24 Haziran 2014

Alfa Tarih'ten yeni kitaplar

Alan Palmer bu çalışmasında Osmanlı İmparatorluğunun ilk günlerinden başlayarak 1683 yılında İkinci Viyana Kuşatması'nda yaşanan yenilginin başlattığı toprak kaybının tetiklediği kurumsal ve ekonomik gerileme sürecine uzanıyor ve bu süreci büyük bir titizlikle inceliyor. Bu tarihten sonra Osmanlı İmparatorluğunun karşılaştığı kurumsal zorluklar ve en önemlisi "Batılılaşma" paradigması karşısında İmparatorluğun reform çabalarına uzanan Palmer, 1922 yılındaki çöküş noktasına varıyor.

Palmer'ın bu çalışması Edward Gibbon'un Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi kitabına benzer bir eser. Avrupalı ve Rus sefirlerin mektuplarından, padişahların yönetim biçimlerine, İmparatorluğun ekonomik durumundan barış anlaşmalarına uzanan bu büyük inceleme, gerileme döneminde Batının "hasta adam" dediği Osmanlı İmparatorluğuna farklı bir bakış açısı sunuyor. Palmer'ın "dokuz canlı" olarak nitelediği Osmanlı İmparatorluğunun bilinen tarihi dışında farklı bir tarih yazımı için titiz bir araştırma sonucunda yazılmış büyük bir inceleme.


Çanakkale'yi ele geçirip İstanbul'u fethetmek ve Türkiye'yi teslim almak I. Dünya Savaşının en yaratıcı stratejilerinden birisi olarak düşünülmüştü. Oysa Peter Hart'a göre savaş planları kötü şans ve yetersiz komutanların mahvettiği parlak bir fikir değil, asla başarılı olamayacak bir karmaşalar dizisiydi. Gerçekten de ilk çıkartmada denizlerin kızıla boyanmasıyla Çanakkale Müttefikler için tam bir kâbusa dönüştü. Üstelik Çanakkale'ye bu kadar güç kaydırınca Batı Cephesindeki asıl düşmanları Almanlar karşısında da zayıf düşmüşlerdi. Umutsuz ataklar Türk cephelerine demir yumruklar gibi savrulsa da en ufak bir çatlak bile oluşturamadı. Savaş utanç verici bir geri çekilişle sona erdi.

Yalnızca Britanya, Avusturalya ve Yeni Zelanda değil, pek az kullanılan Türkiye ve Fransa arşivlerine de ulaşan ve her iki taraftan her düzeyden askerin yayımlanmamış kayıtlarını kullanan Hart neredeyse yüz yıl önce Gelibolu'da savaşmanın nasıl bir şey olduğunu gösteriyor bizlere.


Bugün Balkanlar olarak bildiğimiz coğrafyanın, çok eski tarihlerden beri aynı isimle anıldığı sanılır. Oysa iki yüzyıl önce bu bölgeye "Rumeli" denirdi, yani Osmanlı'nın Bizans'tan fethettiği "Roma" toprakları, iki yüzyıl önce Balkan halkları diye bir tanımlama da yoktu. Bu coğrafyanın "Balkanlar" olarak tanımlanması 19. yüzyılın sonunda başlar. Balkanlar, sadece bir coğrafyanın adı olarak değil, aynı zamanda şiddet, vahşet, "ilkellik" gibi olumsuz çağrışımları olan bir isim olarak kullanılır. 1990'larda Yugoslavya'daki savaş, Balkanlar'ın tüm olumsuz çağrışımlarını harekete geçirdi. Avrupalılar bu bölgede "ezelden" beri etnik nefret ve din kavgaları olduğunu ve 20. yüzyıldaki bu savaşın da bu eski düşmanlıkların ürünü olduğunu iddia etti.

Mark Mazower, bu ödüllü kitabında, Batı'nın yerleşik "Balkanlar" algısını çürütüyor. I. Dünya Savaşı'nın başlamasına sebep olan Sırp milliyetçisinin suikastı ya da etnik temizlik gibi başlıklarla dünya sahnesine giren Balkanlar'ın, Bizans'ın çöküşünden günümüze izini sürüyor. Batı'nın Balkanlar'a atfettiği "vahşet" ve "ilkellik" gibi çağrışımları çürüterek şiddeti yaratanın aslında Avrupa ulus-devlet formunun biçimlendirdiği etnik köken ve milliyetçilik fikirleri, yani modernlik olduğunu söylüyor. Balkanlarla ilgili bilinen her şeyi tersine çeviren bu nitelikli tarih çalışması, meraklı her okurun mutlaka okuması gereken bir kitap.

Detaylı bilgi ve sipariş için:
http://www.alfakitap.com/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.