10 Kasım 2014

Atatürk ölmedi, Lenin yaşıyor

(1) Hıristiyan takviminin 1934'üncü senesi Atatürk’ün Atatürk olduğu tarihtir. Dolmabahçe’de ölüp, Etnografya Müzesi’inde bekletildikten sonra Parthenon benzeri Anıt Kabir’e gömülen hepsi topu topu dört sene yaşamış olan Atatürk’tür. Oysa “Ebedî Şef” günümüzün modern, laik, sosyal hukuk devletine sahip olmakla övünen Türkiye’sinde hâlâ yaşıyor. Ne var ki, Atatürk lafzı Öz Türkçe beklentilerine cevap vermeksizin, Arapça dil kuralları esas alınarak, yani “ebu”, “eba” benzetmesiyle türetilmiştir.

İkisinin de yaşadığını veya ikisinin de ölmediğini söylemiyorum. Çünkü bilhassa adı anılan zevattan birinin niçin ölmediği (ölmek istediği halde, bir türlü ölemediği) hususuna, diğerinin ise telkin edilmek istenen aksi kanaate rağmen nasıl olup da yaşadığına (hayatiyetine bir nihayet verilemediğine) izahat getirmek istiyorum. Acaba bu yazıya “Atatürk Öldürülemedi, Lenin Yaşatılıyor” şeklinde bir başlık atsaydım yaptığım daha doğru, daha fonksiyonel, daha şık bir iş olmaz mıydı? Hayır olmazdı; bu demektir ki, yukarıya attığım başlık tam yerine oturuyor; her ne kadar diğer seçenek daha düşündürücü bir hava estirdiğini sandırsa da.

Lenin’in ve Atatürk’ün arasındaki hem dünya siyaset şartlarıyla kurdukları ilişkiler bakımından, hem de ölümleri akabinde her ikisine de aynı odaktan müntesipler ayarlanması bakımından görülen veya görülmesi gereken benzerlik ilgi çekici. Lenin Gregoryen takvimin 1924 üncü yılında dünyadaki hayatından çekildi. Gözleri pek iyi görmediği halde nasıl nişan aldığına hayret ettiğimiz Fanya Kaplan’dan aldığı kurşun yarasının da yardımıyla vakıa tekemmül etti. Bu hadiseden ondört sene sonra, 1938’de Atatürk mavi gözleriyle gözlemlediği dünyaya veda etti. Vedaına mekân olan yer borç parayı nimet bilip inşa edilen saraydaki döşeğidir. Lenin tarafından şekillendirilen Sovyetler Birliği ömrünü şu veya bu kılığa gire çıka 1990’a kadar uzattı. Şeklinden Mustafa Kemal’in (1) mesul olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin ömrü de şöylelikli veya böylelikli tecrübeler tahtında 27 Mayıs 1960’a kadar uzadı. (2)

Yani Atatürk’ü şu veya bu maksada istinaden öldürme teşebbüsü akim kalmış değildir. Hiç kimse hayatının kısacık dahi olsa bir kısmını aklı “ne yapsam da Atatürk’ü öldürsem” fikrine takılmış halde geçirmedi. İzmir suikasti olarak anılan şey arkaik çağlardan beri karşımıza hep çıkan meşhur bir karanlıktır: Bu karanlığı Darkness at Noon diye tesmiye eden Arthur Koestler’dir. İzmir suikastinde hedef Mustafa Kemal’in zatı değildir. Daha sonra Kemalizm diye adlandırılacak şey, yani manifaktür milliyetçilik, yani cumhuriyetin ilânıyla doğan ve doğacak olan, Dünya Sistemi’nin bahşettiği fırsatlardan bilâ ücret, hiçbir bedel ödemeksizin istifade eden, istifade ettiği şeyin hatırına Türkiye’nin varlık sebebinin baltalanmasına rıza gösteren herkestir.

Yaptığı hiçbir işin hakkını vermeyen, adamlıktan nasipsiz sallabaşların adamdan sayılmasına imkân tanıdığı için Atatürk ölmedi, ölemedi. Atatürk’e can pompalayabilme gayesiyle “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” diyenler de ülkemiz ahalisi içinden çıktı. Simasına resmiyetin ve kanunların mutlak desteği sebebiyle rozetlerden, pullardan, paralardan aşina olduğumuz Atatürk 1938’den bu güne neden ölmedi? Çünkü Atatürk’ün canlı kalıp bir sandık veya kutunun kapağında oturması gerekiyor. Atatürk ölürse sandığa tıkılmış ne varsa taşar tehlikesini hissedenler var. Atatürk canlı kaldığı sürece kimsenin gücü bazı gizli kapakları kaldırıp millete ayna dağıtmağa yetmez. O mahut kapaklar Türkiye içinde ve dışında sayısı belki milyonlara varan insanın servetine, itibarına, iktidarına muhafızlık ediyor. Onlar servetlerine, itibarlarına, iktidarlarına sahip çıktığı müddetçe Atatürk ölemez.

(2) Türkiye Cumhuriyeti’in başındaki reisicumhurun, yani Devlet başkanının, Türkiye Cumhuriyeti’in meşru hükümetinin, o hükümeti mümkün kılacak sayıdaki mebusun, son iki Genel Kurmay başkanının birden tevkifiyle 27 Mayıs 1960 sabahı başlatılan, NATO ve CENTO sadakatiyle kendini tezkiye eden İkinci Cumhuriyet, Lozan Anlaşması hükümlerinin yürürlükten kalkıp Sevr Anlaşması ve giderek Mütareke şartlarının yeniden ele alınabileceği durumun tezahürüydü.

Lenin hususen yaşatılmak istenmiyor da olsa hayatiyetini devam ettiriyor. Çünkü dünyada yaşayan her kişi hayatının mali sermayeye mahsus ölçülerle şekillendirildiğini ondan öğrendi. Kapitalizmin mamul madde ihracatı ile değil, sermaye ihracını kolaylaştıracak yeni yollar icat etme usulleri buldukça ancak ayakta durabileceği gerçeğini ilk fark eden olmasa bile, gerçeğin bu yönünü müessir bir şekilde propaganda etmiş olan Lenin’dir. Lenin yaşıyor, çünkü işlerin en iyi ‘nakit’ sebebiyle yürütülmesi âlemşumül muta şekline sokuldu. Rusların millet olarak bunu benimsemekten geri duramayışları herhangi bir şey kabul edilecekse, bu özü itibariyle İbranî-Hıristiyan şey Çariçe II. Katerina kadar Lenin’in de eseridir. Lenin’e sırt çevirmiş ve Suriye’deki siyasi rejimin medet umduğu Ruslardan bugün hâlâ bir millet olarak söz etmek ne kadar mantık dahilindedir? Bu sorunun cevabı Ruslara kalmış. Rus milletini “Rusya Ana” evlerine aydınlanma hareketinden ariyeten nakledilen yatakta doğurdu. “Rusya Ana”nın rahmine Rus milletini ilkah eden “Çar Baba” idi. Ruslar (Hitler ve Stalin dahil) başlarına musallat olan bütün belâları mucidi Çarlar olan sancakların gölgesinde, Çarlık çanlarının yankısıyla defetti.

Müttefiklerin ısrarına ve baskılarına rağmen biz Türkler niçin Alman Harbi’ne girmedik? Millî Şef İsmet İnönü dahi olduğu için mi? Eğer devlet savaşa girme teklifini kabul edecek olsaydı; 1940’lı yılların Türk milletini cepheye sürmek için Sancak-ı Şerif’i mahzenden çıkarmak zorunda kalacaklardı. Vatan müdafaası bahis konusu olduğunda, kendine mahsus şartlarda yürürlükte kalabilen Atatürk milliyetçiliği hiç işe yaramaz değildi; ama asla kifayet etmezdi. “Hurra!” diye bağıran Türk askeri değildi. Netice-i kelâm, Atatürk’ün ölümüne sebep olmayı göze alamayanlar Türkleri Alman Harbi’ne sokmadı. “Yurtta sulh, cihanda sulh” demeyen ve bunu demediği için finans kapitalin hakimiyet şartlarına hizmet etmeyen bir Atatürk müttefiklerin işine gelmezdi. Globalizm hükmünü Atatürk’e itiraz etmediği kadar yürütebilir. Lenin globalizmin pürüz gideren şekline ait ihtira beratını hâlâ elinde tuttuğu için Gorbaçev, Sovyetler Birliği’ni haritadan silme faaliyeti istikametinde ilk adımını atarken Lenin’in izinden giden bir şakird olduğunu söylemekten hiç çekinmemişti. İşini Türkiye Cumhuriyeti’nin haritadan silme tezgahında çalışarak yapanlar da Atatürk’ün faaliyetlerine bir engel teşkil etmediğini söylemektedir.

İsmet Özel, Desem Öldürürler Demesem Öldüm
(TİYO, İstanbul, 2012)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.