01 Aralık 2014

Kimiz biz Türkler?


Hiç kimse Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet teşkilâtına mensup biri sıfatı taşıyarak yaptığı Gürcistan seyahati sırasında, hemhududumuz bu ülkenin, bayrağında beş haç bulunan bu Gürcistan beldesinin bir devlet adamına veya birçok devlet adamına “Ben de Gürcüyüm” demesi üzerinden uzunca bir müddet geçtikten sonra Türk milliyetçiliğini ayakları altına aldığını haykıran Recep Tayyip Erdoğan’ın divan-ı harbe sevkine dair bir kelâm etmedi, etmiyor. Tıpkı Hıristiyanların XX. asrının başlarında, yedi düvele meydan okuyarak ulaştığımız Türkiye Cumhuriyeti hudutlarını tahfif edip çiğnenmesine bile gerek kalmayacak “sıfır hudut” alçaklığı derekesine düşürme hevesini izhar edenlerin divan-ı harbe sevkine dair hiçbir kelâma müracaat edilmemiş olduğu gibi.

Kime neler oluyor? Kimler kendini ne sanıyor? Bizler, Türkiye’nin futbol sahalarından başka sahalarını da tıklım tıklım dolduran, horoz kuyruğu gibi rengârenk kimseler olarak henüz hayattayız; ama hayatımızın ne hayatı olduğunu bilmiyoruz. Şuurundan zilzurna mahrum bırakıldığımız bir hayatımız var ve bu hayatın bütün cephelerinde savaş var. Savaşın yabancısı değiliz. Ülkemizde tıpkı üzerinden doksan beş sene geçmiş zamanda olduğu gibi, İstiklâl Harbi arefesinde olduğu gibi, Türkleri yerküre sathından silmek ve tarihten Türk milliyetçiliğini kovmak gayretinde olanların komutasında kıyasıya bir harp cereyan ediyor. Bunun bir gereği olarak belki, bir divan-ı harp teşkil etme hakkımız yok. Millet olarak Türklerin veya Türk devleti anlayışını başının üstünde tutan herhangi birinin adalet talep edeceği bir divan-ı harp olsa idi Türk aleyhtarı planı işletme için fırsat kimsenin eline geçmeyecekti.

Kimiz biz Türkler? Irkçı olduğumuzu söylüyorlar. Bunu söyleyenler Türk ırkının özelliklerini zikretme kaabiliyeti de gösterebiliyorlar mı? Türklük dediğimizde kavmiyetçilik yaptığımızı söyleyenler de var. Eğer biz kavmiyetçilik derdine düşmüş isek, onlar da gösterebilirlerse, göstermek işlerine gelirse derdine düştüğümüz kavmin hangi sahada vücut bulduğunu, kavmimizin güç aldığı eşhası göstersinler. Yapmadılar bunu, yapamıyorlar. Hepsinin Türk düşmanı hesapları şimdiden boşa çıkmıştır. Anladık, anlatacağız. Biz Türkler Türklüğün tarihî bir rol olduğunu anlamış olanlardan başkaları değiliz. Bize iş işten geçmeden bu anlayışı nasip eden Allah’a hamd ediyoruz. Rabbimize hamdimiz her geçen gün artıyor. Bizi Türklük anlayışının üstünlüğüyle yalıncak bırakmayıp tarihî rolümüzü ağyare kaptırmama titizliği bahşeden Hakk’a tapıyoruz. Ağyar bizi nasıl gördü? Kendi saltanatları için bizleri ölüme sürükleyenlerin, devleti soymalarına imkân sağlayalım diye bizi geceli gündüzlü terletenlerin bildiği Türk kimdir? Türklerin her fırsatta hakkını yiyenlerin gözünde Türkler tahsilsiz, bir zanaat bilmeyen, ömürlerini ya cepheden cepheye kâfir kırmak üzere tüketen veya mülkiyetinin Allah’a ait olduğuna iman ettiği toprağı ekip biçerken, atlarının, develerinin, eşeklerinin, sığırların, davarların hem başında, hem peşindekoşarken hayale dalmaktan imtina edip onları Allah’ın erdirdiği şuurun kıymetini bildikleri için şiir söyleyen dobra kişilerdi. Türkler yeryüzünde bir millet olarak bulunuş sebeplerinin Allah’a kulluk etmek oluşundan dolayı memnuniyet hissini içlerine sindirmiş yegâne milletti. Müslümanlıklarından başka millî vasıf bilmeyenler Türklerdi. Gerçekten Müslümanlıklarından başka övünecek hiçbir şeyleri yoktu. Herşeyin din gününde açık edileceği itikadıyla yaşadı Türkler. Müslümanlık Türklüğün sığdığı ve sığındığı yegâne melce idi. İstiklâl Marşı Ankara’da yazıldı; ama ilk defa Kastamonu’da Nasrullah Camii’nde okundu. Türkler Müslümanlıklarından başka bir şeyle övünmeği reddettiler. Müslümanlıklarından başka bir şeyle övünenleri de Türklükten çıkardılar.

Allah 400 sene Osmanlı Devleti’nin kendilerinden haraç alamadığı, kılıç ehli ve Tanzimat Fermanı yüzünden bütün hakları ellerinden alınmış bu Türklerin emri altında kalmaktan başka yollar tutturmak suretiyle bu Türklere kötülük etmiş olanlara bir tuzak kurdu. Ne oldu? Birinci Cihan Harbi bitip de Kâbemiz elimizden alındıktan sonra, bütün Osmanlı tebaası Türk bayrağı dışında bir bayrak altında emniyet aradıkları zamanda, yani Cihan Harbi’nde imparatorluklara galebe çalmış düvelin, yine yani İngiliz, Fransız, Yunan ve Amerikan devletlerinin bayrakları altına girmek için telâşa kapıldığı sırada, 8 Ocak 1918 günü ABD kongresinde Başkan Woodrow Wilson, içinde daha sonra 14 Hedef adıyla anılacak prensiplerin de yer aldığı bir konuşma yaptı. Bu hedeflerin 12 ncisi original haliyle şöyleydi: “The Turkish portions of the present Ottoman Empire should be assured a secure sovereignty, but the other nationalities which are now under Turkish rule should be assured an undoubted security of life and an absolutely unmolested opportunity of autonomous development, and the Dardanelles should be permanently opened as a free passage to the ships and commerce of all nations under international guarantees.” Ben size yukarıdaki bu metnin tarihî siyak ve sibak içinde bir tercümesini takdim edeyim: Halihazırdaki Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk kısmının tehdide maruz bırakılmayan cinsten bir hâkimiyeti teminat altına alınmalıdır, fakat şu anda Türk idaresi altında bulunan diğer milliyetlerin hayat haklarını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde koruyor olmaları ve muhtariyete taalluk eden gelişme fırsatları tecavüzden mutlak mânâda masun kılınmalı, ve Boğazlar beynelmilel teminatlar altında gemilere ve bütün milletlerin ticaretine bedel ödenmeksizin istimal edilen bir geçit olarak mütemadiyen açık tutulmalıdır.

Wilson’un 12. prensibinden ne anlaşılıyordu? İki şey: 1) Türkler kendi milletleri dışında hiçbir millet/milliyet üzerinde hakimiyet tesis edemeyeceklerdi; 2) Türk hakimiyeti Boğazlar üzerinde tanınmayacaktı. Eee...?

İsmet Özel, 02 Mart 2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.