29 Haziran 2014

Şeyh Said

29 Haziran 1925'te Dağkapı Meydanı'nda idam edilmeden önce.
Son isteği sorulduğunda kâğıt ve kalem ister. Kâğıda -elbette- Arapça olarak şunları yazar: "Benim bu değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem Allah ve dini içindir."

Sonrasında kelime-i şehadet getirir ve idam edilir.

28 Haziran 2014

Üç güzel adam ve oruç


Oruç, insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir... O, ramazanın birinci günü orucu içine ekmiştir. Üçüncü gün oruç yeryüzüne çıkar, onuncu gün kök ve göğdelidir. On beşinci gün dallar sürer, yirminci gün yapraklar açar; yirmi beşinci gün çiçek, çiçek, çiçek.. Son gün: dalları bastı kiraz. Ulu ve yüce bir ağaçtır artık inanç insanda. Kök en derinde; yemiş, nur olarak yüzdedir.

Sezai Karakoç, Samanyolunda Ziyafet


Bizim Müslüman olarak oruç tutmamızın sebebi bizi yaratanın, bize hayat verenin Allah olduğunu bütün insanlığa göstermektir. Biz bir şeyler yiyip içtiğimiz için ayakta kalıyor değiliz. Yani açlığa tahammül imtihanı değildir oruç. Oruç şuurlu olarak bir Müslümanın kendisini Allah’ın yarattığını ve hayatta tuttuğunu göstermek üzere Allah’tan başka bir şeye hayatta bulunmak için ve hayatını idame ettirmek için muhtaç olmadığını göstermek üzere tuttuğudur.

İsmet Özel, Üryan Geldim Gene Üryan Giderim


Ses kesiliyor. Rüzgar duruyor. Güneş dağların ardına çekiliyor. Kuzeyde bir yıldız göz kırpıyor. Nefesimizi tutuyoruz. Kuşlar kanatlarını kapatıyorlar. Çekiç örsün kenarında bekliyor. Dalgalar diniyor. Sükut... Sükut... Ve ağızları misk gibi kokanlar ve o gün insanlara gülden ağır bir söz söylememiş olanlar ve o gün almayı değil hep vermeyi düşünenler ve o gün "sabredenlere hesapsız ecirler verilecektir" müjdesi ile müjdelenmiş olanlar meleklerle birlikte iftar sofrasına oturuyorlar.

Mustafa Kutlu, Oruç

25 Haziran 2014

İlber Ortaylı'dan yeni kitap: Eski Dünya Seyahatnamesi

“Eski Dünya Seyahatnamesi rastgele bir isim değil. Henüz Balkanlar ve Ortadoğu’nun eski havasını muhafaza ettiği günlerdeki gezilerimi içeriyor. Tarih, gezginin vazgeçemeyeceği bir değerlendirme alanı… Benim eski dünyam, bugün artık değişiyor.”
- İlber Ortaylı


Çok gezen mi daha iyi bilir, yoksa çok okuyan mı? Peki ya hem okuyup hem de gezme imkânı bulanlar? Küçük bir bavul ve rehber kitaplarıyla Balkanlardan Avrupa’ya, Akdeniz’den Uzakdoğu’ya 45 yıldır gezen “seyyah” İlber Ortaylı’ya eşlik etmek isterseniz "Eski Dünya Seyahatnamesi" tam size göre!

Isfahan, Venedik, Kudüs, Kırım, Tokyo, Yemen, Barcelona, Girit, Berlin, Japonya, Kafkasya, Hindistan, Bosna… Günümüzün Evliya Çelebi’si İlber Ortaylı’nın henüz Avrupa, Balkanlar ve Ortadoğu’nun eski havasını muhafaza ettiği günlerdeki gezilerine eşlik ederken ülke ve şehirlerin büyülü zamanlarına gidecek ve seyahat notları üzerinden, artık değişen, izleri silinmeye başlayan Eski Dünya’nın kapılarını aralayacaksınız.

Atalarımızın Anadolu’ya gelmeden önce kaç asır oturduğu ve hâlâ da nüfusunun önemli bir kısmını kuzenlerimizin teşkil ettiği Ortadoğu’dan köşe bucak buram buram tarihimiz kokan Balkanlara; havasını yakaladığınız zaman kocaman bir coğrafyanın ve uzun bir tarihin küçülüp sizinle kucaklaştığı bir tiyatro olan Akdeniz’den okumakla, filmle, resimle anlaşılamayan Asya dünyasına; tezatlar içinde gelişen kapalı kutu Uzakdoğu’dan pek çok ünlü sanatçıyı bağrında yetiştiren, sanatın ve tarihin merkezi Avrupa’ya kadar bir uçtan bir uca muhteşem bir yolculuk…

İlber Ortaylı
Haziran 2014
304 Sayfa
19,50 TL

timas.com.tr/kitaplar/tarih/ilber-ortayli-kitapligi/eski-dunya-seyahatnamesi.aspx

Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın Kızı Anlatıyor:
27 Mayıs Darbesi ve Bizler

Türk demokrasi tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri muhakkak ki 27 Mayıs 1960 Darbesi’dir. Bu elim hadise neticesinde Demokrat Parti kapatılmış ve dönemin cumhurbaşkanı Celal Bayar, başbakanı Adnan Menderes ve diğer devlet erkânı tutuklanarak yargılanmak üzere Yassıada’ya götürüldüler. Artık ne onların hayatı eskisi gibi devam edecekti ne de ailelerinin…

- Darbeden önce ne gibi olaylar yaşandı ve ülkenin genel havası nasıldı?
- Darbeden sonra bu hava nasıl değişti ve gazeteler olayları nasıl yansıttı?
- 27 Mayıs günü ve sonrasında Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ve diğer Demokrat Partililerin evlerinde neler yaşandı?
- Evler askerler tarafından nasıl arandı ve bu aramalar sonunda neler oldu?
- Aileler evlerinden koparılıp nerelerde göz hapsinde yaşamaya zorlandı?


27 Mayıs Darbesi ve Bizler kitabı, bu ve benzeri birçok sorunun cevabını vermekle birlikte; 27 Mayıs 1960 tarihinden itibaren Yassıada duruşmalarının başladığı 14 Ekim 1960’a kadarki süreci, Celal Bayar’ın kızı Nilüfer (Bayar) Gürsoy’un samimiyetle paylaştığı anılarla aktarıyor. Yassıada süreci ve sonrası, şimdiye kadar hep Demokrat Partililerin hatıraları, mahkeme zabıtları ve o günlerin siyasi sürecinden bahseden eserlerle sınırlıydı. Fakat Gürsoy’un tüm tutuklu ailelerinin yaşadıklarıyla beraber kendi ailesine tatbik edilen özel muameleyi de anlattığı bu eser, önemli bir tarihî boşluğu doldurarak, Türk demokrasi tarihinin gözden kaçmış, karanlık bir dönemini aydınlatıyor.

Nilüfer Bayar Gürsoy
Mayıs 2014
176 Sayfa
12,50 TL

timas.com.tr/kitaplar/tarih/hatirat/hatirat/27-mayis-darbesi-ve-bizler.aspx

"Ben imanım için dövüşüyordum."


Ömer Muhtar (Omar Al-Mukhtār, 1858 - 1931)
Libya'da İtalyanlara karşı yürütülen direniş hareketinin önderi.

Karacaoğlan'ın mezarı buludu


Karaman'ın Sarıveliler İlçesi'ndeki Hacı Salih Camii'nde yapılan restorasyon çalışması sırasında yaklaşık 1 ay önce iş makineleri tarafından bahçede Osmanlıca 'Karacaoğlan’ın Ruhuna Fatiha' yazılı bir mezar taşı ve mezar bulundu.

Kaynak: TRT Haber

"Dinimiz dilimizin, dilimiz dinimizin senedidir."


- Mert Fars dilinde adam demektir. Türkçe mert denilince özü sözü bir kişi anlaşılır. Türk’e göre tüfek icat olunca mertlik bozulmuştur. Fars dilinde sert kelimesinin soğuk anlamına geldiğini Türk umursamaz. Müslüman Türklere göre lâtif olmayan her şey serttir. Dinimiz dilimizin, dilimiz dinimizin senedidir. Biz Türkler neyin sahiden helal, neyin sahiden haram sahasında yer tuttuğunu bilme merakındayızdır. Bizim için gerisi ıvır zıvırdır.

- Türklerin hayatından helâl/haram meselesini ihraç başarısı kazananlar Türkleri ıvır zıvırla keyiflerince oynatma kolaylığı kazandılar. 27 Mayıs 1960 sabahı öncesinde Türklerin evlerinde TV bulunmazdı, ellerinde de mobil telefon yoktu; ama başına ne iş açılmış olursa olsun Türklerin kendilerini her şeylerinden sorumlu hissettikleri sahici bir vatanı ve küfrün yardakçıları onu ne kadar tanınmaz bir şekle büründürmüş olurlarsa olsunlar yalnız Türklere mahsus, yalnız Türklerin ondan istifadeyi tahayyül ettikleri bir Kur’an devleti vardı.

- Bu böyledir diye ömrümün şu son birkaç yılını ağlayıp sızlanarak salya sümük geçirmeğe niyetim yok. Müslüman kelimesini vatan haini olarak algılatan alçakların tafrası karşısında elimden ne geliyorsa geri bırakmayacağım. Dünyada geçireceğim hayatın nihaî demlerini de Türk milliyetçiliğine düşmanlık gösteren herkese öldürücü bir darbe indirme şevkiyle geçirmek için Allah’a dua ediyorum. Vaktimi şikâyetle heba etmeyeceğim.

- Şikâyetçi Nazım HikmetYüreklerin kulakları sağır” demişti. Ben zihnimde böyle bir kanaati sığdıracak yer bulamıyorum. Sağır kulaklı yürek de neymiş? Yok böyle şey. Ne yaşadıysak Türk varlığının yuvasının gayri-Müslim karakterde de kurulabileceğine dair abrakadabra yüzünden açılan yaranın acısıyla yaşadık. Nazım Hikmet CHP’nin hükümet kurma şansını kaybetmesi vesilesiyle ilân edilen aftan yararlanıp hapisten çıktı. Âdemoğlunun bildiği her şeyin bilmek istediğinden ibaret oluşu yüzünden biz insanlar birbirimize yardım edemiyoruz. Yardımın Allah’tan geldiğini kabul etmek çoğunluğun işine gelmiyor. Türk olamayanların Amerikalı olmaktan hiç gocunmadıklarını görüyorum. Halbuki ben bu hususu dilime bir tehlikeyi haber verebilmek beklentisiyle dolamıştım. İkaz etme mevkiine özenişim bir haddini bilmezlikmiş. Ben kim oluyorum? 40 seneye yakın zaman boyunca kulaklarını Allah kelâmına tıkayan, Kur’an-ı Kerîm’i Allah’tan iyi bildikleri görüntüsü vermeğe çalışarak dünyada geçirdikleri müddetçe Peygamber’in Sünnet’ini bilhassa çarpıtma derdinden başka dert taşımayan insanlara bir şeyler anlatmağa çalışmanın utancını yaşıyorum.

- Ne kadar utanç içinde isem o kadar da ümit içindeyim. Siz ne içindesiniz ve sizin içinizde ne var? İçinizde bir gün kıyametin kopacağı, büyük bir ihtimalle de bunun siz dünyadayken vuku bulacağı korkusunu barındırmıyorsanız ve siz iş işten geçmeden bir ahiret azığı tedarik etme endişesi gütmeyen biriyseniz benim sizi Müslüman ve hele mü’min kabul etmemin ne ihtimali kalmıştır, ne imkânı. Eğer sualiniz “Senin beni ne gözle gördüğün, beni ne yerine koyduğun dert mi bana?” şeklini almışsa tedavi yolunu terk etme sevdalısısınız.

İsmet Özel, 21 Haziran 2014
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

24 Haziran 2014

Mustafa Kutlu'dan yeni kitap: Vatan Yahut İnternet


Mustafa Kutlu bu kez bir denemeyle selamlıyor bizleri. Modernizmle hesaplaşmaya devam ediyor tıpkı köşe yazılarında olduğu gibi. Üstelik yaz mevsiminde. O yazarken terlemiştir şüphesiz, okuyucu da terlemeli ve canı sıkılmalı bu cıvık cıvık AVM ve gökdelenler arasında, sıkışmalı ciğeri ki daima temizi arasın...

İnsanoğlu toprağı terk ederek etrafını aletlerle çevirip bir ‘sanal dünya’ kurdu. Burada sıkılıp duruyor. İki serap görüyor: hız ve haz. Bunlar nefsin oyunlarıdır. Ele geçtiklerinde yok olurlar. Sıkıntı devam eder. 

İnsanlar kendilerini elli bin çeşit ürün bulunduran AVM’lere teslim etmeseler, tüketim kültürünün kelepçelerinden kurtulabilseler, çiçekleri ve böcekleri yeniden görebilseler; bir keçi yavrusunun bakışlarını, süt kokusunu, böğürtlen reçelini hiçbir şeye değişmeyecekler ama sarhoşluktan ayılamıyorlar.

Alfa Tarih'ten yeni kitaplar

Alan Palmer bu çalışmasında Osmanlı İmparatorluğunun ilk günlerinden başlayarak 1683 yılında İkinci Viyana Kuşatması'nda yaşanan yenilginin başlattığı toprak kaybının tetiklediği kurumsal ve ekonomik gerileme sürecine uzanıyor ve bu süreci büyük bir titizlikle inceliyor. Bu tarihten sonra Osmanlı İmparatorluğunun karşılaştığı kurumsal zorluklar ve en önemlisi "Batılılaşma" paradigması karşısında İmparatorluğun reform çabalarına uzanan Palmer, 1922 yılındaki çöküş noktasına varıyor.

Palmer'ın bu çalışması Edward Gibbon'un Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi kitabına benzer bir eser. Avrupalı ve Rus sefirlerin mektuplarından, padişahların yönetim biçimlerine, İmparatorluğun ekonomik durumundan barış anlaşmalarına uzanan bu büyük inceleme, gerileme döneminde Batının "hasta adam" dediği Osmanlı İmparatorluğuna farklı bir bakış açısı sunuyor. Palmer'ın "dokuz canlı" olarak nitelediği Osmanlı İmparatorluğunun bilinen tarihi dışında farklı bir tarih yazımı için titiz bir araştırma sonucunda yazılmış büyük bir inceleme.


Çanakkale'yi ele geçirip İstanbul'u fethetmek ve Türkiye'yi teslim almak I. Dünya Savaşının en yaratıcı stratejilerinden birisi olarak düşünülmüştü. Oysa Peter Hart'a göre savaş planları kötü şans ve yetersiz komutanların mahvettiği parlak bir fikir değil, asla başarılı olamayacak bir karmaşalar dizisiydi. Gerçekten de ilk çıkartmada denizlerin kızıla boyanmasıyla Çanakkale Müttefikler için tam bir kâbusa dönüştü. Üstelik Çanakkale'ye bu kadar güç kaydırınca Batı Cephesindeki asıl düşmanları Almanlar karşısında da zayıf düşmüşlerdi. Umutsuz ataklar Türk cephelerine demir yumruklar gibi savrulsa da en ufak bir çatlak bile oluşturamadı. Savaş utanç verici bir geri çekilişle sona erdi.

Yalnızca Britanya, Avusturalya ve Yeni Zelanda değil, pek az kullanılan Türkiye ve Fransa arşivlerine de ulaşan ve her iki taraftan her düzeyden askerin yayımlanmamış kayıtlarını kullanan Hart neredeyse yüz yıl önce Gelibolu'da savaşmanın nasıl bir şey olduğunu gösteriyor bizlere.


Bugün Balkanlar olarak bildiğimiz coğrafyanın, çok eski tarihlerden beri aynı isimle anıldığı sanılır. Oysa iki yüzyıl önce bu bölgeye "Rumeli" denirdi, yani Osmanlı'nın Bizans'tan fethettiği "Roma" toprakları, iki yüzyıl önce Balkan halkları diye bir tanımlama da yoktu. Bu coğrafyanın "Balkanlar" olarak tanımlanması 19. yüzyılın sonunda başlar. Balkanlar, sadece bir coğrafyanın adı olarak değil, aynı zamanda şiddet, vahşet, "ilkellik" gibi olumsuz çağrışımları olan bir isim olarak kullanılır. 1990'larda Yugoslavya'daki savaş, Balkanlar'ın tüm olumsuz çağrışımlarını harekete geçirdi. Avrupalılar bu bölgede "ezelden" beri etnik nefret ve din kavgaları olduğunu ve 20. yüzyıldaki bu savaşın da bu eski düşmanlıkların ürünü olduğunu iddia etti.

Mark Mazower, bu ödüllü kitabında, Batı'nın yerleşik "Balkanlar" algısını çürütüyor. I. Dünya Savaşı'nın başlamasına sebep olan Sırp milliyetçisinin suikastı ya da etnik temizlik gibi başlıklarla dünya sahnesine giren Balkanlar'ın, Bizans'ın çöküşünden günümüze izini sürüyor. Batı'nın Balkanlar'a atfettiği "vahşet" ve "ilkellik" gibi çağrışımları çürüterek şiddeti yaratanın aslında Avrupa ulus-devlet formunun biçimlendirdiği etnik köken ve milliyetçilik fikirleri, yani modernlik olduğunu söylüyor. Balkanlarla ilgili bilinen her şeyi tersine çeviren bu nitelikli tarih çalışması, meraklı her okurun mutlaka okuması gereken bir kitap.

Detaylı bilgi ve sipariş için:
http://www.alfakitap.com/

Halil İnalcık'tan: Osmanlılar ve Haçlılar

Tarih disiplinine bizzat şekil vererek kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış, dünyaca ünlü bilim insanı Halil İnalcık, tarihe modern anlamda baktığı kitapları, makaleleri ve ansiklopedi maddeleri ile yeni nesil sosyal bilimciler için en önemli fikir kaynaklarından biri.

"Dünyanın en önde gelen Osmanlı tarihçisi" olarak anılan İnalcık bu kitapta Osmanlılar ve Haçlılar arasındaki mücadelenin çerçevesini 1329-1451 ve 1451-1522 yılları arasında iki ana başlıkta çiziyor.

Türk İskânı ve Hıristiyan Tepkisi, Osmanlı Fetihleri ve Haçlı Seferleri, Balkanlar İçin Mücadele, Fatih Sultan Mehmed'in İmparatorluğu ve Osmanlılar, Haçlı Seferleri ve Rönesans Diplomasisi üzerinden Osmanlıların Orta Avrupa ve Akdeniz'de pekişen konumunu akıcı üslubuyla anlatıyor. Diğer taraftan 16. Yüzyıl itibarı ile haçlı düşüncesinin değişen dünya düzeni içerisindeki geçersizliğini vurgulayarak Osmanlı İmparatorluğu ile Batı Hıristiyan âlemi arasındaki mücadelede yeni bir safhanın ne şekilde başladığını aktarıyor.

15 TL
195 Sayfa
Nisan 2014
alfakitap.com/kitap.asp?id=&kitapID=5969

23 Haziran 2014

Karanlık devrin gölgesi

Karanlık dönemlerin gölgesi zamanımıza kadar uzanıyor. Islahat Fermanı'ndan bugüne kadar bize ilericilik ve inkılapçılık olarak anlatılan her şeyi dikkatle inceleyinHepsi Müslümanlık aleyhine, gâvurun lehinedir. Lozan dâhil. Hiçbir Müslümanın hakkı Lozan'da yer almaz. Ama bütün gâvurların hakkı yer alır. İstanbul Patrikhanesi'nin nasıl idare edileceği Lozan'da yazılıdır. Bir tek Türk vatandaşı olma şartı vardır. Biraz teselli bulabileceğimiz nokta bu.

Ömer Tuğrul İnançer
(Derin Tarih, Haziran 2014)

15 Haziran 2014

Dostluk üzerine

Hanedan-ı Âli Osman'ın mülkünü, particilik yaparak 1912'den 1920'ye kadar bitirdiniz. Eskiden vali gönderdiğiniz yerlere şimdi sefir-i kebir gönderiyorsunuz. Son Bağdat valilerinden biri,Süleyman Nazif Bey; Vâlâ Nureddin Bey'in babası son Beyrut valilerinden Nureddin Bey... Bıraktığımız Beyrut'u görüyorsunuz. Bıraktığımız Lübnan'ı görüyorsunuz. Bıraktığımız Suriye'yi görüyorsunuz. Bıraktığımız Irak'ı görüyorsunuz. Bıraktığımız Suriye meydanda:

"Fitnenin evveli Şam, ahiri Şam."


Görüyorsunuz; sefir gönderiyorsunuz, utanmıyorsunuz. Çünkü kendinize de dostluğunuz yok.

Tarihe dost değiliz. Coğrafyaya da dost değiliz. Coğrafyaya dost olmadığımızı göreceksiniz. Türkiye bir iç harbin eşiğindedir. Bir Doğu-Batı meselesi çıkabilir. Anadolu Beylerbeyi'ni bile size çok görürler. Sonra, bu içinizdeki çocuklardan Batı Trakya'yı yahut Kırım'ı kurtarmalarını ve belki orada yaşama imkanı olup olmadığını araştırmak gibi bir gaflete düşeriz.

Fethi Gemuhluoğlu
(Dostluk Üzerine, Timaş Yayınları, s.32-33)

Claude Farrère'den itiraf



Büyük Harb'in ardından gerçekleşen Milli Mücadele öncesinde; "Eğer mensup olduğum Fransız kavmi, dünyanın en faziletli insanları olan Türk dostlarımın aleyhine bir karara iştirak edecek olurlarsa damarlarındaki Fransız kanını keser atarım!"

Claude Farrère, 1876-1957, Fransız Edebiyatçı
(Yedikıta Dergisi, Sayı 70, s.79)

Sözün aslı: "Hoşafın yağı kesildi"


Osmanlı Devleti'nde belli bir devirden sonra Yeniçeri ayaklanmaları devletin önünde büyük bir engel olmuş, isyan neredeyse geleneksel bir hal amıştır. ''Hoşafın yağı kesildi'' deyimi de yerli yersiz kazan kaldıran Yeniçerilere dair anlatılan bir hikâyeden gelir.

Yeniçeri ocaklarında askere yemek dağıtılırken mutfak meydancısı elinde tuttuğu kepçeyle evvela yağlı yemekleri dağıtır, sonra da kepçeyi hoşaflara daldırırmış. Hak böyle olunca, sofralara gelen hoşaf bakracının üstünde, bir yağ tabakası yüzermiş. Bu durumu gören Yeniçeri ağalarından akıllı birisi meydancıya emir vermiş. Kepçeyi yağlı yemeklere batırmadan önce, temizken hoşafları dağıtmasını, sonra yemeğe geçmesini söylemiş. Ancak bu sefer sofralara giden hoşaf bakraçlarının üzerinde yağ tabakasını göremeyen Yeniçeriler isyan bayrağını çekmişler:

"Hakkımız yiyorlar, istihkakımızıdan çalıyorlar; zira hoşafın yağını bile kestiler. Yağlı hoşaf isterük..."

Yedikıta Dergisi, Sayı 70, s.35

13 Haziran 2014

Fahrettin Paşa tarihi eser kaçakçısı mıydı?

Türk bayrağı 1916 Hıristiyan yılına kadar Mekke kalesinde dalgalanıyordu. Cihan Savaşı’nda Türkler o bayrağın ebediyen yerinde kalması için ne yapabileceklerse yapmak için seferber olmuşlardı. O bayrağın ebediyen yerinde kalması için seferber olmağı vazife bilenler sadece Türklerdi ve bu muvazzaflar olanca Türklüklerini o bayrağın ebediyen yerinde kalmasından alıyorlardı. Peki, al sancağı Mekke kalesinden indirenler kimlerdi? Din yalnızca Allah’ın oluncaya kadar atının dizginini bırakmayanlar mı? Değil, milyonlarca kere değil. Medine’de yaptığını Anadolu’da yapmasın diye Fahrettin Paşa’yı “Millî Mücadele” tesmiye ettikleri tezgaha yanaştırmadılar. Kabil’e sefir tayin ettiler.

Ne yapmıştı Fahrettin Paşa Medine’de? Askerlerinin birer küçük Muhammed olduğunu tespit etmişti. “Mehmetçik” ifadesi Medine Müdafaasının hatırasıdır. 1917’den sonra “Mehmetçik” sözü erat için kullanılır oldu, zabitan için değil. Ümmet-i Muhammed’in başına ne geldiğini Fahrettin Paşa biliyordu. Bu bilgisi ona adı “kutsal emanetler” diye geçen eşyayı İstanbul’a, paha biçilemez Türk şehrine nakletme yükü yükledi. Günümüzde Müslüman kisvesiyle ortalıkta dolaşanlara sorulsa bu tutuma “tarihi eser kaçakçılığı” yaftası yapıştıracakları besbelli. Besbelli olan hiç birinin Türk İstanbul tamlamasına anlam veremeyişleridir. İstanbul haricinde nerede kâfir tasallutundan korunabilirdi Medine’de muhafaza edilemeyen? Söğüt, Bursa, Edirne Osmanlı sülâlesine payitahtlık etti. İstanbul ise üstünlüğünü dünyanın gözüne sokan Türklerindi.

İsmet Özel, 14 Haziran 2014
Tamamını okumak için tıklayınız.

Fahrettin Paşa ve Medine'si - 2






Tıklayarak büyük hallerini görebilirsiniz. Fotoğraflar: Fahrettin Türkkan

Fahrettin Paşa ve Medine'si - 1






Tıklayarak büyük hallerini görebilirsiniz.
Fotoğraflar: Fahrettin Türkkan

Mustafa Armağan'dan yeni kitap: Cumhuriyet Efsaneleri

"Türkiye’de 1923 yılından itibaren yürürlüğe konulan programın adını koyuyorum: Osmanlısızlaştırmak. Elinizdeki kitap, ülkemizde 1918-23 yıllarında ama daha kesin olarak 1924’ten sonra adım adım sahneye konulan bu Osmanlısızlaştırma politikasının tersine çevrilmesini, yani Yeniden Osmanlılaştırma yöneliminin altını çizilmesini ama en önemlisi de aslında birer barbarlık ürünü olan bin yıllık alfabenin unutturulması veya sanat eserlerinin kazınıp yıkılması gibi eylemlerin nasıl da el çabukluğu marifetle başarıymış gibi sunulabildiğini tespit etmeği amaçlıyor."
- Mustafa Armağan

1918 Osmanlı Devleti’nin yenildiği yıldır. Gerçi Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan çifte tacı ve Bulgaristan da bizimle beraber yenilmişti ama hiçbirinin anavatan toprakları işgal edilmemiş, yalnızca -Weimar’da olduğu gibi- ağır ekonomik ve askerî yaptırımlarla cezalandırılmışlardı. Yalnızca Osmanlı Devleti’nin anavatan toprakları ve başkenti işgal edilmiş ve yönetim merkezi İstanbul ele geçirilmişti. Neden?

1918’in bu manzarası ne kadar hazin ise sonrasındaki siyasi ve askerî gelişmeler de o kadar hazindi. Osmanlı Devleti’ni tarihe postalamak ve bir daha bu topraklarda böyle tehlikeli bir oluşuma meydan vermemek için onu barışa zorlayacak bir Yunan savaşı planlandı ama bütün tehditlere rağmen Sevr’i Osmanlı Sultanı Vahdettin’e imzalatmak mümkün olmadı. Barışa yanaşmamasının cezasını da anlaşmayı başka bir kadroyla yaparak kendisini devre dışı bırakarak verdiler zaten; sonra da yurt dışına kaçırarak… Neden?

Böylece Sultan’sız ve devletsiz kalan millet bu defa Ankara hükümetiyle bir devlet olabilmek için Lozan kapılarında İtilaf devletlerinin merhametine muhtaç hâle gelecek, uluslararası camiada tanınması karşılığında feragat, rıza ve tavizler istenecek ve Lozan’da bunlar fazlasıyla verildikten sonra başka sözler de istenecekti. Bir daha bu topraklarda Osmanlı’nın lafı geçmeyecek, Hilafet’inden Medeni Kanun’una, Ayasofya’sından alfabesine, kılık kıyafetinden laikliğine kadar garanti kapsamına giren temel hususlarda mutabık kalındıktan sonra Cumhuriyet’in ilanına izin verilecekti. Neden?

Mustafa Armağan’dan sıkı bir yakın tarih hesaplaşması daha: Cumhuriyet Efsaneleri.

İlk Baskı Tarihi
: Mayıs 2014
Sayfa Sayısı: 320
Fiyatı: 17,5 TL
timas.com.tr/kitaplar/tarih/mustafa-armagan-kitapligi/cumhuriyet-efsaneleri.aspx

12 Haziran 2014

Yine o menekşe gözler aralı



(Âh) Yine o menekşe gözler aralı
Oya kirpiklerde yaşlar sıralı
Uyu ey gönlümün nazlı merâlı
Susun garip kuşlar ötmeyin susun
Yetimler güzeli yavrum uyusun

Uyu yavrum ninni diyeyim sana
Şu mahzûn gönlümü salma hicrâna
Sen kaldın gidenden hâtırâ bana
Susun garip kuşlar ötmeyin susun
Yetimler güzeli yavrum uyusun

Makam: Dügâh
Beste: Kadri Şençalar
Güfte: Vecdi Bingöl

Lütfi Bergen: Türk Düşüncesinde Şehir ve Medeniyet


- Müslümanların şehir ve medeniyeti yitirmesinde en büyük etken; ilerlemeci- pozitivist toplum fikrine iman etmiş olmalarıdır.

- Müslümanlar endüstriyel toplumu tarihin ve Tanrının kaderinin dünya üzerindeki tecellisi şeklinde gördüler.

- Batı'nın tarımsal üretim ilişkilerini Selçuk-Osmanlı dirlik sistemi ile benzeş sayan Müslümanların kapitalizme boyun eğmeleri kolay oldu.

- Türkiye’de “medeniyet” kavramı etrafında düşünce veren çok değerli yazarların fikirleri pozitivist bir temele oturmaktadır.

İstiklal Marşı’nda geçen “medeniyet” teriminin içeriğinin Batı’nın teknik-uygarlık tasavvuru ile dolu olduğu açıktır.

- Müslümanlar Batı kentini de İslam “Medine”si şeklinde ele almakla hata ediyor. Batı kenti polis’tir, ya da civitas’tır.

- Müslümanların Medine’si “Cum’a kılınur, Pazar kurulur” hükmünce inşa edilmiş kendi şahsına münhasır bir adalet (hukuk-adlalanıdır.

Lütfi Bergen
twitter.com/lutfibrgn

Medeniyet: Müslüman Toplumsallığın İnşası


Bu kitaptaki makaleler Osmanlı’dan Cumhuriyete geçerken medeniyet kavramının içeriğinin civilisation’a ait anlamlarla yüklenmesini eleştirmeye yöneliktir. Kaleme aldığımız makalelerde ‘Medeniyet’i kendi kültür ve inanç evrenimiz içinden yeniden anlamlandırabilme çabası ile hareket ettik. Bu kitapta Türkiye’de “medeniyet” kavramı etrafında düşünce veren çok değerli yazarların fikirlerini tahlil etmeye çalıştık. Batı ve Doğu’da Müslüman olmayan toplum havzalarında ortaya çıkmış teknik biçimlenmeleri ve iktisadî- politik organizasyonları “uygarlık” kavramı ile karşıladık. Müslüman toplumların uygarlığa dönüştükçe “medeniyet” olgusundan kopuşuna işaret ettik. İslâm Medeniyeti’nin doğuşu ancak ahkamı yaşayan bir İslâm Toplumunun ortaya çıkışı ile mümkün olacaktır. Medeniyet İslam dininin ilkeleri ile yaşamayı seçmiş bir toplumun varlığı ile zuhur edecektir. Bu toplum kendi kültür ve tekniğini üretir ve bunu adalet/imar/iktisadî tesanüd haline getirdiğinde yeryüzünde ahlâk nizamı doğar. Bu manada medeniyetin sürekliliğinden bahsedilemez. Medeniyet, teknik-ilim değil; Müslüman halkların iktisadî, içtimaî dindarlığıdır. Teknikler, eşyalar, yol, köprü, vb. bilimsel gelişmeler, vs. konular ise kültürdür. Her din kendi oluşturduğu toplumun rasyonel düşüncesine göre kültür üretir. Asıl çatışma Uygarlıklar ile Medeniyet arasındadır. Medeniyet biz Müslümanların toplumsal dindarlığımızda tezahür etmektedir. Ev- mahalle- cami- bedesten- vakıf- şehir kuran fıkıh ve hukukun inşa ettiği adil nizamdır. Medeniyet, toplumu cemaatten (aileden) başlatır ve her halkada daha geniş bir cemaatle yapısallaşır. Uygarlıklar ise ya birey modelleridir ya da klan/aşiret sistemleridir. İslam hane temelli yapısıyla bu ikisinden de berîdir. Müslüman toplumsallığın yeniden inşası gerçekleşmedikçe bir "medeniyet" kurulamayacağı düşüncesi bu kitabın hareket noktasıdır.

Bilgi ve sipariş için:
http://www.mgvyayinlari.com/index.php?do=catalog/product&pid=80

11 Haziran 2014

Boşnakların Türk sevgisi



"Ben bu suyu gasil suyuma koyduracağım. Bunu bana Türk askeri verdi diyeceğim."

Arapların Türk Sevgisi



"Siz mücahitsiniz, siz Türksünüz, sizden para alınmaz."

"Yalın, Temiz, Acımasız"



8 Ağustos 1996'da, Kıbrıs'ta hudutta bulunan Türk Bayrağını indirmek isteyen gâvura "sakin ol" diyen Türk kurşunu.

10 Haziran 2014

Bayraksız namaz kılınmaz


27 Kasım 1919 gecesi Ermenilerin ileri gelenlerinden Hırlakyan’ın evinde işgal komutanının şerefine bir balo tertiplenir. Baloda komutanın dansa davet ettiği genç ermeni kızı “Sizinle dans etmekten mazurum. Çünkü kendimi esarette hissediyorum. Kalede Türk Bayrağı dalgalandığı sürece, sizinle dans edemem!” diyerek teklifini reddeder. Bunun üzerine askerlerine derhal emir veren komutan, kaledeki Türk bayrağını indirtir. 28 Kasım 1919 Cuma günü Maraş’ın kara sabahıdır. Yatağından kalkan Maraşlılar, asırlardan beri Kale burcunda dalgalanan şanlı bayraklarını göremezler. Bu olay şehri infiale sürükler. Savcı-Avukat Mehmet Ali Kısakürek derhal kaleme sarılarak “Alem-i İslam’a Hitap” beyannamesini yazarak şehrin muhtelif yerlerine dağıttırır. Halkı, bayrağın indirilmesine tepki göstermeye davet eder. Bir milletinin istiklaline son verilmesi anlamına gelen bayrağının indirilmesi karşısında Maraşlılar sessiz kalmazlar ve cuma namazı vakti Ulu Camii’de halk toplanır. Ezan okunduktan sonra, camide toplanan halk “Bayraksız namaz kılınmaz” diye bağırır. O esnada cami imamı “Aziz cemaat, kalesinde düşman bayrağı dalgalanan bir millet hürriyetini kaybetmiş sayılır, hürriyet olmayan bir yerde cuma namazı kılmak caiz değildir” der. Dağıtılan beyannamenin doğru olduğunu tastik eder. Bunun üzerine Maraşlılar topluca kaleye hücum ederek, indirilen bayrağı yeniden kale burçlarına diker ve cuma namazı orada eda edilir.

Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği - İzmir

Müslümanmış gibi görünen kâfirler Türk Bayrağından rahatsız


"1918 yılında Birinci Cihan Harbi bittiği zaman Türk Bayrağı'nın altı can ve mal emniyeti bakımından en güvenilmez, tekinsiz, tehlikeli yerdi. Herkes Fransız, Yunan, İtalyan, İngiliz ve en güvenlisi olarak Amerikan bayrağının altında bir yer açmaya çalışıyordu. Ama Allah nasip etti, müminlerin dualarını kabul etti ve gayretlerini mükâfatlandırdı. İstiklal harbi sonunda Türk bayrağının altı en belalı yer olmaktan çıktı, en güvenilir yer oldu. Biz hala bu güveni yaşıyoruz. Türk Bayrağı'nın adının değiştirilmesini söyleyen hainler de bugün Türkiye'de söz sahibi, yetkili ve etkili. Türk Bayrağı'nın adının değiştirilerek Devlet Bayrağı olmasını söylüyorlar. 1918 yılında kâfirliği belli olan kâfirlerin bize yapmak istediği şeyi bugün Müslümanmış gibi görünen kâfirler yapmak istiyor."

İsmet Özel, İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı
(12 Mart 2011, Niğde Konferansından)
Dinlemek için: Youtube linki

Bayrak


Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver.
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
Yurda ay yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düştüğümüz gün
Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum.
Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!

Arif Nihat Asya

Bayrak düşerse memleket düşer


Yıl 1890, Kudüs. Ramazan'da iftar saati, top atışı.

9 Haziran 2014

"Türk Milleti'nden bahsedişimiz küfür âlemini tesirsiz bırakışındandır."


“Kulluğumuzu yaşamak istiyorsak bu durumdan kurtulmak için gayret sarf etmemiz gerekir. AB kriterlerini, insan haklarını vb. hümanist idealleri hedef kabul eden Müslümanların söylem ve durumlarından bahsetmeye gerek bile yok. Unutulmamalı ki isteklerimiz kim olduğumuzla sıkı sıkıya bağlıdır. Neredeyiz? Türkiye’deyiz. Dar’ul İslâm olan Türkiye. Unutulmamalı ki Türkiye bir İslâm devleti olarak kurulmuştur. Kurulduğunda anayasasına “Türkiye Devletinin dini, dinî İslâm’dır” maddesi eklenmiştir. Biz burayı yani gizlenen, ısrarla üstü örtülen muhtevayı esas alıyoruz. Birileri çıkıp bu maddenin kaldırıldığından dem vuruyorlar. Bu maddenin kaldırılmış durumundaki arızi olan görüntüyü esas alıyorlar. Hangi durumu esas aldığımız, nereye varmak istediğimizle kopmaz bağlara sahiptir.
- Abdülhamit Sağır, İstiklal Marşı Derneği Kahramanmaraş Şube Başkanı

"Şimdi biz tekrar bir kritere müracaat edip kendimize dönebilirsek -ki İstiklal Marşı Derneği’nin iddiası bu kriterin İstiklal Marşı’nda yattığıdır- ve kurulduğumuz günden bugüne kadar neredeyse mısra mısra kelime kelime hep marşımızın bu yönlerini, bu tarihi yönlerini açıklamaya gayret ettik değişik vesilelerle, işte bizim bu sesimize milletimiz kulak verir, belli bir hareket olursa yeniden o asli anlamıyla bir millet oluşumu ve onun da tarih sahnesinde yerini alması mümkün olabilecektir."
- Mehmet Tunçel, İstiklal Marşı Derneği Ankara Şube Başkanı

Türklük, Müslümanlıktan ayrı bir şey olarak zikredilmeye çalışan insanlar mutlaka Müslümanlığın içerisinde münafıklığı yürütebilmeyi düşünmektedirler. Türklükten kaçanların hepsi, Müslümanların münafıkların yuvası haline gelebileceği bir mahiyet halini almasını istiyorlar. Türklük nifaka karşı bir engellemedir. İslam’ın içerisine girebilecek nifaka karşı bir engellemedir. Türklüğün hâkimiyet sahasını buldu dönemlere bakacak olursanız, İslam’daki keskin yani İslam tarihindeki keskin ihtilafların bittiği döneme rastlar. Türklüğün başlamasıyla bütün bu ihtilaflar bitmiştir, yok olmuştur çünkü bu ihtilaflar Kur’an’ın istemediği İslam’ın istemediği bir şeydir ihtilaf kabul edilebilir bir şey değildir. Türklük sebebiyle ihtilaflar ve nifak bitmiştir.”
- Behçet Sabahattin Doğru, İstiklal Marşı Derneği Konya Şubesi

“İslamcılık ve Türkçülük hatta işte Tanzimat’tan sonra çıkan diğer iki akım da dâhil Osmanlıcılık ve Batıcılık, başlı başına devleti kurtarma hareketleriydi. Ama İstiklâl Marşı, doğrudan doğruya Türk milletinin kendi başının çaresine baktığının ve bakacağının resmidir. Mesela İstiklâl Marşı'nda “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diye bir mısra var. Bu dört akım için de yani İslamcılık, Osmanlıcılık, Batıcılık, Türkçülük, medeniyet en müspet şey idi. Cumhuriyet’ten sonra da cumhuriyet idaresi, İstiklâl Marşı’nın en çok “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” mısraına cephe almıştır ve alenen de bunu ikrar etmişlerdir. Yani zaten bir yanda “muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak” lafı bir yanda İstiklâl Marşı’ndaki “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar "mısraı. Bunların yanyana olması tabii ki birilerini rahatsız etti ve o günden bugüne defaatle İstiklâl Marşı’nı değiştirmek istediler. 1925’te ilk olarak böyle bir girişimde bulundular."
- Gökhan Göbel, İstiklal Marşı Derneği İstanbul Şube Sekreteri


Bugün bütün Dünya’da bir küfür hâkimiyeti var ve Türkiye’yi idare eden insanların bir kısmı değil tamamı, bu hâkimiyeti kaçınılmaz, vazgeçilmez hatta çoğu zaman memnuniyet verici sayıyorlar. Yani “Dünya’da İslâm’ın, insanın şerefini ifade eden bir ahlâk olduğunu göstermenin imkânı yoktur” diye yaşıyor insanlar. Bunu anlamanız için şunu söyleyeyim. Bir hafız ya da çok iyi Kur’an okuyan birisi Amerika Birleşik Devletleri’nin Beyaz Sarayı’na Kur’an okumak üzere davet edildiğinde bunu reddeder mi reddetmez mi? Reddetmez değil mi? İşte Türkiye’de ve dünyada Müslümanlar bu halde. Bu halin sona ermesi, yani İslâm’ın insanın şerefini ifade eden “namus” olduğunun bilinmesi, “ahlak” olduğunun bilinmesi… Bu helâl-haram ayrımı yapmakla alakalıdır. Biz helal lokma peşinde miyiz? Biz çocuklarımız helâl kazançla mı büyütüyoruz? Biz Müslüman olarak ölmeyi kazanç sayıyor muyuz? Mesele bundan ibarettir. Eğer böyle bir derdimiz varsa, bu derdin devası saklı gizli değil. Yani kâfir hâkimiyeti var dünyada. Ve biz bu kâfir hâkimiyetini yok edebilecek “Türk Milliyetçisi” tutumunu İstiklal Marşı’nın kırk bir mısraından temin edebiliyoruz. Çünkü İstiklâl Marşı’nın kendisi İslam’ın yok edilmesi tehlikesi karşısında doğmuş bir metindir. İstiklâl Marşı Derneği de doğrudan doğruya İstiklâl Marşı’nın yazılma gayesine kenetli, ondan başka gaye gütmeyen bir teşkilat olmak zorundaydı. Yani burada bilhassa dikkat çekmek istediğim şey, hayatımızın tehlikede olmadığı. Ben bunu otuz sene önce yazdım: “Hayatımız tehlikede değil, tehlike hayatımızdadır”. İnsanlar dünyada bütün kâfirlerin de şükranla yad edeceği bir yaşama biçiminin, sadece Türkiye’de doğabileceğini biliyorlar. Hindistan’da, Çin’de, Bolivya’da, Arjantin’de, Rusya’da, İtalya’da, Kenya’da bunun olmasına imkân yok. Bunun olmasına imkân olmadığı çok kolaylıkla gösterilebilinir. Ve bunun sadece Türkiye’de olabileceğini de çok kolaylıkla gösterebiliriz. Biz, eğer Cumhuriyet’in ilanından itibaren, millet hayatının İkinci Hicret düsturlarına göre yürütüleceği fikrini sıkı tutmuş olsaydık, sağlam kabul etmiş olsaydık bu olacaktı. Bu fikir mümkün müydü? Evet, 27 Mayıs 1960 sabahına kadar bu fikir imkân dâhilindeydi... Biz “Türk Milliyetçiliği” derken, kanlı canlı Müslüman’dan bahsetmiş oluyoruz. Milliyetçiliğin dünyadaki serencamı hassaten konuşulması gereken bir şeydir. Yani mesela “Polonya milliyetçilisi" ile "Alman milliyetçilisi” aynı şey değildir. “Amerikan milliyetçisi” ile “Çin milliyetçisi” aynı şey değildir. Bunları bilhassa anlamamız lazım. Yani küfür âleminde de milliyetçilikten ne kastedildiğini yerli yerince anlamamız lazım. Ama bugün Türkiye’de bizi ilgilendiren şey, şu anda bütün insanlığı zulüm altında inleten bir “iktidar odağı”, bir “hükümranlık sistemi” yürürlükte ise, bunu tesirsiz bırakabilecek, bunun gücünün yetmediği yeri gösterebilecek bir hazırlığın devreye sokulması lazım. Bu da tabii ki bizim yapabileceğimiz bir şeydir. Bugün bunu dünyada Türklerden başka kim yapabilir? Kimse yapamaz."
- İsmet Özel, İstiklal Marşı Derneği Genel Başkanı

24 Mayıs 2014, Emet
Panelin video kaydıhttp://vimeo.com/97420334

Hicaz kaside: Tecellâ-yı cemalinden Habibim



Tecellâ-yı cemalinden Habibim nevbahar âteş,
Gül ateş, bülbül âteş, sümbül âteş, Hak ü hâr âteş.

Şuâ-yı âfitâbındır yakan bil-cümle uşşâkı,
Dil âteş, sîne âteş, hem dü çeşm-i eşk-i bâr âteş

Hayal-i şem-i rûyinle acep mi yansa can ü dil,
Nigârım gel de gör kalbimde âteş, ah ü zâr âteş.

Ne mümkün bunca âteşle, şehid-i aşkı gasl etmek,
Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoşgüvar âteş.

Ben el çektim safa-yı hâtır u ârâm-ı cânımdan,
Safâ âteş, cefâ âteş, firâr âteş, karar âteş...

Ne yapsam bu dil-i mahzununu mesrûr eylemem şâhım
Gam âteş, gam-küsar, temennâ-yı mesâr âteş...

Ümîd-i âfiyet besler mi Es'ad yârdan hâşâ,
Saçar oldukça gözden ol nigâr-ı gül'izar âteş...

Güfte: Şeyh M. Es'ad Erbili Hazretleri
Tanbur: Necdet Yaşar
Solist: Bekir Sıdkı Sezgin

Dağlar dayanmaz enînine dil-i mahzûnumun



Dağlar dayanmaz enînine dil-i mahzûnumun
Bulunmadı gitti devâsı derd-i derûnumun
Esiri oldum mihnet-i talii dûnunun
Bulunmadı gitti devâsı derd-i derûnumun

Makam: Uşşak
Beste: Şevki Bey
Solist: Ahmet Özhan

Dergâh Yayınları'ndan üç yeni kitap


“İlahi mağfiret Yahyâ Efendi Dergâhı’nda âdeta güzel bir insan yüzü takınır. Ölüm burada, hemen iki üç basamak merdiven ve bir iki setle çıkılıveren bir bahçede hayatla o kadar kardeştir ki bir nevi erme yolu, yahut aşk bahçesi sanılabilir."

- Ahmet Hamdi Tanpınar

Yahyâ Efendi, Kanûnî Sultân Süleymân’ın sütkardeşidir. Birlikte büyümüşler, ilk eğitimlerini birlikte almışlardır ve bu yakınlıklarından dolayı birlikte anılagelmişlerdir. Kanûnî, ömrü boyunca birçok meselede “ağabey” diye hitap ettiği Yahyâ Efendi ile istişare etmiştir. Sultan Süleymân’ın almış oldu­ğu siyasi kararlarda Yahyâ Efendi’nin dolaylı bir etkisi vardır.

Bu çalışma Yahyâ Efendi’nin hayatı, tasavvufi şahsiyeti ve şiirlerini kapsa­maktadır. Çalışmanın ilk bölümü Yahyâ Efendi’nin hayatı, tasavvufî şahsiyeti ve menkıbevî hayatı hakkındadır. İkinci bölüm dîvânın incelenmesi, son bölüm de dîvânın metnini ihtiva etmektedir.


Batı dillerinin çoğunda “mısra”ın mukabilinde kullanılan kelime, aynı zamanda “âyet”i de karşılar; çünki, Hak kelâmı şiire benzer. Daha doğru bir söyleyişle, şiir nüzûl edeni taklide çalışır. Şair, bir yandan en yüce kelâmı örnek alarak şiir düzmeye, diğer yandan da onun kalbindeki yerini ifadeye uğraşır. Bu yüzdendir ki, şairin ledünniyat ile münasebeti bizimkine benzemez. Şair Mevlâ’yı zikrin, onu tefekkürün, ona taabbüdün, ona rabtolmanın en kestirme yolu diye şiiri gördükçe, yavaş yavaş kristalize olur ve sonunda sözü bir sünûhâta, bir tulûata dönüşür. İşte bu şanslı kullara “vehbî şair” denir.

Elinizdeki kitap, XIX. asırdan 333 ismin şiirlerini içeriyor. “Kesbî şair”in “vehbî şair” olma cehdinin her merhalesinden farklı örnekler... Kimi yolun başında, kimi varmak istediği yerde... Kimi bir gülistan peşinde, kimi gülünü bulmuş da dalında “lisân-ı asâfir”den şakıyor. Kimi can derdinde, kimi candan geçmiş bile... Ama hepsi de samimî ve okunmaya değer... Her okuma, eski bir tecrübeyi paylaşmak değil midir?


Üzerine konuştukça ve yazıldıkça daha da derinleşen Türk Modernleşmesi mevzuunu, bu kitabın da alt başlıklarını oluşturan üç kavram çerçevesinde düşünebiliriz: Meselenin zihniyete yansı-maları ve kavranış biçimi, tarihi ve iktisattaki uygulamaları. Türklerin Anadolu’ya gelişleri, burada kurdukları iktisadi düzen ve insan ilişkileri, Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet tecrübeleri.

Abdulkadir İlgen bir araya getirilen makalelerinde bu meseleler üzerinde bir tarihçi titizliğiyle durarak, Tanzimat’tan itibaren Türk kimliği ve iktisadi hayat arasındaki etkileşim kümelerini; sonrasında Cumhuriyet Türkiyesi’nin, köklü geçmişleri olan meseleleri çözme üslubunu ve bunun toplumun zihniyetine yansıyışını inceliyor.

Detaylı bilgi için:
www.dergahyayinlari.com/

6 Haziran 2014

İş Bankası Kültür Yayınları'ndan 2 yeni kitap

Osmanlı İstanbul'unun Toplumsal Tarihi
Kate Fleet - Ebru Boyar
İstanbul, en parlak devrinde sınırları Fas'tan Ukrayna'ya, İran kıyılarından Macaristan'a uzanan Osmanlı İmparatorluğu'na 470 yıl boyunca başkentlik etti. Payitaht, Osmanlı coğrafyasının sanat ve düşün merkezi olduğu gibi, dünyanın dört bir yanından tüccarları kendine çeken bir ticaret üssü ve imparatorluğun siyasi motoruydu. Şehrin sakinleri, güç ve gösterişin ihtişamı içinde, bu başkentin şiddetiyle kuşatılmış olarak ve imparatorluğun çok çeşitli kaynaklarının aktığı Dersaadet'in devasa refah ağlarına yaslanmak suretiyle hayatlarını sürdürüyorlardı. Değerli iki Osmanlı tarihçisi Ebru Boyar ve Kate Fleet'in birlikte kaleme aldıkları Osmanlı İstanbul'unun Toplumsal Tarihi, bu uzun süreç boyunca canlı, şiddet dolu, dinamik ve kozmopolit imparatorluk başkentinin toplumsal bir portresini sunuyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Kısa 20. Yüzyıl Tarihi
Sina Akşin
Dünya 20. yüzyılda neredeyse tüm yerküreyi kasıp kavuran iki büyük savaşa, "dünyayı sarsan" devrimlere, imparatorlukların çöküp sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmasına ve sonra da iki büyük sistemden birinin yıkılışına tanık oldu. İnsanoğlu 20. yüzyılda Aya gitti, uzayı keşfe çıktı, teknoloji ve iletişim devrimiyle dünyayı küçülttü, ama diğer yandan gezegenin tüketilmesi, çevre felaketi, açlık, yoksulluk daha önce görüllmemiş boyutlara ulaştı. Değerli tarihçi Prof. Dr. Sina Akşin, çelişkilerle dolu bu çağın siyasi tarihini, onu hazırlayan koşulları da ele alarak anlatırken esprili ve ince üslubuyla okuyucuyu da bir devri aleme çıkarıyor. Kısa 20. Yüzyıl Tarihi, Ortadoğudan Latin Amerika'ya, Rusya'dan Çine, Batı Avrupa'dan Balkanlar ve Doğu Avrupa'ya, Japonya'ya kadar çok geniş bir coğrafyadaki siyasi gelişmeleri özetlerken, Türkiyeyi de bu genel seyir içine yerleştiriyor ve ülkemizin geçen yüzyıldaki macerasına daha kapsamlı bir perspektiften bakma olanağı veriyor.18 harita ve 100'den fazla fotoğrafla zenginleştirilen Kısa 20. Yüzyıl Tarihi, tarihi keyifle okuyup öğrenmek isteyenlerin vazgeçemeyeceği bir başvuru kaynağı olacak.
(Tanıtım Bülteninden)

5 Haziran 2014

Türkçe, itikâdî bir lisandır



Türkçenin bir İslâm dili olduğu şeklindeki iddiamızda gözüpeklik gösteriyoruz. Türkçe, bir kavmin dili değildir; Türkçe İslâm'ın bir dilidir. Ve Allah bize, biz Türklere, İslâm'ın kılıcı olmamızın mükâfatı olarak bu lisanı vermiştir. Bu benim şahsî görüşüm, şu mânâda: Dünyada dil bilimciler var, dil felsefesi yapan insanlar var, falan filan... Onlar hiçbir zaman benim söylediğim şeyi söylemiyorlar. Ben şunu söylüyorum, diyorum ki: Allah her millete layık olduğu bir dil vermiştir. Her millet hangi lisana layıksa o lisanla tekellüm eder. Dolayısıyla Türkler tarih sahnesine İslam'ın kılıcı olarak çıktıkları için Allah da onlara bir itikad dili verdi. Buna verdiğimiz ilk örnek şudur: Biz Türkler "kaza"ya uğrarız. Yani otomobil kazası geçiririz ya da bir yerden düştüğümüzde, "Başımıza bir kaza geldi." deriz, değil mi? Kaza Arapça bir kelime ve kaderle birlikte kullanılıyor çoğu zaman. Ama Araplar başlarına böyle bir şey geldiğinde böyle söylemiyorlar. Yani biz Türkler hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine inanan bir kahraman ırktan geldiğimiz için Allah bize kazaya uğramamızın kader olduğunu öğretmiştir. Biz Türkler "kaza oldu" deriz. Yani Almanlar bunun için "unfall" derler, istenmeyen vaka anlamında. İngilizler buna "accident" der. Yani aslî olmayan bir şey oldu, arızî bir şey oldu, arıza oldu der ama biz, "kaza oldu" deriz. Bu sadece burada olup biten bir şey değil; bizim Türkçe konuştuğumuz her şey itikadımızla alâkalıdır. Biz Arapça olmayan, Farsça olmayan şeyleri de dinimize uygun olarak telaffuz ederiz. Yani biz din düşüncesi olmadan hiçbir şey söylemeyiz. Biz, kötü söze "küfür" deriz, "O bana küfretti." Yani bana sövmekle -kendisini imandan uzak bir duruma soktuğu gibi- beni de imandan uzak bir pozisyonla itham etmiş ve itikadıma zarar vermek suretiyle küfretmiştir.

İsmet Özel
İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı

Öldükten sonra aksırmak


Kocaeli Kitap Fuarında defalarca konuştum. Bunun bir işe yarayacağını düşünerek yaptım tabii. Bugün geldiğimiz noktada yaptığım konuşmaların hiçbir işe yaramadığını anlamış bulunuyorum. Onun için İsmet Özel’in Kocaeli Kitap Fuarı’nda yaptığı son konuşmaya hoş geldiniz. Konuşmamızın başlığı “ÖLDÜKTEN SONRA AKSIRMAK”. Böyle bir şey olmaz diyeceksiniz. Adam ancak ölmeseydi hapşırırdı. Ama millet olarak, Türk Milleti olarak bizim varlığımız akla sığar bir düzenin gereği ifade edilemez. Türk Milleti’nin varlığını ifade eden bir ibare “öldükten sonra aksırmak”. Bu bilhassa İstiklal Harbimizi dile yansıtmaya çalışan bir ibare. İstiklal Harbimiz öldükten sonra aksırmak şeklinde anlatılabilir. Çünkü İstiklal Harbi’ne giriştiğimiz zaman bütün dünya Türk Milleti’nin öldüğüne inanmış idi. Biz öldükten sonra aksırdık, İstiklal Harbi vererek. İstiklal Harbi vermemize imkân sağlayan hadise de Çanakkale Harbi’dir. Çanakkale Harbi’nin iki bakımdan ehemmiyeti var. Biri, Osmanlı Devleti’nin yok olması ve Avrupa güçlerinin “Şark Meselesi” dedikleri şeyin hal yoluna sokulması için Avrupa’daki büyük siyasi güçler iki usul uyguluyorlardı. Bunlardan bir tanesi Osmanlı tebaası olan gayri Türk unsurların Osmanlı Devleti’ne karşı hareketlerde bulunması, bunların mümkünse Osmanlı Devleti’nden toprak koparması. Böylece şark meselesinin halli kolaylaşacaktı Batılı güçlere göre. Osmanlı Devleti’nin siyasi organizasyon olarak ortadan kalkması ve dünyadaki tesirini gösterememesi için Batılı güçlerden gelen ikinci müdahale, Osmanlı-Rus savaşlarını sayıca ve cesamet bakımından yükseltmek oldu. Yani, yirmiyi aşkın Osmanlı-Rus savaşı vardır. Burada dikkat edeceğimiz husus şudur: Osmanlı Devleti’nin siyasi organizasyon olarak ortadan kalkması için yapılan işlerde, Batının büyük güçleri doğrudan Osmanlı Devleti’yle çatışma halinde değillerdir. Ya içerden yani, Osmanlı Devleti’nin sınırları içindeki unsurlardan bir hareket tezgâhlamış ve yahut Ruslarla Osmanlılar devamlı olarak kapıştırılmış. Bu, şark meselesinin halli için gerekli olan bir şey. Ve burada çok büyük bir mesafe kat ettiklerini düşünüyorlardı 1915 yılında. Artık Türklerin Batı yayılmacılığı karşısında kıllarını kıpırdatacak güçleri olmadığı kanaatiyle ilk defa kendileri geldiler Çanakkale’ye. Yani ne Ruslardı Osmanlıların karşısına çıkan ne de Osmanlı tebaası olan unsurlardı. İngiliz ve Fransız gemileri Çanakkale’yi geçmek üzere geldiler ve bunlar turistik bir gezi yapıyormuş gibi geçeceklerini ümid ediyorlardı. Ama böyle olmadı. İlk defa doğrudan doğruya Türkleri tarihten tard etmek isteyen insanlar Türklerden dayak yedi. Bu, bizim İstiklal Harbi vermemize Milli bir dayanak şekline girdi. Yani, eğer biz Çanakkale’de tesirsiz bırakmamış olsaydık İstiklal Harbine tevessül etmek için güven sahibi de olamayacaktık. Yani, kapitalizmin Türkleri aciz bıraktığına inandığı sırada Türklerin bir şahsiyet iddiasında bulunmaları onların öldükten sonra aksırmalarıdır. Ölmüşlerdi, ama öldükten sonra bir aksırdılar, insanlar şaşırdı. Bu kadar, burada bu iş bitti. Baktılar ki adam öldükten sonra hala aksırıyor o zaman bunu aksıramaz hale getirelim, bir dizi muameleye maruz bırakalım dediler. İnkılaplar dediğimiz şeyler bunlardır. Yani bir daha aksıramasın, aksırıp da bizim ödümüzü koparamasın.

İsmet Özel, 18.05.2014, İzmit
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.