29 Kasım 2013

İntikam kokan sözler


"Biz Yahudiler 20.yüzyılda Ortadoğu'da yıkılmaz denen devleti yıkıp (Osmanlı İmparatorluğu) 2 tane devlet kurduk. (İsrail-Türkiye)

Onlara (Türkiye) öyle güzel sistem inşa ettik ki, Türkler bize Filistin'i vermeyen Abdülhamit'e en az 200 sene daha söverler!"

Bu sözler bir kurgu değil. Bir romanın veya bir film animasyonun etkileyici girişi de değil. Bu sözler İsrail ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizman'ın tarihe mal olmuş, intikam kokan sözleridir.

Genç Doku Dergisi, Kasım 2013 Sayısı, s. 48.

28 Kasım 2013

Mesut Cemil - Nikriz Taksim ve Zeybek

Vefatının 50. yılı anısına: Mesud Cemil

İncilâ Bertuğ moderatörlüğünde; Niyazi Sayın, Necdet Yaşar ve Uğur Derman, vefatının 50. yılında Mesud Cemil'i anlatacaklar.

Çamlıca Basım Yayın'dan yeni kitaplar

İslam Dünyasında Misyoner Orduları

23 Ekim 1917’de Osmanlı Devleti Dışişleri Bakanlığına arz edilen bir raporda o yıllarda Protestan misyonerlerin dünyadaki gücü şu cümlelerle anlatılıyordu:

"Çok büyük miktarda para harcayan söz konusu misyoner cemiyetleri bu devirde yarısı İslam topraklarında olmak üzere dünyada 124.373 misyoner tarafından idare edilen, 3.838'i ana ve 34.719'u yardımcı merkez olmak üzere 38.557 misyonerlik merkezine sahiplerdir. Misyonerlere bağlı olarak dünya üzerinde 86 üniversite ve kolej, 522 öğretmen ve ruhban mektebi, 1.714 yüksek okul, 30.185 ilkokul ve 28.952 pazar günlerine mahsus olmak üzere pazar okulu bulunmaktadır. Bu okullar 412.044 profesör, öğretmen ve yardımcı öğretmen tarafından idare olunmakta ve buralara 1.478.193 talebe devam etmektedir. Bunların dışında misyoner cemiyetleri 576 hastane, 1.077 klinik, 3 yardım müessesesi ve hastabakıcı kadınlar yetiştirmek üzere 98 mektebe sahiptir."

Bu kitapta Protestan misyonerlerin Osmanlı Devleti ve devamında Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı gösterdiği gizli faaliyetler anlatılmaktadır.

http://www.camlicabasim.com/index.php?sayfa=urundetay&id=364


Cezzar Ahmed Paşa ve Akka Savunması

Cezzar Ahmed Paşa, XVIII. yüzyılın sonu ile XIX. asrın ilk yıllarında Akka şehrini merkez edinerek daimi olarak Sayda, zaman zaman da Şam valiliği yapmıştır. O, bu zaman diliminde Sayda bölgesinde hem Ruslar ve Fransızların Doğu Akdeniz'de hâkimiyet kurma arzuları ile mücadele etmiş, hem Şam ve çevresinde haccı idare etmiş, hem de aynı yıllara tekabül eden Vehhabi isyanlarında gösterdiği başarılarla Osmanlı Devleti'nin bölgedeki en güvendiği bürokratı olmuştur. Ancak Paşa'yı dünyaya tanıtan en mühim hadise şüphesiz o zamana kadar girdiği bütün savaşları kazanıp kendisini yeni İskender olarak gören Napolyon'u Akka önlerinde durdurması ve sonunda Fransızları Mısır’ı terke zorlamasıdır.

http://www.camlicabasim.com/index.php?sayfa=urundetay&id=354


Yavuz'un Çamurlu Kaftanı

Sultan Selim Han, Mısır’ın Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Kahire’den geri dönüş yoluna geçmişti. Yağmurlu bir havada yolda giderken sohbet etmek üzere Anadolu kazaskeri Kemalpaşazade’yi yanına davet etti. Çeşitli mevzular hakkında konuşurlarken Kemalpaşazade’nin atı birden bir su çukuruna bastı ve padişahın kaftanına çamur sıçradı. Herkes pür dikkat padişahın bu hadise karşısında hiddetleneceğini ve Kemalpaşazade’yi cezalandıracağını beklerken padişah gayet sakin bir şekilde; — “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukamın üstüne koysunlar”, diye söyledi ve sırtından çıkartıp vazifelilere teslim etti. Padişah vefat ettiğinde de vasiyeti gereği bu kaftan sandukanın üstüne örtüldü.

http://www.camlicabasim.com/index.php?sayfa=urundetay&id=375

Bir Şehit Sultan Abdülaziz Han

Otuz ikinci Osmanlı padişahı, doksan altıncı İslam halifesi olan Sultan Abdülaziz Han, 7 Şubat 1830'da doğdu. Küçük yaşından itibaren Arapça ve Farsçayı, dinî ve fennî ilimleri öğrendi. Ata binmeyi, güreş tutmayı, cirit atmayı ve zamanın bütün silahlarını en iyi şekilde kullanmayı öğrendi.

Dünya siyaseti ile yakından alakadar oldu. Osmanlı donanmasını dünyanın sayılı donanmalarından biri haline getirdi. Tersanelerde zırhlılar imal ettirdi, tophaneler ve silah imalathaneleri kurdurdu, birçok sahada yenilikler ve gelişmelere imza attı.

Sultan Abdülaziz Han tahta geçtiğinde; Osmanlı eski heybet ve haşmetini hayli kaybetmiş, Tanzimat ile gelen Batılılaşma havası, taklitçilikten öteye gidememiş, çok yönlü bir revizyona girişilmişti.

Ancak, devlet ve millet uğruna büyük hizmetlerde bulunmuş Sultan Abdülaziz Han, Osmanlı'nın eski gücüne kavuşmasına mani olmak isteyen yabancı devletlerin de desteğiyle birkaç gafil devlet adamının tertibiyle tahttan indirildi ve ardından yine aynı tertiple 4 Haziran 1876'da şehîd edildi. Bu kitapta, bir şehîd sultana tertiplenen hain planın perde arkasını okuyacaksınız...

http://www.camlicabasim.com/index.php?sayfa=urundetay&id=308

26 Kasım 2013

Şivan Perver'in babası:
"Dilimiz Kürtçe ama ben Türküm."



Şivan Perver'in babası: "Ben Türküm, Türk evladıyım. Türk bayrağı altında yaşıyorum. Dilimiz Kürtçedir ama ben Türk evladıyım."

Şivan Perver'in babasının Amerikalılar tarafından ambalajlanmamış bir Türklüğe işaret etmesi ve İstiklâl Marşı Derneği'nin tarif ettiği milli varlığa kendini mensup hissetmesi basın tarafından karartıldı.

İsmet Özel: "Şu anda biz Amerikalılar tarafından tezleri ambalajlanmış insanlar olarak yaşıyoruz. Bunu nasıl kaldırıyoruz, bilmiyorum. Yani Kürtle Arnavutu, Kürtle Çerkezi karşılaştırabilirsin. Ama Türk kelimesi böyle bir etnik karşılaştırmada kullanılabilecek bir kelime değildir. Ama Türkle Amerikalıyı karşılaştırabilirsin: "Türk müsün, gâvur musun? Türk müsün, Amerikalı mısın?" diyebilirsin. Ve bugün de bu rezaleti fark etmeme veya sezdirmeme karşılığında insanlar para alıyorlar."

İsmet Özel: "Türk'üz derken kavmimizi ileri sürmüyoruz."
http://www.youtube.com/watch?v=cSPfn1dDgHg

İsmet Özel: "Türklük bir karakterdir, bir vasıftır, bir kavmin adı değildir. Kara derili bir Türk olur, mavi gözlü ve sarışın bir Türk olur. Türklük asla babanın, ananın dölüyle alakalı bir şey değildir."
http://www.youtube.com/watch?v=ZPp9UV5NOpw

Erhan Afyoncu'dan 3 önemli yazı


Erhan Afyoncu akademisyenliği ve "Tarihin Arka Odası"ndaki daimi konukluğundan başka Bugün Gazetesi'nde yazılar da yazıyor. Kasım ayının başından bu yana 3 ilgi çeken konuda 3 farklı yazı yazdı. Kısa alıntılarla birlikte yazıların tamamını okuyabileceğiniz adresler aşağıda.

- Kürdistan eyaleti 20 yıl sürmüştü
Kürdistan’ın Büyük Selçuklu Sultanı Sultan Sencer döneminde idarî bölge olduğu söylenir. Bu bilgiyi veren 14. yüzyılda yaşayan Hamdullah Müstevfî’dir. Ancak Müstevfî, Sultan Sencer’den yaklaşık iki asır sonra yaşamıştır. Sultan Sencer dönemine ait kaynaklarda ise Kürdistan idarî bir bölge olarak geçmez. Adnan Çevik’in araştırmalarında bu konuda teferruatlı bilgi bulunabilir. Kürdistan ismi Kürdistan ismi Arapça “Arz-ı Ekrad” olarak ilk defa 10. yüzyılın ortalarında Nusaybinli İbn Havkal”ın “Suretül-Arz” isimli eserinde geçer. İbn Havkal”ın Kürtler’in yaşadığı yer olarak zikrettiği bölge ise İran’ın Cibal bölgesidir. Yani Hemedan’ın doğusu, Urumiye’nin güneyidir. Bugünkü Irak sınırındaki İran Kürdistan’ından Süleymaniye’ye kadar uzanan bir bölgedir. Kürdistan isimlendirmesi idarî bir ad değil coğrafî bir isimlendirmedir.

Ayasofya'nın cami olması için Başbakan Menderes'e yazılan mektup
“Pek muh­te­rem Sa­yın Baş­ba­kan Ad­nan Men­de­res, Eza­nı Mu­ham­me­di­ye­’ye kar­şı gös­ter­miş ol­du­ğu­nuz İs­lâ­mî his­si­ya­tı­nı­za gü­ve­ne­rek siz­ler­den, Aya­sof­ya­’nın ca­mi ola­rak açı­lıp biz­le­re ih­sa­nı­nı Müs­lü­man Türk kar­deş­le­rim na­mı­na ri­ca ve is­tir­ham eder, son­suz sev­gi ve say­gı­la­rı­mın ka­bu­lü­nü di­le­rim. 30.09.1950. Ha­lit De­mir­yum­ruk, Kar­tal-Yu­nus İs­tas­yo­nu ma­kas­çı­sı."

Zehirlenen Türk hükümdarları
Filistin lideri Yaser Arafat’ın zehirlendiği ortaya çıktı. Zehir tarih boyunca birçok devlet başkanını ortadan kaldırıp, siyasi dengeleri değiştirmek için kullanılmış en önemli silahtı. Tarih boyunca birçok Türk hükümdarı zehirle hayatını kaybetmiş ve bu yüzden yıkılan Türk devletleri de olmuştu. Türkiye’nin önde gelen Ortaçağ tarihçilerinden Mustafa Daş, Kubilay Koç’la birlikte kaleme aldığı “Faili Meçhul Türkler” isimli eserinde zehir ve başka yöntemlerle öldürülen fakat gizemi hâlâ çözülemeyen Türk hükümdarlarına yönelik suikastları anlatır.

Sultan Abdülhamid'in hâtıraları nerede?

Geçenlerde bir bilgi yarışmasında, Sultan Hamid’in Latin harflerini düşünen ilk padişah olduğu iddia edildi. Sultan Hamid’e atfedilmiş hâtıralara dayanan bu iddianın aslı yoktur. Sultan Hamid’in Hâtıraları adıyla neşredilen kitapların içyüzü başkadır.

Bizde hâtıra yazma âdeti pek yoktur. Eskiler kendilerinden bahsetmeyi ayıp sayardı. Üstelik nice büyük işler yapanlar, tevazuları sebebiyle bunları küçük görmüş; anlatmaya değer bulmamıştır. Bir de eskiden ketumluğun makbul olduğunu ekleyelim. Padişahlardan hiçbiri hâtıralarını yazmamıştır. Bu elbette tarih için büyük bir kayıptır. Sultan II. Mahmud’dan itibaren padişahlar hatt-ı hümayun yazmayı bile terkederek, başkâtip vasıtasıyla sözlü irade tebliğ etmeye başlamışlardır. Vâkıa bazı padişahların ruznâme adlı günlükleri vardır. Bunları da başkaları tutmuştur. İlyas Ağa’nın 1813-1830 arasındaki hâdiseleri anlatan Letâif-i Enderun adlı eseri böyledir.

Pişmanlık notları

Sultan Hamid’in hâtıraları olduğu iddia edilen ilk eser, İbnülemin Mahmud Kemal Bey tarafından, 1 Kânunisâni 1926 yılında Türk Tarihi Encümeni Mecmuası’nda Abdülhamid-i Sâni’nin Notları adıyla peşpeşe üç yazı hâlinde neşredilmiştir. Padişahın bunları kurenâdan Besim Bey’e dikte ettirdiği ve İbnülemin tarafından Yıldız Sarayı’nda bulunduğu kanaati hâkimdir. Muayyen bir devreyi anlatır.

Vedad Örfî Bey’in, 1924’de neşrettiği Hâtırât-ı Sultan Abdülhamid-i Sani adlı eser; daha evvel 1919’da Utarid mecmuasında tefrika etmişti. Kitabın kapağında “Vedad Örfî beyin riyaset-i edebiyyesinde olarak Utarid mecmuasında bir kısım salahiyet ve müsaade-i mahsusa üzerine tefrika edilmiştir” yazar. Hâtıraların sultanın isteğiyle tutulduğu ve Leipzig’de basılmasını vasiyet ettiği söylenir. Vedad Örfî, Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın torunudur. “Hâtırâtı veren menbâ pek âli bir şahsiyetdir” diyerek müellifi gizli tutmaktadır. Bunlar Süleyman Nazif tarafından müstear isimle yazılmış mürettep bir metindir. Vaktiyle padişahın muhaliflerinden olan Süleyman Nazif, burada âdetâ günah çıkarmaktadır. Zira hâlâ nüfuzlu olan İttihatçılardan korkarak veya utanarak kendi adıyla neşre cesaret edememiştir. Ama tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’ya bunu açıkça itiraf etmiştir. Bu hâtıralar, daha evvel İbnülemin’in neşrettiği notlar ile beraber 1960’da Selek Yayınları tarafından Abdülhamit’in Hâtıra Defteri adıyla neşredildi. Vedad Örfî’nin neşrettiği hâtıralar, 1964'te Abdülhamit Anlatıyor adıyla Serdengeçti tarafından aynen basıldı.

İbrülemin Mahmud Kemal İnal
Daha sonra Ali Vehbi Bey adlı meçhul bir kişi tarafından kaleme alınan ve Pensées et Souvenirs de l’Ex-Sultan Abdul-Hamid adıyla Fransızca olarak Neuchâtel’de 1913’de 225 sayfa neşredilen bir hâtırat, muhtemelen Vedad Örfî’ye ait metnin Fransızca tercümesidir. Sultan Hamid muhiblerinden tarihçi İsmail Hâmi Danişmend de bu metni 1956’da Çakmak Mecmuası’nda tefrika etmiştir. 1974’de de Dergâh Yayınları tarafından Sultan Abdülhamit-Siyasî Hâtıratım başlığı altında neşrolundu. Burada yer alanlar, hâtıradan ziyade, Sultan Hamid’in muhtelif meseleler üzerine mütâlaalarıdır. Biraz acemice satırlar arasında, padişahı, muhalifleri nezdinde şirin gösterme gayesi sezilir.

Ayşe Sultan’a göre, Sultan Hamid, Alâtini Köşkü’nde iken hâtıratını hususî kâtiplerden Ali Muhsin Bey’e yazdırıyormuş. İttihatçılar bunu fark edince Muhsin Bey’i bodruma hapsetmiş; sonra da İstanbul’a göndermişler. Enver Paşa, 12 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı’na geldiğinde, padişaha ait mücevherlerin bulunduğu bir çanta ile beraber bu hâtıraların müsveddesini de alıp götürmüş. Bu doğru ise, Enver Paşa’nın, böyle bir defterin gün yüzüne çıkmasını isteyeceği düşünülebilir mi?

Süleyman Nazif
Ağza geleni yazmak hüner değildir!

Sultan Hamid tahtta iken hâtıralarını yazmamış ve yazdırmamıştır. Bu isimle neşredilen kitapların hepsinin sahte olduğu muhtevasından da bellidir. Padişah, tahttan indirildikten sonra da elinde evrakı olmadığı için bu işe girişmemiş, belki de engellenmiştir. Padişahın Selânik ve Beylerbeyi’nde hususî doktorluğunu yapan Âtıf Hüseyn Bey anlatıyor: “Râsim Beye de söyledim; ben yalnız başımdan geçen felâketleri yazsam, büyük bir cilt tutar, dedim. Ben de yazsanız bari dedim. Omuz silkti. Başımdan geçenleri yazabilirim. Lâkin resmî şeyleri, vukuâtı yazabilmek için evrâkım, vesâikim yanımda yok. Hepsini hâtırımda tutamam, dedi. (11 Şubat 1911). Bir başka sefer de: “(Said Paşa’nın hâtıratından bahisle) O kadar hurâfât, o kadar iftirâ ki şaşıyorum. Teessüf ettiğim bir nokta var: O da müdâfaa-i nefse muktedir olmayan birine tecâvüz doğru olmasa gerek. Hatta müdâfaası olmayan şehirlere top bile atmazlar. Madem ki ben müdafaa-i nefs edemiyorum, ağza gelen şeyi yazmak hüner değildir. Benim evrâkımın içinde, jurnallerimde her gün kiminle görüştüm, kime ne söyledim, hepsi muntazaman mevcuttur. Onlar yanımda olsa hepsini serde muktedirim”. (5 Kânunevvel 1913)

Vedad Örfi
Mamafih padişahın sürgün devresine ait hayli notlar vardır. Ziyâ Şâkir, 1943’te bunlardan istifade ile Sultan Hamid’in Son Günleri adında bir kitap meydana getirmiştir. Bunu yazarken Selânik’te padişahın muhafızı kaymakam Râsim Bey, muhafız yüzbaşı Salih (Bozok) Efendi, muhafız mülâzım Naci (İldeniz) Efendi, mülâzım Vâsıf (Çınay) Efendi, mülâzım Mahmud Esad (Soydan) Efendi, musâhib Nuri Ağa, Şöhreddin Ağa ve kahvecibaşı Ali Ağa’nın notlarından da istifade ettiğini söyler. Ayrıca bunları doktor Âtıf Hüseyin Bey’in notlarıyla da karşılaştırıp birbirlerini tuttuğunu gördüğünü beyan eder.

Dr. Âtıf Hüseyn Bey 12 küçük deftere notlarını kaydetmiş; burada Sultan Hamid’e ait bazı söz ve hâtıraları da nakletmiştir. Doktorun Sultan Hamid muhaliflerinden oluşu, en azından padişah lehindeki söz ve hâtıralara dair okuyucuda itimat hâsıl etmektedir. Âtıf Hüseyn’in hâtıraları da 2010 senesinde yeni harflerle basılmıştır.

Sultan Abdülhamid'in Selânik'te sürgünde kaldığı Alatini Köşkü'ne ait kartpostal
Bu devre ait Cevad Bey, Tahsin Paşa, Said Paşa, Kâmil Paşa, Tevfik (Diren) Bey gibi devlet ricâlinin de hâtıratı vardır. Kurenâdan Ali Said Bey’in, Saray Hâtıraları-Sultan Abdülhamid Hanın Hayatı adlı kitabı, 1338-1340 tarihinde Minber Matbaası’nda 111 sayfa hâlinde neşredilmiştir. Yeni harflerle de basılmıştır. Burada Sultan Hamid’in bizzat kendi hâtıralarını neşretme iddiası yoktur. Cevad Bey, Tevfik Bey, Tahsin Paşa’nın hâtıraları gibidir. Buradaki problem, Said Beyin kim olduğudur. Kayıtlarda böyle bir kimseye rastlanmamaktadır. Müstear isim olması kuvvetli ihtimaldir.

Ali Said Bey'in hatıralarının kapağı
Mâbeyn başkâtibi Es’ad Bey’in Hâtırât-ı Abdülhamîd-i Hân-ı Sânî adlı notları da böyledir. Padişahın çalışma ofisleri olarak vasıflandırabileceğimiz Mâbeyn’de böyle bir kimse bulunmadığı gibi, böyle bir matbu eser de mevcut değildir. Mâbeyn başkâtiblerinin, hatta mâbeyn kâtiblerinin isimleri hep bellidir. Yalnızca Yıldız Sarayı şifre kaleminde sekiz sene çalışan Mehmed Es’ad (1878-1918) adında mülkiye mezunu bir kâtib vardır. İslâm tarihi ve dinler tarihi üzerine nâtamam iki eseri olduğunu Bursalı Tahir söylüyorsa da, hâtırattan bahsetmiyor. Es’ad Bey’in müstear isim veya hâtıratın basılmamış notlardan ibaret olduğu da düşünülebilir. Sultan Hamid muhalifi İttihatçılardan ve onların cumhuriyet devrindeki takipçilerinden çekinen hâtırat sahipleri, Süleyman Nazif gibi, kendi isimlerini koymaktan çekinmişlerdir.

Bozdağ'ın hayal dünyası

Gazeteci İsmet Bozdağ, Abdülhamid’in Hâtıraları adıyla 1946’da Bursa’da Vedad Örfî’nin notlarına dayanan bir kitap neşretti. Yıllar sonra bunu genişleterek Tercüman Gazetesi’nde “Abdülhamit’in el yazısı hâtıraları bulunmuştur” başlığı altında Aralık 1974 ve Ocak 1975 arasında tefrika etti. Ancak her nedense bu el yazılarının fotoğraflarından bir tanesini bile numune olarak neşretmemiştir. Nitekim bir sayfa bile el yazısı olsa, bunun padişaha ait olup olmadığı gayet iyi bilinecektir. İsmet Bozdağ’ın tefrika ettiği bu hâtırat, bilahare Kervan tarafından kitap olarak basıldı (1975). Bu kitabın, büyük ölçüde Ayşe Sultan’ın Babam Sultan Abdülhamid ve Ziya Şâkir’in Sultan Hamid’in Son Günleri kitaplarından istifade ile yazıldığı anlaşılmaktadır.

Bozdağ’ın neşrettiği hâtıraların uydurma olduğu hakkında çok yazılıp çizildi. 1946 baskısında bunun 1917’de padişah tarafından bizzat yazılıp saklanmak üzere Leipzig’e gönderilen bir metnin kopyası olduğu söyleniyor. Sarayla irtibatı olan bir ailenin kütüphanesi tanzim edilirken ele geçmiş, kabı kopmuş, sayfaları dağılmış, rutubetten bazı yerleri okunamaz hale gelmiş bir deftermiş. 1975 baskısında ise bambaşka bir hikâye var: 1944’de Atatürk’ün de hocası Osman Senâî Bey’den kalma üç çuval kitabın içinden bazı notlar çıkar. Bunların Leipzig’e giden hâtırat notlarının bir nüshası olduğu düşünülür. Nitekim Utarid’de neşredilenlerin aynısıdır. Leipzig’deki notların da vaktiyle Almanca-Türkçe lügat neşreden ve Sultan Hamid’den bu sebeple takdir alan Kolze Kitabevi’ne gönderildiği tahmin edilmektedir. 1973’te Leipzig’e gidilir. Kolze Kitabevi 1923’te kapanmıştır. Leipzig, II. Cihan Harbi’nde bombalanmıştır. Kolze’nin oğlu bulunur. Vaktiyle Jön Türklerin de bu hâtıratın peşine düştüğünü hatırlar. Böylece mavi kurdele ile bağlı hâtırat bulunur. Bozdağ da bunu neşreder. 1946 neşri 41 sahife iken, 1973 baskısı 119 sayfaya çıkar. Kolze de, gerçek isim değildir; sahibinin isteği üzerine Bozdağ bu müstear ismi vermektedir.

İsmet Bozdağ
1975 baskısına güya Sultan Hamid’in el yazısından numuneler eklenmişti. Bu hâtıralar, askeriyeden tekaüde ayrıldıktan sonra arşivde tasnif heyetinde çalışan deniz albayı Yavuz Senemoğlu’na, Sultan Hamid’in el yazısına bakarak yazdırılmıştı. Albay sonradan parasını almadığını gazetecilere ifşa edince hakikat ortaya çıktı. Nitekim kitaptaki ciddi hatalar, kendisini ele vermektedir. Bozdağ, Osmanlı Devleti’ni 1877’de İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya ile savaşa sokar. Halbuki savaş Rusya ile olmuştur. Saydığı devletlerin hepsi o devirde Bâbıâli’nin müttefikidir. Kitapta Sultan Hamid’in, kalemine kıyamadığı için Namık Kemal’i Magosa’ya gönderttiği yazıyor. Halbuki Namık Kemal’i buraya Sultan Aziz göndermişti. Bozdağ, 1901’de Rus Sefiri İgnatiyef’le padişahı görüştürüyor. Halbuki İgnatiyef, 1877’de İstanbul’daki vazifesinden ayrılmıştı. Yine kitapta 1901 yılında Cemaleddin Efganî’nin, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’i hilâfete teşvik ettiği yazıyor. Halbuki Efgani 1897’de ölmüş; Hüseyin ise 1915’de Hicaz Emiri olmuştu.

Bozdağ’ın kitabında en enteresan husus ise, Sultan Hamid’in Mustafa Kemal ile karşılaştığı kısımdır. Güya M. Kemal, Şehzade Âbid Efendi’nin dostuymuş; hatta kendisine iki ceylan yavrusu hediye etmiş. Padişah, “Çanakkale Zaferi’ni kazanan” bu kumandana altın saat hediye etmek istemiş; ama dedikodudan çekindiği için veya para sıkıntısından dolayı edememiş. Kendisini görmek arzu etmiş. Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesinde görmüş, sıradan askerlere benzemediğini söylemiş. Böylece Bozdağ, aslı belirsiz bir hâdiseden istifade ederek, Sultan Hamid’i, resmî ideolojiye hoş göstermeye çalışmaktadır. İsmet Bozdağ daha da ileri giderek, karısı Hanzade Ulusoy’un (1950-2000) Sultan Hamid’in torunu olduğunu iddia etmiştir. 1992’de Saray Penceresinden Abdülhamid kitabını, 2003’de de Osmanlı Hanedanı Saray Notları’nı neşretti. Her ikisi de tamamen romandır; hâdiseler gerçek dışıdır.

Ekrem Buğra Ekinci, 20 Kasım 2013 Çarşamba
Kaynakhttp://ekrembugraekinci.com

22 Kasım 2013

Konferans: Her Ferdimize İstiklâl


İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel 23 Kasım Cumartesi günü Mardin - Kızıltepe'de "Her Ferdimize İstiklâl" serlevhalı bir konuşma yapacaktır. Konuşmaya arzu eden herkes iştirak edebilir.

"Her Ferdimize İstiklâl"
23 Kasım 2013 Cumartesi
Saat : 14:00

Mova Park Toplantı Salonu
Şanlıurfa Mardin Yolu Uzeri Havaalanı Bitişiği
Kızıltepe / Mardin

Şarlatan şarlatana şarlatan demedi ve

bu yüzden sevdiğimiz, beğendiğimiz insanların hepsinin birer sahtekâr olabileceğini hiç aklımıza getirmedik. Acaba onlar da şarlatanlıklarının farkında değiller miydi? Hayır, eğer öyle olsaydı insanın ruhuna bir “mes’uliyet” sahası açılmazdı. Hiç kimse “bunu benden sorarlar” diyemez, “benim çocuklarımın kursağında bir lokma haram yoktur” diyerek övünemezdi. Ebeveynimizin bize nafaka temin edebilmek, bizi kazasız belâsız büyütebilmek için nelere rıza gösterdiğine dikkat etmedik. Çünkü milletçe Kur’an elimizden alınmış ve dünyada kaç kişi kaldıysak, bütün Türkler olarak elimizden Kur’an-ı Kerim’i alanların esiri haline getirilmiştik. 400 senedir kendilerinden ders, talim ve terbiye aldığımız insanların bizi ne gözle gördüğünü hiç bilmedik. Hiçbirimize öğretme mevkiini işgal etmiş herhangi birinin (dost bildiğimiz bir akranımız, giderek yaşça küçük biri de olabilirdi bu) bizim üzerimizde hangi oyunları oynadığına akıl yorma fırsatı tanınmadı. Asrileşerek hayatımızdan melekleri tard etme noktasına vardık. Geldiğimiz yerden o kadar memnunduk ki, sapış istikametinde ne kadar ilerlersek o kadar memnuniyet, daha da çok tatmin vasıtası umarak yüzyıllarımızı heba ettik.

Hissiyatımız var sanıyor, bir şeyler hissettiğimizi sanıyoruz; ama bunların tamamının ecnebilerden ödünç alınmış kondurma, sokuşturma, ekleme hissiyattan ibaret oluşundan haberimiz yok. Sahih, muhkem, salih haber alma yollarımıza ket vurulmuş. Artık ne minneti, ne muhasebeyi, ne tövbeyi tanıyabiliyoruz. Aramızda bu hislere aşina, bu hislerle haşır neşir insanlar varsa, onları tanıma temayülünü küçümsüyoruz. Biz onlara bigane kaldıkça bu insanların adedi ve miktarı her gün biraz daha azalıyor. Ömürleri bitiyor, ölüyorlar veya daha ölmeden onlar da yılgınlığa kapılıp düşmanlarının safına geçiyor. Böylece hep dünyevî değerdeki saltanata son verme, küfrün, zulmün, nifakın, fıskın saltanatına son verme vaktine Müslümanın akıl erdirmesini engellemek, bu vecibeyi bir gün daha tehir etmek kolaylaşmış oluyor. Eğer işe İstiklâl Marşı Derneği el koymazsa şarlatan şarlatana hiçbir zaman şarlatan demeyecek ve böylece İslâm idaresine imkân tanımayan saltanata son verme, küfrün, zulmün, nifakın, fıskın saltanatına son verme tarihini Müslümanın ruznamesinden ihraç etmek gittikçe kolaylaşacaktır.

İsmet Özel, 23 Kasım 2013
Tamamı içinhttp://www.istiklalmarsidernegi.org.tr

"Biz Kürdler Düvel-i İtilâfiyye'den Merhamet Dilemeğe Tenezzül Etmiyoruz."

Kürt Ve Arap İleri Gelenlerinin
1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Çektikleri İki Telgraf
1. TELGRAF

(Latin harfleriyle transkripsiyon)

Ankara Büyük Millet Meclisi Riyâset-i Celîlesine

1920'de Fransızların teşvîkiyle Şeyh Ğarîbzâde Fuâd ve amûca zâdesi Kemâl ve polis müdir-i esbakı Emîn Efendiler Arab İttihâd ve Alevî Kulübü nâmıyla bir cemiyyet açarak Kilikya'nın Fransız himâyesi altında bir muhtâriyyetle idâre idilmesi içün Londra Konferansı’na mürâcaat itdiklerini ve hatta yerli Arabları temsîl itmek üzere bir de murahhas gönderildiğini haber aldık.

Şimdiye kadar kardaş arasına nifâk sokmağa muvaffak olamayan Fransızlar bu defa da bir takım aceze ve fukarâyı tehdîd ve birkaç denîyi pâre ile ıtmâ' iderek bütün Arabları temsîl itmek küstâhlığında bulunuyorlar.

Aylardan beri Anadolu Hükûmet-i Millîyyesi zîr-i cenâhında Türk kardaşlarıyla tahlîs-i vatan içün yan yana muhârebe iden Adana Arabları eşrâf, ayân ve ashâb-ı serveti bağ ve bağçeleri ve çiftliklerini mağâza ve dükkanlarının Ermeniler tarafından yağma ve tahrîb idilmesine câni Fransız hükûmetinin alenen müsaade ve müsâmaha itdiği fiilen görülmüşdür.

Binaenaleyh asırlardanberi hem dîn ve ayn-ı hakka mâlik olarak beraber yaşadığımız Türk kardaşlarımızdan hiç bir vechle iftirâkı kabul idemeyeceğimizi ve Ankara Hükûmet-i Millîyye ve meşrûasına rabt-ı mukadderât itmekden başka ğayemiz olmadığı ve câmia-i islâmiyyeden bizi ayıracak her hangi bir karârı silâhımızla ve kanımızın son damlasına kadar müdâfaa içün ahd-ü mîsâk itdiğimizi âlem-i medeniyyete teblîğ buyurmanızı ve eşhâs-ı merkûme hakkında da hıyânet-i vataniyye kânununa tevfîkân sedîd-i ta'kîbât icrâsını istirhâm eyleriz.

Abdülaziz bin Hüseyin, Hasan Abdullah, Ahmed Bin Hüseyin, Kars'ın Entam kariyesi Arab ahalisi namına Muhammed Bin Muhammed, Arap Âbidin, Ahmed Bin Adürrahim, Hüseyin Bin Kemal, Halil Bin Numan, Muhammed Bin Musa, Muhammed Bin Muhammed, Mustafa Muhammed Bin Ammad, Abdülkadir Bin Mustafa, İbrahim Bin Halil, Arab İsa Bin Hüseyin, Muhammed Bin Hüseyin, Âbidin Ali Bin Halil

(Bugünkü Uydurma Türkçesiyle)

Ankara Büyük Millet Meclisi Yüce Reisliğine

1920'de Fransızların kışkırtmasıyla Şeyh Garipzade Fuat ve amcaoğlu Kemal ve bir önceki polis müdürü Emin Efendiler “Arab Birliği ve Alevi Kulübü” ismiyle bir dernek açarak Kilikya'nın Fransız koruması altında bir özerklikle yönetilmesi için Londra Konferansı’na başvurduklarını ve hatta yerli Araplar adına davranmak üzere bir de delege gönderildiğini haber aldık.

Şimdiye kadar kardeş arasına anlaşmazlık sokmaya başaramayan Fransızlar bu defa da bir takım acizleri ve fakirleri korkutarak ve birkaç alçağı parayla doyurarak bütün Araplar adına davranmak küstahlığında bulunuyorlar.

Aylardan beri Anadolu Milli hükümeti kanadı altında Türk kardeşleriyle vatanın kurtuluşu için yan yana savaşan Adana Arabları eşrafı, ileri gelenleri, servet sahipleri bağ, bahçe ve çiftliklerinin, mağaza ve dükkanlarının Ermeniler tarafından yağma ve tahrip edilmesine cani Fransız yönetiminin açıkça izin verdiği ve koruduğu görülmüştür.

Bundan dolayı asırlardan beri aynı din ve aynı hakka sahip olarak beraber yaşadığımız Türk kardeşlerimizden hiçbir suretle ayrılığı kabul edemeyeceğimizi ve meşru Ankara Milli Hükümetine kaderimizi bağlamaktan başka amacımız olmadığı ve İslam camiasından bizi ayıracak herhangi bir kararı silahımızla ve kanımızın son damlasına kadar korumak için söz verip yemin ettiğimizi medeniyet alemine bildirmenizi ve adı geçen kişiler hakkında da vatana ihanet kanununa uygun olarak doğru bir kovuşturma yürütmenizi rica ederiz.

2. TELGRAF

(Latin harfleriyle transkripsiyon)

Ankara'da Büyük Millet Meclisi Riyâset-i Celilesi’ne

Kürdler küçük lokmanın pek kolay yutulacağını vaktinden çok evvel anlamışlardır. Türk birliğinden ayrılmak zihniyyetinde bulunanları Kürdler kendi milletlerinden add itmezler. Kürdlerin mukadderâtı Türk'ün mukadderâtıyla tev’emdir. Biz Kürdler Türkiya Büyük Millet Meclisi Hükûmetinden başka halâskâr beklemediğimiz gibi düvel-i itilâfiyyeden merhamet dilemeğe tenezzül itmiyoruz. Mîsâk-ı Millî dâhilinde sulh akdi edilmesini teminen bütün varlığımızla hükümetimize müzaheret edeceğimizi Türkiya Büyük Millet Meclisi Hükümeti dahilinde Kürdlüğün ayrı bir unsur olarak telakkîsini hiç bir zemân işitmek istemediğimizi arz ile muvaffakiyyetler temennî ve takdîm-i ta’zimât eyleriz.

Aluçlu Aşiret Reisi Muhammed, İzoli Aşiret Reisi Hacı Fiya Sebâti, Ulemâ-i Ekrâd’dan Bekir Sıdkî, Bâricgân Aşiret Reisi Halîl, Bükler Aşiret Reisi Hüseyin, Ulemâ-i Ekrâd’dan Rüşdî, Ulemâ-i Ekrâd’dan Avnî, Eşraf-i Ekrâd’dan İzdelili Fehim, Ulemâ-i Ekrâd’dan Halîl, Cürdî Aşiret Reisi Muhammed, Zîve Aşiret Reisi Halîl, Ulemâ-İ Ekrâd’dan Hâfız Muhammed, Deyükân Aşiret Reisi Hüseyin, Eşrâf-ı Ekrâd’dan İbrâhîm, Eşrâfdan Sâdık, Zebûhlu Halîl

(Bugünkü Uydurma Türkçesiyle)

Ankara'da Büyük Millet Meclisi Yüce Reisliğine

Kürtler küçük lokmanın pek kolay yutulacağını vaktinden çok önce anlamışlardır. Türk birliğiden ayrılmak düşüncesinde bulunanları Kürtler kendi milletlerinden saymazlar. Kürtlerin kaderi Türk'ün kaderiyle ikizdir. Biz Kürtler Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinden başka kurtarıcı beklemediğimiz gibi İtilaf Devletlerinden merhamet dileme durumuna düşmüyoruz. Milli Yemin içinde barış antlaşması yapılmasını sağlamak üzere bütün varlığımızla hükümetimize yardım edeceğimizi; Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti içinde Kürtlüğün ayrı bir parça olarak anlaşılmasını hiçbir zaman duymak istemediğimizi bildirerek başarılar diler ve saygılarımızı sunarız.

Hazırlayan: Halit Çete, Gökhan Göbel
Ayrıca bkz: İsmet Özel - Birinci Meclis'te Kürdistan Mebusları Niçin Vardı?
Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

19 Kasım 2013

Cemil Meriç Günü: 20 Kasım 2013 Çarşamba

Görsele tıklayıp büyük hâlini görebilir, detayları okuyabilirsiniz.

Seng-i İbret

18 Kasım 2013

Geçmiş asırlara bakış ve gelecek asırları inşa

İslâm fütuhâtı, önüne geçilmez aşk, heyecanla başlamış ve tevhidin, insanlık âlemine getirdiği ilim, hikmet, irfan ve adâlet, ülkeler arasına, bu anlayışla taşınır olmuştu. Tam üç asır, kütlelere huzur ve saâdet müjdeciliği eden bu tâze hamlecilik, İslâm coğrafyasından da öteye giderek,vahşet ve gaflet içinde çırpınan ''haç ehline'' de, keşiflerinden, buluşlarından ve topyekun ilim ve amel sermâyesinden pek çok sadaka vermiştir.

Fakat ne yazık ki hıristiyan garp,müslüman şarkın bu ikrâmının nankörü olmuş ve minnet borcunu ödemek şöyle dursun,kıskanç ve kasıtlı bir karşı cephe kurarak,nafakalanmış olduğu ekmek kapısına hıyânet etmeyi âdeta bir iman borcu bilmiştir.

Şu da var ki haçlı dünya, tevhitçi şarkın mânevi zenginliğini almaya istidatlı olmadığından, yalnız zihin mahsulleri üstüne kuluçkaya yatarak, elde ettiği ilmi ve akli tohumları üretmiş ve bu dölün bereketi ile rönesans yapmışlardır.

Garbın fikir mihrâbı madde idi.Güçlendirdiği eti ve kanı ile de, nihâyet şarka kafa tutar oldu.

Ammâ bu yenilişte, şark da suçsuz muydu?

Bir zamanlar dünyanın nabzını elinde tutan bir fikri ve mânevi uyanıklık içinde iken, üstüne çöken rehâveti bir türlü atamamış ve idrâkine uyku basarak gâyesi şevki ve heyecânı,olduğu yerde kıvrılıp kalmıştı. Eğer İslâm dünyası, elindeki değerlerden bıkmamış, onları çakıl taşları gibi oraya buraya savurup iflas yoluna gitmemiş olsaydı, kıyâmetler gelip geçse, bu sermâyeye sâhip oldukça,ona avuç açılır, o kimseye avuç açmazdı.
Bütün Yaratılmışlara yaratan'dan ötürü saygılı olan İslâmi anlayış, haça ve haç ehline de hürmette kusur etmemiş ancak haç, bu yumuşak medeniyetten alacağını alıp bulacağını bulduktan sonra tevhidi de, tevhit elini de, sırtından hançerlemeye utanmamıştır.

Bir Endülüs misâli, buna yeter de artar bile öyle ki kendilerine, İsa ümmeti diyenler, bir zamanlar dünyâya parmak ısırtan Endülüs cennetini öylesine bir cehenneme çevirmişler ki, zulümle el ele veren taassup haçlı dünyânın alnına, kıyâmete kadar sürecek bir leke basmıştır.

İşte haç, her nereye girmişse, sütünü emdiği anasını katleden soysuz evlât olmaktan kurtulamamıştır
.


Şark ise, haçlı dünyânın madde üstünlüğü karşısında mahcup, bir keneara çekilmiş olmasına rağmen, garp için, kabuğuna çekilmiş bu İslâm âlemi, hâlâ korkulu rüyâdır. 
(Öyle de olacaktır)


İslâm dünyasını kim elinden tutup,bu durumdan ayağa kaldıracak ve kim,üstüne yığılmış ölü toprağını temizleyip uyandıracak?


Elcevap: Ancak, kendini kantara çekmiş, dünyâdan da ukbâdan menfaat beklemenin küçüklüğü içinde küçülmemiş bir gönül, bir tevhit ehli, uyarıp uyandırabilecektir.


Sâmiha Ayverdi, Dost, sf. 155-161.

Aytunç Altındal vefat etti

Türkiye'nin önemli aydınlarından Aytunç Altındal vefat etti. Gizli örgütler, sekülerizm ve okültizm konularında engin bilgilere, ciddi çalışmalara sahipti. Allah rahmet eylesin. Kendisini televizyonlarda son kez İsmet Özel'le birlikte görmüştük. Konu Türklük idi.
İzlemek için tıklayınız.

İsmet Özel: "Türklük doğrudan doğruya
senin kalbinle alakâlı bir şeydir."



"...Türklük bir karakterdir, Türklük bir vasıftır, Türklük bir kavmin adı değildir. Yani kara derili bir Türk olur, mavi gözlü ve sarışın bir Türk olur. Türklük asla babanın, ananın dölüyle alakâlı bir şey değildir. Türklük doğrudan doğruya senin kalbinle alakalı bir şeydir. Senin kalbin de Kâ'be'dedir. Eğer Kâ'be'ye teveccüh etmemişsen Türk olman imkânsızdır. Çünkü kalp, Kâ'be'dir. Çünkü orayı İbrahim oğluyla beraber, İsmail'le beraber yaptı. Kalp, Kâ'be'dir. Kâ'be'den başka kalp yoktur. Onun için bütün gâvurlar kalpsizdir!"

13 Kasım 2013

1763'ten: Ahmed Resmî Efendi, Berlin'de

Osmanlı devlet adamı Ahmed Resmî Efendi'nin Kasım 1763'te Berlin'e varışını gösteren bir çizim.

Kalem'in kılıçtan üstünlüğü

Şeyh Şamil, Muhammed Tahir El- Karâhi isimli katibini hiçbir zaman tehlikeli durumlara yaklaştırmaz,onu kollayıp gözetirdi.Bu durumdan rahatsız olan Muhammed Tahir bir gün Şeyh Şamil'e sordu:

''Ey imam, bana itimatın yok mu? Beni niçin cenk alanına göndermiyorsun?..'

Şeyh Şamil cihat aşkıyla dile getirilen bu söze şu şekilde cevap vermişti:

"Herkes ölse bile sen sağ kalmalısın... Elde kılıç çarpışan savaşçılarımızdan kaybettiklerimiz yerine yenilerini buluruz ancak, senden başka eli kalem tutanımız yok. Sen, savaşlarımızın kitabını yazmaya devam et..."


Yedikıta Dergisi, 2013 Kasım sayısı, s.37.

Abdülmecid Efendi nasıl halife yapıldı?

Hilafet makamı İslâm tarihinde devlet başkanlığı müessesidir ve bu mevki sahibi için halife tabirinin yanında imam, emir, emirü'l mümin gibi kelimeler de kullanılır. Halife, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) dünyevi temsilcisidir. Görevleri cümlesinden olmak üzere dinin hükümlerini uygular,dünya işlerini düzene sokar, Müslümanların her türlü işleriyle meşgul olur.

Halife makamın meşruiyetinin devamı için hakka ve adalete bağlı olmak,meşveretle iş görmek,zulmü önlemek, İslam'ın emir ve kurallarına uygun davranmak ve onları uygulamada birlik ve beraberlikten ayrılmamak durumundadır.

TBMM, 1 Kasım 1922'de Osmanlı Devleti'ne nihayet veren saltanatın kaldırılması kanunu kabul edip hilafeti istisna edince bu makam,siyasi ve askeri güç unsurundan mahrum kalmıştır. Hilâfet, müzakereler sonucunda çıkan kanuna göre sadece dini içerikli bir müessese olarak devam edecek ve halife hiçbir durumda siyasi faaliyete katılmayacaktı.Bu kararın sonucunda son padişah ve aynı zamanda halife olan Altıncı Mehmed Vahidettin, 16-17 Kasım gecesi vatanı terke mecbur kaldı.

Bunun üzerine Ankara hükumeti o zaman veliahd olan Abdülmecid Efendi ile görüştü ve kendisinden  saltanat iddiasında bulunmamak ve hükumet istekleri dışında hareket etmemek kaydıyla  halifelik için bir senet aldı. 19 Kasım 1922'de yapılan oturumda ''hilafet makamını terk eden Sultan Vahidettin'in yerine Abdülmecid Efendi'nin halife seçildiği" ilan edildi.

Abdülmecid Efendi'nin halife olarak  nasıl davranması,nasıl giyinmesi ve konuşması hakkında bir protokol düzenlendi.Bu bağlamda Abdülmecid Efendi sadece ''halife-i müslimin'' unvanını kullanacak, bu unvana başka sıfatlar eklemeyecek ve padişah gibi davranmayacaktı. Abdülmecid Efendi İslâm dünyasına hitap eden bir beyanname hazırlayacak, tasdik edilmek üzere Ankara'ya gönderilecekti. Bu beyannamede, halife seçilmesinden duyduğu hoşnutluğu belirtecek, Sultan Vahidettin'in aleyhine sözler yer alacak ve gerçekleştirdiği son davranışlar tenkit edilecekti. Yeni hükumet ve TBMM'nin bütün İslâm alemi için hayırlı ve faydalı olduğu belirtilecekti. Türk hükumetinin hizmetlerinden takdirle bahsedilecek ve halife siyasi sayılabilecek başka hiçbir beyanda bulunmayacaktı...

Yedikıta Dergisi, 2013 Kasım sayısı, s.21.

12 Kasım 2013

Neden Beşiktaş "Jimnastik" Kulübü?

Gezi eylemcileri Türk Bayrağı yakarak başladılar işe. Böyle de bitecek. Çarşı Grubu diye Beşiktaşlılar falan var içlerinde. Bugün Beşiktaşlı insanlara sorduğun zaman kaç tanesi cevap verebilir? BJK ne demek? Beşiktaş Jimnastik Kulübü. Neden BJK? Çünkü Sultan İkinci Abdülhamid’e “Gençler spor yapmak istiyorlar, müsaadeniz var mı?” diye sorulduğunda “Yapsınlar yapsınlar. Ama futbol oynamasınlar” demiş. Onun için Beşiktaş “Jimnastik” Kulübü Bunlar Türkiye’de oyuncuları Müslümanlardan müteşekkil ilk takım. Galatasaraylıların Fenerbahçelilerin oyuncuların tamamının değilse bile tamamına yakını gayrimüslim. Yahudi, Ermeni ve bilhassa Rum. Ama Beşiktaşlılar saray hizmetlilerinin çocukları olduğu için onlara Müslüman “Jimnastikçi”ler. Onlar sarayın arabalarıyla idman sahasına geldikleri için önce “Arabalılar” denirmiş. Fakat sonradan Beşiktaş düşmanları bunlara hakaret etmek için “Arabacılar” demiş. Beşiktaş hakkında asıl bilmemiz gereken şey, Beşiktaş’ın renklerinin neden siyah beyaz olduğudur. Çünkü Beşiktaş’ın kuruluşunda renkleri kırmızı-beyazdı. 1913 yılında Balkan Harbi çıktığında 1908’de gelen Hareket Ordusu bütün unsurlar bunlar 1912’de Osmanlı güçlerine karşı birleşip güçlü bir şekilde zafer elde ettiler. 1912’de biz bütün Avrupa topraklarımızı kaybettik. Hatta Edirne Bulgarlar tarafından işgal edildi. İşte o zaman BJK yetkilileri, oyuncuları ve taraftarları dediler ki “Matemdeyiz. Bundan sonra topraklarımızı geri alınıncaya kadar rengimiz siyahtır. Sevinç rengi olan kırmızıyı terk ediyor, matem rengi olan siyahı alıyoruz.” Öyle arka cebinde bira şişesiyle Beşiktaşlılık yapamazsınız. Eğer Beşiktaşlıysanız kaybedilmiş toprakları geri almak üzere matem yapan insanlardan biri olmanız gerekir. Değilseniz sizinki gezi eylemidir.

İsmet Özel, 2 Kasım 2013, İzmir
Tamamı için: www.istiklalmarsidernegi.org.tr

1606'dan: Kabe Örtüsü

Osmanlı dönemidne Mısır, Kahire'de yapılmış ve Sultan I. Ahmed'in de isminin yazılı olduğu bir kabe örtüsü, 1606.

Osmanlı Mevlevi Dervişleri

Galata Mevlevihanesi, 1802

07 Kasım 2013

Alâeddin Yavaşca ve Kânî Karaca:
Gözü Dünya Mı Görür Âşık-ı Dîdar Olanın



Gözü dünya mı görür âşık-ı dîdar olanın
Dilberi sen gibi bir mâh-ı dilâzâr olanın
Gayra meyli olamaz aşkın ile yâr olanın
Yücedir rütbesi mihrinle hevâdar olanın
Ayağı yer mi basar zülfüne berdâr olanın

Güfte: Osman Şems Efendi
Beste: Alâeddin Yavaşça
Makam: Şedd-i Araban
Tanbur: Necdet Yaşar
Kanun: Erol Deran
Kemençe: İhsan Özgen

Suzidil Saz Semaisi



Beste: Sedat Öztoprak

Nida Tüfekçi - Hastane Önünde İncir Ağacı



Türkü ümit dolu. 1953 yılında Nida Tüfekçi eliyle Akdağmadeni yöresinden derlenmiştir. Baştabip kimdir? Türküyü yakan değildir. Türküye tahammül edemeyendir. Halka rağmen halk için, diyendir. Türklük ayrı, Müslümanlık ayrı diyendir. Gagavuzlar da, Hazarlar da Türk diyendir. Türk milletinin doğmadan ölmesini gönülden isteyendir. Kendisine fesat çıkarma denildiğinde, ben sadece ıslah ediyorum, hatta bunun fermanını bile çıkardım, diyendir. Ferman padişahtan yana, dağlar bizdendir.

İsmet Özel, Desem Öldürürler Demesem Öldüm

04 Kasım 2013

Tarih dergilerinde Kasım 2013



İstiklâl Takvimi 1435 çıkıyor


Bugün Muharrem ayının ilk günü, yani hicrî 1435 senesinin ilk günü...

Derneğimizin hazırladığı "İstiklâl Takvimi"nin üçüncü nüshası, 1435 senesine ait nüshası da neşrolundu. Allah emeği geçen herkesten razı olsun.

Bu sene İstiklâl Takvimi yine bir masa takvimi olarak hazırlandı. Her güne ait sahifesi eskimez yazının öğrenilmesine dair bir ders ihtiva eden takvimimizin bu seneki nüshasında temrinler haftaların bitiminde, diğer haftaya başlanmadan yazma ve okuma metinleri şeklinde tamamen yeniden hazırlandı. Okuma temrinleri metinler, şiirler, şarkılar ve hikayelerden oluşmaktadır.

Yine takvimimiz "elif" harfi ile başlıyor ve 354 gün neticesinde okuma ve yazma öğrenilmesini sağlayacak tüm dersleri ihtiva ediyor. Takvimimizde tüm dersler matbu harflerle yazıldığı gibi yazma çalışması yapılabilmesi için rika hattıyla da gösterilmiştir. Yazı çalışmalarının bu sene takvim üzerinde değil de, herkesin ayrı bir defterde yapması düşünülmüştür. Bu şekilde temrinler zenginleştirilmiştir.

Namaz vakitleri ezani saatlere göre verilmiştir. İstanbul, Ankara, Konya, Bartın, Adana ve Gaziantep illerimiz için namaz vakitleri hazırlanmıştır. İlave olarak gün uzaması veya kısalması da her gün ayrıca yazılmıştır.



Takvimin kolay kullanılması amacıyla cildi "spiral" yapılmış ve yıpranmaması için sert kapaklar arasına alınmıştır.

Yeni resimleri, yeni kelimeleri ve yepyeni şekliyle "İstiklâl Takvimi 1435"i daha çok beğeneceğinize inanıyoruz.


Yazımızın ve takvimimizin geri alınması İstiklâl Marşı Derneği için çok mühim bir husus olması sebebiyle, bu sene de her üyemizin en az üç takvim almasını, hem kendilerinin kullanmalarını hem de etraflarındakilere kullandırmalarını istiyoruz.

Takvim temini için TİYO Yayıncılık ile veya dernek şubelerimiz ile irtibata geçebilirsiniz. (tiyokitap@gmail.com, bilgi@istiklalmarsidernegi.org.tr)

http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=924&KID=2

Hayırlı günler dileriz.

Oruç Özel
İstiklâl Marşı Derneği
Genel Merkez Yön. Kur. Üyesi

02 Kasım 2013

İsmet Özel: İt Sürüsü Kervan Görünümünde (II)


Günümüzde Türkiye’nin sadece Türklerin malı olmadığına dair bir kanaat sadece kuvvet kazanmakla kalmadı; hayal edilmeyecek ölçüde cüretkâr işler gündeme sokuldu, tıkıştırıldı. Bu toprakların tasarrufunda Türk’ten gayrısının da bir şeylere el atma salahiyetine dair bir fırtına estiriliyor. Bunun sonu nereye varacaksa varacak; ama bu hava hiç olmazsa şimdilik Türk’ün elinden alınmak istenen bir imtiyazı halen havi olduğunun da itirafı anlamına geliyor aynı zamanda. Türkiye kelimesi niçin meriyette ve Türk niçin imtiyazlı?

Bir imtiyaz sahibi oluş tarih hakkında beslenen kanaatin gerek şartıdır. Ben Türk değilim diyenlerin biz Türklere zarar vermeden kendi lehlerine bir gıdım mesafe kat edemeyecekleri gün gibi ortada. Zira bizler daha Haçova Meydan Muharebesi sebebiyle ele geçirdiğimiz imtiyazı şimdiye kadar daha kalın Türk olarak, daha da Türkleşerek, Türklük endişesini daha öne, her şeyden öne alarak idame ettirdik. Türk değilim diyenlerin musallat oldukları bu imtiyazdır. Ele geçirilen bu imtiyazın tarihe bakış maksadından ayırabilmek de mümkün görünmüyor. Türk değilim diyenler kendilerini tarihsizliğin talihsizliğine uğrama felâketinden sıyıramayacak. Dikkat edilsin: Asaletten, aslî olan bir imtiyazdan söz ediyoruz; ferî veya arızî bir zihnî yaklaşımdan, istidattan, bir ehliyetten değil. Zira tarih içinde Türk olma imtiyazı ırkî vasıflar, kültürel yapılarla değil, tarihî role müteallik hususî bir yaklaşımla kazanıldı; neye malik olunduysa tarihe hesap dışı tutulamayacak ünsiyetin yaklaşımıyla, hayatını yüksek değerlerin, yani ulviyetin idaresine bırakmakla, esaret şartlarının yerine özgürlük şartlarının ikame edilmesiyle malik olundu. Kimdi Türk ve kim olacak? Türkler “Kâfir kaçtı!” diye haykıranlardı ve “Kâfir kaçtı!” diye haykıranlar yine Türkler olacak.

İsmet Özel, 1 Kasım 2013
Tamamı içinhttp://www.istiklalmarsidernegi.org.tr

01 Kasım 2013

Nevzat Kösoğlu'nun Milliyetçilik Anlayışı Üzerine

Edebiyat, fikir ve eleştiri yazılarıyla "sizi rahatsız etmeye geldim" diyen portal heyula.net'te kasım güncellemeleri yapıldı. Yeni yazılar yine derin.

Bu ay, yakın zamanlarda kaybettiğimiz "Nevzat Kösoğlu'nun Milliyetçilik Anlayışı Üzerine" bir yazı yazdım. Okumak için tıklayınız.

Kâfire karşı aynı cephede yer tutanlar: Türkler


"Hiçbirimiz Arnavut, Çerkez, Pomak, Gürcü, Boşnak, Laz, Arap, Kürt vs..değildik. Kökenimiz nereye dayanırsa dayansın bizim tozumuzu atmak için işbirliği yapan yerli ve yabancı kâfirlere karşı aynı cephede yer tutmuş Türklerdik. Bir Müslüman'ın Türk'ten gayri bir şey olduğunu söylemesi Türkiye'nin düşmanlarıyla işbirliği yaptığına delildi."

İsmet Özel
Cuma Mektupları-6, Mart 2002
"Et kokarsa tuzlanır; tuz kokarsa çare ne?" başlıklı yazısından.

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.