TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

31 Ağustos 2013 Cumartesi

İsmet Özel: Mısırlaşma, Patatesleşme, Domatesleşme, Hıyarlaşma (VII)

II. Viyana Kuşatması, 1683. 
Ne oluyorsa birilerinin elinden çıkıyor; kendiliğinden oluveren işlerin ortasında değiliz. İşlere el koyanlar umduklarını buluyorlar mı? Asla! Hayrın da, şerrin de Allah’tan geldiğine imân etmişiz. İmanımız bizi emri bi’lmârûf nehyi anilmünker istikametinde harekete icbar ediyor. Biz bu zorlamayı itikadımız neyse ona göre ya lehimize veya aleyhimize sayarız. Mecburiyeti altında kaldığımızı felâhımız olarak anladıysak ihtiyacımız olanın bize verilmiş olduğunu da anlamışızdır. Kendimizi mecburiyetlerimizden azat etmek üzere harekete karar vermişsek hizmetimiz her türlü fesadın enine boyuna artışı yönündedir. Bilmemiz gerekiyor ki, Türkiye’nin m(M)ısırlaşması, patatesleşmesi, domatesleşmesi, hıyarlaşması yöre insanına atfedilen tabiatın müşahedesi suretiyle elimize geçen bir malumat değil, bir idare tarzının kaçınılmaz hezimetinden öğrenilendir.

Modern zamanlarda müessesevî devlet dolabının adına Osmanlı İmparatorluğu denildiğini herkes bilir; ama bu devletin Tebriz’den Viyana’ya uzanan hududunu muhkem kılan Türklerden (ünsiyetli insandan) başkası olmadığını söylemek herkesin işine gelmez. Osmanlı Devleti hangi sebeplerle Viyana’nın kuşatılmasına karar vermiş olursa olsun; şehri muhasara eden de, uğranılan başarısızlıktan zarar gören de Türklerden (müşahhas kişilerden) başkası değildi. İşin sayıya gelmeyen aslı, Türklükle Müslümanlığı birbirine kaynaştırdı. Mısır’ın ve Suriye’nin elden çıkarılmış Türk toprakları olduğu fikrine hiç uğramamış biri kaynaşıklığın ne mânâ taşıdığına akıl erdiremez. Tarihî rolle kazanılmış ve değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bir müktesebat var. Münafıkların zihnini allak bullak eden işin aslından başka birşey değildir. İslâm’ın sarsılmaz siyasî yeri yüzünden kavuştuğu sağlamlık, onun itikadî esaslarından kuvvet alır. Allah katındaki yegâne din olarak İslâm’ın hangi siyasetin mümessili olduğunun fark edilmemesi veyahut bilerek inkâr edilmesi tarih boyunca Müslümanların İslâm’ın sözümona tefsiriyle aldatılmalarını hep kolaylaştırdı.

Eğer yaptıklarımızla küfrü tesirsiz bırakmıyor isek ibadet etmiyoruzdur. Bu demektir ki, ibadetimiz küfrün tesirine engel olacak şekilde yaptığımız herşeydir. Yaptığımız herşeyde şunun cevabını arayacağız: Bu takip etmede bulunduğumuz yolun sonu bizi küfrün zevali mânâsına götürüyor mu? Küfre geri adım attıramadıysan Müslümanlık durumun hiç parlak değil.

İsmet Özel, 31 Ağustos 2013
Tamamı içinhttp://www.istiklalmarsidernegi.org.tr

1906'dan: Osmanlı Bursası

Bursa Sultânisi. Şimdilerde Erkek Lisesi imiş. Görsel ise 1906 Bursa Sergisi Hatırası bir kartpostal.

134. Alay ve dua

I. Dünya Savaşı esnasında doğu cephesinde 134. Alay'a verilen sancak teslim edilirken, Müslümanlar ve Hristiyanlar birlikte dua ediyor. Şaşırtıcı değil. Hristiyanların nasıl dua ettiğini az çok tahmin edebiliyoruz.

Aliya ve Ali

Ne güzel bir fotoğraftır. Bir zamanların efsane iki yumruğu...

30 Ağustos 2013 Cuma

30 Ağustos Zafer Bayramı


30 Ağustos, "Yurduma alçakları uğratma sakın" anlayışıyla bu topraklara sahip çıkmış şehitlerimizindir. Unutmamalı.


Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın. 
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. 
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hak'kın... 
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

İstiklâl Marşı'ndan

29 Ağustos 2013 Perşembe

27 Ağustos 2013 Salı

Le Corbusier'den alıntılar


- Her şey beni Türklere ayrıcalıklı bir yer tanımama yöneltiyor. Onlar nazik, terbiyeli ve ağırbaşlıydılar; çevrelerindeki varlıklara saygı duyuyorlardı. Mimarlık eserleri muazzam, güzel ve görkemlidir. Öylesine birlik, öylesine zaman ötesi, öylesine bilgelik!

- Eğer hayatımın en büyük gafı ve en büyük taktik hatası Atatürk'e yazdığım mektup olmasa idi, bugün büyük rakibim Prost yerine güzel İstanbul şehrinin imarıyla ben uğraşacaktım. Bu mektupta, inkılâp yapmış bir milletin en büyük inkılâpçısına İstanbul'u eski hali ile asırların tozu toprağı ile bırakmasını tavsiye ediyordum. Ne büyük hata yaptığımı sonradan anladım.

- İstanbul'u gayet iyi tanıyorum. Son gelişim eski rejim zamanında, yani epeyce eski olduğu halde orada gördüğüm güzellikler hala gözümün önünde. İstanbul'un çehresini hatırlatan acele ile çizilmiş krokileri hala saklıyorum.

- Biz ağaçları söküyoruz. İstanbul bir meyve bahçesidir; bizim şehirlerimiz ise taş ocakları. İstanbul'daki evler ağaçlarla çevrilmiştir; insan ve doğa arasındaki cazip dostluktur. Her yerde ağaçlar olup, onların arasından mimarlığın soylu örnekleri yükselir.

Derleme: Yağız Gönüler

24 Ağustos 2013 Cumartesi

İsmet Özel: Mısırlaşma, Patatesleşme, Domatesleşme, Hıyarlaşma (VI)

Napolyon Mısır'da.
Jean-Léon Gérôme, 1863.
Tesis edildiği günden bu güne Mısır’daki şöhretli El- Ezher’in meşguliyeti kimlere hizmet yolunda gitti? Bunun kat’î bir cevabı olarak “İslâm’a! Mü’minlere!” deme cesareti gösterir bir hödüğe rastlayacak olursam, onun alnını karışlarım.
...
Bahane muktedirin uydurduğu bir şeydir. Kurt kuzuyu mideye indirmek gayesiyle bahane uydurur. Napoleon Bonapart Mısır’a hâkim olmak üzere harekete geçtiğinde “Biz gerçek Müslümanlar...” demekten geri durmadı. Mazeret, tebadan birinin metbu mevkiindeki birine kabul ettirmek istediğidir. Hukuk nazariyatı “kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” esasıyla işler halde tutulur. Bu esas Türkiye’de “İslâm’ı bilmemek mazeret sayılmaz” şekline sokulmuş ve yürürlüğe bilinemeyecek bir İslâm sokulmuştur. İsrail’de bahaneyi mutaassıplara ürettirirler, reformistlerin mazeretleri kabul görür.
...
İşin doğrusu öyledir ki, Mısır antik çağdan beri, Türkiye Osmanlı Devleti’nin harbe sürüklenip batırıldığı 1918’den beri, İsrail 1948’de kendini devlet ilân edişinden beri hem bünyevî, hem de mahvî istikrarsızlık acısı çekmektedir. İstikrarsızlığın modern versiyonunu Mısır’a dayatan Napoleon ve Kavalalı gibi o ülkenin mahallî dilini gerek lâfzen ve gerekse mânâ itibariyle konuşmaktan âciz idarecileridir. Türkiye’de modern istikrarsızlık Turgut Özal sonrasında sıcak para vasıtasıyla kuvveden fiile yumuşak geçiş yaptı. Aynı istikrarsızlık bugün mahirane bir abrakadabrayla iktidara oynuyor. Globalizmin hangi sahada olursa olsun uğrayacağı herhangi bir dereceden istikrarsızlık İsrail’in istikrarsızlığı olacaktır. Eğer son 200 senedir ne yaptıysa yapıp kendine mahsus istikrar görüngüsü edinebilmiş Türkiye bir şekilde İsrail ve Mısır seviyesindeki istikrarsızlık algısına konu edilebilirse her üç ülkenin de üstünde bir yönetimin ihdası kolaylaşır. Dünya Sistemi’nin şişkin gündeminde bir madde.
...
Dünya Sistemi lordlarının rayları Türkiye’nin m(M)ısırlaşması, Mısır’ın Türkiyeleşmesi istikametinde döşedikleri tren garının İsrail olarak sabitlendiği bu günlerde hain oldukları kadar gâfil, gaflete düştükleri nispette ihanet batağına saplanan nefretâmiz kimselere “İslâm nerede?” sualini tevcih etmeliyiz. Türkiye’nin, İsrail’in Mısır’ın İslâm neresinde? Rasul-i Ekremden aldığımız agâh olma emrine uyma derdinde isek meşguliyet sahamızı işgal eden bunca ıvır zıvır nemize?
...
Neye başlayacak veya neye devam edeceksek şuursuzluğun İslâm’a açılan bir kapı bulamayacağı bilgisiyle başlamak veya devam etmek mecburiyetindeyiz. Bizi buna icbar eden nedir? Kendimize avunmayı ve oyalanmayı yakıştırmıyorsak bir mecburiyetten haberdar olmuşuzdur. Avunmada ve oyalanmada cebir yok. Şuurumuzla iktisab ettik ki, ne Müslümanlığımızın, ne de Türklüğümüzün düşkünlüğü azdıran avutucu, oyalayıcı renkli tablolarla bir ilişiği vardır. Müslümanlara tarih içinde İslâm’a düşman her değişimi İslâmî gerekçelerle kabul ettirdiklerini, giderek yutturduklarını akıldan çıkarmak yangına körükle gitmektir. Kabul ettirenler kimlerdi? Müslümanların İslâm’ın beş şartını yerine getirmesini bir sofuluk alıştırmasıymış veya bir dindarlık gösterisiymiş gibi algılayanlar canını, malını Müslüman kisvesi altına girerek kurtarmış olanlardan başkaları değildir. İslâm’ın beş şartının Türklüğün beş şartı olduğunu söylemek Müslümanların İslâm’la aldatılmaları karşısında alınmış bir tedbirdir.

İsmet Özel, 24 Ağustos 2013
Tamamı içinhttp://ww.istiklalmarsidernegi.org.tr

23 Ağustos 2013 Cuma

Tarih Savunusu veya Tarihçilik Mesleği

Marc Bloch'un ölümünden sonra ilk defa Lucien Febvre tarafından yayımlanan Tarih Savunusu veya Tarihçilik Mesleği, tarih eğitimi, "tarihçilik mesleği" ya da sadece tarih merakını gidermek açısından okunması gereken bir başyapıt. Annales ekolünün kurucularından Marc Bloch’un "tarihçilik"in mahiyetine dair kaleme aldığı bu eser, tarihin "ne" olduğu üzerine de 20. yüzyılda yazılmış birkaç önemli başlıktan biri olma sıfatını hakkıyla taşıyor. El yazması nüshasından faydalanılarak notlanan ve orijinaline sadık kalınarak yayına hazırlanan bu kitap, Jacques Le Goff’un önsözünün rehberliğinde yolu tarihle kesişen herkes için eşi bulunmaz bir kaynak oluşturuyor.

"Yarım kalmış bu kitap eksiksiz bir tarih eylemidir."
- Jacques Le Goff

"'Baba, tarih ne işe yarar, bana açıklasana.' Beni yakından ilgilendiren bir delikanlı, birkaç yıl önce tarihçi babasına bunu soruyordu. Okuyacağınız kitap hakkında, bu soruya verdiğim cevap diyebilmek isterdim. Çünkü bir yazar için, hem akademisyenlere hem de ilkokul öğrencilerine aynı üslupla seslenmeyi biliyor, denmesinden daha büyük bir iltifat düşünemiyorum. Ama böylesine yüksek düzeyde bir basitlik sadece az sayıda seçilmiş kişinin ayrıcalığıdır."
- Marc Bloch

Detaylı bilgi için: http://iletisim.com.tr/kitap/tarih-savunusu-1999.aspx

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Lütfi Bergen: "Fetih, bir kimlik dayatma, özel hayatı belirleme siyaseti değil; ekonomi politiktir."


Müslümanların Anadolu’da varlık bulmaları “fetih” neticesi vuku bulmuştur. Elbette Mısır’da yer almaları da. Tarihsel anlamda bakarsak iki fetih hareketi dünyayı İslâmlaştırmıştır. Bunlardan biri Sahabe’nin başlatıp Tabiin’in yürüttüğü harekettir. Bu hareketi, genel başlık olarak Arapların (Emevi – Abbasi) siyasallaşması olarak da okuyabiliriz, bu bir hadarilik içeren fetih hareketidir. Bu fetih ile Hristiyan dünyanın kalbine yürünememişse de kolonyal sahaları kendisinden koparılmıştır. İslam bütün Akdeniz kıyıları boyunca Hristiyan Batı’yı kara bir sinenin boynundaki inci gerdanlık misali sarıvermiştir. Ancak bu fetih hareketi birinci milenyumun başlarında sona ermiş ve kaos egemen olmuştur. Haçlılar yine Kudüs’e gelmişlerdir.

İkinci fetih hareketi bir mevali hareketidir. Birincisinin aksine ikinci fethe katılanlar Allah’ın garibanlarıdır. Bunlar yalın ayak, başları cavlak, ellerinde tahta kılıç ve hatta sırtlarında gemiler Marmara Denizi’ne indiler Bizans’ı devirdiler. Bu fetih hareketi de hem Arap fethinin yatağında yürümüş ve hem de Avrupa'nın kalbine yol bulmak istemiştir. Ruhanî merkezlere yolculuktur. İlk yolculuk İstanbul'a doğrudur. İkincisi Vatikan'a. Aslında Dr.’a bakarsak (Kıvılcımlı) Bizans’ın “gavur Türkleri” olan Yahudi ve Hristiyanlar da Horasan erenleri ile birlik olmuş, bu haraç kesen, baş kıran Bizans tekfurunu def etmiştir. Dr. böyle yazmış ama bakalım tarihsel olarak bu doğru mu?

Anadolu’nun ve İstanbul’un fethi meselesi son tahlilde bir iktidar davası olmamıştır. Anadolu’da dirlik ve birlik istenirse bunun ideolojik / akıdevî bir benzeşme ile olmayacağını Aşıkpaşaoğlu da anlatıyor. Aşıkpaşaoğlu Tarihi vesilesiyle görüyoruz ki Anadolu’da kafiri, Alevisi, Türkmeni, Sofusu, Sünnisi, Kadısı ile yürüyen fetih ve gaza hareketi, toprakta tımar, üretim, vergilendirme, iskân, hane kurma meselesidir. Başka türlü elin gavurunun Horasan’dan gelme Osmanlı gazisiyle birlik olup Bizans tekfuru ile boğuşması düşünülemezdi. Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde yazılmış ki, İznik havalesinde Türkler ile kafirler zaman olur birlikte savaşa giderlermiş. Kafirlerin İznik halkına “Gelin biçareler! Rahat olun ki biz rahat olduk” dediği aktarılıyor. Nihayet durum Orhan Gazi’ye anlatılınca O da İzniğe gelir. Kafirler derler ki, “Bizimle anlaşın ki bizi kırmayasınız. Gidenimiz gitsin. Duranımız dursun. Hisarı size teslim edelim.” "Orhan Gazi dahi kabul etti." Devamı şöyle: “Orhan Gazi’yi … şehrin kafirleri karşıladılar. Sanki padişahları ölmüş de oğlunu tahta geçirir gibi oldu. Bilhassa kadınlar çok geldiler. Orhan Gazi: Bunların erkekleri hani? Diye sordu. ‘Kırıldılar. Kimi savaştan, kimi açlıktan’ diye cevap verdiler. Aralarında pek güzel olanları çoktu. Orhan Gazi bunları gazilere paylaştırdı. Emretti: “Bu dul kadınları nikâh edin, alın” dedi. Öyle yaptılar. Şehrin mamur evleri vardı. Evlenen gazilere verdiler. Hazır kadın ve evler ola. Bunları kim kabul etmeye? Bu fethin tarihi hicretin 731’inde (Milâdî: 15 Ekim 1330) vâki oldu” (AŞIKPAŞAOĞLU, 2011: 50-1). Aşıkpaşaoğlu’nun anlattığı bu hadise İslamcılık düşüncesinin Anadolu’da niçin zemin tutmadığını da izah ediyor aslında. İslamcıların bir ekonomi-politikleri yok. İdeolojik yükleme ile de kimse “gayrete gelip” tekfurun kalesini teslim etmiyor. Dikkat ederseniz Aşıkpaşaoğlu’nun anlatısında İslâm’ın bir askeri güçle birlikte yürüdüğünden bahsediliyor. Ancak askerin amacı gazilerin ev bark sahibi kılınmasında, yani üretim ehli olmasındadır. Yine alıntıladığımız bu bölümden anlaşılacaktır ki, İslâm için canını dişine takan gazi, elin gavurunun dul karısını hanımı olarak alıp, ev-hane kurup bağrına basmıştır. Bu hadiseleri üretim temelinden okumadan Anadolu’nun İslâmlaşması izah edilecek gibi değil. Yani burada bir vergi düzeni var.

Şimdi diyeceksiniz ki, Osmanlı madem gaza-fetih hareketi peşinde niye gazisini ev-bark sahibi yapıyor; asker ihtiyacını nereden karşıladı? Aşıkpaşaoğlu, bununla ilgili olarak da bilgi vermiş: “Bir gün Karaman ilinden Kara Rüstem derler bir bilgiç kişi geldi. Kazasker olan Çandarlı Halil’e dedi ki: Efendi, bunca hanlık malını niçin ziyan edersiniz? Kadı: O dediğin hangi maldır? diye sordu. Rüstem: İşte bu esirler ki, gaziler alırlar, Tanrı buyruğundandan bunların beşte biri hanındır. Niçin almazsınız? dedi. Han Tanrı buyruğu ne ise yap, dedi. Bu yeni iş iki bilgicin tedbiridir. Biri Çandarlı Halil, biri Karamanlı Kara Rüstem. Bu tertip üzerine Gazi Evrenüz bir kadı tayin etti. Hayli oğlanlar toplandı. Hana dedi ki: Bunları Türklere verelim. Türkçe öğrensinler. Bunları da çeri yapalım. Öyle yapıldı. Günden güne çoğaldılar. Tamam Müslüman oluncaya kadar Türkler nice yıllar bunları hizmette kullandılar. Sonra devlet kapısına getirdiler. Ak börk giydirdiler. Adları eskiden beri çeri iken Yeniçeri koydular. Yeniçeri bunun zamanında ortaya çıktı" (AŞIKPAŞAOĞLU, 2011: 63).

Aşıkpaşaoğlu tarihi ilham verici oldu. İslamcılığın Anadolu’da kutuplaştırıcı dilinin başarılı olamayacağını anlatmaya çalıştık. İslamcılar Anadolu’nun kafirlerinin devşirilip Türkçe öğretilmesini kimlik dayatması olarak değerlendiriyorlar. Tersinden bakarsak aynı devşirmelerin Osmanlı idaresinde yönetici olduklarını düşünmüyorlar. Kemal Tahir, Anadolu’nun Türkleşmiş mıntıkalarında kiracı-kişisel mülkiyet sisteminin Şeyh Bedreddin, Baba İlyas, Baba İshak hareketlerinin tutmamasının sebebi olduğunu yazmıştır (TAHİR, 1992: 300). “Anadolu Türk köylüsünün çoğunluğunun bunların toprakları üleştirme teklifine yanaşmamaları, toprakla olan ilintilerinin özel şartlarından ileri gelmiştir” der. Kemal Tahir’e göre Anadolu’da feodalite düzeni kurmaya kalkan burada tutunamaz, halk onu def eder. Bu nedenle Anadolu’da kiracı köylüler, üretimin temelini, gerçek dayanağını meydana getirirler (TAHİR, 1992: 302). Tahir’in bu analizinden günümüz için de bazı dersler çıkmaktadır. Zenginliklerin kişisel mülkiyet halinde tek elde toplanması şuurla önlenmelidir. Osmanlı ülkesinde yaşayan her insanı üretim gücü ve her zenginliği de zilyedliğini üretim gücüne terkettiği üretim alanı olarak ele almaktaydı. Yani burada amaç vergi toplamak ise de bunu vergisini alacağı kişinin düzeni bozmayacak şekilde geçimini idame etmesi ile gerçekleştirilmesiydi. Osmanlı’nın fetih davası üreten adamın borç yüzünden toprağını hatta hürriyetini kaybetmesine izin vermemektedir (TAHİR, 1992: 299). Kemal Tahir’in bu analizine eklediği bir diğer husus da şudur: Osmanlı’nın insan ve toprak kaynağı Hristiyanların kendisidir. “Orhan’ın 200 Hisar’ı olduğunu İbnu Batuta’dan öğreniyoruz. Bu hisarların küçük bir yüzdesi hücumla alınmış, ötekiler, köylüleri tarafından yüzüstü bırakıldıkları için teslim olmak zorunda kalmışlardır. Bu da Osman’ın, sonra da Orhan’ın neden o kadar az kuvvetle, bu kadar az zamanda, verimli Marmara havzasını ele geçirdiğini, buraya nasıl sağlamca yerleştiğini açıklar. Yeniçeri’yi I. Murat’ın kurduğunu, kendisinin de şalvar giymiş Ahi olduğunu artık biliyoruz. Verimsiz Müslüman topraklarına doğru değil de, verimli Hristiyan Bizans topraklarına doğru genişlemeyi, yaşamanın tek şartı olduğunu kestiren Osmanlılar, böylece Batı’ya yönelmişler, devşirmelerden Yeniçeri kurmayı akıl ederek de ilk Batılaşma hareketine girişmişlerdir. Genişledikleri topraklar halklarından topladıklarıdır” (TAHİR, 1992: 303).

Bu cümlelerden sonra anlıyoruz ki, fetih, bir kimlik dayatma, özel hayatı belirleme siyaseti değil; ekonomi politiktir. Adamın ekmeğini, evini, aşını, işini verirsen; bunları muhafaza için kadıyı muvazzaf kılarsan, elin kafiri bile İslâm der. Fetih de bu kırılmaz kilidi açmak demektir.

Lütfi Bergen

- AŞIKPAŞAOĞLU, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Haz: Atsız, Ötüken Yayınları, 2011
- TAHİR Kemal, Notlar/ Sosyalizm, Toplum ve Gerçek, Bağlam Yayınları, 1992

20 Ağustos 2013 Salı

Jack Goody'nin "Avrasya Mucizesi" çıktı


Avrupa’nın üstünlüğü görüşü, 19. yüzyılda ortaya atılan insan ve toplum konulu birçok ilerlemeci teorinin ortak kabulüdür. Antik dönemden feodaliteye ve sonrasında kapitalizme geçiş şeklinde gerçekleşen doğal ilerleme sürecinin sadece Batı’da yaşandığı iddia edilir. Bu sürecin, Batı’nın küresel üstünlüğünün temelinde yatan “Avrupa Mucizesi”nin bir parçası olduğu hala kabul görmektedir.

Jack Goody, bu Avrupa-merkezci dünya görüşünü sistematik bir biçimde çürütüyor ve Avrupa mucizesinden ziyade bir Avrasya mucizesinden bahsediyor. Bu mucize, Tunç çağı kent devriminden itibaren yaşanmaya başlamış ve Avrupa’dan önce Ortadoğu, Hindistan ve Çin’i etkilemiştir. Bu çerçevede, Doğu ile Batı arasında yaşanan uzun süreli bilgi alışverişi münavebeli (dönüşümlü) bir üstünlüğe zemin hazırlamıştır. Goody’nin gerek indirgemeciliği gerekse daimi üstünlük mefhumunu reddeden münavebe yaklaşımına göre taraflardan birinin üstünlüğünü muhakkak diğerinin üstünlüğü takip etmiştir. Bu münavebe halen de yaşanmaktadır: Batı’nın halihazırdaki üstünlüğü yerini yakın zamanda Doğu’ya bırakacak gibi görünmektedir.

"Bu kısa ama zengin muhtevalı kitapta Goody, The Theft of History’de ve diğer kitaplarında ortaya koyduğu tezini pekiştiriyor ve Batı-merkezci yaklaşımın tabutuna bir çivi daha çakıyor."
- Peter Burke, Cambridge Üniversitesi

Ayrıca bkz: Avrupa hakkında tüm bildiklerinizi unutun!

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Orta Çağ hakkında bilgiler

Twitter'a elbette güven olmaz. Faydasız kullanıldığı çokça malum. Ancak güzel hesaplar da var. Bunlardan birini keşfettim, kimindir bilmiyorum, ama önemli paylaşımlar yapılıyor. Buyurunuz: twitter.com/Ortacag

17 Ağustos 2013 Cumartesi

İsmet Özel: Mısırlaşma, Patatesleşme, Domatesleşme, Hıyarlaşma (V)

Kral Faruk sürgünde. Yıl 1953.Yer İtalya’nın Kapri adası.
Yanında karısı Neriman, kucağında altı aylık bebek iken
kral ilân edilen oğlu II. Fuad.
Türkiye’de Türk aramanın ne mânâ ifade ettiği üzerine kafa yorabiliriz; yormalıyız. Peki, Mısır’da arayabileceğimiz birileri var mı? Orada kimi, kimleri arayacağız? Mısır’da kimleri bulursak işimiz düzene girer? İnsanlığa Fellâhlar mı, Kıptîler mi, Arnavut numarası yapan krallar mı siyanet edecek? Nerenin neresi Türkiye? Nerenin neresi Mısır?
...
Şunu kafanıza iyice yerleştirin ki, eğer 1945 yılından itibaren azar azar ve safha safha bir ABD müstemlekesi (Veya bir ABD lekesi) haline çevrilmiş olan Avrupa müktesebatının Asya tehlikesinden masun kılınması Türkiye-İsrail-Mısır hilâlinin kenetlenmiş himmetine bırakılmışsa Dünya Sistemi’nin bütün umutları suya Türkiye’den bir Türk çıktığı taktirde düşecek. Türkiye’nin İstiklâl Marşı Derneği’nce temsil edilen muhtemel yeni yönü modernliği allak bullak edecek. Türkiye’den bir Türk çıkacak olursa ülke insanının zerzevat muamelesine maruz bırakılmasının nihayetini göreceğiz nihayet. Diğer iki ülkenin neye uğradıklarının değil de sadece Türkiye’den bir Türk çıkıp çıkmayacağının merak edilmesinin sebebi İsrail’den ve Mısır’dan planı bozacak bir şeyin çıkmasının imkânsızlığıdır. İsrail’den ve Mısır’dan Dünya Sistemi’nin hegemonyasını tehdit edecek bir şey, bir alternatif çıkmayacaktır. İsrail’in ve Mısır’ın yapısı Dünya Sistemi dediğimiz hegemonya düzeninin bir kısmını, birer kısmını aksettirir. Türk toprakları ise bir şekilde Dünya Sistemi’ne uyarlanmak istenen alanı kapsar. Hiçkimse adaptasyonun başarısı hakkında kesin konuşamaz. Bu “maddi” vakıanın ötesinde, İsrail’in ve Mısır’ın ahalisi bileğinin hakkıyla vatan edinmiş değillerdir. Her iki ülkeyi de siyaseten Dünya Sistemi’nin işleyiş cilvesi doğurmuştur. İsrail’e siyasi hüviyet kazandıranın “vaad edilmiş topraklar” teranesinden başka bir şey olduğunu kimse iddia edemez. Bu bakımdan Mısır’ın vaziyeti İsrail’den daha kötüdür. Mısır’a herhangi bir siyasi hüviyetle hayat bulmuş bir ülke diyemeyiz. Mısır bir “beled” olarak, kime şikâr olduysa siyasi hüviyetini ona ibraz ederek neş’esini bulanların beledidir.
...
Faik olan Türkiye’dir. Çünkü Türkiye diye sakız çiğnemeden oruç tutmuş Türkün İstiklâl Harbi vererek vatanlaştırdığı toprak parçasına denmiştir. Hayrın makbul olanı afişe edilmeden yapılmış olanıdır. Bu yönüyle de Türkiye hâlâ kâfirlere kâbus yaşatmaktadır. Halbuki, nasıl bazı kimseler yollarını sakız çiğneye çiğneye oruç tutuş rahatlığı içinde bulduysa, aynı kimseler yaptıkları her işten öylece kazançlı çıkageldi. Utkun tutkulular. Bu kimselere modern dünyanın ilericileri denildi. Hepsi ömürlerini kazanç temin ettikleri yolda ilerleyip tüketti. Onların ilericiliği hergün toplum hayatının nifak sayesinde biraz daha sıhhate kavuşacağı inancını güçlendirdi. Galebe çalmaktan gelen haklılıkları her çağda, her kültür atmosferinde allanıp pullandı.
...
Asıl hatırda tutmamız gereken gâvurların her hâl-ü kârda gâvur kaldıklarıdır. Üstelik işlerin iyi gâvur, kötü gâvur ayrımıyla görülüşü de gâvurluğun dahilinde kaldığını bilmeliyiz. Müslim ve bilhassa Türk olarak dünya ehlinden bir kimseye herhangi bir şeyin neden ehven olduğunu ispat etme mecburiyeti altında olmasak da, bahsimiz Türkiye’nin Mısırlaşması, Mısır’ın Türkiyeleşmesi olunca oğlunun Çetin Altan’dan para dilendiği Mehmet Akif’i anmadan geçecek olursak hiç kimseye hiçbir şey anlatabilmiş sayılmayız. İstiklâl Marşı şairi modern Cumhuriyet Türkiyesinden modern monarşik idare altındaki Mısır’a “Ben vatan haini miyim ki, peşime polis takıyorlar...” diye diye gitmişti.

İsmet Özel, 17 Ağustos 2013
Tamamı içinhttp://www.istiklalmarsidernegi.org.tr

16 Ağustos 2013 Cuma

"Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!"


Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış tutan kahpelere!
Tükürün Ehli Salib’in o hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahluku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!

Mehmet Âkif Ersoy

Mısır'da darbe, Mısır'da katliam - 2




Mısır'da bir batılı kürkle gezseydi, bizim hayvanseverler ortalığı ayağa kaldırırdı. İnsanlar ölüyor, katlediliyor, herkes oturuyor.

Çanakkale Arıburnu 27. Alay Sancağı


Sol alttaki yazı: Çanakkale Arıburnu muhârebâtındaki kahramanlığına mükâfeten piyade Yirmi yedinci Alay Sancağı'na ihsân buyurulan ma'a kurdela altun ve gümüş imtiyâz muhârebe madalyalarının ta'lîk merâsimi.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

İsmet Özel: Mısırlaşma, Patatesleşme, Domatesleşme, Hıyarlaşma (IV)

Fotoğraf: Yağız Gönüler
Tarihimiz vardır demeği seviyoruz, çünkü bundan talihimizin olduğu anlamı çıksın istiyoruz; ama olanca talihimizin anadan doğma kör talih olduğuna, olabileceğine ihtimal vermiyoruz. Dikkatimizi Türklerin Sakarya Meydan Muharebesi galibi oluşlarının onlara hür ve müreffeh ufuklar işaret etmediğine çevirmeliyiz. Buna mukabil İstiklâl Harbi’nin mağlupları Türkün başına II. Osman saltanatından itibaren Dünya Sistemi eliyle örülmekte bulunan çorabı inkılâplar nâmıyla geçiriverdiğine de dikkat etmeliyiz. Cebren ve hile ile şehit oğullarına yutturulan zokalar her Türkü nebatî bir hayata icbar etti. Ülke ve ülkenin halkı olarak Türkiye’nin başına örülmekten bıkılmayan çok renkli, çok seri numarası taşıyan yeni yeni çorapların mevcudiyetini fark edebildiğimiz kadarıyla dile dökme vazifesinden geri durmamalıdır ama; burada bir nefes, mısırlaşmanın, patatesleşmenin, domatesleşmenin, hıyarlaşmanın ilhamıyla yazdıklarımın burasında bir derin nefes de almalıdır. Neden? Çünkü yazının bu kısmı 1434 yılındaki Ramazan Bayramı’nın son gününde, üçüncü günü neşrolunuyor. Bayramlık ağzımdan yine bir şeyler dökülecekse bu yılki sondan ikinci fırsatım.

Önümüzdeki büyük bayramda ağzımı sağ kalırsam yine açmak mecburiyetinde kalacağım. Nasıl olsa ağzı olan konuşuyor. İki bayram arası köprülerin altından akan suların miktarında bir çoğalma olacağı şimdiden görülebiliyor. Bir İslâmcılık dükkânında tezgâhtarlık yapma hevesindeki zevat geçen Ramazan ayı boyunca görüntülü, sesli, basılı medya üzerinden milletimize bir yığın maval okudu. Bunlardan bir tanesi olsun acaba size Türk olmakla oruç tutmak arasındaki kopmaz bağdan bahis açtı mı? Hayır, bunun vukuu imkânsız. Birçoğunun böyle bir bağdan haberi yok. Haberi olanlar ise fesat çıkarmak için ellerinden ne geliyorsa yapıyor.

Her toplumu (modern mânâda milleti) bir değerler sistemi ayakta tutar ve her toplumun hayatiyeti o değerler sisteminin toplumca ayakta tutulmasından doğar. Adı anılmağa değer bir Türk milleti varsa, onun İslâm’dan kuvvet alan bir değerler sistemi gösterilebilir. Ötesi yutturmacadır. Kim Türk milletinin hayatiyetinden söz etme durumundaysa sözleri İslâm bayraktarlığıyla, İslâm ordusuyla sınırlı kalacaktır. Oruç tutanların tırı vırı insanlar olup olmadığı meselesi gelir onların Türk olup olmadıklarına dayanır. Türk denildi mi, her meselenin eğleştiği mekân İslâm milleti bahsi dahilindedir. Bir milletten eğer Türkiye’de ve Mısır’da da söz edilebiliyorsa bizi istikbale gelen kemmiyete değil keyfiyete dair bir farkındalık olmalı. Zira insan varlığının millet şeklinde tezahürü onun özlü bir kıvama sahip çıkıp çıkmadığıyla sıkı sıkıya münasebettardır. Yani milletteki her zuhurat, bu hangi millet olursa olsun, onun hayale, hülyaya dalıp ipleri elden kaçırıp kaçırmadığıyla yakından alâkalıdır. Özün tarihle atışmasından doğan mahsulüne bakmalıyız. Düşünmeliyiz sözün gelişi, bir Kant, bir Hegel, bir Marx sinesinden çıkarmış olan toplum ne olmuştu da daha dün Adolf Hitler öncülüğünde bir maceraya dalma fütursuzluğuna uğratılmıştı? Yine bu meyanda diyebiliriz ki, eğer Türk varlığı bulutlarda yüzen bir ham hayalden ibaretse tutulan oruçtan Türkiye’de gafil olunduğu kaziyesine hükmetme kolaylığı ele geçirilmiştir. Kim bu kolaylığı eline geçiriyor? Kim kime neyi anlatıyor? Derler ki, “Bir Rus’u kazırsanız altından Tatar çıkacaktır.” Şimdiye kadar bu sözün doğruluğunu test etme gücünü ele geçirene bir türlü rastlanılmadı. Rus kimliğine Deli Petro’nun kazandırdığı ivme o sonucu verdi ki, her Rus kendini kazımağa kalkışanı pişman edebilecek kıratta görünüyor hâlâ. Sovyet tecrübesi Ruslardan çok şey aldı götürdü; ama Rusları acınacak insanlar şekline çeviremedi. Ya biz Türklere Cumhuriyet idaresinin reva gördüğü nedir? Yanımız, yöremiz Türklük aleyhine bir hadiseyi tartacak güce erişebilmiş midir? Türkiye nâm ülkeden “Sakız çiğnemek orucu bozmaz” diyeni anasından doğduğuna pişman edecek bir Allah’ın kulu çıkabilir mi?

İsmet Özel, 10 Ağustos 2013
Tamamı içinhttp://www.istiklalmarsidernegi.org.tr

5 Ağustos 2013 Pazartesi

He Lan



He lan bir Türkiye derim başka bir şey söylemem
Haram yemem çocuğuma da ondan lokma yedirtmem

He lan bilmem mi bunlara ne lâf yetiştirir yalancı çenen
Susamayı Kerbelâ'da öğrenen benim Sıffın'ı da bilen ben

He lan hemen başa sultan kesilensin veya cumhurbaşkanı
Hatıra gelir sana milletin günbegün kazıklanması veya anı

He lan post gösterip suni elyaf kaftanını kafesledinse babanı
Merak etme münker nekir takdir eder bu profesyonel çabanı

He lan yersen benim derdim vatan millet Sakarya
Sen Fauré'den Respighi'den ne anlarsın hıyar ağa!

İsmet Özel

1973'ten 2013'e İstanbul Boğazı

4 Ağustos 2013 Pazar

4 Ağustos 1922: Enver Paşa

Hayatının tamamını Türk İstiklâli'ne adayan Enver Paşa'yı rahmet ve minnetle anıyorum. Bizden çok, diğer Türkî devletlerin onu anmasını hüzünle karşılıyorum. Enver bizimdir ve öncelikle bizim sahip çıkmamız, onu anlamamız ve anmamız gerekmektedir.

91 yıl önce bugün Tacikistan'ın Çegen Tepesi'nde Bolşevik Ruslara karşı yalın kılıç çarpışarak şehit düşmüştür.

Mekanın cennet bahçelerinden olsun Şehid-i Âlâ ve Gâzî-i Namdar Enver Paşa...
Çegen Tepesi
İlber Ortaylı bugünkü köşe yazısında Enver Paşa'nın son dönemleri için şu cümleleri yazmış:

"Enver Paşa, halifenin damadı ve orduların başkomutanı olarak Sovyet Rusya’ya ve Türkistan’a adım attığı zaman parçalanan Rusya’da özellikle Orta Asya Türkleri’nin desteğini kazandı. Buna Türk ırkından olmayan Tacikler de dahildir. Basmacı hareketi hepsini içeriyordu; son anda dahi bütün bu gruplar Enver Paşa’nın yanındaydı. Paşanın Rusya’da mücadeleye başladığı 1918’den beri doğan erkek bebeklerin arasında Enver ismi en kalabalık grubu oluşturur. Tacikistan’daki türbesi de çok uzun seneler yerli halk tarafından ziyaret edilmiştir."

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Kadir geceniz mübarek olsun


"Allah'ım!.. Bizi hem af, hem de adam et!.."
- Necip Fazıl Kısakürek

"Yaradana giden yoldadır her ruh
Çocuklar gibi sevmese de kalpler."
- Cahit Zarifoğlu

"Ey gönüllerin en yumuşağı, en derini
Sevgili, en sevgili, ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim."
- Sezai Karakoç

İsmet Özel: Mısırlaşma, Patatesleşme, Domatesleşme, Hıyarlaşma (III)

Ya dünya hayatında tadına doyamadığımız küçüklü büyüklü memnuniyetimize azdan veya çoktan bir memnuniyet daha katarak ömrümüzü tüketeceğiz; yahut kandırmacanın farkına vararak yükselmeye yarayan doğrultuyu yön ittihaz edeceğiz. Hududu her an aşabiliriz. Külfet gerektirmeyen edep yoktur. Teker teker her birimiz haddimizi bilir miyiz? Bize emredilen hududu aşmamak, her an müteyakkız kalmayı başarmak kaç kişinin nasibi? Hudut tanımazlık caziptir. Kâfirliğe mahsus cazibenin gücünü hiç kimse inkâr edemez. İşledikçe işlemeğe meylettiğimiz günahlardan hiçbiri bize eziyetli görünmeyecektir. Oysa girme niyeti beslediğimiz salih kul kalıbı külfet, mihnet, sıkıntı davet eder. Halbuki insanlık ve hümanizma caddesinde oklar hep mutluluk (temel hak ve demokrasi!) istikametini işaret eder ve fakat bu temayülün sırat-i müstakim vasfı taşımadığı pek az kişiye malûm olur. Her fâsık yaşamanın sağlam ve dayanıklı tarafını keşfetmiş halde ömrünü tamamlar. Hakkaniyet taraftarlarının erkenden vakitlice öğrendiği şey ise serapa yaşamanın pek tekin olmadığıdır.

Bedenen veya ruhen dünya hayatının süslerinin verdiği tatmini tercih ettiğimiz nispette her aldanışa bir hoşluk izafe ediyoruz. Âdem soyu kendini tatminle muaheze ediyor. Tatminle ele geçirilen bilginin Allah katında hiçbir değeri olmadığı öğrenebileceğimiz en son, en zor şey. Nebiler, rasuller bunu erkene almak, bunu kolaylaştırmak için gönderildi. Böylece insanlık haline Âdem’le irtibatlandırılmış mutluluk bloğunu çatlatan birileri yerküre üzerinde belirdi. Onlar yüzünden hangi çağda, hangi coğrafyada, hangi kültür atmosferinde olursak olalım, avunduğumuz bütün hayhuya rağmen aramızdan aldanışın kerahati kanaatine erişenler oldu. Bu erişenler, erenler bizi imândan haberdar edenlerdir. Bunların başlatıcılarına resuller ve nebiler denildi. Başlayan her şey biter demişti Seneca. Öyle oldu. Rasul-i Ekrem’in risaletiyle mutluluk bloğu son kez çatladı ve yarıldı. Her türden ve her zaviyeden şüphenin sonuna insanlık vâkıf olabildi. Şakk-ül kamer bilhassa budur. Kur’an-ı Kerîm’in nâzil oluşuyla küfrün ebediyyen bozguna uğradığı ilân edilmiş oldu. Tekvin sırasında zuhurata duhul etmiş ve insanlığın zihin alanını fasılasız işgal altında bulunduran memnuniyet, kanmaca, kandırmaca mutluluğu keyfiyetinden doğan memnuniyet kıyamete kadar ihlâl olundu. Kur’an “alçaltıcı tatmin öte dursun, yükseltici imân beri gelsin” diyen insanların istinad merkezi oldu.

İsmet Özel, 3 Ağustos 2013
Tamamı için: http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr

Osmanlı İstanbulu: Kuleli Askeri Lisesi

Sultan Abdülmecid