22 Eylül 2014

Durmuş Hocaoğlu: "Îsâ'nın takvimiyle 2023 senesinde bir Türkiye bile mev­cut olmayabilecek."

- 2023, ismini, zannederim, Cumhuriyet'in 100. yıldönümü için ve bir as­rı devirmiş Cumhuriyet ile daha mükemmelleşmiş bir Türkiye hasreti ve tasavvurunun sâiki ile seçmiştiniz. Ama korkarım ki, Îsâ'nın takvimiyle 2023 senesinde bir Türkiye bile mev­cut olmayabilecek.

- Bir mille­tin, bir başka topluluğun meydan oku­masına mâruz kaldığında, varlığını ve hükümranlığını korumak için son rad­dede yapacağı sâdece ve sâdece bir tek şey bulunmaktadır: Herşeyi göze al­mak! Tabiatiyle burada "herşey" ile kastettiğim, hiçbir noksanı olmadan, "kelimenin tam ve mutlak anlamıyla her şey" demektir. Çünkü bu gibi kar­şılaşmalar esas itibariyle bir iradeler savaşıdır; tabiatiyle, herşeyi göze al­manın tek başına muzafferiyetin temi­natı olamayacağı şerhini düşmek gerekir, amma, ilk ve en önemli şart bu­dur ve buna binâen, bahsettiğimiz şer­hi de göz önünde tutarak diyebiliriz ki, herşeyi göze alanlar kazanır, alamayanlar kaybeder.

- "İslâm'ın iktidar, devlet ve vatan talebi ve emri olmadığı gibi, Müslü­man'ın da devlete ve vatana ihtiyacı yoktur. İslâm, bütünüyle şahsî ve fer­dî hayata ve cemaat düzeyine indirge­nebilir; o hâlde, şahsî ve ferdî hayâtında hürriyetini ve inancını yaşaması­na ve bir tür 'komün' veya 'getto' gi­bi telâkkî edilen cemaat tarzı örgüt­lenmelerine müsâmaha gösteren her ülke, hiçbir fark gözetmeksizin onun vatanı, her devlet de hiçbir fark gözet­meksizin onun devleti olabilir" şeklin­de hulâsa edilebilecek olan işbu yeni ve yozlaşmış Müslümanlık, bu saikledir ki, vaktiyle, vakur bir şekilde kar­şısına dikildiği Batı ile "uyum" sağla­mağa çalışmakta ve bu cümleden ol­mak üzere, "Avrupa Birliği İşbirlikçiliği" yapmakta herhangi bir beis gör­mez olmuştur.
- Batı'da ilmin yükseli­şinin sonucu, dişli çarkların dönmeye başlamasıdır, yâni sanâyi' çağı! Bun­dan böyle de dünya, dişli çark döndü­renler ve döndüremeyenler olarak ikiye ayrılmış, dişli çark döndüren­ler, döndüremeyenlerin ça­nına ot tıkamış, medeniyetlerini yıkmış, kültür­lerini tahrip et­miştir. Böylece, ortaya bizim için bir "güç problemi" çıkmış­tır; hâlâ çözülemeyen güç problemi. Biz anlamadık meselenin künhünü ve bundan dolayı da sanayi toplumu ola­madık ve böylelikle, güç problemini çözemediğimiz için de sürekli kaybet­tik; toprak kaybettik, medeniyetimiz tahrip oldu ve en nihayetinde Anado­lu'ya sığındık. Kaybedişimizin, küçül­memizin diğer bir sebebi de tarihin ta­biî akışıdır. Milliyetçilikler uyanmaya başlayınca biz Türkler topraklarımız içinde bulunan ve hiçbir zaman asimile etmeyi düşünmediğimiz -asimile etmeyi düşünseydik edebilir miy­dik bahsi başka bir bahistir - tebaamı­zın milliyetçiliklerinin uyanması veya uyandırılması, Anadolu'ya sığınmamı­zı intâc etmiş oldu.

- Bir ülkedeki belirli bir etnik nüfusun oranı, genel kabule göre, eğer yüzde 35'i geçiyor­sa, o ülke genellikle mozaik ülke ola­rak adlandırılır. Kaldı ki, Türkiye'deki dil ölçümleri, nüfusun yüzde doksanı­nın Türkçe'yi birinci dil olarak kabul ettiğini göstermektedir. Bu tartışma­ya devam etmek buranın konusu de­ğil; o sebeple kısa geçerek asıl söyle­mek istediğime geleyim. Yapmış oldu­ğum araştırmalar, şunu göstermekte­dir diyebilirim: Belirli bir etnik nüfus, şayet, toplam nüfusun yüzde onuna - ki bu yüzde on (%10) değerini "eşik değer" olarak tanımlıyorum - yaklaş­mış ya da geçmişse, bu, ciddî bir et­nik problemin en azından potansiyel olarak mevcudiyetinin göstergesidir; Türkiye'de Kürtlerin, Amerika'da İspaniklerin durumu gibi. İkinci ola­rak, bu nüfus ülkenin tamamına ho­mojene yakın bir şekilde dağılmış ol­mayıp, belirli bir alanda konsantre ol­muş ise risk bir kat daha artmış de­mektir; üçüncü olarak, bu konsantre olmuş bölge ülkenin daha rahat kont­rol edilebilen iç bölgelerinde veya düz ovalık bölgelerde değil de uç bölgele­rinde ve hele bir de dağlık bölgelerindeyse risk daha da büyümüştür; dör­düncü olarak, bu bölge tam da sınır­da ise risk daha da büyümüştür, be­şinci olarak, sınırın öte tarafında aynı etnitiseye dayanan bir devlet ya da bir devlet oluşumu var ise işler iyice çatallaşmıştır; altıncı olarak, bahse konu etnik grup, otantik ise hâkim unsura "işgalci" nazarıyla bakar ki bu da tarihî risk faktörüdür; yedinci olarak - bundan aşağısı Amerika'da olmayan faktörlerdir - bahse mevzû ülke, kü­resel büyük aktörlerin menfaatleri ica­bı tâkatten düşürülmesi, ufalanması gereken bir bölge olarak görülüyorsa risk artık zirveye tırmanıyor demektir; buna ilâveten, sekizinci olarak, o ül­ke, kendisini ufalamayı planlayan güç­lere karşı çıkacak güce sahip değil ve daha da kötüsü, onlarla lâubâlilik de­recesine varan kontrolden çıkmış, tâbi'-metbû münasebeti türünden iç-içe geçmiş, siyasî, iktisadî bağlar ile bağ­lanmış ve binâenaleyh, siyâsî iktidar­lar kadar askerlerin dahi O'ndan icâ­zet almadan kendi ülkelerinde politika geliştirmeleri muhâl mertebesine vâsıl olmuş ise, o ülkenin işi bitmiş demek­tir. Bu risk faktörleri daha da detaylı aslında, ama artık bitireyim: Nihâyet, dokuzuncu olarak, yüzbinlerce polisten, askerden, binlerce tanktan, top­tan, uçaktan oluşan muazzam bir asker-polis gücüne karşılık, çeyrek asırdır devam etnik bir isyân bastırılamıyor ise, o ülkeyi hiç kimse kurtaramaz kolay-kolay; çünkü siyasette kuraldır: Kılıç çeken kılıç ile düşürülemez ise, o kılıcı çekenle ergeç, ama mutlaka ma­saya oturulur. İşte vazıyet kısaca budur ve zanne­derim artık ne demek istediğim vu­zuha kavuşmuş olsa gerektir: Türki­ye, bükemediği bileği öpmeye hazır­lanıyor!

Durmuş Hocaoğlu
Tamamı için: www.durmushocaoglu.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.