14 Temmuz 2014

Ebubekir Sifil ile Gençlik ve Modernizm Üzerine


Mostar: Gençlerin bir ideal sahibi olması sizin için ne kadar önemli?
Ebubekir Sifil: Bizim, Kur’an ve Sünnet çerçevesinde insana bakış açımızda bu tarz yaşa, gelişim evrelerine bağlı bir sınıflandırma yoktur. İnsan, mükellefiyet çağına girdiği andan itibaren Allah Teâlâ ve bu ümmet kendisinden ne yapmasını bekliyorsa, onları yapmakla mükelleftir. Farz-ı ayn olan ne varsa hatta yeri geldiğinde farz-ı kifayeleri de imkân nispetinde yapmalıdır. Gençlik kategorilerine bakınca akla gelen, ergenlik çağında bulunan, sivilceleri ile uğraşan, dış görünüşüne kilitlenmiş, belki kompleksli, belki şahsiyeti oturmamış, belki bunalımlı vesaire yaş grubudur. Ama bizim tarihimize baktığınızda, kalıcı izler bırakmış insanların büyük çoğunluğu, bugünkü genç kategorisine giren yaş grubundaki insanlardır. Osmanlı Devleti’ndeki padişahların çoğu böyledir. Yirmili otuzlu yaşlarda devleti yönetmişlerdir. İslâm âlimlerinin de çoğunluğu böyledir. İmam Şafiî, ellili yaşlarının başında vefat etmiş, ancak bu elli yıllık ömre tam iki mezhep sığdırmış. Ömer bin Abdülaziz genç bir insandır; otuzlu yaşlarında vefat etmiştir. Gerek Medine Valisi gerek Halife olduğunda ortaya koyduğu icraatlar hepimizin gözleri önündedir. Fakat nasıl bir insandan bahsediyoruz? Otuzlu yaşlarında bu mevkilerde başarıyla görev yapmış bir insandan bahsediyoruz. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde yirmili yaşlarının hemen başlarındaydı. Dolayısıyla buradan elde etmemiz gereken bir netice var, bu kategoriler bize ait bir şey değil. Genç insan idealist mi olmalı? Tabii ki genç insan mükellefiyetlerinin farkında olmalıdır. Çünkü sorumluluk üstlenecek yaşa gelmiştir. Ama burada şöyle bir açmazımız var; bu insanları bu yaşlarda, bu kadar etkili, dirayetli, kapasiteli ve verimli kılan içinde yetiştikleri toplumdur, müesseselerdir, yani o zemindir. Şimdi günümüzde yaşayan insanların, onların yaptıklarının ufkuna bile yetişememesi, onun hayalini bile kuramaması nedendir? Ait olduğumuzdan farklı bir dünyada, farklı bir zeminde gözümüzü açmış olmamızdandır. Biz, o yaştaki insanların etki ettikleri dünyaya gözümüzü açmıyoruz. Gençler var, çocuklar var, orta yaş ve ileri yaş var. Ama dikkat ederseniz bunların her birinin modern hayatta tekabül ettiği arızalı bir durum da var. Çocuk dediğiniz zaman, “henüz kişiliğini bulmamış” diyorlar. Genç dediğinizde “gençlik bunalımı”, orta yaş deyince “orta yaş bunalımı” deniyor. Yaşlı adam, zaten yaşlılık sendromuyla buna doğal olarak adaydır. Peki, biz hayatın hangi safhasında üreteceğiz, hayata aktif olarak ne vakit katılacağız, hayatı yönlendiren özne olarak bulunacağımız yaş aralığımız yok mudur? Bu, bize ait bir dünya değil.

Mostar: Bir müslümanın ideolojisi olabilir mi sizce?
Ebubekir Sifil: Bir müslümanın inancı, inancından kaynaklanan bir dünya görüşü, perspektifi olur. İdeoloji, insan ürünü olan bir şeydir. Bu anlamda müslümanın ideolojisi olur mu? Elbette hayır. Müslümanın inancı olur, inancından kaynaklanan bir dünya görüşü ve dünyaya bakışı olur. Doğal olarak müslüman bu anlamda herhangi bir ideolojiye mensup olamaz.

Mostar: Peki, ilim bir ideal midir?
Ebubekir Sifil: Şüphesiz. İlim, Kur’an ve Sünnetin bizi yönlendirdiği bir idealdir. Hatta herkesin içinde bulunduğu konuma, kaldırabileceği duruma göre bilgi edinmesi, ilim öğrenmesi bir müslümanın üzerine farz-ı ayn’dır. İlimsiz kulluk olmaz, ibadet olmaz. İcmalen demiyorum ama tafsilen, ilimsiz iman da olmaz. İlim olmadan bir insan “Ben Allah Teâlâ’ya onun murad ettiği gibi, o neye, nasıl iman etmemi istiyorsa, öyle iman ettim.” derse kurtulur. Buna icmalî iman diyoruz. Ama işin tafsiline geldiğimizde burada ilim lazımdır. Amentü ilkelerine ilişkin, onların tafsilatına ilişkin ilim lazımdır. Amelî mükellefiyetlerimizle ilgili sahada ilim gerekli. Dünyayı Allah’ın rızası doğrultusunda imar ve mamur etmek için, ahirete yönelik işler yapmak için de ilim lazım. Yani ilimsiz iman olmaz, İslâm olmaz.

Mostar: İslâm’ın ideolojiye bakış açısı nedir?
Ebubekir Sifil: İslâm önüne ya da arkasına bir ek alma ihtiyacından müberra bir dindir. Müslüman kapitalist, feminist, sosyalist olmaz. İslâm, hayatın herhangi bir alanını boş bırakmamıştır ki o alanı bir ideolojiyle dolduralım. Bunu, müslümanın mükellefiyetleri açısından baktığımızda üç kategoride değerlendirebiliriz: Hukukullah, hukukulibad, hukukunnefs. Bu üç kategori aynı zamanda insanın hayatı nasıl yaşayacağını da gösteriyor. İslâm’ın getirdiklerini, öngördüklerini bırakıp her hangi bir ideolojiyi onun yerine ikame etmeye çalıştığımızda bu -Allah korusun- tevhidin beşli kategorisinden birisinin duvarına çarpar ve işin itikadını tehlikeye sokar. Günümüz dünyasında fikir ve düşünce adına sürekli olarak insanları yönlendiriyoruz. Aslında gençlerimize, İslâm’ın doldurması gereken bir alanı insan düşüncesinin mahsulü şeylerle doldurmalarını telkin ediyoruz. Farkında değiliz! Bu demek değildir ki İslâm nokta-i nazarından bir toplum, bir siyaset biliminden bahsedilemez. Elbette bahsedilir. Ancak temelini İslâm kavramlarının oluşturacağı bir iştigal sahaları olmak koşuluyla. İbn Haldun sosyolojinin babası kabul ediliyor. İbn Haldun Mukaddime’sinde söylediklerini modern anlamda sosyoloji ilminden, kavramlarından haberdar olduğu bir hâlde mi söyledi? Hayır! Bir müslümanın bakış açısıyla, topluma, ferde, tarihe baktı; elde ettiği birikimle, müşahedeyle mukaddimeyi yazdı.

Mostar: Bugün modernizm adına gençlerin önüne “modern veya modernist İslâm, antiemperyalist ya da anti-kapitalist İslâm” gibi zihin bulandırıcı şeyler sürülüyor.
Ebubekir Sifil: İslâm Dünyası’nda ve Türkiye’de, gençlere bu anlamda farklı bir istikamet veren kanaat önderleri, fikir adamları, mütefekkirler gibi bir problem var. Bu sorunları çözmeden gençlere bir şeyler söylemenin çok da önemi yok. Modernizmin kuralları, kavramları günümüz dünyasını inşa ediyor ve böyle verileri olan bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla İslâm adına düşünce ve fikir üreten, konuşan, yazan insanların bu dünyayı pratiğiyle, teorisiyle “nasıl bir İslâmî zemin üzerine inşa ederiz?” diye kafa yormaları, fikir üretmeleri lazım ki gençleri de oraya yönlendirelim. Bu konuda Türkiye’de gerçekten bir enikonu kıtlık var. “Kaht-ı rical” derler ya, böyle bir durum var. Gençleri kime yönlendireceğiz noktasında çok büyük boşluklarımız, zaaflarımız var. Öncelikle bunların dolması lazım… İslâm adına konuşan, düşünen, yazan insanların günümüz dünyasından kopuk yaşamamaları lazım. Dünyadan koptuğunuzda ayaklarınız yerden kesilir ve bulutların üzerinde yaşamaya başlarsınız ama dünyaya bir şey söyleme şansınız olmaz. Hayallere, rüyalara hitap edersiniz; sokaklara hitap edemezsiniz. Onun için sokağın, sokaktaki insanların, dışardaki hayatın üzerine kurulduğu temel parametrelerin, kodların üzerine İslâm ne diyor? Bunlara ilişkin önerilerimiz nedir? İslâm’ın bu meseleleri teşhis ediş biçimi nedir? Bunlarla ilgili bir şeyler üreterek genç neslin önüne koymamız lazım ki onlar da bu verilere bakarak dünyasını kursun.

Mostar: Gençlerin önüne konulan “modernist kavramlar, modernist düşünceler” onların zihnini çeliyor. Modernizme karşı geleneksel değerleri öne çıkarmak doğru olur mu sizce?
Ebubekir Sifil: “Modernitenin kavramları, kurumları ve kuramları var” demiştik. Bunlara İslâm ne diyor? Bunlara ilişkin bir müslümanın bakış açısı ne olmalı? Modernite günümüz dünyasında herkeste bir bilinçaltı oluşturmuş durumda. Kendisini müslüman olarak ifade eden, son derece muttaki bir hayat yaşayan insanımızda bile, şu ya da bu ölçüde modernizmin bir bilinçaltı operasyonu söz konusu olabilir. İşte bu söylediğimiz kavram ayrımı, bunun bariz örneklerinden birisidir. Modern olan var, geleneksel olan var. Zihnimizde böyle bir ayrım mevcut! Ancak bu doğru değil; modern olan, geleneksel olan diye bir şey yok. Biz nasıl bakacağız buna; aslî ve fıtrî olan ve bidat, yani zıpçıktı ya da türedi olan var. Zihnimizi şöyle bir yoklayalım; bir şeye çağdaş dediğimizde zihnimizde ne canlanıyor? Çağdaş düşünce akımları, ev tasarımları, fikirler ve şehircilik dediğimizde geçerliliği olan, yürürlükte olan bir şeyden bahsediyorsunuz. Ama “geleneksel âlimler şöyle demiştir, geleneksel kitaplarda şöyle yazar” dediğinizde de sanki, “miadını doldurmuş, arkaik olmuş” bir durumdan bahsediyorsunuz. İnsanda böyle bir çağrışım oluşuyor. İlk anda oluşmasa bile, birkaç kuşak sonra bu algı oluşur ve bunu da engelleyemezsiniz. Kavramlar bilinçaltını, bilinçaltı da fikri ve itikadî inancı oluşturur. Bunu küçümsemeyelim. Modern hayatın çağdaş, modern dediği şeye, müslüman Arap mütefekkirler “el-hadase” demişler. Modernite, modern kavramının Arapçadaki karşılığı budur. Modernistler, “el hadasiyyun”dur. “El-Hadase” nedir? Morfolojik olarak baktığınızda “muhdes, hadis olan, sonradan ortaya konan”dır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) de buyurmuş, “Kim bizim bu işimizde, emrimizde, dinimizde onda olmayan bir şey ihdas ederse bu merduttur.” Dolayısıyla moderniteyi “el-hadase” kavramıyla karşıladığınızda ne demiş oluyorsunuz; bu türedi bir şeydir, bidattır. Gelenek kavramına da “el-asale” demişler. Asalet hem asil olan, hem de aslî olan demektir. Neticede bizim geleneksel dediğimize bir Arap “el-asale” dediğinde asıl olanı, aslî olanı kastetmiş oluyor. Yani modernistlerin kavramlarına pirim vermeden, paçayı kaptırmadan düşünmek lazım. Gerekirse alternatif kavramlar üretip onları kullanıma sokmak gerek. Bu da düşünce işidir, imal işidir. Bu nedenle gençlerden önce İslâmî konularda okuyup yazanların bu boşluğu doldurmaları lazım. Gençlere bu noktada söyleyebileceğim şudur; bir takım yaklaşım ve fikirleri, günümüzde mevcut zihin kodlarımıza çok uygun bir şekilde, onlarla çok örtüşen, cazip bir formda bize sunan insanlar, fikriyatlar ve yapılar olabilir. Bu cazibeye aldanmayalım; onu mutlaka İslâmî ilimlere ve o ilimlerin oluşturduğu zihin yapısına vuruşturalım. Sağlamasını yapalım, yani buradan bir onay alacak mı, almayacak mı? Bu çok önemli bir şey... Günümüzde Kur’an adına konuşan pek çok insanın bidat, sapkınlık üretmesi ve bunun toplumda karşılık bulması, ilgi uyandırması nedendir? Bu zihin kodları meselesindendir. Yani birileri “geleneksel İslâm” diye bir şeyi insanlara kabul ettirdiği andan itibaren otomatik olarak şöyle bir düşünce oluşuyor, “Bu düşünce gelenekseldir kardeşim. Bunun miadı doldu, bugün yeni şeyler söylemek lazım.” İşte böyle bir zihin yapısı üzerine ne söyleseniz gider, ne konuşsanız oraya oturur. Ama gencin, kendi zihnî bariyerleri olsa, o bariyerler içeriye girecek her türlü fikre karşı kendisini korumaya alsa, onları muhakeme ederek alsa, ya da reddetse, bu kadar yaygınlık kazanmayacak. Gençlere hitap etmek lazım; gençlere hitap eden insanların ne yapması gerektiğini biraz daha öncelikli olarak düşünmek lazım.

Kimdir?
1960’da Kars’ın Sarıkamış ilçesinde dünyaya geldi. 1980 yılında Ankara Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’na girdi. 1984-85 öğretim yılında bu okulun Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 1989 yılından 1993 yılı sonuna kadar Türkiye Diyanet Vakfı’nda yayın editörlüğü yaptı. Yüksek lisansını 1996 yılında, doktorasını ise 2006 yılında bitirdi. 2000 yılından beri Millî Gazete’de günlük yazılar yazan Sifil, Arapça ve İngilizce bilmektedir. Halen editörlüğünü yaptığı 3 aylık ilim, kültür, medeniyet dergisi “Rıhle”de inceleme ve araştırma yazılarına devam etmekte olan yazar, 2003 yılından bu yana ilmî çalışmalarını Daru’l-Hikme (İslâmî İlimler Araştırma ve Danışma Merkezi) bünyesinde sürdürmektedir.

Yayımlanmış Eserleri: Sana Dinden Sorarlar 1, Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar, İstikamet Yazıları 1-2, İdrak ve Tasdik, Sözü Müstakim Kılmak, Hazreti Ömer ve Nebevî Sünnet, İslâm ve Modern Çağ 1-2-3, Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi 1-2, Çağdaş Dünyada İslâmî Duruş, İslâmî Bilincin İhyası.

Kaynak: Mostar Dergisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.