27 Şubat 2014

Lütfi Bergen: "Osmanlı’da iktisadî ve içtimaî kurumlar etnik, mezhebî, sınıfsal değildir."


Alper Gürkan: Osmanlı’nın Alevî-Bektaşî karakterli olduğunu belirtmeniz biraz kafa karıştırıcı... Edebî Metinde Din-İktisat (2012,s.413) kitabınızdaki bir vurguyla bu sözlerinizi kavramaya çalışıyorum: “Bu topraklarda heterodoksiyi üretim temelinde ele alıp kimliğinde şekillendirici davranmayan bir İslam düşüncesi geliştirildi. Anadolu'da adalet ve İslam'ı temsil eden kad'a sistemi toplumla akide perspektifinden konuşmamış, üretim perspektifinden konuşmuştur. Bir diğer anlatımıyla Anadolu'da akide, tımarda kalmaya razı olduğu müddetçe heterodoksi ile çatışmamış, kimlik giydirmemiştir. Bu tavır, Kadızadelilere değin Anadolu'da adalet ve iktisat nizamının temel yaklaşımıydı."

Sanırım söyledikleriniz şöyle özetlenebilecektir: Osmanlı, toplumsal yapıyı biçimlendirici soyut bir ideolojiye başvurmadan toplumsal üretimin kendiliğinden oluşmuş kalıplarını adâlet mekanizmasıyla yönetti. Yani Osmanlı yönetimi, toplumu bir kalıba/kimliğe sokmadı, mevcut kalıbı adâlet ile idare etti. Şayet bu anladığım doğru ise sizin Osmanlı için kullandığınız “Alevî-Bektaşî karakter” ifadenizin Anadolu’daki genel heterodoksi karşılığında kullanıldığını düşünüyorum. Bu da sanırım Anadolu’nun İslâmlaşmasında etkin bir rol oynayan tasavvufî/Batınî grupların öncü akınlarının doğal bir sonucu. Bu durumda şöyle bir çıkarsama ile karşılaşıyoruz: Anadolu’da daha Selçuk zamanında oturmuş bir toprak rejimi mevcuttu ve bu rejim Avrupaî anlamıyla özel mülkiyeti içermiyor, toprağı devlet mülkü sayarak çiftçiyi bir kiracı olarak değerlendiriyor; bu rejimde Batınî karakterin bir yansımasından söz edilebilir (toplumsal üretimin kendiliğinden oluşmuş kalıplarından kastım budur). Sanırım bu üretim kalıbı -Marksistlerin altyapı nitelemesi gibi- sizin Osmanlı’nın karakteri dediğiniz husus. Bu üretim biçiminin üzerine Osmanlı’nın giydirdiği bir hukuk rejimi var, bu da farklı inanç gruplarının/milletlerin özerkleşmesini sağlayan çoklu hukuk sistemini teşkil ediyor. Bu sistem, sözü edilen grupların üretim rejimine sâdık kaldıkça özerk hâlleri ve mevcudiyetlerini garanti altına alıyor. Ki Osmanlı’nın adâlet kavrayışının temelinin de bu olduğunu ve göçerlerin de tımar sistemi ile çatışmadıkça kimliklerinin baskıya maruz kalmadığını belirtiyorsunuz.

Konuyu daha geniş bir bakışla ele alırsak; özellikle Yavuz Sultan zamanıyla birlikte çokça anılan Doğu seferleri, Alevî ve Şiî gruplara yönelik hareketler, İslâm topraklarının hatta Mekke’nin alınması gibi olayları “tımar düzeni ve adâletin tesisi için fetih” başlığı altında mı değerlendiriyorsunuz?

Lütfi Bergen: 1501 yılında Türkmen kabilelerinin katılımıyla Safevî Devleti kuruldu. Bu devlet, Azerbaycan, İran, Irak ve Horasan coğrafyasına kadar genişledi. Kurulan devlet, Safevî şeyhleri ile Türkmen aşiretlerinin arasındaki ittifakın eseri idi. Yani Safevîlik Türkmen devletiydi.

Safevî devletinin kuruluşu ile Osmanlı tımar düzeninden Azerbaycan’a yönelmiş göçlerden kaynaklanan bir iktisadî kriz oluştu: hem tımar arazileri boşalmakta ve hem de vergi gelirleri düşmekteydi. Ayrıca Şah İsmail’in bölgede yayılmacı ve saldırgan bir siyaset güttüğü, Anadolu’da bulunan binlerce müridi ile propaganda ve isyanlarla kışkırtılan Anadolu halkının Şah İsmail’e meylettiği görülmekteydi. Safevîler Osmanlı siyasi sınırları içine doğru ilerlemekteydi. Bunu yaparken Şiî propaganda kullanılıyordu. Halk da Türkmen olduğu için bu propagandaya açıktı.Osmanlı’nın Alevî-Bektaşî karakterli olduğu” hakkındaki ifadem bu nedenle abartılı değildir. Osmanlı’nın kurucu halkı Türkmendir. Türkmenler Anadolu-İran-Azerbaycan coğrafyasında önemli devletler kurdular ama zamanla yöneten-yönetilen ayrışmasında pasifize edilip köylüleştirildiler. Bu köylüleştirilme Türkmenler tarafından pasifizm şeklinde algılandığından isyana hazır bir kitle psikolojisi oluşturmuştur.

Türkmenlerin hayvancılık ve ziraate dayalı ikili bir ekonomi yürüttüğü, yayla-köy karma ekonomisine göre davrandığı bazı makalelerde yer almaktadır (KAYHAN, 2011). Kayhan’a göre Türkmenler arasında sınıf farkı da görülmemekte, özel mülkiyet kavramı aileden başlamakta, tarım arazilerinde de kendisini göstermekteydi. Ortak mülkiyete dahil olanlar yalnızca otlaklar ve yaylaklar idi. Bu yerler devlete ait olduğundan, buralardan yararlanan hayvanlar için devlete vergi verilmekteydi. Boyların göçlerinde aileler kendilerine ait her türlü taşınabilir mallarını yanlarına alarak gittikleri bölgelere taşımakta ve onlardan istedikleri gibi yararlanmaktaydılar ki, bu durum onlardaki hür ve serbest yaşama azmini her zaman ayakta tutmaktaydı. Aynı zamanda devlet bünyesinde imtiyazlı bir sınıfın ortaya çıkmasını ve köleliği önlemekteydi. Bu şekliyle özel mülkiyet ve kişinin her türlü hürriyete sahip olarak hayatını devam ettirme anlayışı zaman içerisinde gelenekselleşerek, topluma yön veren töreler olarak toplum hayatındaki yerini almıştı. Oğuzlar, hür insanlardan oluşan, servet ve mevkiin toplum içerisinde tabakalaşma yaratmadığı, soya dayalı bir asaletin ise hiç bulunmadığı Türk grubunu oluşturmaktaydılar. Soyu, sopu ne olursa olsun bütün insanlar önemli görevlere gelebilmekteydiler. Burada tek faktör kabiliyet ve beceri sahibi olabilmekti. Bu özelliklerle donanmış olanlar, hizmetleri ölçüsünde kısa sürede devletin en üst basamaklarına kadar kolaylıkla yükselebilmekteydiler. Bu haliyle, hiçbir zaman devlet içerisinde yönetim ve bürokrasiyle ilgili bir sınıf oluşmadı (KAYHAN, 2011). Bununla beraber gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar salt Türkmenlere dayalı bir devlet teşkilatı düşünmemekte idiler. Nizamülmülk “Her asker aynı soydan olursa bundan büyük hatalar doğar. Her cinsten olması için çok çalışmalıdır (...) Sultan Mahmud’un Türk, Horasanlı, Arap, Hindu, Guri, Deylemli gibi her cinsten askeri vardı (...) Hiçbir kavim bir diğerinin korkusundan sabaha kadar yerinden kıpırdayamazdı (...) Muharebe ânında ‘Filan soy gevşeklik gösterdi, başarısızdır’ diyerek utanmamaları için (...) hepsi bir diğerinin üstüne çıkmaya gayret ederlerdi” (NİZAMÜLMÜLK, 2011: 122). Nizamülmülk’ün devlet yönetimine ilişkin bu yaklaşımı Selçuklular ve Osmanlılar tarafından benimsendi. Bu yaklaşım nedeniyle Türkmenlerin kurucu oldukları devlette “yöneten” pozisyonları sarsıldı. Toprağa bağlanmaları ve çiftçilik yaparak yönetimden koparılmaları hoşnutsuzluk oluşturdu.

Nitekim, II. Bayezid döneminde Şahkulu ve Yavuz’un tahta çıkmasının ardından Nur Ali isyanları bu hoşnutsuzluktan doğmuştu. Türkmenleri isyana yürüten Şiî dâîsi Şahkulu, Şeyh Haydar (1460-1488) tarafından yetiştirilmiştir. Teke (Antalya) Türkmenleri ile isyan eden Şahkulu, Osmanlı birliklerini mağlup etmiş; Anadolu Beylerbeyi Karagöz Paşa ve Sadrazam Hadım Ali Paşa’yı öldürmüş ve İran’a kaçıp Şah İsmâil’e katılmıştır. Nur Ali Halife, Sivas, Amasya, Tokat ve Çorum Türkmenlerini ayaklandırmış, isyanı bastırmaya gelen Osmanlı ordusunu yenmiş ve Erzincan’da Şah’a katılmıştır.


Osmanlı’nın ve Safevîlerin aynı coğrafyada giderek birbirlerine rakibe dönüşmeleri de Doğu Seferlerini icbar ediyordu. Osmanlı’nın Doğu’ya yönelişi Yavuz Sultan ile sona ermedi. Kanuni Süleyman zamanında bu konu yine gündeme geldi.

Özer Küpeli’nin bir makalesinde Kanuni zamanında iki devletin Irak-ı Arap topraklarının fethi için birbirleriyle kapışmak zorunda kaldığından bahsediliyor. Kızıldeniz'den ve Basra Körfezi'nin ele geçirilmesi Osmanlı donanmasının Hint Okyanusu'na çıkışı için zorunluluktu. Irak-ı Arap toprakları Uzakdoğu ve Hindistan'dan gelen ticaret yollarının geçiş noktasıydı ve uluslararası ticaret üzerinde önemli bir mevkiye sahipti. Baharat Yolu olarak bilinen ve bu yolla gemilerle güneydeki Basra Limanı'na getirilen başta baharat olmak üzere doğu menşeli mallar buradan kervanlarla Bağdat'a, oradan da Halep'e gönderiliyordu. Bu transit geçişin sağladığı büyük kazanç her iki devlet için de oldukça cazipti. Özer Küpeli, Irakeyn Seferi sonucunda bu ticaret yolunun kontrolünü ele geçiren Osmanlıların, Hint Okyanusu'ndaki ticareti denetim altına almak için Portekizlilerle uzun yıllar sürecek bir mücadeleye girdiklerinden bahsediyor. Ayrıca, Irak-ı Arap sahası; hem Sünnî, hem de Şiî Müslümanlar için dinî bakımdan da ehemmiyet taşımaktaydı ve buralara sahip olmak her iki devlet için önemli bir propaganda vasıtasıydı. Bağdat, VIII. yüzyıl ortalarından 1258'deki Moğol istilasına kadar Abbasî hilafetine merkezlik yapmıştı. Keza dört Sünnî mezhebinden Hanefîliğin kurucusu İmam-ı Âzam Ebû Hanife ile büyük Sünnî mutasavvıflarından Abdülkadir Geylanî'nin türbeleri buradaydı. Bu açıdan Sünnî İslam'ın hamisi Osmanlı Devleti için bu toprakları elinde bulundurmak Müslüman dünyası üzerinde önemli bir etkiye sahip olmak anlamına geliyordu. Safevi Devleti açısından ise Bağdat ile Basra arasındaki bölgede yoğun bir Şiî nüfusu yaşamaktaydı. Başta Hz. Ali'nin mezarının bulunduğuna inanılan ve atabât makamları olarak nitelenen Necef ile Kerbela olmak üzere Kâzımiye, Samarrâ gibi diğer imamların mezarlarının bulunduğu şehirler Safeviler için önemli birer dinî merkezdi (KÜPELİ, 2010).

Şimdi tekrar başa dönersek Osmanoğulları Türkmen beyliği idi. Edebali gibi kurucu önderlerin Babaî-Vefaî şeyhi olduğu hakkında Ahmet Yaşar Ocak’ın yorumları var. Ocak, “Elimizde Şeyh Edebalı’nın Vefai şeyhi olduğunu gösteren bir başka metin daha vardır. Bu metin, XIV. Yüzyılda bu tarikat mensuplarından el-Vasıti adlı biri tarafından kaleme alınmış olup, XVI. Yüzyılda Menakıb-ı Tacü’l-Arifin Seyyid Ebu’l Vefa adıyla Türkçeye çevrilen eserin bu çeviri nüshasının başında yer almaktadır: Bilgil ki Osman Gazi tabe serahu Hazretleri’nin kavmi içinde Hazret- Tacü’l Arifin Seyyid Ebu’l Vefa kuddise sırruh hulefasından bir aziz var idi. Şeyhu’ş-Şüyuh menba-ı yenabiu’l fütuh...Hazret-i Şeyh Edebalı dirlerdi” (OCAK, 1999: 227). Edebalı’nın Vefai şeyhi olmasının önemi şu ki, Osmanlı Beyliği bugün Âlevî denilen kesimlerin irade ve ihtiyarı ile kurulmuştu. Ancak Anadolu Âlevîliğinin o günkü şartlarda Bizans kentleri ele geçirildikçe pazar-mescid-tımar-kadı nizâmı istemesi bugünkü Âlevîliğin önemli bir kırılma yaşadığını gösteriyor. Osmanlı Batı’ya (Balkanlara) doğru yayıldıkça Bektaşiliği de kullanarak Sünnî yaklaşımları oldukça esnetmiştir. Nitekim Halil İnalcıkŞehirlerde ve köylerde, Türklerle uzun yüzyıllar beraber yaşama, Osmanlı devletinin kanun ve altyapı kurumlarının etkisi ve nihayet Osmanlı yüksek kültürünün bir prestij-kültür olarak taklidi, Balkan yerli halkı arasmda kültürleşmenin başlıca yollarını oluşturmuştur. W. Hasluck Hristiyan ve İslam halk inanışları ve adetlerinin her iki toplum üyelerince ne kadar geniş ölçüde paylaşıldığını göstermiştir. Bunda, Bektaşilik gibi halk dini tarikatlarının eklektizmi önemli rol oynanııştır. Öbür yandan, Rumeli Türkleri, Balkan yerli halklarından tarım, günlük hayat ve sanatlarda birçok kültür unsurları almışlar. Böylece zamanla Rumelili ile Anadolulu arasında bir kerte kültür farklılığı ortaya çıkmıştır” (İNALCIK, 2013: 26-27) demektedir. Dolayısıyla “Osmanlı’nın Alevî-Bektaşî karakterli” olduğuna dair ifadelerimi önceki sorunuza cevap verirken “Osmanlı başlangıçta ulema - batınî tekke – ahî – asgar (gazi) zümrelerinin ittifakı ile bu topraklarda tutunabildi. Medrese (ulema) iktisadî – siyasî düzenin kanun ihtiyacını karşıladığı için kimlik siyaseti yapmadı” şeklindeki ifadelerimle birlikte ele almak gereklidir. Osmanlı’da kendinden önceki Anadolu Selçuklularında da görüldüğü gibi “Türkmen Sorunu” vardı. Bu Türkmen Sorununu Safevî Devleti mezhebî bir siyaset kalıbı içinden “canlı” tutuyor, kendi gelişme stratejisi için kullanıyordu.

Diğer taraftan Türkmenler devlet mekanizmasından hızla dışarı çıkarılıyordu. Nitekim Âşıkpaşaoğlu Tarihi’nde “Bir gün Karaman ilinden Kara Rüstem derler bir bilgiç kişi geldi. Kazasker olan Çandarlı Halil’e (...) dedi ki: İşte bu esirler ki gaziler alırlar, Tanrı buyruğundan bunların beşte biri hanındır” (...) Gazi Evrenüz’e de ısmarladılar; akınından elde edilen esirlerin beşte birini al dediler (...) Evrenüz de bir kadı tayin etti (...) Hana dedi ki: Bunları Türklere verelim. Türkçe öğrensinler. Bunları da çeri yapalım. Öyle yapıldı. Günden güne çoğaldılar (...) Sonra devlet kapısına getirdiler. Ak börk giydirdiler. Adları eskiden beri çeri iken Yeniçeri koydular. Yeniçeri bunun zamanında ortaya çıktı” (ÂŞIKPAŞAOĞLU, 2011: 62-63). Böylece 1329 yılından sonra atlı askerin yanında yayalardan meydana gelen yeni birlikler oluşturuldu. Bizans kentleri fethedildikçe kökeni esirler olan bu askerî birliklerin karşısında “çiftçi” kalan ve toprağa bağlanan Türkmenlerin yöneten kadroların ellerinden alındığı fikri gelişmeye başladı. Türkmenler statü ve ekonomik sebeplerle devlete soğudular. Türkmenlerin heteredoksisi tabii bir olgu olmakla beraber Anadolu’daki Âlevî-Türkmen ayaklanmaları mezhebî değil siyasi ve iktisadî idi. Kısaca, ekonomik ve sınıfsal manada yöneten zümreden dışlanmalarıyla ilgilidir. Kırsal alana mahkum edilenTürkmenlerin özel mülkiyet taleplerini karşılamayacak katı devletçi Osmanlı ile ekonomik nedenlerle çatıştığı, devşirmelerin yönetici sınıfa geçmesi nedeniyle de siyasî açıdan huzursuz oldukları söylenebilecektir. Osmanlı Devleti, kısa zamanda topraklarını devletleştirmiş, özel mülkiyeti kaldırmıştı. Eğer Osmanlı’nın “Sünnî” karakter taşıdığını söylemeseydiniz “Osmanlı’nın Alevî-Bektaşî karakterli” olduğuna değinmeyecektim. Osmanlı’da iktisadî ve içtimaî kurumlar etnik, mezhebî, sınıfsal değildir. Eğer Safevîlik Osmanlı mülkünde kimlik siyaseti yapmasaydı Yavuz’un yine de İran’a yürümesi kaçınılmazdı. Osmanlı, göçebeliği, özel mülkiyet taleplerini devletçi bir mülk siyaseti ile engellemeye çalışıyordu. Bu nedenle iktisadî sistemi yıkacak söylemlerin tümüne karşı müteyakkızdı.

Kaynak: heyula.net

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.