31 Aralık 2014

Türk'sen, yılbaşıyla bir alakan yoktur

Bir mana veremedim, şu miladi yılbaşına!


Ya Rab! Böyle mi olacaktı benim cennet yurdum?
Baktımda etrafıma yalnızım ağladım durdum.
Bir mana veremedim, şu miladi yılbaşına!
Şaştımda kaldım, Müslümanların vah telaşına!
Çevirdim başımı, nereye ettimse bir nazar.
Gördüm ki Noel için hazır, yer-yer çarşı-pazar
Haykırmak gelmişti içimden, seslendim millete
Heyhat! Duyuramadım, ne Ahmet’e ne Mehmet’e
Ya Rab! Kurtulsun! Hidayet ver bu millete
İslama gelsin milletim son versin şu zillete.

Mehmet Âkif Ersoy

Yeni Türkiye'den bir Noel(!) fotoğrafı


Rasûlullah buyurdular:

"Kim bir kavme (topluluğa) benzemeye çalışırsa o, onlardandır."

(Ebu Davud, libas 4)

Diyemem sine-i berrâkı semenden gibidir



Diyemem sine-i berrâkı semenden gibidir
Yâsemen belki o gül nahli sementen gibidir

Rengi buyi târife ne zahmet çekeyim
Gül benim bildiğim ey gonca dehen sen gibidir

Terennüm:
Gel gel serde hevâ gel gel a pür cefa
Ah sana hem bende hem efkende ah aman
İşte kulun vay vay gel gel efendim

Makam: Neveser
Bestekâr: Dede Efendi
Güftekâr: Enderûnî Vâsıf
İcrâ: Ahmet Şahin (Gönül Makamı)

Ey safâ-yı ârızından çeşme-i hurşîd-i âb



Ey safâ-yı ârızından çeşme-i hurşîd-i âb
Şu'le-i şem'-i cemâlin nûru imiş âfitâb
Sanma şebnemdir düşen mihr-i ruhundan subhudem
Kubbe-i gerdûn çıkardı tab'ı âhımdan gülâb

Makam: Şedd-i Arabân
Bestekâr: Tanbûri İzak Efendi
Güftekâr: Bâki
İcrâ: Bekir Sıdkı Sezgin

29 Aralık 2014

Müslüman "amen" demez, "amin" der


Yine bir "ortak yaşam", "kültür başkenti", "dünya vatandaşlığı" sergisiyle karşı karşıyayız...

Hz. Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor; "İnsanlar amin demeyi terk ettiler. Halbuki Resulullah (a.s), namazda “gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn” deyince amin derdi, bunu ön saftakiler işitirdi, sonra mescid amin sesi ile dalgalanırdı."

Hz. Aişe (r.a) anlatıyor; "Yahudiler, sizi selamınız ve amin deyişiniz sebebi ile kıskandıkları kadar, bir başka şey için kıskanmamışlardır" diye buyurmuşlardır.

Viyana Kocatepe Camii'ne çirkin saldırı


Avusturya’nın çeşitli bölgelerinde Müslümanlara ve camilere yönelik saldırılar her geçen gün artarken Viyana'nın 21. Bölgesi'nde bulunan Kocatepe Camii'ne ırkçı bir saldırı gerçekleştirildi. Viyana’da yaşayan Müslümanlar sabah namazını kılmak için camiye gittiklerinde kapıya asılmış domuz kafası ve işkembesiyle karşılaştı. Olay yerinde inceleme yapan Viyana polisinin görgü tanıklarının ifadesini aldıktan sonra caminin kapısına asılan organları çöpe attıkları kaydedildi.

Kaynak: İHA

İsveç'te cami kundaklandı


İsveç'in Eskilstuna kentinde bir cami kundaklandı. Polis, saldırıda beş kişinin yaralandığını açıkladı.

Emniyet sözcüsü Lars Franzell gazetecilere, "Bir görgü tanığı, birinin cami olarak hizmet veren binanın camından içeri bir cisim fırlattığını daha sonra da şiddetli bir yangının başladığını söyledi" dedi.

Kaynak: BBC

Prizren'deki Sinan Paşa Camii'nde Türkçe vaaz yasak


Türk dilinin resmi dil olduğu Prizren'deki Sinan Paşa Camii'nde Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından görevlendirilen İdriz Keskin Hoca DHA'ya yaptığı açıklamada, kararın Prizren İl Müftüsü Lütfü Balık tarafından alındığını ancak bu kararın en kısa zamanda düzeltilerek geri çekileceğini umduğunu söyledi.

Kararın Emin Paşa Camii'nin onarıma girmesi ardından caminin imamı olan Davut Lezi'nin Sinan Paşa'ya imam olarak görevlendirilmesiyle başladığı belirtildi. Prizren İl Müftüsü Lütfü Balık imzalı kararda, vaazların sadece Arnavut dilinde yapılacağı yer alıyor. Kararın ikinci maddesinde aynen şu ibareler yer alıyor: "Davut Lezi, 'Sinan Paşa' Camii'nde Cuma hutbe vaazlarını Arnavutça yapmakla yükümlüdür, Türkiye'den görevli imamın isteğine bağlı ezan öncesi vaaz verebilir" deniliyor.

Kaynak: Kosova Haber

28 Aralık 2014

Hangi Ses Türkiye?


Mesela televizyon programları... İnsanları ahmaklaştırmak ve dahi ahmak bırakmak amacıyla kurgulanan televizyon programlarından biri de “popstar” çıkarma maksadı taşıdığını iddia ederek yayınlanıyor. Programın kurgusunun aynen Hollanda’dan alındığını (The Voice) söylememize gerek bile yok. Bu program toplu ölüm(!) haberlerinin geçtiği gecelerde eğlencesine hiç ara vermiyor, lakin bir jüri üyesinin eşinin (Reza Zarrab) başına gelenler(!) sebebiyle (rüşvet ve kaçakçılık) yayınına gözyaşlarıyla devam ediyor. “Türkiye'de arabeskin zaferi ile bankerlerin zaferinin birbirine paralel” olmasını buradan da anlayabiliriz. Programda henüz lise çağındaki çocuklar pop veya arabesk müziğin bayağı parçalarını seslendirerek seyircileri ve jüriyi kendinden geçiriyor. Jüri, sırtı dönük dinlediği müziği beğenince önündeki butona basıyor, popstar adayına dönüyor ve ekibine katılması için onu ikna etmeye çalışıyor. Sırt, dönmek ve ikna. Türkiye’de yaşayan insanların son yüzyılda başına gelen belâların özeti gibi. Artık lahmacun tüketilen mekânlarda peşrevlerin ve semailerin dinlenilebilmesine kadar yol aldık...

Türkiye’de insanlara müzik diye sunulan gürültüler bir felaket. Türkiye’de insanlara jüri diye sunulan ekipler bir facia. Türk insanının kulakları felaketlere ve facialara maruz kalıyor lâkin Türk insanı bundan çok hoşlanıyor. Böylece Şehzadebaşı’ndaki asırlık Acemağa Hamamı’nın memleket insanına otel, gâvura da “Turkish Bath” oluvermesi de hoş görülüyor, rahatsız etmiyor. Oysa 18. yüzyıl sonlarında Süleyman Ağa bu hamamı işletmiş, bir kurban bayramı doğan evladına da İsmail adını vermişti. Bu yüzden Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi deriz.

İsmâil Dede Efendi, Türk müziğinde henüz o dönemde başlayan bozulmalar sonrasında bulunduğu ortamı terk etmeye karar vermiş, hâl karşısında çaresiz kalan talebesi Dellâlzâde İsmâil'e de, "Bu oyunun tadı kaçtı!" demiştir. Belki de oğlu Salih’in vefatından sonra güftesi kendisine ait olan şu bayâti besteyi yaparak, "Hangi Ses Türkiye?" sualinin kesin cevabını da vermiştir: “Bir gonca-femin yâresi var ciğerimde / ateş dökülürse yeridir âh serimde / her lâhza hayâli duruyor dîdelerimde / takdire nedir çâre bu varmış kaderimde.

Yağız Gönüler
(Çelimli Çalım, Safer 1436, sayı 6)

Dirseğini Yalamaya Çalışanın Mürekkebi Çürür


Türk mürekkebini benzersiz kılan şeyler nelerdi? Evvelâ bugün hâlâ sanki yeni yazılmış gibi duran ve asırlardır başta selâtin camileri olmak üzere diğer bazı camilerin de duvarlarında asılı duran levhalar bugüne Türk mürekkebiyle yazıldığı için gelebilmiştir. Kalemden kolayca akışı, kuruduktan sonra rengini kaybetmemesi, kötü kokmaması ve durdukça daha da güzelleşmesi Türk mürekkebinin hususiyetlerindendir. Ve dahi mürekkeb yalamak tabirinin de doğmasına sebep olan kolaylığı gösterdiği için. Yani Türk mürekkebini zor elde etmemiz bize böyle bir kolaylık sağlıyordu. Bilindiği üzere yazı yazan bir kişi bir yanlış yaptığında veya silmesi gereken bir şey yazdığında serçe parmağını yanlış yazdığı yerin üstüne bastırıp daha sonra o parmağını yalar, parmağındaki mürekkebi diliyle aldıktan sonra birkaç defa daha iyice, mürekkeb kalmayıncaya kadar bu ameliyeye devam eder ve kâğıdı sanki o yanlış şey hiç yazılmamış gibi eski hâline getirirdi. İşte bu imkânı sağlayan şey Türk mürekkebidir. Yani eğer Türk mürekkebi ile yazıyorsanız, bir yanlış yaptığınızda o yanlığı mürekkebi yalayarak giderdikten sonra yazıya kaldığınız yerden devam edebiliyordunuz. Bununla beraber Türk mürekkebinin yalanabilir olması, kötü kokmaması ve yalandığında da mideyi bozmaması da diğer hususiyetleriydi. Hatta mürekkeb yalamak bir ritüel hâline bile gelmişti. Türk çocukları 4 yaş 4 ay 4 günlükken tahsil hayatlarına başlarlardı. Hocaları ilk iş olarak "rabbi yessir velâ tuassir rabbi temmim bi'l-hayr", "Rabbim kolaylaştır, zorlaştırma, Rabbim hayırlısıyla tamamına erdir" duasını bir kâğıda yazar ve üstüne şeker dökerek mürekkebi kurumadan bunu çocuğa yalatırlardı.

Türk mürekkebinin eşi benzeri dünyanın başka bir yerinde yoktu. Hâlâ da yok. Ama artık Türk mürekkebi de yok. "Harf inkılâbı"ndan sonra kamış kalemle beraber Türk mürekkebi de yok oldu. Bugün Türkiye'de matbaalar mürekkeb çürümesiyle başetme derdindeler. Eskiden Sadabad diye de bilinen Kağıthane semtinde de dünyaca meşhur İstanbulî kağıtlar imal edilirdi. Gelgelelim bugün SEKA bile bir dinlenme tesisi, Sekapark oldu. Akabinde Türkiye'nin kâğıt tüketimi üç misline çıktı.

Gökhan Göbel
(Çelimli Çalım, Safer 1436, sayı 6)

Hindistan Müslümanları


1877-78 Rus, 1911-12 İtalya, 1912-13 Balkan, 1915-16 I. Dünya Savaşı ve 1919-1922 Yunan Savaşı'nda Türk askerlerinin yanında savaşan Hintli Müslümanlar, halis muhlis Türkler...

Hamidiye Medrese-i Muallimin açılışı (1906, Bursa)

Bisikletli Türk inzibatları

Vardar Nehri'nde köprü açılışı (1911)

Balkan Harbi'nde Edirne (1913)

27 Aralık 2014

Karacaoğlan Şiirinde Fransız Öpücüğü Niçin Yok?


mekteplerde okutulan edebiyat derslerinde, kitaplarında bize tuhaf bir şair tipi öğretilmiş. öğretilmiş diyorum çünkü ders kitaplarının dışına çıkınca bunu fark edebiliyorsunuz. ders kitaplarındaki şiirlere ve sair metinlere yapılan resimlemeler, hocaların şairler hakkındaki verdikleri bilgiler ve yaptıkları yorumlar hep aynı şair tipini zihnimize kazımış: hayalperest, ayakları yere basmayan, melankolik, coşkulu, aykırı... dadaloğlu'nun, köroğlu'nun şiirlerini okusak bile onlarla ilgili anlatılanlar bu garabeti ortadan kaldıracak kuvvette olmamıştır hiç. buradan eğitim sistemine yahut edebiyat eğitimine bir eleştiri mi getireceğiz? böyle yaptığımız takdirde çarpıklığın zeminini örtmüş, belki de hayatımızın bütün veçhelerini tesiri altına alan esas tesirin gözden ırak tutulmasına neden olmuş oluruz. dedemin bıraktığı defterlerde kendi yazdığı şiirlerin yanı sıra kendisinin çağdaşı sayılabilecek şairlerin şiirlerinden de örnekler var. cönk tutma geleneğinden gelen bu tür defterler türkiye'nin dört bir yanında kış gecelerinin vazgeçilmez "medya"sı olma niteliğindeydi. bugün internette necip fazıl kısakürek'in, can yücel'in yalan yanlış, eksik gedik iktibaslarıyla yahut cep telefonlarındaki ismet özel'in kendi sesinden şiirlerin videolarıyla da bir temas biçimi var. insanlar nasıl bu noktaya geldiler? insanları bu noktaya getiren her neyse edebiyatla, şiirle yüz yüze gelme ortamlarını da değiştirmiş, şiirin ne ve şairin kim olduğu konusunda da keskin bir farklılık doğurmuş görünüyor.

modern şairi, hayalperest ve ayakları yere basmayan bir tip olarak çizen sathî görüş aynı zamanda kadim şairleri de benzer bir kaba saba tavsife ve yalınkat tasnife tabi tutar. yunus emre'den hümanist, pir sultan'dan sosyalist, köroğlu'ndan anarşist ve karacaoğlan'dan zampara çıkaran bu bakışın sahipleri, aynı zamanda "şairler şiir yazsın, başka da bir işe karışmasın!" deme serkeşliğini göstermeye teşnedirler. baştan beri sözünü ettiğimiz bu tesirlerden ötürü bugün insanların karacaoğlan'ın şiirleriyle rabıta kurması hayli müşkül bir vaziyet aldı. bugün edebiyat dergilerinde şiirleri yayınlayan kişilerden bile karacaoğlan'ın müstehcen yani edebe aykırı, ayıp, yakışıksız mısralarla örülmüş şiirleri olduğunu duyabiliriz. elbette bu durumun ortaya çıkmasında karacaoğlan imzasının doğurduğu itibardan ötürü söylediği şiirin sonuna karacaoğlan imzasını eklemeyi normal gören, modernlik öncesinin o anonimleşmeye müsait devrinin de payı var. fakat daha önemli ve esas sebep, modern hayatın bir mahsülü olan ayıp telakkisidir. helal ve haram dışında zihin şekillendiren referansın olmadığı türk hayatında hiç şüphe yok ki bugün anlaşılan, bilinen manada bir ayıp telakkisi yoktu. birkaç nesil öncesine kadar modern ayıp telakkisi bir baskı unsuru olarak üzerimizde değildi.

günümüzdeki verimsiz, insanların şiirle yüz yüze gelmesi için namüsait bir tarzda neşriyât takip eden edebiyat dergileri karacoğlan şiirini edebiyat dersi kitaplarından ve akademik araştırma nesnesi olmaktan kurtaracak adımları atabilirler mi? yukarıda tavzih etmeye çalıştığım maluliyetlerin giderilmesi için edebiyat dergilerinin karacoğlan şiiri konusunda kendisini vazifeli sayması söz konusu irtibatsızlığın giderilmesinde faydalı olabilir. "indim seyran ettim frengistanı" diye başlayan şiirinde, gâvurlar hakkında "akılları yoktur, küfre uyarlar / imanları yoktur, cana kıyarlar" diyen karacoğlan "kur'ân ruhsatlı" şairlerdendir. onun şiirlerine soktuğu unsurların da bundan bağımsız değerlendirilmemesi gerekir. kur'ân'daki hûri tasvirlerinin sınırları, karacoğlan şiirinin tasvirinin sınırlarını da belirlemiştir.

Mehmet Raşit Küçükkürtül
(Aşkar, 32, Ekim-Kasım-Aralık 2014)

Mehmet Âkif Ersoy'a rahmetle ve minnetle

27 Aralık 1936, Mehmet Âkif Ersoy'un cenazesi

Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyulâyı da er, geç, silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma, 
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?

Mehmet Âkif Ersoy, Resmim İçin

26 Aralık 2014

İsmail Kara: "Hepimizi aşağıya çekiyorlar."


Tek partili yıllarda mütedeyyin kesimlerle siyasi merkez arasında oluşan ileri derecedeki gerginlik ve güvensizlik geri geldi. Ve bu, AK Parti - Cemaat aktörleri üzerinden yapılıyor. Şu andaki esas büyük hadise, tek partili yılların güvensizliğine dönülmüş olmasıdır. Taraflar dindar, fakat pragmatist siyasetin ve dar görüşlülüğün mahkûmu durumundalar. Hepimizi aşağıya çekiyorlar.

Prof. Dr. İsmail Kara
(Habertürk, 26.12.2014)

24 Aralık 2014

Gâvurun Ekmeğine Patates Püresi Sürmek


"Medeniyetler ittifakı", "İbrahimî dinler", "dinlerarası diyalog", “dinler tarihi” gibi kavramları kullanarak, Türk'ü sekülerleştirme (bu kelimeyi yazarken bilgisayar bana ısrarla “şekerleştirme” kelimesini önerdi) yolunda gâvurun önüne çıkacak engelleri kaldırırsak, yani gâvurun ekmeğine yağ sürersek, dünya milletlerinin bir üyesi olmaya, Birleşmiş Milletler’e, kısaca vatansızlığa bir değer atfeten, Müslümanı gâvurdan ayıran Sünnet'e adeta kültür formu olarak bakan meşgul (işgal edilmiş) bir zihin oluveririz. “Kendini Hâk ile meşgul etmezsen bâtıl seni işgal eder.”. Gâvurun ekmeğinden kendisine de pay düşeceği günün gelmesi için hazırlık yapanlara gâvurun kılıcını sallamak ilk bakışta kârlı gelebilir. Ama unutmayalım ki küfrün ihsanı olmaz. Gâvur hiç yağlı ballı ekmeğini sana yedirir mi? “Patates püresine razıyım” dersen o başka tabi.

Bedri Gencer’in deyimiyle, “din tek kelimeyle sünnettir”. Hapşıran bilmelidir ki o elhamdülillah demeden kendisine yerhamukellâh denmeyecektir. Yerhamukellâh yani teşmitte bulunmak hapşıran için Allah'ın rahmetinin dilenmesidir. Gâvur hapşırınca ona rahmet dilenir mi? "Ebû Mûsâ -radıyallâhu anh- şöyle anlatır: Yahudiler, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendilerine “yerhamükellah” (Allah, sizlere merhamet etsin) diyeceğini ümit ederek, O’nun duâsına nâil olmak amacıyla yanında yapmacıktan aksırırlardı. Onların bu davranışı üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem: “Yehdîkümullâhi ve yuslihu bâleküm” (Allah size hidâyet versin ve hâlinizi ıslah etsin) buyururdu. (Ebû Dâvud). Rahmet, mü’minlere has olduğu için, gâvura hiçbir durumda Allâh’ın rahmeti dilenmez. Onlara en iyi duâ, hidâyetlerini temennî etmektir.

Rusların sıcak denizlere inme politikalarını senelerce okuduk, müfredat kitaplarında hâla böyle bir konu okutulmaya devam etmektedir. İsmet Özel'in "turizm dediğiniz şey 20. asrın kolonyalist yaklaşımının en bariz tezahürüdür" sözü aklıma geliyor. Kolonyalizm (sömürgecilik) yani helalin olmayan bir toprak parçasında helalin olan toprak parçasıyla görebileceğin işlerini görmek. Bir nevi orayı metresin olarak kullanmak. Turizm marifetiyle Akdeniz sahillerimiz her yaz Rusların koloni kurduğu yerler hâline gelmektedir. Gerçi bunun önüne geçilse bile bankacılık sektöründe önemli bir paya sahip Rus bankaları ile büyük Rus ideali gerçekleşmiş durumda. Ne de olsa, "hayat Deniz'de güzel", değil mi?

Türkiye, bastığı yerleri toprak diyerek geçenler için, jeopolitik konumundan ötürü Avrupa ile Asya arasında köprü vazifesi görmektedir. İsmet Özel’in boğaz köprüsü için “Batı’nın tenasül organdır” dediğini bilenler için bu topraklara “Avrupa ile Asya arasında köprü” demenin ne anlama geleceğini açıklamama gerek kalmayacaktır. İncitme, yazıktır atanı. Vatanını tanıyanlar, vatansızlığın Müslümana ne büyük bir zillet olduğunu bilenler bu toprakların en son ocak olma vasfını yitirmemesi için toprağın altında kefensiz yatanları unutmayacaktır. Türkiye, üzerinden transit geçişler yapılacak bir yol geçen hanı değildir.

Muhammed Faruk Özcan
(Aşkar, 32, Ekim-Kasım-Aralık 2014)

Gürbüz Çocuklardan Şık Çocuklara


Türkiye’de reklamcılığın ahlaksızlık bataklığında olduğu su götürmez bir gerçek. Bu bataklığa uzun zamandır çocuklar da batırılmak isteniyor. Nitekim bir giyim markasının son televizyon reklamında bangır bangır gördük ve işittik ki; Türk çocukları artık “Bir beden büyük almayın, seneye de giymem!”, “Moda neyse onu giyerim!”, “Büyüyünce ne olacağımızı bilmiyoruz ama şık olacağımız kesin!” gibi sözlerle yetiştiriliyor, buna inandırılıyor. Ne ebeveyni, ne televizyon izleyicisi, ne de tüketmekten başka bir şeyle yaşayamayan tüketici buna cevap vermiyor, "Yeni Türkiye" ise cevaz veriyor. Çünkü eski Türkiye’de analar “Seneye de giyersin, olmazsa komşuya veririz” demiştir, henüz okul çağına ermemiş evladına kanaat etmeyi, şükretmeyi, paylaşmayı, “hamdolsun” demeyi öğretmiştir. Her yeniyi iyiymiş gibi gösteren mekanizma, Türk’e her yeniyi iyiymiş gibi kabul ettirmeye devam ediyor. Buna karşı gelmeye cüret eden dilleri de kesiyor. "Yeni Türkiye"de “Dil şâd olacak diye kaç yıl avuttu felek” diye söyleyecek yahut söylenecek birilerine izin verilmeyecek. Çünkü o diller dudu dudu dilleri…

Harp mahallinde Kazım Karabekir’in Gürbüz Çocuklar Ordusu ile karşılaşan bir İngiliz subayı “Ölü askerleri vardı; 14, 15, 16 yaşlarında ve inanın ki gülüyorlardı. İlk kez kaybedeceğimizi o gün hissettik.” der. Şimdi Türk çocukları ne harp mahallinde, ne de birilerine bir şeyleri kaybettirebileceğini hatırlıyor. Türk çocukları artık büyüyünce ne olacağını bilmiyor ve çok şık giyiniyor.

Yağız Gönüler
(Aşkar, 32, Ekim-Kasım-Aralık 2014)

23 Aralık 2014

İsmet Özel'den: "Şiirle alâkamız insanlığımız kadardır."

Türk terbiyesi almamış olanlar şairlerin eserlerini dünyevî hedefler önünde birer engel görür. Gayri-Türk ve anti-Türk terbiyesizler hayatta kalma endişesi güttükleri numarası yaparak her şeyden önce nazariyatın gerekli olduğunu alıkları kabule zorlar. Türk onlara terbiyesizliğin lüzumu yok diyerek cevap verir. Lüzumluluk insan zihni adını verdiğimiz şeyin şiirle hangi kazancı elde ettiği seviyesine vasıl oluşta yatar. Her milletten insan (fizikî veya içtimaî) her çeşitten nazarî fikriyat vasıtasıyla terbiyesizliğin bilgiye zarar vermediği inancıyla yaşanılan bir yere taşınılabilir. Değer yargılarının üzerinde bir gerçeklik ürettiği iddiasıyla nazariyat helâli haram, haramı helâl gösterme sihirbazlığına taliptir. Netice itibariyle nazariyatın bize öğrettiği faizin, zinanın, hırsızlığın mubah olduğundan başka bir şey olamaz, olmamıştır. Nazarî fikriyat edeple yoğrulmuş bir şahsiyete ihtiyaç duymaksızın serpilir. Oysa şiir kendine mümbit toprak olarak edebi ve terbiyeyi seçmiştir. Bununla birlikte, şiir toprağı diye bilinen zihin sahasının dünyevî hedefler süsü altında kıraç duruma düştüğü de vakidir.

Şiire mahsus terbiyeyi ancak şiir okumakla edinebiliriz. Hangi şiiri? Kısmetimize hangi şiir düştüyse o şiiri… Hangi duamızın kabul olunduğuna bakarak bize neyin nasip olduğunu fark edebiliriz. Şiirle alâkamız insanlığımız kadardır. İnsanlığımız da kendimizi münasebetlerimiz vesilesiyle içine saldığımız ihlâsta gizlenmiştir. Bu sözleri kafa karıştırıcı bulanlar için karışıklığı daha da artıralım: Nasıl İstiklâl Marşı divan şiirine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne hiçbir şey borçlu değilse; Yunus Emre de Hoca Ahmet Yesevî’ye ve Osmanlı Devletine hiçbir şey borçlu değildir. Türk şiirinin Türk topraklarına ait olduğunu anladığımız seviyede Türk topraklarının da sadece ve sadece Türk şiiriyle sürülmüş, bellenmiş, ekilmiş, dikilmiş, oraklanmış ve harmanlanmış olduğunun şuuruna ereriz.

İsmet Özel, 22 Aralık 2014
Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

21 Aralık 2014

Vaveyla

Nâmık Kemal
(21 Aralık 1840 - 2 Aralık 1888)
Bu güzellikte hiç bu çağında
Yakışır mıydı boynuna o kefen?
Cisminin her mesamı yare iken
Tuttun evladını kucağında
Sen gider isen bizi kalır sanma
Şühedan oldu mevt ile handan
Sağ kalanlar durur mu hiç giryan?
Tende yaştan ziyadedir al kan
Söyleyen söylesin sen aldanma!
Sen gidersen bütün helak oluruz
Koynuna can atar da hak oluruz

Nâmık Kemal, Nefta 2

Mehmet Âkif ve milliyet

Mehmet Âkif Ersoy
(20 Aralık 1873 - 27 Aralık 1936)
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz.
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz.

19 Aralık 2014

TYB İstanbul'dan: Savaş ve Edebiyat







Güzel Âşık Cevrimizi



Güzel aşık cevrimizi
Çekemezsin demedim mi
Bu bir rızâ lokmasıdır
Yiyemezsin demedim mi

Yemeyenler kalır naçar
Gözlerinden kanlar saçar
Bu bir demdir gelir geçer
Duyamazsın demedim mi

Bu dervişlik bir dilektir
Bilene büyük devlettir
Yensiz yakasız gömlektir
Giyemezsin demedim mi

Çıkalım meydan yerine
Erelim Ali sırrına
Can ü başı Hak yoluna
Koyamazsın demedim mi

Âşıklar kara baht(ı) olur
Hakk'ın katında kutl'olur
Muhabbet baldan tatl'olur
Yiyemezsin demedim mi

Pir Sultan Abdal Şahımız
Hakk'a ulaşır rahımız
On'ki imam katarımız
Uyamazsın demedim mi

Güfte: Pir Sultan Abdal
Beste: Hâfız Sebilci Hüseyin
Makam: Nihâvend
Tanbur, Solist: Özer Özel
Ney: Ercan Irmak
Klavye: Gökhan Kırdar

18 Aralık 2014

Mısır'daki Türk Milliyetçisi Asmaî ve Yazımız


Osmanlıca, Osmanlı Türkçesi, Osmanlı alfabesi, Osmanlı harfleri gibi bir takım şeylerin sıkça konuşulduğu günlerdeyiz. Osmanlıca, Osmanlı Türkçesi, Osmanlı alfabesi, Osmanlı harfleri gibi bir takım şeylerin sıkça konuşulduğu günlerdeyiz. Bu incelemede bahse konu edilecek kitapla; Osmanlıca diye bir dilin olmadığını, bu topraklarda bilinmiş, söylenmiş ve yazılmış yegane dilin Lisān-ı Türkī yani Türkçe olduğunu yeniden göstermiş olmak, umarım ki gündemle paralel gitmemek açısından dikkate değer olur. Çünkü kitabın asıl mühim olma vasfı, dilimize ve yazımıza yapılan taarruzları o dönemde tek başına defetme çabası gütmesidir.

Devamını okumak için:
tyb.org.tr/yagiz-gonulerden-misirdaki-turk-milliyetcisi-asmai-ve-yazimiz-18118h.htm

Nerelerde



Ey bâd-ı seher ol gül-ü rânâ nerelerde
Çıkmaz sesi hiç bülbül-ü şeydâ nerelerde

Bir hayli zamandır bizi terk eyledi gitti
Ol yâr-ı vefâ'darımız eyâ nerelerde

Cûlar gibi yüz sürmeye eşkim ki revâdır
Elbet bulur ol kâmet-i zibâ nerelerde

Pervâne gibi cismimi suzâna giderdim
Bilseydim eğer şem-i şebârâ nerelerde

Lûtf'eyle Harabî'ye gel ey bâd-ı seherhiz
Bir bûy getir ol zülf-ü semensâ nerelerde

Güfte: Ahmed Edib Harabî (1853-1917)
Beste: Samet Karadeniz

Türk-i Muhabbet



Çıkarsa âteş-i âhım ocağı dilden ey dilber
Şitâ'nın berd-ü serd'in mahvedip bir anda yaz eyler

- Harabî

Kaynak kişi: Ali Ufkî Bey (17.yy)

Bursa Kız Muallim Mektebinin Talebe Orkestrası (1927)

17 Aralık 2014

Beylikdüzü 1982 - 2014



Filozof ve diktatör

Osmanlı Basınında 1914-1915 Sergisi


I. Dünya Savaşı'nın 100. yılına özel, "Osmanlı Basınında 1914-1915" sergisini Maksem/Cumhuriyet Sanat Galerisi'nde gezebilirsiniz.

15 Aralık 2014

Osmanlı Doğu Vilâyetleri


Ali Emirî Efendi’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında kaleme almış olduğu bu eser, Doğu Vilâyetlerini, özellikle Diyarbakır şehrini yakından ilgilendirmektedir.

Eserde genel hatlarıyla doğu vilâyetlerimizin zengin kültür ve tarihinin anlatılmasının yanında, bölgenin nasıl Türk hâkimiyetine geçtiği, demografik yapı, Ermeni Meselesi ve eğitimin ve vatan sevgisinin önemi üzerinde durulmuştur. Yazar, son devir Osmanlı aydını ve şark bilimleri alanında devrinin önde gelen isimlerinden birisi olması sebebiyle, meselelere Osmanlı Devleti’nin birlik ve bütünlüğü açısından bakmaktadır. Şark Meselesi’nin fiilî olarak gerçekleştirilmesi için Ermenileri piyon olarak seçen Batılı devletlerin tutumuna karşı, Ali Emirî yörede alınması gereken tedbirler üzerinde durmakta ve bazı teklifler yapmaktadır. Özellikle Taşnakyan ve Hınçakyan gibi Ermeni komitecilerinin olayların dışında kalmak isteyen Ermeniler üzerinde uyguladıkları baskılara eserinde geniş yer vermektedir.
***
Ali Emirî’nin ilme ve kültüre verdiği önemin en güzel göstergesi, başta Türk dili ve kültürünün temel eseri durumunda olan Divân-ı Lügati’t-Türk olmak üzere, pek çok yazma eseri kaybolmaktan ve yurt dışına kaçırılmaktan kurtarmış ve ömrü boyunca topladığı bu kitapları da çok sevdiği milletine hediye etmiş olmasıdır. Bir ömrü dolduracak kadar güçlü olan bu kitap sevgisi Ali Emirî Efendi’ye maddî olarak çok şey kaybettirmiş, fakat milletimize çok zengin bir kütüphane, İstanbul Fatih’teki Millet Kütüphanesini kazandırmıştır.
Ali Emirî’nin milletine vakfettiği kitaplarını Fransızlar satın almak için 30.000 Türk lirası teklif etmişlerdir. Fransızların bu teklifine Ali Emirî’nin verdiği cevap, herkese ders olacak millî bir cevaptır: “Ben kitapları devletimin bana ödediği maaşla topladım. Öldüğüm zaman milletime kalması için! Bir daha böyle bir teklifle gelirseniz sizi buradan kovarım.”

Yedikıta, Mehmetçiğin esir kamplarındaki dramını yazdı


Yedikıta dergisi, Birinci Dünya Savaşı’nda dört bir cephede çok ağır şartlar altında savaşan ve esir düşen yüzbinlerce Mehmetçiğin götürüldükleri, ölümün kol gezdiği, esir kamplarındaki dramını yazdı.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi aralık sayısında Birinci Dünya Savaşı’nda esir edilen yüzbinlerce Mehmetçik için dünyanın dört bir yanında kurulan kamplar hakkında dikkat çekici dosya yayınladı. Tarihçi yazar Dr. Ahmet Uçar’ın kaleme aldığı “Savaş’tan Ağır Olanı Esaret” başlıklı yazıda Mehmetçik için kurulan ölüm kampları, çekilen çileler, askerlerimizin hayatta kalma mücadeleleri, daha da acısı Mısır’daki İngiliz kamplarında kör edilmeleri gibi dehşet dolu bilgilere yer veriliyor.

Dr. Ahmet Uçar makalesinde esaret ve ölümün Birinci Cihan Harbi'nin en önemli iki kavramı olduğunu belirterek, “Çoğu 15 ila 25 yaşları arasında 2 milyona yakın insan hayatlarını, vatanları ve kendilerini yönetenlerin idealleri uğruna feda etmiş, 1 milyon kadarı da esaret kamplarında çile çekmişti.” diyor.

202 Bin Mehmetçiğin Esaret Trajedisi

“Esaret tarihi sadece genç Mehmetçiklerin ve onları yöneten yiğit subayların Mısır çöllerinde, Hindistan’ın bunaltıcı ikliminde, Burma bataklıklarında, Sibirya’nın buz kaplı dağlarında, Korsika ve Guyan zindanlarında çektikleri çileden ibaret değildir.” diye yazan tarihçi yazar Dr. Ahmet Uçar, esaret tarihinin bize anlattıklarını makalesinde şöyle özetliyor:

“Bu tarih bizlere, esirlerimizin gittikleri bölgelerde elle yazıp, karbon kağıdı ile teksir ettikleri gazeteleri, hayatını kaybedenlerin medfun olduğu şehitlikleri, kaldıkları bölgelerdeki Müslümanların her yolu kullanarak onlara yaptıkları maddi yardımları, hatta hayatlarını tehlikeye atarak onların vatanlarına dönebilmeleri için hazırladıkları sahte pasaportları, esir Mehmetçiklerin dönüşlerinde Türkiye’ye getirdikleri malullükleri ve şehit olduğuna inanıp arkasından dua eden anasının karşısına bir anda çıkıp onu hıçkırıkla karışık sevince boğan vuslat sahnelerini, kısacası destansı bir yaşanmışlığı, benzeri tarihte çok az görünen en az 202 bin 152 kişinin rol aldığı bir trajediyi de anlatmaktadır.”

İşte Mehmetçiğin Esaret Yaşadığı Kamplar

Yedikıta dergisinde yer alan makalede ayrıca 202 bin 152 Osmanlı askerinin esir tutuldukları kamplar hakkında da bilgi veriyor. İşte Mehmetçiğimizin esir tutulduğu kamplar:


Mısır Kampı: İngilizlerin Çanakkale, Süveyş Kanalı, Filistin, Irak, Yemen cephelerinde esir aldıkları askerlerimizi Mısır’da kurulan Kahire, Heliopolis, Maadi, Billbeis, Seydibeşir, İskenderiye, Ra Et-Tin, Zekazik, Tora, Talil Bekir, Kui Sina kamplarında tutmuşlardır. 100 binden fazla askerimizin bulunduğu kapta 5 bin 839 subay ve ast subay kalıyordu. Bu kamptaki en büyük trajedi askerlerimizin katran kazanlarına zorla sokularak ilaçlı sularla kör edilmeleri dahası yüzlercesinin gözlerinin oyularak çıkarılmasıdır.

Fransa: Çanakkale Savaşı’nda esir edilen 2 bin 500 Mehmetçik Korsika Adası, Marsilya, Montpellier, Beziers, De Lounge, Pontmain, La Chartrouse ve Garaison olmak üzere 9 kampta tutuldular.

Kıbrıs: Irak cephesinde esir edilen 15-20 bin askerimiz Mağusa kampında konuldular.

Hindistan/Burma: Irak Cephesi’nde esir edilen 25-30 bin Mehmetçik İngiliz kontrolündeki Nagar, Sümerpur, Belgaum, Bellary, Kalküta, Kataphar, Tognung, Schwebo, Meiktila, Thatmyo ve Rangoon olmak üzere 11 kampta esaret acısı yaşadılar.

Rusya: Sarıkamış, Doğu Cephesi, Galiçya ve Romanya’da esir edilen 60-70 bin askerimiz Kazan, Samara, Simbirsk, Kostroma Vetluga, Tobol’sk, Krasnoyarsk, Moskova Kozohova, Varnavin, Vetluga, Nikolenski Arhanjelsk, Kaluga, Irkutsk, İrbit, Barnaul, Troyskosavsk, Tataristan, Kazan, Simbirsk, Ufa, Nikolsk ve Vladivostok gibi 50’den fazla kampta tutuldular.

Azerbaycan: Sarıkamış ve Doğu Cephesi’nde esir edilen 3–6 bin Mehmetçik Nargin Adası’nda çile çektiler.

Önemli Esirler Malta’da Tutuldu.

İngiltere’de Man Adası, Irak’ta Bağdat, Basra, Yunanistan’da Selanik ile Malta Adası, San Salvator, Vardela, Baraks, Polverista kamplarında binlerce Mehmetçik esareti bütün acılarıyla yaşadılar.

İngilizler Malta adasında çok önemli gördükleri esirleri toplamışlardı. Bunlar arasında Kutü’l- Amâre’de İngiliz ordusunu perişan eden Ali İhsan (Sabis) Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa liderlerinden Eşref Sencer (Kuşçubaşı), Hicaz’ı kahramanca müdafaa eden Fahreddin Paşa ve kurmay heyeti de vardı. Ayrıca 1915 Ermeni Tehciri’ne adı karıştırılan tüm Osmanlı hükümet üyeleri, milletvekilleri, ordu komutanları ve aydınlar da vardı.

Tarih Metafiziği ya da Kendilk Bilinci


Tarih Metafiziği, insanın evrendeki konumunu felsefi bir temelde incelemektir. Bu bağlamda insan olmayı gerçekleştiren yeteneklerin neler oldukları, bu yeteneklerin tarihî süreci nasıl oluşturdukları ve yönettikleri, insanlığın bir gayesinin olup olmadığının araştırılması tarih metafiziğinin omurgasını oluşturmaktadır. Sıralanan bu sorunlar köken, süreç ve gaye bağlamları altında tartışılmaktadır.

Tarih Metafiziği adlı bu çalışmada modern döneme kadar genel olarak insanların tarihe bakış açılarını yansıtan “tarih düşüncesi”nin yapısı sergilenmektedir. Modern dönem tarih düşüncesini temsil eden “tarih metafiziği”nin özellikleri ve tarih düşüncesinden farklılaşma nedenleri üze- rinde durulmaktadır.

Günümüzde tarihin nasıl yorumlanması gerektiğinin bir örneğini sunan tarihin yapısı, yeni felsefi yaklaşım olarak denenmiştir. Tarihte ilerleme olduğuna ilişkin görüşler “tarihin yönü” bağlamında değerlendirilmektedir. Tarihsel bütünlüğü ve amacı sorunları “tarihte anlam” başlığı altında yorumlanmaktadır.

Rusların Kafkasya'yı İstilası ve Osmanlı İstihbarat Ağı


Geniş bir coğrafyaya yayılan her büyük devletin, hükmü altındaki yerlerden haberdar olmak isteği belki de en başından beri yöneticilerin zihnini meşgul etmiştir. Fakat bugün anladığımız manada bir coğrafya veya olaya bağlı olarak istihbarat toplamak son yüzyıllarda iyice kesifleşti denebilir.

Bu eser, Osmanlı İmparatorluğu için 18. yüzyılın ortalarından itibaren Kafkasya meselesi özelinde İmparatorluk merkezinin, uzağı kendisine “yakın” kılma çabasına eğiliyor.

Çalışma boyunca, Kafkasya’da Rus istilası yaşanırken İstanbul’daki yöneticiler gelişmelerden ne kadar haberdardır? Nasıl bir istihbarat ağı oluşturulmuştur? Haber ve bilgi kaynakları nelerdir? Yürütülen istihbarat faaliyetleri neticesinde ne tür bilgilere ulaşılmıştır? Ulaşılan bilgiler netice- sinde nasıl tedbirler alınmıştır? gibi sorulara cevap aranmıştır.

Mehmed Âkif 100 yıl sonra Berlin’de


Türkiye Yazarlar Birliği, İstiklâl Marşı şairinin 100 yıl önce Berlin’de görevli bulunduğu günlerin hatırasına bir bilgi şöleni düzenliyor. Berlin Türk Evi’nde 19 Aralık Cuma günü başlayacak toplantı Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın desteği ile yapılıyor.

Toplantıya Türkiye’den ve Almanya’dan ilim ve fikir adamları bildirilerle katılıyor.

1914 Osmanlı Devleti ile Almanya ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya arasındaki tarihi münasebetlerin Çanakkale ve Birinci dünya savaş yıllarını kapsayan en yoğun kısmının başladığı zamanlardır.

Osmanlı Devleti Almanya’nın müttefiki olarak birinci dünya savaşında Rusya, Fransa ve İngiltere’ye karşı savaşmıştır. Bu savaşta İngiltere ve Fransa sömürgelerindeki gençleri orduya almış, Müslüman olanları Almanlara karşı, Müslüman olmayanları da Osmanlı Devletine karşı cepheye sürmüştür. Savaş esnasında Almanların aldığı Müslüman esirler Berlin yakınlarındaki Halbmondlager (Hilâl) adlı kampta toplanmış Osmanlı ile müttefik olmanın hatırına onlar çok iyi davranılmıştır. Onlara yapılan muameleyi yerinde görmek, onları bilgilendirmek için Osmanlıdan heyetler istenmiştir. Osmanlı devleti adına Berlin’e giden heyetlerin birinde Mehmet Âkif Ersoy da vardır.

Milli şairimiz Mehmet Âkif 1914 yılı Kasım ayı sonlarında Osmanlı Devleti adına Şeyh Salih Et-Tunusî ile Berlin’e gitmiş ve 1915 yılı Mart ayında İstanbul’a dönmüştür. Bu sebeple 2014 yılı Milli şairimiz Mehmet Âkif’in Berlin’e gidişinin 100. yılıdır. Safahat’ın beşinci bölümü olan Hatıralar’da yer alan Berlin Hatıraları şiiri buradaki gözlemler sonucu yazılmıştır.

Mehmet Âkif Berlin’de Alman İmparatoru II. Wilhelm’in davetlisi olarak misafir edilmiş ve Berlin yakınlarındaki esir kampında tutulan esirlerin durumlarını incelemiş, oradaki esirlere savaşın kimler arasında yapıldığını anlatmıştır. Osmanlı devleti ile Almanya’nın müttefik olduğunu ve İngiltere,Fransa ve Rusya’ya karşı savaştığı bilgisini vermiştir.

Esir kampında Afrika ve Asya kıtasından Müslüman esirler bulunmaktadır. Almanya, onların ibadetlerini yapabilmeleri için kampa Kubbetüssahra mimarisinde ve minareli bir cami yaptırmıştır. Esirleri bilgilendirmek için de Cihad adlı bir dergi çıkarılmıştır.

Berlin Türk Evi’nde 19-20 aralık günleri gerçekleştirilecek “Mehmed Âkif 100 yıl sonra Berlin’de” programında sempozyum yanında, Mehmed Âkif resimleri ve kitapları sergisi, müslüman esirlerin tutulduğu kamp yerinin ziyareti de yer alıyor. Yine bu vesile ile Mehmet Âkif’in Berlin Hatıraları şiiri ilk defa Almanca tercümesi ile birlikte basılarak katılanlara dağıtılacak.

Yüksekkaldırım (Karaköy)

1890'lar
1907
Sébah - Joaillier arşivinden. (1857-1908)

Silivrikapı (1900'lerden)


Sébah - Joaillier arşivinden. (1857-1908)

14 Aralık 2014

Nurettin Topçu: İslam'ı Sömüren Siyaset


İslam dini, insanın ahlak yapısını bütünlemek için için gönderilmişti. Bütün özellikleriyle bir ruhi atletizm teşkil eden İslami yaşayışın bu ana davası zamanla unutuldu. Ruhlardaki ilahi otoritenin idare edicilerin elinde silah olarak kullanılması Abbasiler devrinde başladı. Başta Mansur olmak üzere Abbasi halifelerinin birçoğu İslam adına, gerçek hak davacıları olan büyük ruhları çiğnediler, sayısız cinayetler işlediler. Allah'a adanmış nice başlar kopardılar. Bunların etrafında vicdansız kazançları hak, cinayetleri meşru, merhametsizliği mubah göstermeye kabiliyetli mirailerden ibaret, gözleri devlet hırsıyle kararmış bir sözde din adamları sınıfı meydana geldi. Ulema denilen bu kara kaplı kitap taşıyan dalkavuklar güruhuna dayanan halifeler, İmam-ı Azam ile Hallac-ı Mansur'un insafsız katilleri oldular. Sonraki asırlarda aynı zulmün kanlı eli daha nice büyük başlar kopardı. Kaide makinesi gibi her devrin ceberrutuna elverişli kaideler koyan sahtekarlar iktidarile el ele verip halkı uyutma yolunda çalışırlarken ruhları uyuşturucu ilaçlar kullanıyorlar, bol bol Kur'an okuyorlar, dua diye kopardıkları feryatlarla halkı ağlatıyorlar ve ibadet diye çok çok tekrarlanan beden hareketleri tavsiye ediyorlar. Onlar cennetin anahtarlarını böylece biraz daha pahalı yaşatmakta fayda buluyorlardı. Bu sahtekar zümre ile İslam'ın asıl sahibi olan mutasavvıflar arasındaki en az bin yıllık mücadele, dinimize saldıran Haçlıların boğuşmasıyla beraber gelişti. O zaman ki Haçlılar hüviyeti böyle adlanan bir takım ordulardı. Sonraki yüzyıllarda Avrupa milletleri, birlikte ve tek tek aynı Haçlı saldırısını tekrarladılar.

Zamanımızın Haçlı kuvvetleri, modern maskeler ve yeni metodlar kullanan murdar çehreleriyle Amerika ve Rusya'dır. Bin yıldan beri Haçlılar İslam'ı dıştan yıkmaya çalışırlarken, onlar kadar menhus ve onlardan çok çürütücü olan içteki sahtekar kaideciler, ruhunu zehirlemek suretiyle İslam'ı içinden yıktılar. Bunlar, tasavvuf ehlinin karşısına dikilen ve bir türlü kana doymayan saltanat arabalarında sırmalı esvaplarla bürünmüş taylesanlı saray soytarıları idi. Zembilli Ali Cemali ve İbn-i Kemal gibi İslam'ın gerçek sahibi muhterem simalar bunların yanın azınlığı teşkil ettiler. Özellikle Abbasilerde, Konya Selçuklularında ve Osmanlıların alçalma devrinde yaşayan ulemanın din adına dini içinden yıkan zulümleri tarihi doldurdu.

Zamanımızın nasibi de bu bedbaht devirlerinkinden farksızdır. İslam'ı yeniden canlanması, tabii ve samimi bir dini yoldan giderek olmamıştır. Evvela bu hareket, cemiyette etkiye karşı koyan bir tepki yani bir iddia halinde doğmuştur. Halbuki samimi iman iddiadan filiz alamazdı. Bu iddia sahiplerinde kibir oldu, şiddet oldu, şimdi riya ile kini karıştırmış, din içinde bir siyaset şeklini almıştır. Dini sömürme yolunda İslamcılar İslamın içteki düşmanları ile yarışmaktaydılar. Dine karşı olanlarla birlikte onlar da halkı büyülemek için radyoda mevlid ve Kur'an okutuyor, Allah'ın nefret ettiği iğrenç haykırışlarla dua diye ısmarlanmış kimseleri bağırtıyorlar. Seçimlerden önce erkanıyla birlikte maruf camiilerde namaz kıldıklarını halka gösteriyorlar. Fayda umdukları yerde başta bulunan din adamını seçim propagandası olarak kullanıyorlar. Müslüman gazeteleri adıyla yapılan yayınlar, Müslümanları soymak için bir taraftan İslam düşmanlarını taşlarken öbür taraftan devrin iktidarını övüyor, ancak bahşişleri kesilince onlara sövüyorlardı. Kendileri Müslümanlık taslarlarken yine de İslam düşmanlarının haya tanımaz üslunu kullanıyorlar. Öyle ki zamanımızda İslam cephesinin bir ruh ve karaktere sahip olmadığını, İslami denen neşriyattan daha mükemmel ortaya koyacak delil ve şahit bulunamıyor.

İslamcı siyasi liderler bu işte eşsiz kahramanlar gibi görünüyor. Halifeyi getireceğini, Ayasofya'yı açtıracağını, hatta meclisi Ayasofya'da toplayacağını söyleyen bu liderlerden biri, İslam'ın devrimizde benzeri bulunmayan istismarcılığını yapmaktadır. Şüphesiz ki İslam'ın böylesine istismar edilişi, hem dinimize hakaret hem de milletle alay teşkil etmektedir. İslam dinini, ikbale ulaşma ihtirasına alet olarak kullanmasındaki vebalin cezasını elbette Allah'tan görecektir. Masum bir milletin kalbiyle oynamanın cezasını da bu millet çektirecek. Halife'nin devlet reisinden başka birşey olmadığını bunlar elbette bilir. Şah, kral, hükümdar, halife hepsi de devlet reisi demektir. Bu isimler onların hüviyetini birbirinden ayırmaz. İran şahının ve İngiltere kralının meclisleri vardır. Hilafet de yine bir meclis idare düzenidir. Vicdan ve hulus ile istenen, böyle kelime simsarlığıyla halkın gözünü boyamak değildir; belki vatansever ve namuslu, milletin mesuliyetlerini yüklenmiş büyük ruhlu başların idareyi ele almalarıdır, millet aldatan sahtekarların değil. Ayasofya'nın açılması ve meclisin orada toplanması ne demek? Sen piyer'i cami veya meclis yapsalar ne olacak? İçerisinde vatan sevgisiyle kendini fedaya hazır başlar yükselmedikten sonra...

Böyle sözlerin birer tuzak olduğunu millet pek çok defalar denemiş olmasına rağmen yine de aldanıyor ve tekrar tekrar aldatılıyor. Milletin şu zavallı haline çare bulsalar, kendilerinden ve kendi benzerlerinden nefretle uzaklaşmayı öğretseler ya! Belki o zaman vatana bir hizmetleri dokunmuş olacaktır. Onlar vatanın mahşeri andıran manzarasına baksalar, sayısız hizmet sahası bulacaklardı. Zira onda kardeş kardeşe düşman durumdadır. Gençlik, biri hak, öbürü din adına birbirini yemektedir. Ne berikinde hakkın korkusu, ne öbüründe Allah'ın sevgisi var. İkisi de tepeden tırnağa kin silahlarına bürünmüş, kıyasıya birbirlerine saldırıyorlar. Kin davasında bütün ruhu kin olan elbette kazanacaktır. Hakkın davacıları nerede? Nerede rahmetin, merhametin mümessilleri? İnsaf ile adaletin fedaileri? Haya ile hörmetin aşıkları? Üniversitelerden bile ilim ve ahlakın kovulduğu bu yurdun Alpaslan'larla Akşamsettinlerin yurdu olduğuna kim inanır şimdi?

İslam'ın bütün ruhundan sıyrılarak sade kabuk kaidelerden ibaret kaldığı bi diyara kim İslam diyarı diyebilir? Her biri bir siyaset hareketine bağlanan ruhları çürümüş insanların dolaştığı bu göklerin altında İslamın nuru içten ve dıştan gitgide karartılıyor. Eşsiz sahtekarlık hünerleriyle ticaret ve siyaseti pek mükemmel birleştiren, dergahı kah fabrika bacası, kah ikbal ve siyaset kapısı haline koyan bu hezeyan alayı İslam dinine bugün en büyük tehlikeyi getirme durumundadır. Çılgın şeflerin halkı coşturup sürükleme sevdasıyla göze aldıkları bu ölçüsüz istismar, Müslüman cemaatını en büyük felaket uçurumuna doğru sürüklemektedir. Zira düşman uyanıktır ve yok edici bir darbe indirmek için fırsat kollamaktadırlar. Gözleri kararıpta bugünkü fırsattan faydalanma ihtirasına tutulan hastalar biraz kendilerine gelsinler, millete acısınlar ve benliğimizden kurban vermemiz lazım gelen bu vatanı macera heveslerine kurban etmesinler.

Nurettin Topçu

"Millete papazları sevdiriyorlar"

Noel Baba Heykeli - Antalya, Kale, Demre
Antalya Belediyesi çok ışıklandırma yapmıyormuş. Eski belediye demek ki çok ışık yapıyormuş. Noel Baba falan... Bu belediye yapmıyormuş. Adamlar haberlerde diyor ki, "Ya Hıristiyan değiliz, anladık ama buraya da çok Hıristiyan geliyor. Işıklar azaldı. Belediye de ne yapacağını şaşırdı, neyse daha gün var" falan dedi, oyalıyor. Ne yapacaksın daha ışığı Noel Baba'nın içini de mi göreceksin, papazın... Tövbe yarabbi! Ne işi var bu papazın bizim sokaklarda çarşılarda? Millete papazları sevdiriyorlar. Bir sarıklı hocayı öyle gezdirmeye kalksalar hakaret ederler. Papazı gezdirseler ooo ilerici olduk. Bunlar böyle ya, gavur yalakaları. Bu milletin de çok bozulanı var. Allah ıslah etsin. Allah dinlerine hayırla döndürsün.

Ahmet Mahmut Ünlü

13 Aralık 2014

"Ben oğlumu gavura boyun eğdirmem!"


Askerlik şubesinden beni 10-15 sene evvel çağırmışlar. Vardım şubeye. Devlet babamın o paralarını muhafaza etmiş. Para da çoğalmış. Bana "bir trilyonun üzerinde birikmiş paran var, bu parayı al" dediler. Babamın o gün Bozkır Askerlik Şubesi'ndeki ayağa kalkışı gözümün önüne geliverdi. "Babamın reddettiği parayı ben nasıl alayım?" dedim. "Alamam" dedim. Şubedeki herkes ayağa kalkışıverdi. "Yahu hacı amca sen ne yapıyorsun, deli misin? Bak millet nerelerden neler götürüyor, bu senin hakkın niçin almıyorsun? Al bari bir hayır kurumuna verirsin" diye herkes beni iknaya çalıştı. Ancak babamın o şube başkanına söyledikleri gözümün önüne gelince artık ben de o parayı almadım. Parayı istemediğime dair bana bir kağıt imzalattılar. Çıktım geldim. Allah'a hamd olsun ki daha sonra da içimden "ulen şu parayı niye almadın?" diye de en ufak bir pişmanlık geçmedi.

Ziya Ekinci
(Kendisiyle yapılan mülakatın tamamı için tıklayın.)

12 Aralık 2014

Çelimli Çalım'ın 6. sayısı çıktı


İstiklâl Marşı Derneği'nin yayınladığı “Çelimli Çalım” mecmuasının 6. sayısı (Safer 1436) çıktı. Bu nüshası 40 sayfa olarak hazırlanan mecmuada dernek üyelerinin yazıları ve Genel Başkan Şair İsmet Özel’in "Kafirler ve Türk Milliyetçileri" seminerinin ardından Konya Şubesi'nde dernek üyelerine yaptığı konuşma metninin ilk kısmı neşrediliyor. Bu sayıda ayrıca Milli Futbolcu Abdülkerim Durmaz'la yapılan mülakat da yer alıyor.

İsmet Özel - “Bir Milletin Ümidi Yoksa Kendisi de Yoktur.”
Durmuş Küçükşakalak – Kara Donluların Borcu
Lütfi Özaydın – Müteessir mi, Mütelebbis mi, Mütevellid mi?
Beşiktaş'ın Matemine Ne oldu?
Hazırlayanlar: Gökhan Göbel, Seyfullah Köksal, Oğuz Batıgün, Faysal Toprak
Gökhan Göbel – Peki Erkek Adam Niye Renkli Tutmaz?
Hakkı Acar – YMCA ve Türk Topraklarındaki Faaliyetleri
Milli Futbolcu Abdülkerim Durmaz'la Mülakat - "Bu Mülakatı Tiran'da Yapmıyoruz!"
Mehmet Ali Yeşil - Suâl: Gayr-i Müslimlerin Ata Binmesini Yasaklayan Adam Kimdir? El-Cevab: İskenderiye Kütüphanesini Yaktıran Adamdır!
Mustafa Deveci - “Ben Oğlumu Gâvura Boyun Eğdirmem!”
Gökhan Göbel – Dirseğini Yalamaya Çalışanın Mürekkebi Çürür
D.Celaleddin Kavas – “Geçen Yine Devlet Başkanlarıyla Oturuyoruz...”
Fikret Demir - Fasıktan Alma Haberi, Haberi Fasıktan Alma, Alma Haberi Fasıktan
Mehmet Keloğlu - Hakkaniyet İcbar Ediyor
Yahya Çiftci – Kongre’yi “Pact” Yapmak
Özcan Çam – Tesbihât, Şahsiyet, Milliyet
Salih Gezgiç - Tereke-i Millet-i Hâkime Yasalarının İhyası
Mustafa Tosun – Yabancılaşma
Enes Aksu – Desdursuz Girdikleri Bağı Babasının Yağması Belleyen Gâsıp Mücrimler - I
Asaf Çelen - Gökdelenler Ne İşe Yarar?
Yağız Gönüler – Hangi Ses Türkiye?

TÜRK ŞİİRİNİN SON YARIM ASRI - "YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye" – 6
(Hazırlayan: Gökhan Göbel)
BURADA BİR CAMİ VARDI - "Hacı Mustafa Ağa Camii" (Oruç Özel)
TARİHİ VE SEBEBLERİYLE YAHUDİ ALEYHTARLIĞI
Bernard Lazare - Tercüme: Serhat Toksöz
İSTİKLÂL MARŞI DERNEĞİ’NDEN HABERLER – “Kâfirler ve Türk Milliyetçileri” Paneli

celimlicalim.com
twitter.com/celimlicalim
facebook.com/celimlicalimdergisi

11 Aralık 2014

"Bu mülakatı Tiran'da yapmıyoruz!"



Milli Futbolcumuz Abdülkerim Durmaz'la mülakat, Çelimli Çalım'ın 6. sayısında.

Hâkimiyet Bilâ Kayd-ü Şart Türk Milletinindir

وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
"Ve emruhum şûrâ beynehum"
“İşlerini şûra ile yürütürler” (Şûra Sûresi, 38. ayet).
19. Yüzyıl sonlarında artık Anadolu’da İslami gelenekleri, Osmanlı tarihi ve Türk dili üzerine inşa edilmiş ve Osmanlı Devleti içinde yaşamış tüm Müslüman soylarından oluşan, yani Türkmen, Arnavut, Kürt, Arap, Abaza, Tatar, Karaçay vs. Türk soyundan olsun olmasın yeni anlamı ile Türk olmayı kendi istekleri ile yaşayış, duygu ve amaç birliği içinde birbirine kaynaşarak yeni bir millet ortaya çıkmaya yüz tutmuştur.

İttihat ve Terakki'nin yayın organı Tanin'in başyazarı olan Hüseyin Cahit, gelinen yeni dönemde şartlar ne olursa olsun “millet-i hâkime”yi yalnızca Türklerden müteşekkil olduğunu vurgulayan bir yazı kaleme alır. Hüseyin Cahit Yalçın’a göre Osmanlı Devleti açısından artık ittihad-ı anâsır söz konusu değildir. Gayrimüslimlere olan güven tamamen kaybolmuştur. Bu konuda yazar şu görüşleri dile getirmektedir: “İstikbalde anâsır-ı Osmaniyenin muhadenet ve ittihadı hakkında ne kadar kuvvetli ümitler beslersek besleyelim bugün bir vaka-i hakikiye şeklinde binlerce misali delaili ile gözlerimizin önünde durduğu için muhakkak biliyoruz ki, bu devletin bekasını Müslim unsuru kadar isteyen ve çalışan yoktur. Bugün şu devleti kendisine yalnız Müslim unsuru mal ediyor Benim hükümetim diyor. Anasır-ı saire az çok hep bir emel arkasındadır. Bunlar muhtelif mahreklerde deveran eden ecrâm-ı semaviyeye benzer. Hepsi başka merkeze tabidir. Eğer hüküm ve nüfuzu bugün anâsır-ı gayr-i müslimeye tevdi edecek olursak hiç şüphe yok ki bunların icraat ve harekatında yegane rehber menfaat-i Osmaniye endişesi olmayacaktır. Demek oluyor ki, biz Müslim unsur, memleketin şu halinde hayatımızı kurtarmak istersek, hüküm ve nüfuzu kendi elimizde tutmalıyız ve anâsır-ı sâireye bunu kaptırmamalıyız."

Hüseyin Cahit bu yazısında, dönemin, Jön Türklerin zihniyet dünyasını çok iyi yansıtmaktadır. Ona göre devletin geleceğini Müslüman unsurdan başka düşünen kesim yoktur. Bu nedenle Hüseyin Cahit makalesinde, “Müslüman” kelimesini adeta “Türk” yerine kullanmıştır. (Doç. Dr. Fahri Yetim, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2008, Sayı:18, ss.71-84)

Rusya ve Avrupa ülkelerinin baskıları ile ilan edilmek zorunda kalınan Tanzimat Fermanıyla birlikte süreç gayrimüslimler lehine üstünlük temin edecek bir düzene doğru ilerlemişti. I.Cihan Harbinden mağlubiyetle çıkmış olmamız bütün gayrimüslim anasırı şımartmıştı. O vakte kadar 'milleti mahkume' olarak yaşamaya mecbur edilişlerinin acısını çıkartma eğilimi baş göstermişti. Anadolu ve İstanbul'da işgal kuvvetlerinin en mühim yardımcısı durumunda idiler. Bu ilişkiler onlara hem siyasi, hem mali bir üstünlük temin etmeye başlamıştı.

Hüseyin Cahit'in Tanin'de neşrettiği 'Milleti hakime' başlıklı yazısının üzerinden 10 sene geçtikten sonra Osmanlı Ordusu terhis edilmiş ve Osmanlı Devleti I.Cihan Harbinden mağlup olarak çıkmıştı. Kendisini 'milleti hakime'ye ait hissedenlerin hepsi mağlubiyet ve hüsran duygusunun mahkumu durumundaydılar. Gelecek karanlık ve belirsizdi. Esaret va'dediyordu.

'Milleti Hakime'nin, devletim dediği devlet yenilmiş, sancağım dediği sancak yere düşmüştü. Payitahtları işgal edilmişti. 800 senedir ‘milleti mahkume’ muamelesi görenler ise sıranın kendilerine geldiği düşüncesiyle arkalarına aldıkları düveli muazzama ajanlarının desteğiyle avantajlı bir geleceğe doğru yürümekte idiler.

Esir ülkenin insanları bir aidiyet duygusu ile bir araya gelmeye ve varlıklarını devam ettirme kararlılığını göstermeye başlamıştı. Yapılacak olan iş, yapanların da kimliğini tayin edecekti. Girişilen iş istiklali ele geçirme işiydi. Bu sebeple bizim milli varlığımız bu "Millet-i Hakime" meselesiyle doğrudan alakalıydı. Tanzimat’tan itibaren çözülme vetiresi içinde süzüle süzüle gelen bir şey vardı: Müslümanlığın Türklükten ayrılamayacağı.

Bizim mevcudiyetimiz devletin idare kapasitesi ile milletin itikadi kapasitesi arasındaki uzlaşmayla yürüyen bir şeydi. Bu ikisi bizi bir şey yapmıştı. Ne yaptığını "hakimiyet bila kaydü şart milletindir" şiarıyla özetlemiştik. Yani “Tanzimat Fermanı sonrası düzen geçerli değildir. Hakimiyet bila kayd-ü şart milletin olacak.” Bu, Türklerin bir millet olduğunun kabul edilmesi ve Türklerin İslam'ın yegâne muhafız ve müdafii olduğunun kabul edilmesi demekti. Irzı çiğnenen, kanı heder olan Müslüman ahali kader birliğine doğru yürümüştü. Bu birlik, bir milli varlığı ortaya çıkaracaktı. Milletler yoktu. Tek bir millet vardı. O da Türk milletiydi.

En son Arnavutlar Osmanlı idaresinden ayrılmışlardı."Biz de kendimizi Arnavut olarak dünyaya göstereceğiz" demişti Arnavutlar. Yani milliyetçilik iddiasında bulunan en son kavim Arnavutlardı. Bundan sonra artık kala kala Türklükle Müslümanlığın aynı şey olabileceği kalmıştı. Çünkü Arnavutlar Müslümanlık iddiasında kaldıkları sürece Arnavut kimliğinden vazgeçmek zorunda kalacaklardı. Vazgeçmediklerine göre artık onlar da Türk değillerdi. Kala kala Müslümanlığından vazgeçmeyenler kalıyordu: Türkler.

Hangi sebeple olursa olsun hangi ırktan gelirse gelsin Müslümanlığını ciddiye alan herkes Türk olduğunu ifade etmek zorundaydı. Hakimiyet bila kaydü şart bunların elindeydi. Bugün gâvurların ağzına bakarak bir Çerkes hareketi yürütmek isteyenler diyorlar ki "İstiklal Harbinde Çerkeslerin çok müessir rolü oldu." Bu doğru. Ama onlar bu işi Türk olarak yapmışlardı. Yani 'Millet-i Hakime'nin bir parçası olarak değil, kendisi olarak yapmışlardı bu mücadeleyi. Çerkes Etheme, Çerkez Ethem denilmesinin sebebi İsmet Paşa'nın onu geriletmek için onun Türk olmadığını vurgulamak için bir isim takmasıyladır. Yoksa "Ethem Bey"di O, "Çerkes Ethem" değil.

19.Yüzyılın sonuna doğru bütün bu dünya şartları içinde Türkün bir safha temsil ettiği "Hakimiyet bila kaydü şart milletindir" ifadesi ile tebarüz etmişti. "Hakimiyet bila kaydü şart milletindir" beyanı bütün siyaset ve ekonomi teorilerini, modern hayatın doğuşu için yaşanan bütün tecrübeleri bir izaha kavuşturuyor.

Yani ‘milleti hakime’ bundan sonra her şeyin tanziminden mesuldür. İşte 1921 Teşkilatı Esasisinin 1.maddesinde yer alan "Hakimiyet bila kaydü şart milletindir" ibaresi bütün bunları işaret ediyordu.

'Hakimiyet Milletindir' sözü, batı dünyasındaki hakimiyetin gökten yere indirilmesi meselesiyle irtibatlı değildi. 'Hakimiyet milletindir' demek 'Kuran'ın hakimiyetini reddediyoruz' manasına gelmiyordu. 'Kur'ana gerek yok artık biz kendi kendimize doğrunun ne olduğunu söyleyeceğiz' demek değildi. Batı dünyasında gelişmiş olan "hakimiyetin meşru kaynağı olarak; halk" meselesiyle bizim 'hakimiyeti milliye' meselemizin birbiriyle hiç bir alakası yoktur.

Tam tersine 'hakimiyet milletindir' demek: "Hakimiyet Müslümanlarındır" demektir. Yani hakimiyet, Müslümanlıktan başka bir kimliği kendisine yakıştıramayan milliyeti-dini bir olan topluluğundur. Hakimiyet milletindir demek hakimiyet Kur'ana sadakatla bağlı olanlarındır. demekti. Tıpkı serbest kelimesi gibi. 'Serbest' yani başı bağlı. Başı neye bağlı? Şeriata bağlı. Başı bağlı olana serbest.

Onun için "duvarında 'Hakimiyet Allah'ındır' yazmıyorsa o meclis batıldır" gibi laflar en basit ifade ile ahmakçadır. Bayrağında Kelime-i Tevhid bulunan Suudi Arabistan'ın Müslümanların izzetini değil de zilletini akla getirdiğini düşünürsek bu tür lafları millete öğretenlerin ne menem birileri olduklarını anlarız.

'Hakimiyet Milletindir' demek 'hakimiyet, kendisini şirkten korumuş olan çirkinlikten korumuş olanlarındır' demektir. Zira İslam'ın boyası dışında bir boya arayanlar kendilerine gâvurların çizdiği rotayı takip etmekten gocunmamışlar ve kavmi özelliklerini hayatlarını tanzim ederken istifade edilecek özellikler olarak almışlardır. Bu ise İslam itikad kaidelerine göre ancak şirk olarak tanımlanabilecek bir durumdur.

'Milleti Hakime' Türk Milletini işaret eder. Niçin Türk milletini işaret eder? Çünkü Osmanlı devleti dağılırken kavmi bir özellik ortaya atmayarak, İslam’ın muhafızı olma davasında hep beraber hareket edeceğiz, gerekirse bu yükün altında hep beraber ezileceğiz diyenlere tarih ve dünya Türk demiştir. Kaçan kaçmış, kalanlara Türk denilmiş. Türkler durmuş, duranlar Türk olmuştur.

Bütün bu hakikatlerin üstünün örtülmesi için de 'Egemenlik Ulusundur' lafı çıkarılmış.

'Bila kayd-ü şart' nerede?

Hakimiyetin bila kayd-ü şart milletin olduğu yerde "kanun öyle yapılmaz, böyle yapılır" diyen 'evrensel hukuk kaideleri'ne göre işleyen bir Anayasa Mahkemesi olmaz. Hakimiyetin bilâ kayd-ü şart millette olduğu yerde Reisi Cumhurluk makamı da olmaz. Olsa olsa Meclis Başkanı olur. Onun vazifesi de şurayı muhafaza ve istişareyi temin etmektir. Hakimiyetin bila kayd-ü şart millette olduğu yerde hiçbir organ doğrudan milletten almadığı hiçbir yetkiyi kullanamaz. Hakimiyetin bila kaydü şart milletindir şiarinın mer'i olduğu yerde özerk kurul, özerk kurum, 'kuvvetler ayrılığı' gibi saçma sapan nereden çıktığı meçhul uydurma kaideler olmaz. Yasama-yürütme-yargı bağımsızlığı ve dengesi denilerek milli iradenin mefluç edilmesine gerekçe temin edilen mekanizmalar olmaz. Bütün dengeler millet menfatine bozulmuş yeniden düzelmiştir. ‘Hakimiyet bila kaydü şart milletindir’ düsturu hayatta olsaydı uluslararası anlaşmalar bugün olduğu gibi kanunların üzerinde olmazdı. Uluslararası anlaşmaların kanunlarla çeliştiği durumlarda uluslararası anlaşmalar değil, kanunlar uygulanırdı.

"Hakimiyet Milletindir demek; hakimiyetin bir zerresini; sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir" diyen Mustafa Kemal, 29 Ekim 1923'de 354 Sayılı Kanun ile Teşkilatı Esasi'yi değiştirecek, Reisi Cumhurluk makamını ihdas edecek ve hakimiyetin icra (yürütme) kuvvetini meclisten koparacaktı.

Tıpkı bugün de seçim meydanlarında 'milli irade' diye bağırıp da bütün yetkileri nevzuhur Reisi Cumhurluk (Başkanlık) makamında toplamaya çalışanlar gibi.

Mustafa Deveci
(Çelimli Çalım, Muharrem 1436, Sayı 5)

Türkler acayip bir millet oldu


Görsele tıklayıp okunabilir hâlini görebilirsiniz.

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.