TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Aralık 2013 Pazartesi

Sultanın tahttan indirilmesine karşı çıkan kişi


İkinci Meşrutiyet Meclisi, Sultan Abdülhamid Han devrinde yedi defa sadrazamlık yapmış olan Ayan Meclisi Reisi Said Paşa riyâsetinde toplanmıştı.Said Paşa kürsüde şöyle konuştu;
   
Efendiler... Okunan fetvâ-yı şerife ve millet tarafından gösterilen arzu-yu umumi mucibince Sultan Abdülhamid Han-ı Sâni'nin "Hilafet" ve "Saltanattan" hâl'ine karar veriyor musunuz?

Dikkat ettim: Bütün eller,evet manasına gelerek kalkmıştı.O sırada,geri sıralardan bir ses yükseldi: "Ferâgat etsin, yazıktır, günahtır!". Kim olduğunu öğrendiğim zaman hayret ettim. Bu sesin sahibi Rum senatörlerden Yorgiyadis Efendi idi. Fakat o da etrafında yükselen sesler arasında salondan çıktı ve Said Paş bütün ellerin havada olmasına dikkat ettikten sonra neticeyi bildirdi. Sultan Abdülhamid Han-ı Sâni ittifak-ı ârâ ile "Hilafet ve Saltanattan" hâl edilmiştir.

Sultan Abdülhamid Han Hakkında Meşhurların İtirafları,
s.74, Çamlıca Basım.

Dergâh Yayınları'ndan yeni kitaplar


İslâm'da Müsamaha - İmâm Gazzali
İnanç, kanaat veya fikir ve sanat için daire ne kadar dar olursa, bu alana ne kadar fazla kısıtlamalar ve sınırlamalar getirilirse ilim adamları ve sanatkârlar o kadar çok verimsizliğe ve kısırlığa mahkûm edilmiş olur. Bundan en fazla zarar gören de toplum olur. Bunun için düşünce hürriyeti ve serbestisi bilim bakımından da sanat bakımından da son derece önemlidir. Gazzâlî işte bu eserde mümin âlimlerin, mütefekkirlerin, hakîmlerin, âriflerin ve sanatkârların ne kadar geniş bir alanda fikir ve kanaatlerini açıklama ve savunma hakkına sahip olduklarını göstermiştir.


M. Fatih Şeker'den "Türk Dînî Düşüncesinin Teşekkül Devri"
Türk dînî düşüncesinin teşekkül devri; Türklerin kendilerini İslâmiyet’te aradıkları döneme tekabül eder. Devir, geçmişe bakarak geleceğe akar. Eksen değiştirilen bu dönemeçte gidilen istikâmeti gözden kaçırmadan gelinen aşamaya dikkat kesilir. Mazi tabiî şekilde İslâm’ın çerçevesi içine alınır. Güç ve kudret devşirebileceğimiz menbâların hayat bulduğu bu başlangıç noktası, Selçuklu ve Osmanlı’ya hâliyle günümüze kaynak vazifesi görür. Zihniyet dünyamızın ve hayat felsefemizin oluştuğu İslâmlaşma süreci etrafında kaleme alınan elinizdeki çalışma, dînî düşüncenin teşekkül devrini dolduran meselelerin, bugünümüzün çerçevesine girebilecek bir mâhiyete ve aktüelliğe sahip olduğuna dikkat çekmektedir.


Rize Kitapları serisinden yeni bir kitap: Ardeşen'in İnsanları
Murat Ümit Hiçyılmaz / Burhan Okutan

"Elinizdeki kitap, 1835 yılı nüfus kayıtları referans alınarak hazırlanmış ancak birebir transkribe edilmeden sadeleştirilmiş bir tercüme yapılarak, okuyucunun kavram kargaşasına düşmeden bilgileri algılayabilmesi hedeflenmiştir. Çalışma temel olarak Ardeşen’de yaşayan sülalelerin hangi köylerde bulundukları, köylerin imam ve muhtarları, adı geçen fertlerin akrabalık bağları ve yaşları sunulmuştur."


Ahmet Mithat Efendi serisi devam ediyor.
"Üss-i İnkılap, Ahmet Mithat Efendi’nin sanatçı özelliğinin dışında bir “vakanüvis” kimliğiyle okurun karşısına çıktığı bir kitaptır. Eser, bir tarihçi titizliğiyle değil, bir gazeteci merakı ve romancı rahatlığı ile yazılmıştır. Yazar, iki cilt halinde neşrettiği bu çalışmasında Kırım Harbi’nden başlayarak Sultan II. Abdülhamit’in tahta geçtiği ilk seneye kadar olan dönemin manzarasını resmetmiş, bu çalkantılı dönemin siyasi olaylarını, ekonomik gelişmelerini ve bunların toplum hayatına yansımalarını kaleme almıştır."


Osmanlı İzmir'inde İthalat - A. Mesud Küçükkalay
"Çalışmanın kapsadığı dönem dünya ve Osmanlı iktisat tarihi açısından son derece önemli ve endüstri toplumuna geçişin özelliklerinin belirginleşmeye başladığı bir dönemdir. Avrupa’da Napolyon Savaşları bitmiş ve Sanayi Devrimi’nin sonuçları belirginleşmeye başlamıştır. Bu dönem aynı zamanda Avrupa’da yaklaşık yüz yıllık bir gelir artışı sürecinin başlangıcına işaret eder.

Bu çerçevede çalışmanın amaçlarından biri toplu olarak ilk kez değerlendirmeye alınan bir dizi arşiv belgesi ile bu dört temel alandaki dönüşümü izlemek, nedenlerini saptamak ve sonuçlarını ortaya koymaktır. Ek olarak bu çalışmanın bazı talî amaçları da vardır. Bunlar; söz konusu dönemde Osmanlı tüketim alışkanlıklarını ve bu alışkanlıkların dönüşüm trendini saptamak, Osmanlı’nın satın aldığı mallarda ülke içi sanayinin ihtiyaç duyduğu malları belirlemek, Osmanlı tebaasının ticarete ve deniz ticari taşımacılığına olan katılımını ortaya çıkarmaktır."

28 Aralık 2013 Cumartesi

Gazze'yi savunan Türk askerleri


Birinci Dünya Savaşı’nda Gazze'yi İngilizlere karşı savunan Türk askerleri, 1917.

27 Aralık 2013 Cuma

Vefatının 77. yılında Mehmet Âkif Ersoy'a saygı


İstiklâl Marşımızın şairi Mehmet Âkif Ersoy'u, vefatının 77. yılında rahmetle anıyoruz.

Görsel: www.istiklalmarsidernegi.org.tr

Gitme Ey Yolcu

Mehmet Âkif Ersoy'un cenazesinden bir fotoğraf.
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:

Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!

Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi Nasıl yerlere geçmez insan?

Şu mezarlar ki, uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerede ucu!

Bu ne hicrân-ı müebbed, bu ne hüsrân-ı mübîn
Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!

Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, parçalanmış kafalar!

Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler!

«Medeniyet» denilen vahşete lânet eder,
Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!

Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden!
Nice başlar, nice kollar ki, cüdâ cisminden!

Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkât;
Sonra nâmusuna kurban edilen bunca hayat!

Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!

Teki binlerce kesik gözdeye âid kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak Bütün enkaz-ı beşer!

Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!

İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!

Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!

Ey bu toprakta birer nâş-ı perişan bırakıp
Yükselen, mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp

Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!

Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!

Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark'ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!

Tükürün Ehl-i Salîb'in o hayasız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!

Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!

Hele İ'lanı zamanında şu mel'ul harbin,
"Bize Efkar-ı umumumiyesi lazım Garb'ın";

Oda Allah'ı bırakmakla olur herzesini,
Halka iman gibi telkin ile, dinin sesini

Susturan aptalın idrakine bol bol tükürün
Yine hicran ile çılgınlıgın üstünde bu gün,

Bana Vahdet gibi bir yar-ı musaid lazım
Artık ey yolcu bırak, ben yanlız ağlayayım

Mehmet Âkif Ersoy

İstanbul kimindi?


Bu muazzam başkentte namaz saatlerinde dükkanların açık bırakılıp camiye gidildiği ve geceleri konut kapıları basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede beş hırsızlık vak'ası bile olmaz. Baştan aşağı Hristiyanlarla dolu olan Galata ve Beyoğlu'nda ise hırsızlık olmayan bir gün bile yoktur; cinayet vak'aları da pek çoktur.
- F. H. A. Ubicini, 19. Yüzyıl

Esnaf dükkanını kapatmayıp, biraz sonra geri döneceğini belirtmek için kapısının önüne bir bez çekiyor. Bu sonsuz güven, hizmete göre değer kazanıyor. İstanbul’da hırsızlık olaylarına çok az rastlanırmış.
- Edward Raczynski, 19. Yüzyıl

26 Aralık 2013 Perşembe

Toparlanın, gidiyoruz!


Nereye mi? Nereden geldiysek oraya.. İnsanın nereden geldiği konusunda sarih bir fikri olmasa da mutlaka bir yerden geldiğini idrak edecek seviyeyi tutturması iyidir. Böylece içinde gidilecek bir yeri olduğuna dair bir duygu taşıyabilir, o duygusal bölgeyi koruyabilir. Nereden gelmiş olursak olalım; hepimizin geldiği yer maneviyatımızın bir parçasıdır. Çünkü bu yer algılanabilir, işaret edilebilir, bir mekan bile olsa insan için taşıdığı maddi vasıflar bakımından değil, ihtiva ettiği mânâ bakımından önemlidir. Geri gidilemeyecek, dönülemeyecek bir yerden gelmiş olamayız. Gidilebilecek bir yerden geldiğimize şükredelim; çünkü toparlanın, gidiyoruz.

Buraya, yani bugün bize hangi siyasi çizgiyi tutturacağımız, hangi hayat yolunu seçeceğimiz, kimlerle yoldaşlık edeceğimiz sorularını sorduran ortama kendimiz karşısında, derece derece yakın ve uzak çevremiz karşısında duyduğumuz sorumluluk yüzünden gelmiştik. Başka bir sebeple buraya gelmiş olanlar bizden değildir. Onlara hitap etme gereği duymuyoruz. Bizler birbirimize seslenerek şikâyetimizin kaynağını keşfedebildik. Bir ses çıkarılabilecek, çıkan sesi işitebilecek kadar talihliyiz. Geldiğimiz bu yerdeki dalgalanmalar içeriğiyle olduğu kadar şiddetiyle de geliş sebebimize tasallut edecek bir açılım gösterdi. Artık yukarıda sözünü ettiğim sorumluluğa dönmek sesi çıkaran için olduğu gibi sesi duyan için de kaçınılmazdır. Buraya gelişi bizimkinden farklı sebeplere bağlı olanları burada bırakmak, buradakilerden kopmak gayesiyle toparlanın, gidiyoruz!

Ayaklarımızı dolaştıracak derecede acele etmesek de olur; ama işi iyice ağırdan alacak kadar vaktimizin olmadığı besbelli. Birer okur ve yazar olarak siyaset adamları ve onları fırdöndüsü kitle iletişim araçları tarafından çok kötü kokutulan bu orta malı bölgeyi mümkün olduğu kadar çabuk terk etmemiz lâzım. Türkiye’yi bir bayağılık gölü haline getirebilecek bir selin suları hızla bulunduğumuz tarafa akıyor. O gelmeden bizler bulunduğumuz yeri boşaltmalıyız. Burada zaten bir sele kapılıp gelmiş olanlar kalsın. Biz burayı boşaltmazsak içinde bulunulan bölgeyle bölgenin içinde bulunan arasında bir fark gözetilmediği o felâket yakamıza yapışacak. Değiştirmek için geldiğimiz yerde değişmeye uğramak neyse; lâkin düzeltilmesi gerektiğine inandığımız insanların şeklini almaya ne demeli? Vücudumuzdaki yara-bere henüz tedavi kaldırabilir durumdayken başımızın çaresine bakmalıyız. Toparlanacak derman bulur bulmaz toparlanın, gidiyoruz!

Hatırlatsam iyi olacak: bundan on yıl kadar önce yazdığım bir Cuma mektubunun başlığı şöyleydi: Bu deveyi gütmeyeceğiz ve bu diyardan gitmeyeceğiz! Bu gün ise Cuma mektubu okurları karşısına: Toparlanın, gidiyoruz! serlevhasıyla çıkıyorum. Ne oldu? Gitmeyelim diyen adam niçin gidelim diyor? On yılda bana tükürdüğümü yalattılar mı? Yoksa on yılda olup bitenler beni tabansız hale mi getirdi? Bu ihtimaller söz konusu edilince düşmanlarım zil takıp oynayarak “hem öyle, hem öyle” diyeceklerdir. Halbuki işin aslını bilen dostlarımın gözü önünde gerçekleşen olay açıklıkla gösteriyor ki “ne biri, ne de ötekidir”.. Üstelik beni on yıl arayla iki değişik ifadeye götüren mantık kavranılınca görülecektir ki sözlerim birbirini çelmiyor. Benim bu gün toparlanın gidiyoruz deyişim bu diyarı terk etmeyişin bir nişanesidir. Gütmek için önümüze sürdükleri deveyle irtibatı, hasbelkader kurulmuşsa, kesmek içindir. Bir kararlılığın dile getirilişinden on yıl sonra sözümden dönmediğimi belirtecek bir anlatım yolu kullanıyorum. Aynı şeyi söylüyorum; ama iğnesi kırık yere takılmış bir plak gibi değil.

Fırsatını bulmuşken kendimin ve has okurlarımın hak ettiği övgüye yer ayırmadan geçmek olmaz. Cuma Mektupları’nı ne dün, şân olsun memlekete diye yazdım, ne de bu gün benzeri bir sâikla hareket ediyorum. Varlık sebepleri arasında işlevsellikleri birinci sırayı dolduran yazılar bunlar. Bu metinlerde günlük gazetelerde yayınladığım fıkralardan bir derece farklı olarak sadece kendilerine gerçekten mektup yazma gereği duyacağım insanları muhatap alıyorum. Yine de mektuplar ancak neşir yoluyla aslî okuruna ulaşabildiği içindir ki zaman zaman okurla yazarın arasına girerek gereksiz sapmalara sebep olan kimi meraklıların yazılanları okumasına engel olunamıyor. Deve gütmeme ve toparlanıp gitme konusundaki makalemiz bizi bilen, bizliğini bilen bizler arasındadır.

Nelerle karşılaşacağımızı peşinen nasıl bilebilirdik? Milâdın 2001’inci yılında iki olgu karşımıza eşzamanlı çıkmış bulunuyor: Türkiye’nin ancak Dünya Sistemi tarafından dayatılan şartların kabulü halinde Dünya Sistemi ile pazarlık yapma gücüne erişebileceği, bu birinci olgu. İkinci olgu Türkiye’nin kimliğine sahip çıkma yolundaki çabalarından bir müflis kılığı altında kalmak mecburiyetinde bırakılarak vazgeçmiş bulunmasıdır. Daha dün bile denilemeyecek yakın geçmişte Kemal Derviş’in şimdiki hükümete “ultra bakan” olarak girmesiyle kısa bir süre için açılan ve gördüğümüz kadarıyla kapanmasına ramak kalmış dönemi Türkiye’nin son şansı olarak vasıflandıranlar şaka etmiyordu. Türkiye’nin şansı yaver gitseydi veya başka bir ifadeyle Türkiye kendi şansını yaratacak çapta insanlar tarafından yönetiliyor olsaydı ülkemizin eline Cumhuriyetin ilânından bu yana beynelmilel sahada noksanlığını çektiğimiz bir izin kâğıdı geçmiş olacaktı. Biz bu kağıt sayesinde global kapitalizmin konağındaki münasebetlerimizi hizmetkârların kullandığı arka kapıdan, arka merdivenden işleyerek değil de ziyaretçilerin, davetlilerin, konak sakinlerinin girip çıktıkları ön kapının genişliği, ön merdivenin ferahlığıyla sürdürebilecektik. Türkiye’yi yönetenler, daha açık bir anlatımla, Türkiye’de kendilerine makam ve mevki tahsis edilmiş bulunanlar, kendilerini bir çok haneye girip çıkma yükümlülüğü ile işini yürüten riyasete mensup şahsiyetler gibi görmez de kendilerini mahalle kabadayısı raconuyla kayıtlı bir zümre gibi algılarlarsa varılacak yer burasıdır. Türk milletinin yönetenler cenahından dayatmalar suretiyle hangi biçimde olursa olsun kendi kimliğine sahip çıkma girişimleri fos çıkmış ve topluma ilişkin kişiliğimiz iflâs etmiştir. Modernleşmenin topluma bir boyun eğiş olarak sunuluşu, modernleşme vesilesiyle bir karakter ve şahsiyet inşa etmede kalınan yetersizlik yöneticilerin cürüm alanı şeklinde ortadadır. Örnek olmayı, örnek çıkarmayı yönetilenlerden beklemek ne akla, ne de ahlâka uyar. Sarahatle bilinen gerçek yönetilenlerin sahip çıkılabilecek bir kimlik arz etme gücünden tarih boyunca mahrum bırakıldıklarıdır. Geldiğimiz yerde sorularla baş başa kaldığından bile habersiz bir toplumuz. Bu halimizle bize bir toplum denilmesi bile su götürür. Türk isek sıradan bir Balkanlıdan seni-beni ayıran nedir? Türk isek sıradan bir Orta-Doğuludan seni-beni ayıran nedir? Bunların cevap bekleyen sorular olması kimin umurunda? Müflis kıyafetine talim edişimiz bilgi ve bilinç düzeyi karşısındaki umursamazlığımızdan doğuyor. Kimlik konusunda Türk milletinin ayağı sürçtükçe siyasi kadrolarındaki laçkalaşma tahammül edilmez bir hal alıyor. Laçka siyasi kadrolar gemi azıya alıp kimlik arayışları dolayısıyla doğan bütün meseleleri çözümsüzlüğe sürüklüyor. Bu durumun ne anlaşılır sonucu millet olarak hiçbir siyasi gelişmeye bel bağlanamayacağının yüzümüze çarpılışıdır. Bütün toplum etkinliklerini kapsayan kültür hayatımız kirlilikle malûldür. Pislik dünya sistemini kabullenerek kendimize bir kurtuluş yolu açamayacağımız kadar artmış durumdadır. Pisliğe katlanmayı denemeyelim. Başarısızlıklara goygoyculuk etmemek için toparlanın, gidiyoruz! Aklımızdan hiç çıkarmayalım ki biz kültür hayatımızı dünya sistemini reddetme bahanesini kullanırken kirlettik.

Bir adı da kapitalizm olan dünya sistemini özüyle ve biçimiyle reddederek Türkiye’nin kurtuluşuna açılan bir yola girmek ülkemizde ipleri ellerinde bulunduran çevrelerin son kırk yılda yönetim felsefesi itibariyle sosyalizmi veya İslâmiyet’i benimsemesiyle mümkün olabilirdi, olmadı. Birilerinin koro halinde “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye!” diye haykırdıklarını işitir gibi oluyorum. Türkiye’nin her iki yaklaşımla da kurtuluş yoluna giremeyişini nesnel şartlara, giderek beynelmilel siyasetin iniş çıkışlarına bağlayarak açıklayanlar (açıkladım sananlar) sadece işledikleri kabahatleri örtmeye çalışanlardır. Türkiye’ye kuş bakışıyla bakan herkes son kırk yılda sırasıyla iki tarzın da benimsenmeye gayret edildiği izlenimine kapılabilir ve yumrukların, küfürlerin sayısını açıklamak suretiyle böyle bir izlenim edinmekte haklı olduğunu savunabilir. Ne var ki hadise göründüğünden çok karışıktır ve son kırk yılını Türkiye’ye “içerden” bakam yeterliği gösterebilmek için sarf edenler dikkatleri sosyalistler ve Müslümanlar tarafından yirmişerli olarak paylaşılan son kırk yılda sosyalizm aleyhine sosyalist geçinenlerin ve İslâmiyet aleyhine münafıkların neler yaptıklarına çekmek isterler.

27 Mayıs 1960 ihtilâlini takip eden yıllar Türkiye’yi sol, belki de sosyalist bir iktidarın beklediğine inanılan yıllardı. 12 Eylül 1980 ihtilâlini ise Türkiye’de istikrarı Müslüman, belki de şeriatçı bir yönetim sağlayabileceğine inanılan yıllar takip etti. Bu inançların kaynağı neydi? Toplumun değişik katmanlarında bu inançların yaygınlaşması kimin işine geliyordu? Yaygınlığı sağlamak için hangi karakterdeki toplum unsurları kullanılmıştı? Bu insanları işe koşma yolu hiç denenmese olmaz mıydı? Umalım ki doktora çalışmasını sosyologi alanında yapanlar zahmete girip yukarıdaki sorulara birer cevap bulmak suretiyle bizleri aydınlatırlar. Onların cevabı gelene kadar biz devletin yaygınlaşan inançlar dolayısıyla başına iş açabilecek tehlikeleri nasıl bertaraf ettiğine bakalım.

Türkiye sol, belki de sosyalist bir yönetime kavuşarak kurtuluş yolu bulurum ümidine sarıldığı yıllarda devlet (elektrik gibi ancak çarpınca varlığını anlamlı bulduğumuz devlet) bu yolu açabilecek olanlar arasında bir ayıklama yaptı ve eliyle devlete sadakatini kanıtlamış elemanlarını ayıklamaya konu ettiği unsurların arasına serpiştirdi. Soğuk savaş şartları sol ve sosyalist unsurların takibatında ve yönlendirmesinde büyük kolaylıklar sağlıyordu. Önemli olan birinci işlem, yani kullanışlı tez etrafında insanları toplamaktı. Türkiye’de sol yönde bir iktidar değişikliğin adına Millî Demokratik Devrim demek suretiyle devletin aslî elemanları lâfız olarak da kendilerini sosyalizmden azat ettiler. Böylelikle nasıl olduysa oldu doktrine sadakatiyle dikkat çeken sosyalistler bu hareketi sürükleyen heyetlerden kısa sürede tasfiye edildiler. Hepsinden önemlisi sosyalizmin Türklük ve Müslümanlıkla hem yaygın, hem örgün bağıtlar içinde kavranabileceğine eğilim duyan sosyalistler hareket içinden tasfiye edilmekle bırakılmadı, itibarsızlaştırıldı. Sosyalist politika üretmesi söz konusu edilebilecek olanlardı. Felsefenin hangi basamakta bir sefalete düştüğünü görmek isteyenler Türk solcularıyla tanışmakta acele etseler yeriydi.

Türkiye’de takibat altında bulunmak bakımından solcuları ve sosyalistleri laiklik bahane edilerek fersah fersah geride bırakan Müslümanlar güttükleri siyasi hedefler itibariyle yozlaştırılmak için çok müsait özellikler arz etmişlerdir. Müslümanların iri gövdeleri üzerinde gerçekleştirilen işlemlerden söz edeceksek bunun sosyalistlere uygulanan yönteme hiç benzemediğini belirtmeliyiz. İslâmiyet’in Türkiye’nin kurtuluşuna vesile olacağı fikri ortadan kaldırılırken siyasî boyutu öne çıkarılarak yürütülen hareketten üstün nitelikli Müslümanların, elden geldiğince etkisizleşmesi sağlansa da, tasfiyesi yoluna gidilmedi. Tasfiyeye girişmeye yeltenen her kim olduysa kısa zamanda kendi altını oyduğunu anlamakta gecikmedi. Nitelikli Müslüman birey piyasasını son yirmi yılda hiç kaybetmedi. Hep yüksek kurdan işlem gördü. Türkiye’de Müslümanlar bireyler olarak değil sürüler olarak işleme tâbi tutuldular. Müslümanlar kişiliklerinde küçülme vuku buldukça piyasa değerlerinin arttığını gözlemlediler. Bireyler olarak değil sürülerden birinin parçası olarak hareket etmek Müslümanlar için çok kârlı idi. Başımızdan geçen üç aşamalı bir maceradır. Sürünün siyaset sahnesine girişiyle başlayan macerada önce onun “Vatan Cephesi”ni bölecek bir performans göstermesi istendi. Sonra Türk sağını bu sürünün temsil etmesine ruhsat verildi ve nihayet hangi gerekçeyle mazeret uydurulmuş olursa olsun Amerikancılığın, giderek batılılarla işbirliği yapmanın bayraktarlığından keyif alan bir Müslümanlar sürüsüne ulaşılmış oldu.

Yansıttığı renkler ister sağcı, isterse solcu algılayışlara elverişli olsun, bugün Türkiye’deki siyaset sahnesini dolduran ve kitle iletişim araçlarına malzeme olan orta malı görüşler haysiyet sahibi insanların onların çevresinde mekân tutamayacağı özelliklerdedir. Müslümanlığını, onunla aynı anlama gelen Türklüğünü ciddiye alan bizler orta malı görüşlerin hükmünü yürütemediği bir alanda tanışıklığımızı devam ettirmek zorundayız. Bu tanışıklığın üretkenliğine ihtiyacımız var. Öyle anlaşılıyor ki bizim tanışıklığımızın devamı ancak buralarda oyalanmaktan vazgeçmekle mümkündür.

Gitmek için toparlanmak gerekiyor. Yanınıza alacağınız şeyler sahip olduklarınızın hepsi değil. Sizin için neler vazgeçilmez ise onları tanıma durumundasınız. Kirlilik içinde rahat edemeyen biriyseniz neyin güzel, neyin doğru, neyin haklı, neyin faydalı, neyin sahici olduğu konusundaki kararınızı gözden geçirmek zorundasınız. Tazelenmek her zaman gereklidir; ama bilhassa tazelenme gereğinin öne çıktığı zamanlar da vardır. Bu gün böyle bir tazelenmeyi kalabalıkların kabalıklarına taviz vermeden ve hoşgörüsüz bir tarzda başarmanın günüdür.

İsmet Özel
Cuma Mektupları - 6
Şule Yayınları, Kasım, 2002

Neyi kaybettiğini hatırla - 1


Yemeğimizi yer sofrasında yerdik. Yemeklerimiz de Karun sofrası gibi çok çeşitli olmazdı, ama ağız tadımız vardı.

Evlerimizde "salon" değil, "misafir odası" vardı.


Bütün bir sokak aile gibiydik. Birbirimize ağabey, abla, amca, teyze... derdik.


Ailenin namusu, mahallenin namusu, şehrin namusu, vatanın namusu... gibi mefhumlarımız vardı

Said Halim Paşa doğumunun 150. yılı vesilesiyle anılıyor


Kültür Merkezi : Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi
Mekan: Gösteri salonu
Tarih: 28 Aralık 2013 11:00-18.00

Buhranlar Döneminde Bir Siyasetçi ve Mütefekkir
Doğumunun 150. Yılı Vesilesiyle

Katılımcılar;
Prof. Dr. Yasin AKTAY
Hamza TÜRKMEN
Doç. Dr. Alev ERKİLET
Metin Önal MENGÜŞOĞLU
D. Mehmet DOĞAN
Doç. Dr. Kudret BÜLBÜL
Mustafa ARMAĞAN
Prof. Dr. Ergün YILDIRIM
Vahdettin IŞIK
Doç. Dr. Michelangelo GUIDA

24 Aralık 2013 Salı

İsmet Özel, Almanya'da konferanslar verecek

İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel, Almanya'nın Mannheim, Duisburg ve Berlin şehirlerinde birer konferans verecektir. Ayrıca Berlin'de "Yükselen Ruh-İstiklâl Marşı ve Anayasa" belgeseli gösterilecektir. Konferanslar ve Belgesel film gösterilişi dileyen herkesin iştirakine açıktır.

Mannheim Konferansı:
Xaver-Fuhr-Str. 101
68163 Mannheim
29 Aralık Pazar, 16:00
 
Duisburg Konferansı:
An der Rheinberger Heide 5
47495 Rheinberg
31 Aralık Salı, 17:30
 
Berlin Konferansı:
Türk Eğitim Derneği Berlin
Reuterstr. 58 - Neukölln
(U-Bahn Hermanplatz)
3 Ocak  Cuma, 20:00
 
Belgesel Film Gösterilişi:
Türk Eğitim Derneği Berlin
Reuterstr. 58 - Neukölln
(U-Bahn Hermanplatz)
4 Ocak  Cumartesi, 19:00

Bkz:
Yükselen Ruh: İstiklâl Marşı ve Anayasa
Miladi 1921'de yazılan İstiklâl Marşı anayasaya niçin 1982'de girebildi? Bunu kimler istedi? Buna kimler karşı çıktı? İstiklâl Marşı'nın anayasada yer alması daha önceden düşünülmüş müydü? Bunu isteyenlerin İstiklâl Marşı'nın ne dediğinden haberleri var mıydı? Buna karşı çıkanların İstiklâl Marşı'nın ne dediğinden haberleri var mıydı? İstiklâl Marşı, kendinin ne dediğinden habersiz insanlara rağmen ve kendinin ne dediğinden habersiz insanlar eliyle bir mevzi elde etti. Bir "ruh-i mücerret gibi"... Yeni bir anayasanın tartışıldığı günlere kadar geldi. Kimlerle buluşmak için? Hangi günler için?

Fetih ve Medeniyet


Fetih bir memleketin mi? İnsanlığın mı?
İstanbul’un fethini sırf bir Müslümanlık ve Hıristiyanlık savaşına bağlamak, en az beş yüz yıl evvelki kafa ile düşünmek olur. İstanbul’un fethi bir dinin öteki dine karşı zaferi değil, ilerlemenin gerilemeye karşı zaferidir. Din, kadim savaşlar için başta gelen bir bayraktır. Ama sade bir bayrak... Bugün de bayrak, harbin sebebi değil, dövüşen ülkülerin elle tutulur sembolüdür. Fetih savaşlarındaki dini esbab-ı mucibeler kimseyi aldatamaz. Din gayretleri, tezatlı tarih hengâmelerini güden derin maddî kanunların satıhta yüzen sembolik ifadelerinden ibarettir. Onun için, ancak medeniyet tarihinin bütünlüğünü kavramayanlar, İstanbul’un fethini bir Müslümanlık ve Hıristiyanlık çarpışması derecesinde küçültebilirler.

Gerçekte, İstanbul’un fethi, her şeyden evvel bir insanlık ve medeniyet hamlesidir. Arapçada “fetih” sözü güzel bir tesadüfle “açmak” manasına gelir. İstanbul’un fethi de o zamanki insanlığı bir çıkmazdan kurtarmış, medeniyete yeni ufuklar açmıştır. İstanbul’un fethi, tarih yolu üstüne kabus gibi çökmüş bir cesedin (Bizans engelinin) kaldırılması, Bizans çöküntüleriyle tıkanmış medeniyet yollarının, yalnız Müslümanlara, yalnız Türklere değil, tekmil insanlığa yeniden açılmasıdır. Açılış biraz acıklı mı olmuştur? Mümkün. Fakat o zaman ölüleri böyle kaldırmak âdetti. Demek İstanbul’un fethi, yalnız Türklerin değil, bütün dünyanın kutlayabileceği, kutlamakta haklı, -hatta bir dereceye kadar, insan olarak- vazifeli sayılabileceği büyük tarihsel devrimlerden biridir.

Fetih zorla mı? Gönülle mi?
Bizzat İstanbul’un fethine yakından bakalım. Orada Hıristiyan, Müslüman bütün geniş halk yığınlarının, âdeta farkına varmadan, hatta belki istemeyerek, elbirliği ettikleri görülür. Fetih açılmak manasına gelince; İstanbul’un kapıları, dışarıdan alelumum Türkler ve Müslümanlar, içeridense Hıristiyanlar ve Musevîler eliyle açılmıştır. Gerek İslam, gerekse alelumum göçebe geleneğinde bir şehir, ya zorla (an’veten) yahut barışla (sulhen) ele geçirilir. An’veten yani zorla zaptedilen şehirde bütün başka din mensupları kılıçtan geçirilir veya köle gibi satılır; yabancı din mabetleri yok edilir. Halbuki fetihten sonra İstanbul’da, Hıristiyanlarla Yahudiler tamamen hür yaşıyorlardı, kiliselerle havralar ayakta duruyordu. Neden İstanbul’daki gayr-i Müslim mâbetleri yıkılmıyor? Neden Müslüman olmayanlar köle edilmiyor?

Kanunî devrinde bu sualler zihinleri öylesine tutuşturmuş ki, alevler meşihat (şeyhülislamlık makâmı- ed.n.) saçağına kadar yükselmiş. Ve bunun üzerine, padişahların bile önünde eğildikleri fetva yoluna gidilmiş. İnkılâp müzesinin 88 numarasında kayıtlı “Kanun-u kuteber derzaman-ı Süleyman” elyazması (Kaleme alınışı: Hicri 988, Miladi 1580), Ebussuud’un şu fetvasını tesbit ediyor:

“Mesaili şetiy (ayrışık meseleler), merhum Sultan Mehmet Mahmiye’i İstanbul ve etrafındaki kariyelere an’veten fetheylemiştir. El Cevab: “Maruf olan anveten fetihdir. Ama kenayisi kadime hâli üzere ipka olunmak sulhen fethe delâlet eder. Sene-i Hams ve Erbain ve Tis’amie tarihinde bu husus teftiş olunmuştur. 110 yaşında bir kimesne ile 130 yaşında bir kimesne bulunup Yahudi ve Nesara taifesi el altından Sultan Mehmet Han ile ittifak edip Tekfure Nusret itmeyecek olup Sultan Mehmet dahi anları sebyetmeyip malları üzerinde mukarrer edecek olup bu veçhile fetih oldu deyu müfettiş muhzirinde şehadet idüp, bu şehadet ile kenayisi kadime hali üzere kalmıştır.

Ketebehu Ebussuud”

Demek İstanbul, yalnız Müslüman’ın zoru ile değil, aynı zamanda Hıristiyan halkın gönlü ile fethedilmiştir. Filhakika, Fatih devrinin Türkleri, zamanımızın atom bombası kadar müthiş görünecek, yeni teknik keşiflerle İstanbul surları önüne gelmişlerdi. Macar mültecisi Ürben, o zamana kadar görülmedik topu dökmüştü. 60 öküzle ve iki bin insanla iki ayda Edirne’den İstanbul’a gelen bu topun çevresi 9, çapı 3 kademdi, sesi 30 milden işitiliyordu. 1200 okka çeken granit güllesi bir mil uzağa düşüp, 6 kadem derinliğinde toprağa gömülüyordu. (1 kadem=80 cm)

Fakat bazı mânidar noktaları unutmayalım:

1- Macar Ürben, ilkin Bizans hizmetinde idi. Osmanlılar, onu Bizans’tan kendilerine çekmeyi bildiler. Çünkü terakki beri taraftaydı. Bizans geriliğine batmıştı.

2- “Rumların da topları vardı” (Ahmet Refik: “Bizans önünde Türkler”s,402)Yalnız cephaneliklerde barut azdı” (keza); ve Bizans topları, kullanılması pek becerilemediği için, geri teperken kendi surlarına zarar veriyordu. Demek Bizans’ta eksik olan top değil, insan imanı idi.

3- Nihayet, bütün dehşetine rağmen Ürben’in “Şahi” adlı topu, Bizans’ı fetheden şey olmadı. “Bir gün patladı. Mucidini de, zabitlerini de öldürdü”. (Ahmet Refik, a.g.e.:402)

Devamını okumak için tıklayınız.

20 Aralık 2013 Cuma

"Osmanlı emperyalist değildi"


Osmanlı Devleti, "geniş bir alana yayılma ve farklı grupları bünyesinde toplama" anlamında emperyal bir devletti; yani bir imparatorluktu.Ancak emperyalist bir devlet değildi. Zaten emperyalist kavramı, Batı sömürgeciliğinin ilerlemiş aşamalarında ortaya çıkmış bir kavramdır. İmparatorluk kavramı köken itibariyle eskidir fakat emperyalizm kavramı modern bir kavramdır.

Emperyalizm sömürgecilik anlamında kullanılmaktadır. Emperyalizm 20.asrın başında Lenin tarafından geliştirilmiştir. Lenin emperyalizmi "kapitalizmin en ileri aşaması" olarak tanımlamıştı. Osmanlı kapitalist olmadığı için emperyalist de değildi. Zaten Osmanlı Devletinin sınırları içinde sömürülecek bir şey de yoktu. Osmanlı fethettiği yerlerden bir şeyler almak bir yana fethettiği yerlere bir şeyler katardı. Bundan mütevellit Osmanlı'nın emperyalist olduğuna dair iddia, Osmanlı düşmanları tarafından, sonradan uydurulmuş bir iftiradır. Osmanlı ilerlemesinin nedeni sömürgecilik değil ila-yı kelimetullahdır. Osmanlı, Allah'ın dinini yaymak için fetihler yapmışlardır; kuru kavga ve cihangirlik namına değil...

Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlardaki etnik unsurlar kendi dilleri ve dinlerini muhafaza etmiş olarak kendi ulus devletlerini kurdular. Osmanlı onları sömürmüş olsaydı, Türkçe konuşmaları ve Müslüman olmaları gerekiyordu. Halbuki tüm farklı unsurlar kendi kültürlerini Osmanlı döneminde korudukları için Osmanlı sonrasında da kendi ulus devletlerini kurabilmişlerdir.

Cemal Fedayi, İmparatorluk Nasıl Yıkıldı, Kadim Yayınları, sf. 12-14.

Mehmet Akif Ersoy Belgeseli Gala Programı ve Sergisi

MÜSİAD Eğitim ve Kültür Komisyonu tarafından düzenlenen, Mehmet Akif Ersoy’un torunu Sayın Selma Argon’un katılımıyla ilk gösterimi gerçekleşecek "Mehmet Akif Ersoy Belgeseli Gala Programı ve Sergisi”ne herkes katılabilir. Program 20 Aralık Cuma akşamı sergi açılışı ve kokteyl ile başlayacak olup devamında Mehmet Akif Ersoy Belgeseli Gala Programı yapılacaktır. Ayrıca sergi 20 -27 Aralık tarihleri arasında tüm ziyaretçilere açıktır.

19 Aralık 2013 Perşembe

Lütfi Bergen'den yeni kitap: Kenti Durduran Şehir

"Bu kitap kapitalizme karşı direnen Müslüman adama "mekân” algısı vermek üzere kaleme alınmış ve Müslüman şehri’ni kurmak için yola düşmüş adam-kadınlara ithaf edilmiştir."

Kenti durdurmak istiyoruz. Bu kitabın temel hedefi bu topraklarda yaşayan insanları "kentleşmenin” bize ait olmadığı fikrine döndürmektir.

Kentleşme "kapitalist birey” felsefesinin bir neticesidir. Kentleri küçültmek / pazarları üreticiye açmak / mahalleler halinde yeniden örgütlenmek / çalışma kavramını yeniden tanımlamak (her hane sahibini istihdam etmek) insanı kaybettiği şeylere: cemaat, merhamet, inanç / emniyet kavramlarına kavuşmak istiyoruz.

Bu kitap, kapitalizme karşı bir hareket hattı oluşturma kaygısı ile kaleme alındı. Kent durdurulmalıdır. Çünkü kapitalizm, mazlumun sömürülmesi, esnaf / zanaatkâr / çiftçi kesimlerin küresel sermaye tarafından ezilmesi durdurulmalıdır. Geleneksel İslam şehri kamusal mekanları Mahalle, Cami, Bedesten, Vakıf mülkü, Külliye vs. gibi tasarruflarla büyütmekte-yaymakta mahrem alanı kurmakta ve kapitalist birikime izin vermemekteydi. Müslümanlar kentleşme ile geleneksel mekanlarını kaybettiler ama bu kaybedişe itiraz geliştirecek teorik temelleri bulamadılar. Bir toplumun mekan hafızasına 40 yılda bir değişmeye uğrayacak şekilde müdahale edilmeye başlanmışsa orada toplum olmanın unsurları kaybedilmiş demektir.

Mekanı olmayan bir topluluğun tarihi yoktur.Tabiat içinde biz, yani insan ve değerleri, kimliği, tarihi olan adamla tarihe kavuşan bir varoluştur.

Yazar: Lütfi Bergen
Yayın Yılı: 2013,
Sayfa Sayısı: 408
Yayınevi: MGV Yayınları


Lütfi Bergen'in şöyle bir notu da var: İslamcılık ve endüstriyel kalkınmacılık eleştirilerime rağmen kitabıma teveccüh gösteren Anadolu Gençlik'e kalbi teşekkürlerimle..

18 Aralık 2013 Çarşamba

En Hazin Mersiyenin Şairi: Taşlıcalı Yahya Bey

Seyyid Lokman’ın Hünername’sinden alınan bu minyatürde Şehzade Mustafa’nın cesedinin, idamdan sonra otağ önündeki bir çadırda teşhiri resmedilmiştir. Şehzadenin hemen ayakucunda, imrahoru ve alemdarının başları gövdelerinden ayrılmış cesetleri görülmektedir. Resme göre o sırada Kanunî, otağı önünde kurulu tahtında oturmakta ve az önce işlerini bitiren cellâtlardan dördü, yüzleri padişaha dönük olarak beklemektedirler.
- A. Atilla Şentürk, Şehzade Mustafa Mersiyesi, Enderun Kitabevi, s. 132
(Hünername, c.II, vr. 172a, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi H. 1524)


Dil ve Edebiyat Dergisi'nin 26. sayısında yer alan bu ciddiyetli yazıyı okumak için tıklayınız.

Panel: LOZANASA

İstiklâl Marşı Derneği'nin Konya şubesi, Türkiye'de anayasaların evvela Kur'an harflerinden mahrum bırakılışımızla, sonra da türlü dil oyunlarıyla mana ve esas bakımından tahrifata uğratıldığı ve bu anayasaların Lozan Antlaşması'nın aşikar ve gizli maddelerinin uygulanmasına matuf olduğu hususunda bir panel tertip ediyor.

Yazımızın elimizden alınması ile milletimizin geleceğinin de elinden alındığı ve Anayasaların doğrudan milli hayatın kısıtlanması ve dünya sisteminin hakim olması esaslarına dayalı yazıldıkları hususlarının üzerinde durulacağı panel arzu eden herkesin iştirakine açıktır.

LOZANASA
21 Aralık Cumartesi, 14:30
Konya Ticaret Odası Konferans Salonu
Vatan Cad. No:1 (Hacı Veyiszâde Camii Yanı)
Konya

17 Aralık 2013 Salı

Şükür! Canlısı var!

Türkiye'de bir kısım insanların ağzının içine baktığı bazı gâvurlar var. Chomsky gibi, Wallerstein gibi… Bu aralar da Slavoj Zizek pek bir moda. İşte, "Gezicileri" desteklemiş, sonra Türkiye'ye gelip konferans vermiş, falan... Geçtiğimiz pazar günü de bir gazeteye verdiği mülakatta şöyle bir konuşma cereyan etmiş:

Zizek, "Türk İmparatorluğu’nun çöküşü sence ne zaman başladı? Sadrazam bizden biri olunca! Sokullu Mehmet Paşa!" deyince mülakatı yapan kişi, "Biz onu en iyilerden biriydi diye biliriz." demiş. Zizek de "Ben öyle duymadım. Bir de bütün akrabalarını getirmiş. Bizden birini alma şapşallığını yapmışsınız!" diye ilave etmiş.

Zizek'in Türk İmparatorluğu dediği Osmanlı İmparatorluğu'dur. Mülakatı yapan kişinin "Biz onu en iyilerden biliriz" cümlesindeki "biz" de, biz Türkler değil. Osmanlı Devleti'nin iki eski reayası arasında geçen bir konuşma bu. Bizimle alakası yok. Biz Türkler Osmanlı Devleti içinde reaya yani riayet edenler sınıfına değil, beraya sınıfına mensuptuk. Kılıç ehliydik ve vergi vermezdik. Fakat Zizek "Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa bizdendi" derken doğru söylüyor. Sokullu Mehmet Paşa'nın sadrazam olma şartıyla devşirildiği, kardeşini patrik seçtirdiği, bütün akrabayı taallukatını abad ettiği ve Müslümanlığının da yalnızca devşirme ritüellerinden ibaret olduğu bilinir. Sen bunları bilmiyorsan tabii Zizek'in ağzının içine öyle aval aval bakarsın. O da nasıl şarlatanlık yapmaktan geri durmuyorsa seninle alay etmekten de geri durmaz. Zizek'in Sokullu  Mehmet Paşa için "bizden biri" demesinden de anlaşılacağı gibi herkes kendi milletinin insanını tanır.

Mesela geçtiğimiz sene Arnavutluk yönetimi Türkiye'den Şemsettin Sami ve Tepedelenli Ali Paşa'nın naaşlarını istemişti. Bunun üzerine de Dışişleri Bakanı Davutoğlu bir açıklama yapmış ve şöyle demişti: “Mehmet Akif’in naaşını istemekle Şemsettin Sami’nin naaşını istemek arasında bir fark yok.” Davutoğlu kimin ağzının içine bakıyor bilmiyorum ama söylediği doğru değil. Fakat yukarıda da söyledik; herkes kendi milletinin insanını tanır. Davutoğlu'nun Akif'i tanıyamamasında bir acaiplik yok. Eğer etnik kökeni konuşacaksak Akif de Şemsettin Sami de Arnavut'tur diyebiliriz. Fakat Arnavutluk Akif'in naaşını değil de Şemsettin Sami'nin naaşını istiyor. Acaba niye?

Akif meşrutiyetten sonra İslamcılığın devletin takip etmesi gereken çizgi olduğunu ısrarla vurguladı. Şemsettin Sami ise İslamcılığı bir tez olmaktan çıkarmak için elinden geleni yaptı. Arnavutluk’ta "milli kahraman" olarak anılmasının sebebi de budur. Arnavutlar Balkan Harbi akabinde Arnavutluk Krallığı'nı kurdular. Arnavutluk’un kuruluşunda hâkim olan düşünce "Tamam biz Müslüman yahut Hristiyan veyahut Yahudi olabiliriz fakat önce Arnavutuz" idi.

Akif de bunun üzerine:

Arnavutluk ne demek var mı şeriatta yeri
Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri

diyordu. Peki Şemseddin Sami Fraşeri –Arnavutluk’ta Şemseddin Sami bu soyadıyla anılır- ne yapıyordu? Ağabeyiyle beraber Arnavutlar için Kur'an harfleri yerine geçecek Latin asıllı bir alfabe tertip etmekle meşguldü. Bu yüzden de Ömer Seyfeddin İslamcılara dönüp,"İslamcılık diyorsunuz fakat bakın Arnavutlar şeriata mugayir olarak Latin harflerine geçtiler" demişti.

Yani asıl şey, Davutoğlu’nun söylediğinin tam tersi. “Akif’in naaşını istememekle Şemseddin Sami’nin naaşını istemek arasında hiçbir fark yok.” Doğru cümle bu. Akif’in naaşını istemek Arnavutların aklının ucundan bile geçmez. Eğer partisinden istifa etmemiş olsaydı, biz de zaten AKP'ye, Akif'in naaşını ağızlarına almaları yerine, vaktiyle "Ben Türk değilim, Arnavut’um” demiş olan Hakan Şükür’ü canlı canlı Arnavutluk'a vermelerini teklif edecektik.

Ahmet Şimşirgil'in "Kayı" serisinde ilk 5 tamamlandı

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil 1959'da Boyabat'ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı yerde tamamladı. 1978'de girdiği Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü'nden 1982'de mezun oldu. 1983'te aynı bölümdeki Yeniçağ Anabilim Dalı'nda Araştırma Görevlisi olarak vazifeye başladı. 1985'te Yüksek Lisansı'nı tamamladı. 1989'da Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü'ne naklen geçiş yaptı. 1990'da "Osmanlı Taşra Teşkilatı'nda Tokat (1455-1574)" isimli çalışmasıyla Tarih Doktoru ünvanını aldı. 1997'de "Uyvar'ın Osmanlılar Tarafından Fethi ve İdaresi" isimli takdim teziyle Doçent oldu. Seyyid Muradi'nin kaleme aldığı Barbaros Hayreddin Paşa'nın gazalarını "Kaptan Paşa'nın Seyir Defteri" ismiyle sadeleştirerek, ayrıca Osmanlı tarihi ile ilgili "Kayı I", "Kayı II", "Kayı III", "Kayı IV", "Kayı V", “Taşa Yazılan Tarih Topkapı Sarayı” ve “Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle” ile “Slovakya’da Osmanlılar” adlı eserlerini yayınladı. 2003'te Profesör kadrosuna atanan Şimşirgil'in Osmanlı şehir tarihi, siyasi hayatı ve teşkilatı ile ilgili çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda ilmi makalesi bulunmaktadır. Halen Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Öğretim Üyesi görevine devam etmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Ahmet Şimşirgil'in 10 cilt olacak Kayı" serisi, Osmanlı tarihini ilk kaynaklardan "herkes için, herkese" sunma özelliği taşıyor. Kitaplar hakkında detaylı bilgi ve sipariş için:
timas.com.tr/yazarlar/prof--dr--ahmet-simsirgil.aspx

16 Aralık 2013 Pazartesi

ABD Büyükelçisi'nin unutamadığı an


ABD'nin Ankara Büyükelçisi olan Charles Sherrill hatıratına başlarken bir Kadir gecesi yaşadığı unutulmaz saatleri şöyle anlatmıştır:

"On binden fazla Müslümanın başka her şeyi unutup kendilerini  bütün ruhları ve kalpleriyle kâinatın Yaratıcısına dua edişlerini seyretmek Müslüman olmayanlara dahi büyük bir heyecan verir. Burada yapılan dualar o insanların kalplerinden doğruca Tanrı'ya ulaşmaktadır. Arada Hıristiyanların papazlarına benzer hiç kimsenin yardımı ve kılavuzluğu olmadan doğrudan doğruya Tanrı'sına yakaran, O'nunla hemhal olan Müslümanların bu saati, ibadet heyecanının en yüksek noktasına vardığı, yüceleştiği saattir. Ayasofya'da gördüğüm bu ibadet, oradaki Müslümanlarla birlikte duyduğum heyecanı, Hıristiyanların yaptıkları hiçbir ibadet toplantısında görmediğimi, böylesine duygulu ve heyecanlı bir ibadete hiçbir yerde şahid olmadığımı rahatça söyleyebilirim. Bu ibadet sırasında, bu kalabalığın heyecanını harekete getirmek için ne belagâtla konuşan bir din adamı vardı, ne de bir müzik..."

Derin Tarih Dergisi, 2013 Aralık Sayısı, sf.20

Bir Ermeni Gencinin Hâtıraları'ndan

Yardımcı kaynak diye satılıyordu, öylesine almıştım ama iyi ki almışım, 1918 yılında basılmış bir kitap, o dönemde yaşanılanları müstehzi dille bir Ermeni'ye anlattırıyor Ömer Seyfeddin, bakın "Ermeni" olan biteni nasıl anlıyor:

1- Dinin başka milliyetin başka olduğu bu çavuşa anlatılamazdı.

2- Hareket ordusu gelince "Şeriat isterük!" diye isyan edenler bir sabun köpüğü gibi söndü. Kahramanlar, koyunlar gibi kışlalarda tutularak bağlandı. Bir kısmı askeri yollarda çalıştırılmak üzere vapur vapur Selanik'e gönderildi. Abdülhamid'in huzurunda Kabuli Bey isminde bir kapudânı parçalayan bahriyeli neferler asıldı. Ben de Bir Türk arkadaşla asılacakları görmeye gittim. Sabahleyin erkenden dar ağaçlarının kurulduğu meydana geldik. Daha güneş doğmamıştı. Mahkumları getiren arabalar ilerliyordu. Asılacak olanlar bütün kuvvetleriyle tekbir getiriyorlardı. Oradaki Jandarma zabiti bize dedi ki: Bunlar gevezelik yapıyorlar diğer grup daha usluydu!

3- Osmanlı zamanında hep uzak fena yerlere Türkler gönderilirdi yani Anadolu çocukları! Yemen'e, Fizan'a, Makedonya'ya giderler hatta Yemen'e "Türk mezarı" denirdi.

4- Biz Kürdlerin bile Ermeni olduğunu iddia ederiz.

5- (Günümüzde bile hâlâ yaşatılmak istenen Osmanlıcılık fikri de anlatılmış.) Osmanlı namı altında toplanan milliyetlere müşterek bir terbiye verilecek Türklük gibi milliyet hisleri yavaş yavaş iptal olacaktır.

6- Şiarı "milletim nev'i beşerdir, vatanım rûy'ı zemin" olan alimler lazım bizlere.

7- Osmanlılığı kaynaştırmak için fertleri cemaatlerden ayırmak lazım. Ferd, cemaatinden ayrılırsa o vakit yalnız kalır, yalnız kendi menfaatleri ve arzuları ile yaşayan ferdler iktisad bağları ile toplanır!

8- Ermenilerin fikri büyük Ermenistan'ı teşkil edip ne kadar Türk varsa hepsini Kızılırmak'ın sol tarafına atmak.

9- Osmanlıcılık fikrini yaymak için din-i İbrahimi'yi meydana çıkaracağız, din-i İbrahimi milletlerle dinler arasında fark görmeyeceği için izdivacımız daha kolay gerçekleşecektir. (Dinler arası diyalogumuz(!))

Kitabın yazılma tarihinde bahsedilen konularla günümüz arasında pek fark olmadığı açık, yalnız kitabın sonunda bu fikirlere sahip olan insanlar milliyetine sahip çıkanlar tarafından kovuluyorlar, günümüzde ise ihanetin ne denli büyük olursa o kadar kıymet görüyorsun, hepsi bu.

Ebru Özaydın
twitter.com/Ebruuuuuuuuu82

"O bir Türk kadın savaşçısıydı."


Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nin kurucu rektörü ve Çanakkale Savaşı hakkında yıllardır araştırmalar yapmakta olan Prof. Dr. Mete Tuncoku'nun "Buzdağı’nın Altı" adlı kitabında, Anzak askerlerinin mektupları da yer alıyor. Mektuplarda Çanakkale Savaşı'nda kadınlarımızın, analarımızın neler yaptıkları birinci ağızlardan yazıyor. Çanakkale Savaşı'nın bir erkek savaşı olmadığı, vatanının istiklâli için vatan sevgisiyle namluya sarılan kadınlarımızın da siperlerden asla ayrılmadıkları günü gününe ispat ediliyor:

"Benim de vurulduğum 8 Eylül 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyu ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Güzel, yapılı ve tahminen 19-21 yaşlarında genç bir kızdı."

"O bir Türk kadın savaşçısıydı, durmaksızın saklandığı evden ateş ediyordu." (25 Nisan 1915)

"Burada pusuya yatıp çarpışan keskin nişancıların çoğu kadın veya kız, kendilerini yeşile boyayıp ağaçlar ve bodur bitkilerle uyum sağlamışlar." (15 Ağustos 1915)

Çünkü, inanıyorlardı:

"Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
"


Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

Tutarak kalbimin üstünde cefakâr elini



Tutarak kalbimin üstünde cefakâr elini
Yüzünün nurunu eflâke, semâya sererim
Yeryüzünde nereye ayak bassan sultanım
O mübarek yere gizlice ben göz süzerim

Nutk-ı Şerifi: Hz. Mevlana
Manzum Tercüme: Feyzi Halıcı
Bestekar: Cinuçen Tanrıkorur
Makam: Ferahfezâ

12 Aralık 2013 Perşembe

Mehmet Genç: Osmanlı-Rus Harpleri

Mehmet Genç, bugün (12 Aralık 2013) 18.30'da Osmanlı-Rus Harpleri üzerine Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi'nde söyleşi yapacak.

11 Aralık 2013 Çarşamba

Cenab Şehabeddin - Elhan-ı Şıta (1897)


Eskiden İstanbul'a senenin ilk karı düşünce o gün matbuattaki İstanbul gazetelerinin birinci sayfasında Cenab Şehabeddin'in Elhan-ı Şıta (1897) şiiri neşredilirmiş. Biz de bu terkedilmiş geleneğin kıymetini tebarüz ettirebilmek için İstiklâl Gündeminde Elhan-ı Şıta’yı yayınlamayı münasib bulduk.


Eğer Elhan-ı Şıta şiirinin bize ne fayda sağladığını anlamak istiyorsak oturup bu şiirin yazıldığı dilin özelliklerini, bu dilin renklerini anlayacak düzeye gelmemiz gerekiyor. Olmasa da olur dediğiniz zaman ne demiş oluyorsunuz; biz dünya toplumları arasında bir yere sahip olmasak da olur demiş oluyorsunuz. Yani siz Ahmet Haşim’i, Yahya Kemal’i, Tevfik Fikret’i bunları dilleri bakımından; bugün konuşulan, bugün kullanılan Türkçeye olan mesafeleri bakımından zikrediyorum, bir kenara attığınız zaman, siz dünya toplumları içinde bir kenara atılan bir insan, bir zümre haline dönüşüyorsunuz. Böyle de yaşanabilir, diyenler mutlaka vardır, ama ben böyle yaşamanın ölmekten beter olduğu görüşünde olduğum için bu sözleri ediyorum. Yani bizim hem dünyada şiirin vardığı yerleri fark etmek adına, hem de toplumumuzda bir yükselişi sağlamak adına şiirle, ama nasıl; bize bugüne kadar geniş bir yaşama sahası temin eden şiirle bağ kurmak mecburiyetindeyiz. Şimdi bu Elhan-ı Şıta şiirini sahip olunan estetik endişeyle hem dinlemek, hem okumak gerekiyor. Bunu yapmadığımız zaman hangi formu aradığımız sorusu da ortadan kalkıyor. Biz bir form arıyor olmalıyız; formumuzu bulduk dediğimiz zaman aslında hayatımızı da sönümlendirdik anlamına geliyor. Neden? Çünkü yaşayan şey her zaman karşı duran bir özellik gösterir. Çelişki taşımayan durum, ölüm hali olabilir. Yaşamak dediğimiz şey mutlaka ulaşmaya ve yer değiştirmeye, dolayısıyla kaçınılmaz bir harekete bağlı bir durum. O yüzden eğer biz canlı kalmak ve canlılığımızı artırmak istiyorsak Elhan-ı Şıta’yı anlayacak bir çabayı da kendimizden uzak tutmamamız gerekiyor.

İsmet Özel, Şiir Türk'ün İklimi 3

Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

9 Aralık 2013 Pazartesi

İsmet Özel'in Şiir Resitali: DVD-Kitap çıkıyor

İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel'in 2011 yılında verdiği Şiir Resitallerinin görüntü kayıtları DVD-Kitap olarak TİYO Yayıncılık'tan çıkıyor.

İki bölüm olan Şiir Resitalinde aşağıdaki şiirler okunuyor.

Birinci Bölüm
: Partizan, Sebeb-i Telif, Kuşun Ölümü, Bakmaklar, Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak, Bakır Tenli Yapraklar, Yıkılma Sakın, Amentü, Aynı Adam, Bir Devrimcinin Armonikası, Kız Kulesi Beyaz İken, Of Not Being a Jew, Mataramda Tuzlu Su, Yaşamak Umrumdadır, Kanla Kirlenmiş Evrak.
İkinci Bölüm: Savaş Bitti.
24 Aralıkta dağıtımına başlanacak DVD-Kitap TİYO Yayıncılık'tan, dernek şubelerimizden ve kitapçılardan temin edilebilecektir.

Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

6 Aralık 2013 Cuma

Tarih dergilerinde Aralık 2013



Hafız Ahmed - Aşk Ehline Âlemde Dil-ârâ Mı Bulunmaz



Aşk ehline âlemde dil-ârâ mı bulunmaz
Mecnûn isen ey dil sana leylâ mı bulunmaz?
Mecnûn isen ey dil sana leylâ mı bulunmaz?
Harcetme sesin eyleme feryâdı çemende
Ey bülbül-i şeydâ sana bir gül-i ra’nâ mı bulunmaz?

4 Aralık 2013 Çarşamba

Kâzım Karabekir'in kitapları niye önemli?

Karabekir'in kitapları bizzat Kâzım Karabekir'in tecrübeleri ve yaşamı sebebiyle büyük önem taşıyor. Çünkü Karabekir, Türkiye'nin hem kuruluştan önceki döneminde hem de kuruluştan sonraki döneminde yaşanan olayların tam merkezinde yer almış en önemli kişilerden birisidir. Bu nedenle, İstiklal Savaşı hakkında kişisel gözlemleri başlı başına büyük önem taşıyor.

Bunun ötesinde Karabekir'in bir başka önemli özelliği çok fazla belge tutmuş olmasıdır. Neredeyse her söylediğini bir belgeyle desteklemek gibi bir tavrı var. Nitekim en önemli eseri olan İstiklal Harbimiz neredeyse yarısı, belki de yarısından çoğu belgelerle dolu bir kitaptır. Birinci elden gözlemler, onların günü gününe kaydedilmiş olan kısımları vardır. Bunların sonraki yıllarda analiz edilmiş bölümleri de var... İttihat ve Terakki ile ilgili metinler, Kurtuluş Savaşı ile ilgili metinler, Birinci Dünya Savaşı ile ilgili metinler var. Şu anda arşivinde olan ama yayınlanmamış bazı kitapları da var. Örneğin Elemli Günlerim diye bir kitabı var, hiç bilmiyorduk: İzmir Suikastından tekrar milletvekili seçildiği 1938 sonuna kadar olan dönemi kapsayan hatıraları.

Taha Akyol, Kayıp Tarihimiz, sf.120

Naçizane tavsiyem: İstiklal Harbimizin Esasları 1-2 cilt, Hayatım, Çocuk Davamız 1-2, İttihat ve Terakki Cemiyeti (1896-1909) kitaplarının, Emre Yayınları'ndan (Basım yılı:1995) okunmasıdır.

İstiklâl Marşı, millî mutabakat metnimizdir



Bir ülkenin çapı fizikî verileriyle, yüzölçümü, doğal kaynaklarıyla değil o ülke insanlarının çapıyla ölçülür. İnsanları çapı insanların kimlikleridir. İnsanların yaşadıkları ülkeye bağlı olup olmadıklarının, bağlı iseler hangi sebepten ötürü bağlı olduklarının beyanı o ülkenin ne çapta bir ülke olduğunu ortaya çıkarır.
- İsmet Özel, Cuma Mektupları - 10

İstiklal Marşı Türk milletinin tarihten silinişi karşısında bir duruş ve bir ısrardır. İstiklâl Marşı atlanarak Türkiye hakkında hiçbir iyi şey düşünülemez. İstiklâl Marşı'nı atlayan herkes Türkiye hakkında kötü bir şey düşünüyordur.
- İstiklâl Marşı Derneği'nin Diline Doladığıdır

Ayrıca bkz: 
www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=272&KID=8&PGID=0