 8 adet saray işi minyatürü ile göze de hitap ediyor.

Yavuz Ali Paşa Kimdir?
Aslen Bosnalı olup Malkoviç veya Molkoçoviç ailesine mensuptur. Sert mizaçlı olmasından dolayı daha çok Yavuz Ali Paşa diye meşhur olmuştur. Küçük yaşta devşirilerek İstanbul’a getirildi. On iki sene Galata Sarayı’nda eğitim gördükten sonra sancağa çıkarılan şehzade Mehmed ile Manisa’ya hareket etti. Okçuluk sahasındaki gösterdiği başarılar kısa süre sonra şehzadenin silahdarı olmasını temin etti. Şehzade, Sultan Üçüncü Mehmed adıyla tahta çıktığında İstanbul’a geldi. 1601 yılında Mısır’a vali olarak tayin edildi. 1603’te yine aynı padişah tarafından sadarete makamına getirildi. Ali Paşa İstanbul’a ulaşmadan padişah vefat etti. Sultan Birinci Ahmed Han tahta çıktı ve babasının tayinini değiştirmedi. Yaklaşık yedi ay bu vazifede kalan Ali Paşa Avusturya üzerine yapılan harekat sırasında Belgrad’a ulaştıktan sonra vefat etti. Buradaki Bayram Bey Camii haziresine defnedildi.

İncelemek ve satın almak için:
www.camlicabasim.com/index.php?sayfa=urundetay&id=353

Cemil Meriç: "Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim."

17 Temmuz 2013

Kuş evi yapmaktan, kuşlar konmasın diye çivi çakmaya


İstanbul'da bir avm, kuşlar konmasın diye tüm pervazlarına çivi yerleştirmiş. Modernizmin darbeleri insanlarla birlikte hayvanları da bitirmeye hiç ara vermiyor. Her türlü yöntem mevcut. Geleneğimizde ise kuş evleri vardı, kuşa derin bir sevgi ve hürmet vardı... Hepimiz zulmün bataklığında boğulacağız.

Selimiye Camii, Edirne

Konu hakkında şurada bir imza kampanyası başlatılmış: http://chn.ge/10ZUUVV

Yüzyıllar Boyunca Üsküdar'ı mutlaka indirip okuyun

Üsküdar'ın tarihini, kültürel yapısını, dününü ve bugününü konu alan üç ciltlik eserin yazarı Mehmet Nermi Haskan'dır. Üsküdar Belediyesi tarafından yayına hazırlanan ve yayınlanan "Yüzyıllar Boyunca Üsküdar" adlı kitap Yazarlar Birliği ödülüne layık görüldü. Aşağıdaki bağlantılara tıklayıp, 3 cilt olarak bilgisayarınıza indirebilir, bu harikulade eseri okuyabilirsiniz.

Yüzyıllar Boyunca Üsküdar - 1. Cilt
Yüzyıllar Boyunca Üsküdar - 2. Cilt
Yüzyıllar Boyunca Üsküdar - 3. Cilt

16 Temmuz 2013

Kadir Mısıroğlu, A Haber'deki Deşifre programındaydı

Her Türk şapka giymeye mecburdur. Hükumet bu alışkanlığa aykırı alışkanlığı men eder. Erzurum'da Şallı Bacı bile asıldı şapka kanunundan. Ben Osmanlıyım. Ben kemalizme karşı olmayayım da kim olsun? Beni yaşarken müzelik yapan bir sisteme ben nasıl evet derim. Ben sağdan sola yazıyorum. Benim bin yıllık yazımın değiştirilmesine itiraz ediyorum. Beni borçlar kanununda Alman kanununa tabi kılıyorsun, medeni hukukta İsviçre kanuna tabi kılıyorsun, usul hukukunda Neuchatel, bizim Konya vilayetimiz kadar yok. Biz bu kadar fukara bir millet miydik de oradan buradan kanun devşirdik de Müslümanlara bu gavur kanunlarını tatbik ediyorsun dediğimiz zaman "vay efendim sen falana dokundun filana dokundun"... Hata etmeyen insan olmaz.

1926'dan 1938'e kadar Anadolu'da 20 bin cami yıkıldı. Senede 1500, 6 saatte 1 cami yıkılmış demek. Şimdi 6 saatte 1 cami yapılıyor Türkiye'de. Onlar, yıkılan devri devam ettirmek istiyorlar. Ezanı Türkçe okumayana ceza veren devir bir daha geri gelmeyecektir. İngiltere'de 6 şeriat mahkemesi kurdu. İçinde yaşayan 4 milyon Müslümana, kendi kanunu tatbik etmeyi zulüm saydı. Bunu tarihte ilk defa Osmanlı yapmıştır. Osmanlı zamanında Rum, kendi kanununa tabiiydi.

Fotoğraf vardı da çektirmedik mi?

İlk fotoğrafçılar-1920'ler
Küçükken yaşlılara çocukluk fotoğrafınız var mı diye sorardım. “O zaman fotoğraf mı vardı evlâdım?” derlerdi. Fotoğraf o zaman da vardı ama hayatımıza girip yaygınlaşması çok eski değildir. Hele köylük yerlerde yaşayanlar daha 1950’lerde ölen dedelerinin resimlerini boşuna ararlar. Yine de fotoğraf, tarihî şahsiyetleri, mekânları, hâdiseleri anlamaya yardım eden çok değerli bir buluş olmuştur.

Fotoğrafçılığın esasını teşkil eden karanlık oda tecrübeleri çok eskidir. Daha XI. asırda Arap âlimleri bununla meşgul oldu. XV. asırda Leonardo da Vinci kezâ. Rönesans geometri ve perspektifi, XVIII. asır kimya ve fiziği ortaya fotoğrafı çıkarttı. Araştırmaya meraklı eski bir Fransız rahibi Joseph Nicephore Niepce 1826’da sekiz saat ışık altında ilk fotoğrafı aldı. Bu, bir levha üzerine düşürdüğü güneşli bir duvar idi. Ancak negatifti ve biraz sonra da kaybolmuştu. Görüntünün kalıcılığı için çok uğraştı. Sonradan ortak olduğu Louis-Jacques Daguerre, yıllarca çalışarak 1835’te resmi sabitleştirmeyi ve resim çekme müddetini üç dakikaya indirmeyi başardı. Ama 1833’te sefalet içinde ölen Niepce bunu göremedi. Büyük buluş 1839’da Fransız ilimler akademisi tarafından ve ilk defa fotoğraf tabiri kullanılarak açıklandı. Fotoğraf çekme müddeti giderek saniyelere indi.
1839 yılına ait ilk fotoğraf kamerası
Semeresini başkası yedi! 

George Eastman, 1883’te New York’ta ilk sarmalı film Kodak’ı imal etti. O zamana kadar levhalara çekiliyordu. 1940’da yanmayan asetatlı film bulununcaya kadar kullanıldı. Hiç manası olmayan Kodak ismini de çok sevdiği annesi ile oynadığı bir kelime oyunu sayesinde bulmuştu. 1889’da kutu makineyi yaptı. Böylece fotoğraf çekmek kolaylaştı. O günlerde büyük bir tren kazasında yolculardan birisi yanındaki Kodak makine ile hurdahaş vagonların resmini çekince, Kodak ismini herkes işitti. Sonra dünyaca meşhur bir marka oldu. Gazetelerdeki reklamlarında şu slogan kullanılıyordu: “Sadâkatsiz kocalar! Okul kaçağı çocuklar! Kodak sizi görüyor!”. Bu sayede Eastman’ın serveti o zamanın parasıyla 1 milyon doları buldu. Eastman’ın sloganı şuydu: “Siz sadece düğmeye basın. Gerisi bize ait!

 
Fotoğrafçılığın babaları: Solda Niepce; sağda Daguerre

1900’de ürettiği makine 80 sene sonra bile demode olmadan kullanılmaktadır. I. Cihan Harbi sırasında bir yelek cebine sığacak kadar küçük bir makine üreterek çok sükse yaptı. Dünyanın her yerinde fabrikalar kurarak sıkı Amerikan kanunlarından kurtulmayı başardı. 1912’de 11.500.000 dolar kârın 500 binini çalışanlarına dağıttı. Massachusetts teknoloji enstitüsünü finanse etti. Tiyatro ve müzik mektepleri yaptırdı. Diş sağlığı enstitüleri kurdu. 1924’te bir milyon dolardan fazla vergi ödedi. Malikânesinin yıllık masrafı 100 bin dolardı. Çok sevdiği annesiyle yaşadı. Hiç evlenmedi. İmzasını tasdik eden her şahide on dolar vermek âdetiydi. 1930’da sinir hastalığına yakalandı ve yürümesi zorlaştı. 1932’de vasiyetini hazırladı. Yatağına uzanıp tabancasının namlusunu şakağına dayayıp intihar etti. Bıraktığı son notta “Daha fazla neden bekleyeyim?” yazıyordu.

1846’da Paris’te yılda 2000 fotoğraf makinesi satılıyordu. 1852’de İngiltere’de ilk fotoğraf cemiyeti kuruldu. Fotoğrafçılık çok sükse yaptı. Her yerde sergiler açılıp müsabakalar tertiplendi. 1885’ten sonra gazete ve mecmualarda da fotoğraf kullanılmaya başlandı. 1925’te Leica tarafından 36 pozluk film üretildi.

Eastman
Fotoğrafın iyisi İstanbul’da! 

Memleketimize fotoğraf makinesinin gelişi 1842 tarihidir. Bu yeni buluş gazetelerde duyurulmuştur. İlk fotoğraf stüdyosu 1842’de Beyoğlu’nda Daguerre’in çırağı Compa tarafından açılmıştır. Gazete malumatına nazaran “Güneşte 6 saniyede, güneşsiz havada yarım dakikada işini bitirmektedir”. 1845’te İtalyan Carlo Naya, 1850’de de Rum Basil Kargopulo Pera’da (Beyoğlu) stüdyo açtı. 1858’te Bayezid’de stüdyo işleten Abdullah Biraderler, 1867’de Beyoğlu’na geldi. Pascal Sebah 1857’de Beyoğlu Postacılar Caddesi’nde stüdyo açtı. 1860’ta Beyrut’ta ilk stüdyosunu açan Tancrede Dumas, 1866’da İstanbul’a gelip Cadde-i Kebir’de (İstiklâl Caddesi’nde) stüdyo açtı. 1870’lerde Bayezid’den nakleden Nikola Andreomenos, İsveçli Berggren, Ermeni Gülmez Biraderler Beyoğlu’nu şenlendirdiler. Kumkapılı bir balıkçının oğlu Bogos Tarkulyan, 1890’da Phèbus adlı meşhur stüdyoyu açtı. 1937’ye kadar çalışan bu stüdyo bilhassa portrede usta idi. Sebah, 1885’te İstanbul’da çalışan Policarpe Joaillier ile ortak olarak adını Sebah-Joaillier olarak değiştirdi ve çok tanındı. Abdullah Biraderlerden sanatı öğrenen Aşil Samancı’nın Apollon stüdyosu pek meşhurdu ve 1925’e kadar çalıştı. Görüldüğü üzere her sanatta olduğu gibi, fotoğrafçılıkta da Ermeni ve Rumlar önde gelmektedir. İşe sonra Levantenler, yani Osmanlı ülkesinde yerleşmiş Avrupalılar girdi.

İlk fotoğraf çektiren padişah: Sultan Abdülmecid.
Fotoğrafı çekenler: Abdullah Biraderler
Bu fotoğrafçıların müşterek hususiyeti iyi malzeme kullanmaları idi. Fotoğraflar senelerce canlılığından bir şey kaybetmemektedir. Bunun için masraftan kaçınılmamaktadır. Kartlar Viyana ve Paris’ten gelmektedir. Bu sebeple İstanbul fotoğrafçıları çok meşhur oldu. İstanbul’daki ecnebi memurlar, tüccarlar ve turistler resim çektirmeden gitmez oldu. Bu vesileyle fotoğrafçılar en çok kazanan esnaf arasına girdi. İzmir, Selânik, Bursa, Edirne, Yanya, Konya, İzmit, Trabzon, Haleb, Beyrut ve Bağdad’da fotoğrafhaneler açıldı. Stüdyo olmayan şehir ve kasabalara seyyar fotoğrafçılar giderek icra-i sanat ederek çok para kazandılar. Resimler tekrar tekrar cam levhalara çekildiği için negatifler silinmektedir. Ama çekilen fotoğraflar canlılığını kaybetmeden günümüze intikal etmiş; tarihî şahsiyetler, eski kıyafetler, tarihî mekânlar bu sayede günümüze kadar hiç değilse suretlerde yaşatılarak intikal edebilmiştir.
Niepce'in çektiği dünyadaki ilk fotoğraf
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Osmanlı Kul Sistemi

Niyazi Berkes kul sistemi hakkında bahsederken onu despot terimi vesilesi ile açıklar. Despotu açıklamak için kul’u anlatır. Grekçeden gelen despot kavramının asıl manasının “kul sahibi aile reisi”ne tekabül ettiğini söyler. Buradaki “kul” da ne Greklerde, ne Ortaçağ’da ve ne de modern Avrupa’da bilinen bir şey değildir. Osmanlı “kul”unun Romalılarda benzer bir karşılığından söz eder. Romalılarda bazı kişiler hür oldukları halde bazı patriçiyen aile reislerine sığınarak onların adını alırlardı. Bunlar patriçiyenlere bağımlı olur ve onların adı ile “çağrılırlar”dı. Çağrılan kişi, yani cliens/clientis, büyük efendiye bağlanmış, ona kapılanmış demekti; vatandaşlık hakları sınırlı idi. Onun için Berkes kul’u köle şeklinde çevirmez. Kul, büyük efendiye bağımlı, ona kapılanmış kişi demektir. Berkes’in terimler üzerindeki dikkatinin Osmanlı rejimini anlayabilmek için kaçınılmaz gördüğünü ifade edelim. Bir yerde şöyle diyor: Despotluk sistemi kulluk kuralına dayanan sistemdir; köle ya da serf sahipliğine dayanan sistem değildir. Berkes’e göre kul üzerinde siyasal güç sahibi olmak kamu düzeni sağlamak, kamu üzerinde otoriteye sahip olmak demektir. Niyazi Berkes’e göre köle ve serf emeği sömürülen kişi iken; kul, emeği üretimde sömürülen kişi değil, sömürenin uşakları ve bekçileridir. Despotluğu “kullar üzerinde efendiliğe” dayanan sistem şeklinde tanımlayan Berkes’in, kulları da zanaatkâr ve çiftçi sınıfların emeğini sömürme işinde kullanılan “siyasal güç öğeleri” şeklinde kullanması dikkat çekicidir. Padişahın kullar hakkında sonsuz iradesini kullanmasından da bahseden Berkes, bu hukuka keyfilik ve zulüm adını vermez. Çünkü her kul, kulluğa kellesini koltuğa alarak girmiştir, der.

Berkes’e göre Doğu despotizmi Batı feodalizminden farklıdır. Doğu’da devlet toplumdan ayrıdır. Toplumsal uzviyetten doğma bir şey değil. Toplumun üstüne oturmuş kapak gibidir. İslamcılığın Doğu (Anadolu) toplumunun Müslüman ve devletin despotik (laik) karakteri hakkında daha çok düşünmesi gereği bundandır. Berkes’e göre toplumun üstüne oturmuş bu kapak kalkabilir, yuvarlanabilir, yerine başka bir kapak zorla gelip oturabilir. Böyle olduğu halde toplum bana mısın demez. Onun için bu Doğu despotizminde halk devletle ilgili değil, demiştir.

Berkes, kulluk sistemini Romalılardaki client’e benzetiyor. Bunlar köle değildir. Bu diyor, kulların toplumsal köklerinden koparılması yöntemidir. Öyle bir yöntem bulmalı ki hem insanlar can atarak gelsinler kul olsunlar ve hem de hükümdarın işleri tıkır tıkır yürüsün. Kölelikten, esirden kul olmaz diyor. Bunun için fethedilen yerlerdeki insanların beşte birinin hükümdara ait olacağı kaidesi genişletilerek “devşirme” usulü icat edildi, der. Yani fethedilen bölgelerin halklarına bir nevi emekçi, işçi, hizmetçi vergisi kondu. Bunun karşılığında fakir insanlara- köylülere evlatları üzerinden büyük bir istikbal açıldı. İçlerinde sadrazam olanlar bile görüldü.

Sencer Divitçioğlu da Osmanlı Devlet sisteminin bu ikili yapısından söz etmişti. Divitçioğlu Koçi Bey Risalesi’nden, Halil İnalcık’tan, Ömer Lütfi Barkan’dan iktibaslar yaparak “Osmanlı toplumunun açıkça iki sınıfa indirgeneceği”ni delillendirmeye çalışır. Osmanlı raiye-bireyi ne köle, hatta ne serftir. Toprağı tasarruf ettiğinden dolayı hür köylüdür, der. Halil İnalcık’a başvurur: “Osmanlı toplumu iki temel sınıfa ayrılmıştır. Askeri denilen ilki, padişahlık fermanı ile sultanın dini ve icraî kuvvet tevdî ettiği saray, ordu ve memurin mensuplarıyla ulemayı içine alır. İkincisi, müslim ve gayri müslim tebayı kavrayan, vergi verip, hiçbir şekilde hükümette vazife alamayan reayadır.Osmanlı toplumunda reayanın toprağı tasarruf etme ve onu kullanma hakkı, onu hür köylü statüsüne sokmaktadır. Nitekim devletin bir memuru mesabesinde olan sipahinin reaya üzerindeki hakları, onun kişiliği üzerinde üzerinde bir hakka dayanmayıp toprağı işletmesinin sonucunda devlete karşı yükümlülüğün yerine getirilmesi için kullanılan bir hak olmaktadır. Reaya bir sınıf olarak sömürülme işlevini yerine getirmekle yükümlü olduğundan tımarı bırakamaz. Fakat öte yandan, toprak ile arasındaki tasarruf ilişkisinden ötürü reaya-birey hürdür. Tımar sahibinin raiye üzerinde hiç bir kişisel hakkı olamaz. Elde edilen toprak rantı belirlenmiş bir reaya grubuna ait olmayıp, devlete aittir. Böyle olunca, Osmanlı toplumunda ırkî ya da dinî üstünlük kisvesi altında bazı gurupların iktisadî hakimiyeti söz konusu olamaz. Artık ürün, üstün otorite olan devlete aittir. A.Kadir Özcan’ın devşirme sistemi hakkındaki makalesi de burada zikredilmeye değerdir. Özcan Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sine de atıf yapmaktadır. Nizâmülmülk “Eğer asker aynı soydan olursa bundan büyük hatalar doğar. Her cinsten olması için çok çalışmalıdır” demişti. Nizâmülmülk’e göre Sultan Mahmud’un Türk, Horasanlı, Arap, Hindu, Guri, Deylemli gibi her cinsten askeri vardı.

Özcan’ın makalesine dönersek Ebû Hanife (ö. 767) ve İmam Şâfiî’ye (ö. 820) göre gayrı müslimler de İslâm ordusunda istihdam edilebilir. Karahanlılar’dan itibaren Türk-İslâm devletlerinde hassa ordusu kölelerden teşkil edilmiştir. 1300’lü yılların başında Osman Gazi’nin maiyetinde 500 kişilik bir yabancı uyruklu savaşçıların var olduğu bilinmektedir. Osmanlılar’da savaş esirlerinin orduda istihdamı Orhan Gazi döneminde daha belirginleşir. 1402 Ankara Bozgunu’ndan sonra duran fetihlere paralel olarak idareciler yeni çareler aramışlardı. Bulunan yeni sistemin adı Devşirme idi. Bunun da esası, Osmanlı tebaası bazı hıristiyan çocuklarının bir kanun çerçevesinde toplanmasından ibaretti. Bu uygulamanın başlangıcını Yıldırım Bayezid (1389–1402) devrine kadar götüren araştırmacılar varsa da, esas olarak Çelebi Mehmed (1413–1421) döneminde tatbik edildiği, kanunlaşmasının ise II. Murad devrinde (1421–1451) olduğu kabul edilmektedir. Sistemin işleyişi, yeniçeri ağasının Divân-ı Hümâyun’a arzı üzerine gerçekleşirdi. Bu da ihtiyaca göre üç ila yedi yılda bir yapılırdı. Devşirme işlemi önceleri mahallî idareciler tarafından, bunun suiistimalleri görülünce de Fatih Sultan Mehmed zamanından itibaren merkezden gönderilen görevlilerce yapılmıştır. Devşirme Kanunu’nda, toplanacak çocukların nitelikleri belli idi. Osmanlı tebaası hıristiyan ailelerin bülûğ çağına ermemiş olanları; bunların da en sağlıklıları ile soyluları ve endamı düzgün olanlar tercih edilirdi. 8–18 yaşları arası hıristiyan ailelerin oğulları ilgili yerin meydanında bir araya getirilir, yaşları ve kimlikleri kilise vaftiz defterlerinde incelendikten sonra kanun ve talimata uyanlar alınırdı. Toplanan çocukların, ana-baba adları ve köylerinin isimleri en ince ayrıntılarına kadar eşkâl defterlerine kaydedilir ve bu çocuklar kafileler halinde merkeze gönderilirlerdi. İstanbul’da yeniçeri ağasının makamı olan Ağakapısı’nda yoklaması yapılan devşirmeler daha sonra topluca sünnet edilirler ve yeni isimler alırlardı.

Niyazi Berkes, devşirmelerin zorla Müslüman edildikleri doğru mu? diye de sorar. Cevabı şudur: Bunların tam anlamıyla Müslüman oldukları da şüphelidir. İslamlıkta vaftiz ederek birini ihtida ettirmek diye bir şey yoktur. Bir kişi, ne milletten, ne dinden olursa olsun Osmanlı oldu mu dava biter, zorla ya da merasimle onu Müslüman yapmaya lüzum yoktur. Kulların hepsi bir tarikat mensubudur. En aşağıdaki asker yeniçerilerden en yukardaki vezirlere kadar kulların tarikat ve fütüvvet bağlılıkları Osmanlı’nın hiç işlenmemiş yanıdır. Batınî fütüvvet ile Yeniçeri ocağı arasındaki bağı kulların şeriat dışı bir güç olmasına bağlayan Berkes, eğer bunda yanılıyorsa o zaman bunun nedenini sentetik devletin önemli kolu olan kulların din bakımından da “yapma bir topluluk” olmasından kaynaklandığını ileri sürer. Bütün bu yapma halli oluş, esas prensipten, yani kulun toplumda bulunan ırk din, dil meslek zümrelerinden koparılmış olması prensibinden doğar, der. Kemal Tahir de Şeyhülislam’ın kabinede yer almasını dinin gücünü değil, güçsüzlüğünü, bir devlet memurluğu haline getirildiği şeklinde yorumlar. Tahir’e göre “Devlet despotluğu yüzünden sınıflaşamaz.” Atüt’te sermaye birikimi olamaz. Para birikse bile yeniden üretime yatırılamaz. Atüt sınıfsız bir toplum demek değildir. Fakat sömürenler - sömürülenler çelişmesi hiçbir zaman bu toplumları esir-efendi aşamasına götürmediği için buradan feodalizme, oradan da kapitalizme sıçratacak güçte değildir. Osmanlı’da üretilenlerin çoğu üretenlerce tüketilir. Dünya pazarının malı haline gelemez. Artık da doğruca devlete geçer. Osmanlı’da üretileni devlete aktaran aracı sipahi olduğu için bir yandan asker olarak Sancak Bey’inin ve askeri hiyerarşinin; öte yandan merkezi iktidarın adalet sistemini temsil eden Kadı’nın çifte kontrolü altındadır. Bu açıdan Osmanlı kulluk sisteminin Batı feodalizmi ile hiçbir ilintisi yoktur. Çürüme devlet gelirlerinin giderlerinden az olmaya başlamasının sonucudur. Bu nedenle Osmanlı'da iç ve dış kavgalara da “devrim” adı verilmez. Bunlara ancak klik boğuşmaları adı verilir.

Osmanlı’da devlet katmanının asker/bürokrat/ulema üçlüsü ile oluşmuş kul sistemine dayandığını, reayanın ise dini mensubiyet aranmadan “hür köylülük”, “üretici kiracılık” statüsü ile belirlendiğini gördük. Osmanlı reayası yöneticinin kimliği, despotik karakteri hakkında görüş belirtmeksizin üretimle ilgileniyordu. Ancak bu üretimi sürdürülebilir kılan bir hukuk sisteminin, yönetici zümrenin tepişmesini halka sirayetini engeller bir kazaî yapının (kadı/kad’a) yöneten ile yönetici arasında zar oluşturduğunu da görmek gerekiyor. Kemal Tahir’in de vurguladığı üzere üretim güçlerinin gelişmesi demek Doğu’da sınıf kavgasının, yani eşitsizliğin gelişmesi demekti. Batılaşma ise, insanı insanın sömürmesini, kişisel mülkiyetin çıkmasını, toplumsal dayanışmanın gittikçe çözülmesini, dünya pazarının oluşturulmasını sağlamak demekti.

İslamcılık Osmanlı toplumsalının iktisadî temellerine yabancılaşmakla reayanın iktidarı belirleyecek şekilde değişiminin de öncüsü oldu. Aslında bu, kapitalizmin gelişmesi ve kişisel mülkiyet düzeninin eski devletçi/denkleştirici/istihdamcı/adaletçi yapısını bozarak kendine zemin açması da demekti.

Lütfi Bergen

Kaynakça:
- BERKES Niyazi, Türkiye İktisat Tarihi, YKY Yayınları, 2013
- DİVİTÇİOĞLU Sencer, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, Sermet Matbaası, 1981
- NİZÂMÜLMÜLK, Siyasetnâme, Dergah Yayınları, 2011
- ÖZCAN A.Kadir, Devşirme Sistemi Ve Bazı Tespitler, http://fsmsem.fatihsultan.edu.tr/fsmsem/devsirme-sistemi-ve-bazi-tespitler-makale-26.html
- TAHİR Kemal, Notlar/ Sosyalizm Toplum ve Gerçek, Bağlam Yayınları, 1992

15 Temmuz 2013

Ağlayan çeşmeler - 2

Üsküdar, Hüdai Mahmut Efendi Sokak
Fatih, Uzunyusuf, Zehgirci Kemal Tekkesi
Fatih, Üçbaş Camii
Üsküdar, Parlak Sokak
Üsküdar, Ahmediye Mahallesi, Malatyalı İsmail Ağa Camii
Üsküdar, Azat Yokuşu
Bkz: Ağlayan çeşmeler - 1

12 Temmuz 2013

Türk Olamadıysan Oldun Amerikalı

Daha önce "Küfrün İhsanı Olmaz" başlığı altında birbirinden zihin açıcı yazılar yazmıştı şair İsmet Özel. Okumuş muydunuz? Sanmıyorum. Ya kafanızın karışmasından korkuyorsunuz ya da işinize gelmeyen şeyler içinizi de rahatsız ediyor. Evet bu ikisinden biri.

Ramazan ayının beşinci günü (5 Ramazan 1434) itibariyle İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel'in "Türk Olamadıysan Oldun Amerikalı" başlıklı yazıları, derneğin internet sitesinde haftalık olarak yayımlanacaktır.

Takip etmenizi önermekle yetiniyorum:
www.istiklalmarsidernegi.org.tr

Bursa Ulu Camii ve güneş sistemini aktaran minberi


Bursa Ulu Camii'nin minberinde, batılıların dünyayı dümdüz nitelendirdikleri ve gezegenleri sadece yıldız sandıkları dönemlerden çok önce Türkistanlı Mehmed Usta tarafından gök bilimi, olduğu gibi kayıt altına alınmıştır.

Ulu Camii'de yapılan son bakım çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan bu eserde, gezegenlerin güneşten uzaklıkları, konumları ve büyüklük oranları doğru hesaplanmış, dokuz gezegenle birlikte güneş sistemi ahşaba işlenmiştir.


Bu çalışmanın asıl kaynağı, Selçuklular döneminde 1200 yıllarda yaptırılan Cacabey Gökbilim Medresesi'dir. Kırşehir il merkezinde bulunan Cacabey Gökbilim Medresesi, Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan'ın oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde yapılmıştır.

11 Temmuz 2013

11 Temmuz 1995: Srebrenitsa

18 yıl önce bugün Sırplar, sonucunda 8372 Müslümanın katledildiği soykırım için harekete geçmişti. Hani sizin dinledikçe güldüğünüz bir komedyen şakası var ya, "Şu Müslüman mı lan?" diye. İşte o yıllar başlamıştı 18 yıl önce. Siz zaten gülün. Esprilerinizle, gevşekliğinizle, tarihinizi redd-i miras edişinizle övünün. Biz Srebrenitsa'yı unutmayacağız. Tıpkı Başbağlar'ı unutmadığımız gibi. Merhum büyük komutan Aliya İzzetbegoviç'in "Sırplar bize Türk diyordu, her Müslüman Türk'tü" sözüyle, İsmet Özel'in "Türk dediğimiz insan tarih sahnesine Müslüman olarak çıkmıştır" sözünün başladığı ve bittiği yerde olacağız. Daima bekliyor olacağız: Melunların yaptıklarına cevaz değil, cevap vermek için.

10 Temmuz 2013

Ramazan, oruç ve insan


Orucun bize verdiği ilahi ders merhamet dersidir. O bizim merhametsizlikle tıkalı bulunan can gözümüzü açar. Merhametsiz insan, alemi kendinde görür. Orucun öğrettiği ve bizi içerisinde yaşattığı merhamet alemi bir ilâhî fezadır ki, onda nice âlemler semâ halindedirler. Bugünün Müslümanını vecd haline yükseltecek merhamet mevzuu yok mu? Dünya nimetleriyle dolup, taşan, talihlilerin uçar gibi yaşadıkları müslüman beldelerinde talihsizlerle sefillerin anı bizle yerlerde sürünüyor. Zengin, fakirin esir gibi çalışması ile sonsuz sefahat sofraları kurarken, ruhundaki sefalet fakirinkinden daha acıklı ve elemlidir...
- Nurettin Topçu, İslam ve İnsan

"Oruç, ağırlığı kaldıran haşmetli vinç
Hasretlerin sonunda gelen İlahî sevinç."
- Necip Fazıl Kısakürek, Sevinç

"Oruç, ruhun sesi gelir her yıl
Gümüş topuklarını dokundurur kalbimize."
- Sezai Karakoç, İnsan ve Oruç

08 Temmuz 2013

Erbakan: "Biz tarihin en şerefli milletiyiz!"


1992 yılında TRT Açık Oturum'da konuşan Milli Görüş Lideri merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Avrupa Birliği gerçeğini adeta haykırıyor. Hala Hristiyan birliğinden bir medet umanlar, tekrar tekrar dinlemeli.

Bir zamanlar Dolmabahçe sahili

Bir zamanlar Edirnekapı ve Topkapı

Edirnekapı

Topkapı

Nil kıyısında Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim, Nil nehri kıyısında kılıcıyla timsahın başını kesiyor.

05 Temmuz 2013

Başbağlar, 5 Temmuz 1993


Neden Başbağlar’dayız? Çünkü burada bir şey bahane edilerek bir katliam yapıldı ve herhalde birilerine bir işaret çakıldı. Sivas’ta bir şey başlatıldı; o bahane edilerek burada bütün dünya Müslümanlarının gözünü korkutacak bir katliam yapıldı. Türkiye’de 75 milyon insan yaşadığı söyleniyor. Bu insanların yüzde doksanı değilse bile yüzde yetmişi Sivas’ta bir otel yakıldığı haberine muttalidir. Fakat -tabii kalbimden geçeni söyleyeyim ki- Başbağlar’da katliam yapıldığını bilen insan sayısı Türkiye’de yüzde onu geçmez.

Bugün Başbağlar’a gelişimiz semboliktir: Bu memleketin sahiplerini devre dışı bırakanın canını yakmaya hazırız. Bu memleketin sahiplerinin canını yakanın canını yakmaya hazır olduğumuzu ilan ediyoruz. Eğer bu köyde katliam olduysa o katliamı yapanların misliyle katliama uğraması fikrini savunuyoruz; barışı değil. Türkiye’de Türk olmadığı halde hak sahibi olduğunu iddia edenlerin tasfiye edilmesini savunuyoruz. Türkiye’de sadece Türkler hak sahibidir. Türk olmayanların Türkiye’de hiçbir hakkı yoktur. Çünkü Türkiye diye bir devlet ve ülke Türklerin canlarından vazgeçmeleriyle olmuş bir şeydir.

"Bana ne yapıyorlar?" ve "Benim memleketime ne yapıyorlar?". Bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Sana ne yapıyorlarsa senin memleketine de onu yapıyorlar. Onun için eğer Başbağlar’da katliam olduysa seni öldürdüler demektir. Sen bir çaresini bulup hortlamazsan onların bayramı devam edecek demektir. Tamam öldün, ama hortla!

İsmet Özel, İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı
29 Eylül 2012, Başbağlar

04 Temmuz 2013

32. Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı

Beyazıt Ramazan Sohbetleri 9 Temmuz'da başlıyor, 4 Ağustos'a kadar sürecek. Görselin üzerine tıklayıp büyük halini görebilir, rahatça okuyabilirsiniz. Tarih, edebiyat, kültür sohbetleri olacak bol bol. Yine güzel günler geliyor, huzurlu günler...

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.