21 Mart 2014

Theorie, Praxis, Sen, Ben, Bizim Oğlan

Her teorinin bir otobiyografi sayılması gerektiği iddiasına haklılık verecek olursak ilk mektebe 1950’de başladım diyeceğim; ama “başlamışım” demeliyim, zira çok sonraları baştan geçen bir hadisenin tarihlenerek hatırlanışından haberim oldu. Ben mektep talebesi olduktan dokuz ay sonra Türkiye’de 27 yıl devam eden tek parti hükümeti sona erdi. Okumayı söktükten sonra da karşıma çıkan metinler (text) doğrudan Amerikan propagandası ihtiva etmiyor idiyse, bu geri kalanların hepsi, solculuk taslayanları bile, Amerikalıların gözüne şu veya bu vesileyle hoş görünmek isteyenlerin yazdıkları şeylerdi. Bu sebepten Amerikanlık benim çocukluğumun geçtiği global kapitalizmin altın yıllarında burnundan kıl aldırmamak demekti. Amerikalılar SSCB’nin Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nda VETO hakkı olmasının karşısına ATOM BOMBASI koymaktan fütur etmiyorlardı. Dünyaya doğru çocuk yaşımda yürümeğe zorlandım. Kursağıma her şeyden önce ATOM ve VETO arasındaki zıtlığın verdiği tedirginlik bırakılmış oluşundan dolayı olsa gerek, erken bir vakitte dünya milletleri üzerindeki tahripkâr tesiri her gün biraz daha artan zihin kontrolünün farkına vardım ve bu beni akranlarımın ilerisinde bir yere, neresi olduğunu bilmediğim bir yere taşıdı.

Bir yerlere böylece palas pandıras gidiş cezbetti beni. Kendime göre kendi güzide yerim gözüme öyle güzel görünmüştü ki, daha sonraları aklımın ucuna ne bir başkasının yerine özenmek, ne de birilerinin öncüsü olmak gelmiştir. Hakka,haklıya sahip çıkıldığı takdirde her şeyin hayra tebdil olacağına dair ümidimi tükenmez bir hazine saydım. Bunun yanına yalanın, dolanın mazeretini koyanları daima küçük görerek yaşadım. Çocukluktan çıkar çıkmaz, ilk gençlik yıllarımda “co-existence in peace” siyaseti ümide büyük bir kenar boşluğu bıraktığı için gözüme şirin gözüktü. Aynı zamanda Marx’la Freud’un aynı kaba sığdırılabileceği kanaatinden de bir şeyler bekliyordum. Böylesi gayretlerimdi bana üzerinde yaşadığım toprakların ve birlikte yaşadığım insanların yüksek şecaatine açılan bir mana kazandıran. Kâfirler bu mana ile alay ediyordu. Onlar din gününde her şeyin âyan olacağına, yani hakka sahip çıkıldığı takdirde her şeyin hayra tebdil olacağına inananları enayi yerine koyuyor, “ümit fakirin ekmeği, ye Mehmet ye” diyorlardı. Ben ise ülkem olmazsa olmayacağım fikriyle, onmazsa onmayacağım fikriyle hareket ettim. Şiirimde geçen her birinci tekil şahsın Türkiye olduğunu ifade etmekten memnuniyet duydum.

Buluğ çağımda her şeyi gördüm ve o zamandan beri şuurum mahiyetimdeki farkın farkına varışıma yetmektedir; ama ben bir peygamber değilim. Bu cümlenin sonunu okur okumaz aklınızdan “Tabiî ki, değilsin; biz onu zaten biliyoruz” hükmünün beyanına mümasil bir cümle geçirdi iseniz acınacak bir hale düştünüz demektir. Ne biliyor, neyi, ne miktarda biliyorsunuz? Sizi bir şeyleri biliyormuş gibi düşündüren gururunuzdan başka bir şey değil. Ahmaklıktan, cahil cesaretinden gelen gurur sizi dünyanın süsüne hayran olma belâsına uğrattığı için bilgiçliğe mahsus hatalar içinde çırpınıp debelenmektesiniz.Biz senin peygamber olmadığını zaten biliyoruz” diyenin benim veya bir diğerinin peygamber olup olmadığı hakkında hiçbir fikri olmadığından eminim. Onlar sadece gözleri önüne ne konulduysa onun görünen olduğu iddiasında bulunurlar. Bulunmakla kalmaz, görünebilir nesnelerin gözleri önüne konulanlardan ibaret olduğunu sanırlar. Ayrıca ve bilhassa görülmesi gereken hakkında takınılan umursamaz tavırla yaşamayı marifet sayarlar. Halen hayretten hayrete düşmüyorlar mı öldüğünde Rasulu Ekrem’in zırhlarından birinin bir Yahudi’ye rehin bırakıldığını öğrendikleri zaman. Budur istiğnaya açılan yol.

Eğer siz de alışkınlığı ve alışkanlığı marifet saymasaydınız ben peygamber değilim dediğimde dile getirilen şeyin hangi gayeye matuf olduğu merakıyla hareket ederdiniz. Zira ben şu Türk ilinde hem peygamber olduğumu kabul ettirebilir ve hem de giderek badehu bir ilâhlık mertebesine, bilahare devamında da Allah katına ulaşarak çoğunun kazanılmağa değer gördüğü sözüm ona başarıya tereyağından kıl çeker gibi erebilirdim. Ne zaman mı olurdu bu? Bu dediğimin altından 70’li yılların ilk yarısında, Allah’ın bana ihtida nasip ettiği günlerin süratle akıp gittiği müddet zarfında kalkabileceğimi biliyordum. Başıma ne geldiğini, başımda neler dolaştığını biliyordum. Eğer nasibi mehidayet değil de başka bir şey düşmüş olaydı yerimin cehennemin esfelinde hazır tutulduğundan şuurla haberdardım. Cumhuriyet Türkiyesi ormanında “ben Müslümanım” diye kuzu postuna bürünerek aç kurtlar gibi dolaşan insanları daha yakından tanıdıktan sonra peygamber olabileceğim bir vasatı bolca teneffüs ederek yaşadım. Yaftalara, tabelâlara bakarak yıllarca yürüdüm ve takip ettiğim güzergâhın dikenlerini umursamadım. Teneffüs ettiğim vasatı hazırlayan şartların can düşmanı olmasaydım elimden neler geleceği gün gibi aşikârdı. Kompozisyonu İslâm düşmanı bir metafiziğin elementlerinden mürekkep bir atmosferde derince nefes almaktan fütur etmedim; hatta size Allah olmayışımla tahkiyesi halel görmüş bir veya birçok hikâye bile anlatabilirim.

Anlatmayacağım fakat.

Peygamber değilim. Kimseye ağabeylik, üstatlık, reislik taslamak niyeti beslemedim. Hiçbir tekkenin postunda gözüm olmadı; ama bunların hepsine şıpın işi ulaşmamın imkânları elimin altında daima durdu. Müslüman oluşum aralarına katılmağa müstahak, giderek emirlerine girmeğe değer bir meşaih, bir ulema bir fukahâ zümresiyle irtibatı bana sağlamadı. Bence buraya kadar zikrettiklerimin hepsinden uzak kalışımdan daha önemlisi şuydu: Show-business içine kısmen dahi duhule yeltenmedim. Halbuki 27 Mayıs 1960 sonrası Türk siyasetinin tepeden tırnağa show-business olduğunu hiç kimse hatırdan çıkarmamalıdır. Bu oluşumun dikkat çekici örneklerinden birisi şöyle: TSK 1964 senesinde Kıbrıs adasına müdahale etmek için harekete geçmek istedi. ABD bir mektupla Türkiye’nin böyle bir müdahalesine müsaadesi olmadığını tahkir edici bir şekilde bildirdi. Türkiye’nin azarlanması karşısında tepki büyük oldu. Türk millî varlığının aksülameline tercüman olmak üzere zamanın başbakanı İsmet İnönü tarihî bakımdan çok manalı, çok büyük bir söz söyledi: “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye o yeni dünyada yerini alır. Bu büyük söz ne işe, kimin işine yaradı? Alman Harbi sonrasının Türkiye’sine yeni bir istikametin tayinine vesile oldu mu? Hayır; ama bu söz 12 Eylül 1980’e kadar Türkiye’deki çok kârlı show-business sahnelerinde kullanılmak üzere çok ucuz dekorların ve kostümlerin tedarikine yaradı. Bu söz zihinlere her türlü ideologi pisliğinin bulaşmasının katalizörü oldu. Oysa ben, daha sonra, 12 Eylül 1980’den sonra, İsmet İnönü’nün o dillerde dolaşan kelimeleri sarf eder etmez Washington’la temas kurduğunu öğrendim. İsmet İnönü söylediklerinin tamamen boş bir retorik olarak ele alınması gerektiğini, asla bir mana taşımadığını vurguluyordu. Bunların ABD yetkililerine ulaştırılmasını istediğini bir büyük elçinin hatıralarından öğrendim. Benim bir diş doktorunun bekleme odasında okuduğum gazeteden öğrendiğimi başkaları da öğrenmemiş miydi? Başka ruhlar da Türkiye hakkında gösterilenin olandan çok farklı karakter taşıdığını öğrendiyse, bu kirli dönme dolabın zevkinden mahrum kalma korkusu bunca kalbi niçin kaplıyor?

İsmet Özel, 22 Mart 2014
Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.