31 Mart 2014

Bâdeye baş üzre yir idüp ayağa salmazuz

Hat: Halil İbrahim Umuç
Bâdeye baş üzre yir idüp ayağa salmazuz
Hürmetin câm-ı meyüñ ol deñlü idrâk eylerüz

Avnî (Fatih Sultan Mehmet)
Fatih Divanı, 27,2

28 Mart 2014

Kaza

H. 1430 (2010) tarihli hat: Abdullah Aydemir
Allah, işinde galiptir...
- Yusuf Sûresi, 21. ayet

Biz Türkler “kaza”ya uğrarız. Yani otomobil kazası geçiririz ya da bir yerden düştüğümüzde, “Başımıza bir kaza geldi.” deriz, değil mi? Kaza Arapça bir kelime ve kaderle birlikte kullanılıyor çoğu zaman. Allah bize kazaya uğramamızın kader olduğunu öğretmiştir. Biz Türkler “kaza oldu” deriz. Yani Almanlar bunun için “unfall” derler, istenmeyen vaka anlamında. İngilizler buna “accident” der. Yani aslî olmayan bir şey oldu, arızî bir şey oldu, arıza oldu der ama biz, “kaza oldu” deriz. Bu sadece burada olup biten bir şey değil; bizim Türkçe konuştuğumuz her şey itikadımızla alâkalıdır.
- İsmet Özel

27 Mart 2014

Kırılınca Klarnet çıktı


Gizlenen Tarihimiz blogunun kurucusu ve editörü Yağız Gönüler'in ilk şiir kitabı İzdiham Yayınları'ndan çıktı. 1986 İstanbul doğumlu olan şairin şiirleri Dergâh, İtibar, Aşkar, Edebiyat Ortamı gibi dergilerde yayımlandı. Yağız Gönüler; Türk şiiri, Türk tarihi ve Türk müziğiyle ilgileniyor.

Kitaba ulaşmak için:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=689414

26 Mart 2014

Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül



Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
Etsem de abesdir sitem-i hâre tahammül
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!

Ellerle o zevk etdi ben âteşlere yandım
Çektim o kadar cevr ü cefâsın ki usandım
Derlerdi kabûl etmez idim, şimdi inandım
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!

Gördüm açılırken bu seher goncayı hâre
Sordum n'ola bu cevr ü cefâ bülbül-i zâre
Bir âh çekip hasret ile dedi ne çâre
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!

Senden güzelim çare bana kat'-ı emeldir
Etsen dahi ülfet diyemem ellerle haleldir
Ağyâr ile gezsen de gücenmem ki meseldir
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!

Bîgâne-edadır bilir ol âfeti herkes
Ümmîd-i visâl eyleme andan emelin kes
Beyhûde yere âh u figân eyleme nevres
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül...

Güfte: Nevres-i Kadîm (18. yy)
Beste: Tanburi Ali Efendi
Makam: Hüseynî

Konferans: Kırım


Detaylı bilgi
http://turan.org.tr/kirim-hanligi-tarihi-kirimdaki-son-gelismeler/

25 Mart 2014

"Millet sizi haramzadelerden hesap sorun diye gönderdi. Şimdi sizin altınızdan pis kokular geliyor!"



Lozan'da İngiliz'i Fransız'ı bile Türkiye Cumhuriyetini kuran halkın adının Türk milleti olduğunu kabul etti, içine sindirdi de, sayın Erdoğan sen niye içine sindiremiyorsun?
- Muhsin Yazıcıoğlu

Muhsin Yazıcıoğlu zaten gittikçe tesirini artıracağı için, Türkiye'de Muhsin Yazıcıoğlu'ndan başka Türkiye'nin başına geçecek "adam" kalmadığı için öldürüldü. Vakitlice onun cismini ortadan kaldırdılar.
- İsmet Özel

24 Mart 2014

Toprağa göm(dür)ülen kitaplarımız


Cumhuriyetin ilk yıllarında hakaret edecekler, yakıp satacaklar diye kitapları tarihi camiinin bahçesine gömdürmüş dedelerimiz... 1967’de öğretmen olunca, köye gittim. O zaman işte bu kitapları toprak altından çıkardım. Çoğu el yazması Arapça... Aralarında bin yıllık el yazması dünyada tek olan Buhari nüshası da var.

Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşadıkları sıkıntıları anlatan Prof. Dr. Cevat Akşit, İslam’ın temel kaynaklarından Hadislerin yer aldığı Buhari’nin el yazması eserinin de toprağa gömülerek korunduğunu söyledi. İşte Akşit’in anlattıkları: Medreseler kapanınca biliyorsunuz, dedelerimiz hakaret edecekler, yakıp satacaklar diye kitapları tarihi camiinin bahçesine gömdürmüşler.. Denizli Yatağan’da medrese varmış, dedem kitaplar çiğneneceğine, yırtılacağına toprağı kazdırmış gömdürmüş.. Ben de 1967’de öğretmen olunca, köye gittim. 5 ay kaldım. O zaman işte bu kitapları toprak altından çıkardım. Topraklar arasında bunları buldum. Kalan kısmına ulaşabildim. Çoğu el yazması Arapça.. Çini mürekkebiyle yazılmış.. Bunlar arasında yazma eserlerden bin yıllık olan var. Mesela el yazması dünyada tek olan Buhari nüshası var. Hem de bizzat yazan hoca da var, ‘falan tarihte şurda yazdı’ diye bilgi de var.. Burdan (İstanbul’dan) uzmanlar gitti incelediler.. Bakımını yaptılar..

- Kimden duydunuz kitapların gömülü olduğunu?
Toprak altında olduğunu amcalarımdan duydum. Babam Ömer Nasuh Bilmen’e 11 yıl oda arkadaşlığı yapmıştı. Dedelerimiz Akseki’ye bağlı Alanya’dan Yatağan’a gelmişler.. 400 sene dedelerimizin kurduğu medrese hizmet vermiş..

- Atatürk deyince meşrulaştı
1965-67 arasında topçu okulunda yedek subay olarak askerliğimi hatırlıyorum, üç taburda gusül abdestini bilen 8 kişi ancak çıkmıştı. Cemal Tural Genelkurmay başkanı, o zaman askerde herkes 3 saat kumar oynuyor boş vakitlerde.. Ben de bir köşede Elmalı hocanın tefsirini okuyorum. Bir tane binbaşı geldi, ‘Bu nedir?’ diye kızdı, ben, “Atatürk’ün emriyle yazılan tefsir’ deyince ‘öyle mi’, dedi, benim tefsir meşrulaştı. O zaman her gün istediğin kadar okuyabilirsin dedi.

- Günümüzde onlarca şeyh var..?
İsmet Paşa döneminde genelge var.. Allah, Muhammed, İslam ve cihat kullanmayacaksınız denmiş.. Öyle olunca da devir geçmiş cahiller söz sahibi olmuş..

Muharrem Coşkun'un Prof. Dr. Cevat Akşit röportajı
(Star Gazetesi)

Gavurun nasıl bir halt olduğunu unutma


“Türklerin kendi kendilerinden kurtarılmaları sorunu en az Hristiyanların Türklerden kurtarılmaları sorunu kadar önemli bir sorundur. Türklerin ruhuna yerleşmiş bulunan nefret ve ihtiras zehrini ve kıyıcı yönetim geleneklerini barış antlaşması ya da savaşlarla yok etmeye imkan yoktur. Bu sonuca erişmek için Türk halkını meydana getiren insanların karakterlerini değiştirmek gerekmektedir. Türkiye’de hastane ve okullar açarak faaliyet gösteren Amerikalıların yapmaya çalıştıkları da zaten budur. Amacımız bu insanlara doğru düşünme yollarını göstererek erdemli bir toplum haline gelmelerini sağlamaktır.

Harput Amerikan Koleji eski müdürü ve misyonerlik teşkilatı sekreteri Ernest W. Riggs’in, Asia dergisindeki yazısından.

Neyi kaybettiğini hatırla - 2





Ayrıca bkzNeyi kaybettiğini hatırla - 1

1826'da oluşturulan Müslüman mezarlığı ortaya çıktı


Eskiköy mevkisinde asırlar önce ilçeye yerleşen Müslümanların defnedildiği tarihi mezarlık, 2 aylık çalışmayla yer üstüne çıkarıldı. Kaynaşlı Belediye Başkanı İsmail Korkmaz, yaptığı açıklamada, alanda yaklaşık 100 mezar bulunduğu söyledi.

"İlçemizin yaşlılarından burada mezarlık olduğunu duyduk ve çalışmalarımıza başladık" diyen Korkmaz, "Önce mezar tespitlerini yaptık ve ardından çevre düzenlemesi gerçekleştirdik. Yapılan çalışma neticesinde mezarların bulunduğu bölgelere tarihsel kültürü yansıtan mezar taşları koyduk. Ölülerimize sahip çıkmak adına yaptığımız bu çalışma neticesinde alan tekrar mezarlık olarak gün yüzüne çıkmış oldu" şeklinde konuştu.

Kaynak: Yenişafak

21 Mart 2014

Theorie, Praxis, Sen, Ben, Bizim Oğlan

Her teorinin bir otobiyografi sayılması gerektiği iddiasına haklılık verecek olursak ilk mektebe 1950’de başladım diyeceğim; ama “başlamışım” demeliyim, zira çok sonraları baştan geçen bir hadisenin tarihlenerek hatırlanışından haberim oldu. Ben mektep talebesi olduktan dokuz ay sonra Türkiye’de 27 yıl devam eden tek parti hükümeti sona erdi. Okumayı söktükten sonra da karşıma çıkan metinler (text) doğrudan Amerikan propagandası ihtiva etmiyor idiyse, bu geri kalanların hepsi, solculuk taslayanları bile, Amerikalıların gözüne şu veya bu vesileyle hoş görünmek isteyenlerin yazdıkları şeylerdi. Bu sebepten Amerikanlık benim çocukluğumun geçtiği global kapitalizmin altın yıllarında burnundan kıl aldırmamak demekti. Amerikalılar SSCB’nin Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nda VETO hakkı olmasının karşısına ATOM BOMBASI koymaktan fütur etmiyorlardı. Dünyaya doğru çocuk yaşımda yürümeğe zorlandım. Kursağıma her şeyden önce ATOM ve VETO arasındaki zıtlığın verdiği tedirginlik bırakılmış oluşundan dolayı olsa gerek, erken bir vakitte dünya milletleri üzerindeki tahripkâr tesiri her gün biraz daha artan zihin kontrolünün farkına vardım ve bu beni akranlarımın ilerisinde bir yere, neresi olduğunu bilmediğim bir yere taşıdı.

Bir yerlere böylece palas pandıras gidiş cezbetti beni. Kendime göre kendi güzide yerim gözüme öyle güzel görünmüştü ki, daha sonraları aklımın ucuna ne bir başkasının yerine özenmek, ne de birilerinin öncüsü olmak gelmiştir. Hakka,haklıya sahip çıkıldığı takdirde her şeyin hayra tebdil olacağına dair ümidimi tükenmez bir hazine saydım. Bunun yanına yalanın, dolanın mazeretini koyanları daima küçük görerek yaşadım. Çocukluktan çıkar çıkmaz, ilk gençlik yıllarımda “co-existence in peace” siyaseti ümide büyük bir kenar boşluğu bıraktığı için gözüme şirin gözüktü. Aynı zamanda Marx’la Freud’un aynı kaba sığdırılabileceği kanaatinden de bir şeyler bekliyordum. Böylesi gayretlerimdi bana üzerinde yaşadığım toprakların ve birlikte yaşadığım insanların yüksek şecaatine açılan bir mana kazandıran. Kâfirler bu mana ile alay ediyordu. Onlar din gününde her şeyin âyan olacağına, yani hakka sahip çıkıldığı takdirde her şeyin hayra tebdil olacağına inananları enayi yerine koyuyor, “ümit fakirin ekmeği, ye Mehmet ye” diyorlardı. Ben ise ülkem olmazsa olmayacağım fikriyle, onmazsa onmayacağım fikriyle hareket ettim. Şiirimde geçen her birinci tekil şahsın Türkiye olduğunu ifade etmekten memnuniyet duydum.

Buluğ çağımda her şeyi gördüm ve o zamandan beri şuurum mahiyetimdeki farkın farkına varışıma yetmektedir; ama ben bir peygamber değilim. Bu cümlenin sonunu okur okumaz aklınızdan “Tabiî ki, değilsin; biz onu zaten biliyoruz” hükmünün beyanına mümasil bir cümle geçirdi iseniz acınacak bir hale düştünüz demektir. Ne biliyor, neyi, ne miktarda biliyorsunuz? Sizi bir şeyleri biliyormuş gibi düşündüren gururunuzdan başka bir şey değil. Ahmaklıktan, cahil cesaretinden gelen gurur sizi dünyanın süsüne hayran olma belâsına uğrattığı için bilgiçliğe mahsus hatalar içinde çırpınıp debelenmektesiniz.Biz senin peygamber olmadığını zaten biliyoruz” diyenin benim veya bir diğerinin peygamber olup olmadığı hakkında hiçbir fikri olmadığından eminim. Onlar sadece gözleri önüne ne konulduysa onun görünen olduğu iddiasında bulunurlar. Bulunmakla kalmaz, görünebilir nesnelerin gözleri önüne konulanlardan ibaret olduğunu sanırlar. Ayrıca ve bilhassa görülmesi gereken hakkında takınılan umursamaz tavırla yaşamayı marifet sayarlar. Halen hayretten hayrete düşmüyorlar mı öldüğünde Rasulu Ekrem’in zırhlarından birinin bir Yahudi’ye rehin bırakıldığını öğrendikleri zaman. Budur istiğnaya açılan yol.

Eğer siz de alışkınlığı ve alışkanlığı marifet saymasaydınız ben peygamber değilim dediğimde dile getirilen şeyin hangi gayeye matuf olduğu merakıyla hareket ederdiniz. Zira ben şu Türk ilinde hem peygamber olduğumu kabul ettirebilir ve hem de giderek badehu bir ilâhlık mertebesine, bilahare devamında da Allah katına ulaşarak çoğunun kazanılmağa değer gördüğü sözüm ona başarıya tereyağından kıl çeker gibi erebilirdim. Ne zaman mı olurdu bu? Bu dediğimin altından 70’li yılların ilk yarısında, Allah’ın bana ihtida nasip ettiği günlerin süratle akıp gittiği müddet zarfında kalkabileceğimi biliyordum. Başıma ne geldiğini, başımda neler dolaştığını biliyordum. Eğer nasibi mehidayet değil de başka bir şey düşmüş olaydı yerimin cehennemin esfelinde hazır tutulduğundan şuurla haberdardım. Cumhuriyet Türkiyesi ormanında “ben Müslümanım” diye kuzu postuna bürünerek aç kurtlar gibi dolaşan insanları daha yakından tanıdıktan sonra peygamber olabileceğim bir vasatı bolca teneffüs ederek yaşadım. Yaftalara, tabelâlara bakarak yıllarca yürüdüm ve takip ettiğim güzergâhın dikenlerini umursamadım. Teneffüs ettiğim vasatı hazırlayan şartların can düşmanı olmasaydım elimden neler geleceği gün gibi aşikârdı. Kompozisyonu İslâm düşmanı bir metafiziğin elementlerinden mürekkep bir atmosferde derince nefes almaktan fütur etmedim; hatta size Allah olmayışımla tahkiyesi halel görmüş bir veya birçok hikâye bile anlatabilirim.

Anlatmayacağım fakat.

Peygamber değilim. Kimseye ağabeylik, üstatlık, reislik taslamak niyeti beslemedim. Hiçbir tekkenin postunda gözüm olmadı; ama bunların hepsine şıpın işi ulaşmamın imkânları elimin altında daima durdu. Müslüman oluşum aralarına katılmağa müstahak, giderek emirlerine girmeğe değer bir meşaih, bir ulema bir fukahâ zümresiyle irtibatı bana sağlamadı. Bence buraya kadar zikrettiklerimin hepsinden uzak kalışımdan daha önemlisi şuydu: Show-business içine kısmen dahi duhule yeltenmedim. Halbuki 27 Mayıs 1960 sonrası Türk siyasetinin tepeden tırnağa show-business olduğunu hiç kimse hatırdan çıkarmamalıdır. Bu oluşumun dikkat çekici örneklerinden birisi şöyle: TSK 1964 senesinde Kıbrıs adasına müdahale etmek için harekete geçmek istedi. ABD bir mektupla Türkiye’nin böyle bir müdahalesine müsaadesi olmadığını tahkir edici bir şekilde bildirdi. Türkiye’nin azarlanması karşısında tepki büyük oldu. Türk millî varlığının aksülameline tercüman olmak üzere zamanın başbakanı İsmet İnönü tarihî bakımdan çok manalı, çok büyük bir söz söyledi: “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye o yeni dünyada yerini alır. Bu büyük söz ne işe, kimin işine yaradı? Alman Harbi sonrasının Türkiye’sine yeni bir istikametin tayinine vesile oldu mu? Hayır; ama bu söz 12 Eylül 1980’e kadar Türkiye’deki çok kârlı show-business sahnelerinde kullanılmak üzere çok ucuz dekorların ve kostümlerin tedarikine yaradı. Bu söz zihinlere her türlü ideologi pisliğinin bulaşmasının katalizörü oldu. Oysa ben, daha sonra, 12 Eylül 1980’den sonra, İsmet İnönü’nün o dillerde dolaşan kelimeleri sarf eder etmez Washington’la temas kurduğunu öğrendim. İsmet İnönü söylediklerinin tamamen boş bir retorik olarak ele alınması gerektiğini, asla bir mana taşımadığını vurguluyordu. Bunların ABD yetkililerine ulaştırılmasını istediğini bir büyük elçinin hatıralarından öğrendim. Benim bir diş doktorunun bekleme odasında okuduğum gazeteden öğrendiğimi başkaları da öğrenmemiş miydi? Başka ruhlar da Türkiye hakkında gösterilenin olandan çok farklı karakter taşıdığını öğrendiyse, bu kirli dönme dolabın zevkinden mahrum kalma korkusu bunca kalbi niçin kaplıyor?

İsmet Özel, 22 Mart 2014
Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

"Yazıcıoğlu ölmeden önce enkaza ulaşan ekibin çektiği görüntüyü izledim."

20 Mart 2014

Çanakkale’de Fransız denizaltısı nasıl avlandı?


Tarihçi Yazar Soner Demirsoy, Çanakkale’de Fransız denizaltısını top mermisiyle avlayan, düşmanın gizli harekât koordinatlarını âni baskınla ele geçiren Müstecip Onbaşı’nın kahramanlık hikâyesini ve ardından gelişen ilginç olayları anlattı.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi mart sayısında “Müstecip Onbaşı Bir Mermiyle İki Denizaltı Avladı” başlığıyla önemli bir makale yayınlandı. Tarihçi Yazar Soner Demirsoy’un kaleme aldığı yazıda, İtilaf Devletleri’ne ait denizaltıların Çanakkale Boğazı’ndaki gizli faaliyetlerine, Osmanlı’nın bunlara karşı aldığı önlemlere ve yaşanan ilginç hadiselere yer veriliyor.

Denizaltıların Görevi Boğazı Ablukaya Almaktı
Tarihçi Yazar Soner Demirsoy, İtilaf Devletleri’nin harekâttan evvel denizaltılara Çanakkale Boğazı’nın denizden ablukası görevini verdiklerini kaydederek, “Esas görevleri de Yavuz ve Midilli zırhlılarının Çanakkale Boğazı’ndan çıkması halinde bu iki gemiye taarruz etmekti. Boğaz’ın geçilmesi için yapılan ilk denemede mayın hatları geçilip Mesudiye zırhlısının batırılması düşmanı umutlandırdı.” diye yazdı.

Denizaltılara Karşı Önlem
Mesudiye’nin batırılmasından sonra gemide görev yapan personelden 120 kişiyle Boğaz’ın her iki kıyısında gözetleme postaları, torpidobot, gambot, mayın gemileri ve topla donatılmış bir karakol hizmeti kurulduğunu anlatan Soner Demirsoy, makalesinde şunları yazdı: Mudanya ve Marmara adasının gözetlenmesi için Galata yatıyla İstanbul vapuru, Çanakkale Boğazı için de Peleng-i Derya ve İsa Reis gambotları görevlendirildi. 19 Şubat 1915’ten sonra iki gemiyle İstanbul limanı ve Hisarlar arasında bir karakol hizmeti kuruldu. Denizaltıların yerleri deniz uçaklarıyla tespit edilmeye çalışıldı.

Dokuz Denizaltı Batırıldı
Mevcut mayın sayısının artması ve saldırıların çoğalmasıyla ilk zamanlar su üstü gemilerine göre ayarlanan mayınlar yanında 2, 5, 4, 5, 8, 30 ve 40 metrelik kademeli mayınlar döşendi. Mayın hatlarından sızarak Marmara’ya yönelen denizaltılara karşı daha uyanık olmak ve daha çabuk haberleşmeyi sağlamak için Boğaz’ın muhtelif noktalarına birer gözetleme postası yerleştirildi. Alınan bu tedbirlere rağmen düşman Marmara’ya girmeyi başarsa da harekât sırasında 5 İngiliz, 3 Fransız, 1 Avustralya denizaltısı olmak üzere toplam 5818 tonluk 9 denizaltı batırıldı ve Turquoise adlı Fransız denizaltı gemisi esir alındı.


Fransız Denizaltısı Nasıl Avlandı?
Tarihçi Yazar Demirsoy, Fransız denizaltısının ele geçirilme hikâyesini şöyle anlattı: “Turquoise 20 Ekim 1915’te Marmara Denizi’ne girmişti. Su altında 425, su üstünde ise 393 ton olan denizaltı, yaklaşık 45 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğinde idi. 1908 yılında Toulon’da inşa edilen Turquoise su üzerinde 12 mil, su altında ise 8 mil kadar sürat yapabiliyordu. Denizaltı, motoru arızalandığından burada önemli bir icraatta bulunamadı. 30 Ekim’de Marmara’dan geri dönüş için Boğaz’a giren Turquoise, Kilitbahir’i herhangi bir engele takılmadan geçti. Saat 13.00 sularında Akbaş Limanı önlerine geldiğinde ağlara takıldı. Bu mânialardan kurtulmak için birkaç defa su yüzüne çıktı. Bu sırada sahil bataryaları tarafından fark edildi. Açılan ateş sonucu periskopu delinen Turquoise, kaçmak için manevralar yaparken önce dibe oturdu. Bir vakit sonra su üstüne fırladı. Bu fırsatı iyi değerlendiren Bursa’nın Yenişehir kazasından Ferhatoğullarından Necip oğlu Müstecip’in attığı top mermisi ile kulesinden isabet aldı. Artık dalış kabiliyetini de kaybeden denizaltının mürettebat ve kumandanının teslim olmaktan başka çareleri kalmamıştı. Bu gemi o kadar ani saldırıya uğradı ki mürettebat ellerindeki gizli belgeleri bile imha edememişti. Ele geçirilen belgeler arasında Turquoise’nin E–20 İngiliz denizaltısıyla randevu koordinatları da vardı. 5 Kasım’daki buluşmaya Turquoise yerine UB–15 Alman denizaltısı gönderildi ve İngiliz denizaltısı batırıldı. Müstecip’e bu başarısından dolayı “onbaşı” rütbesi verilirken sağlam olarak ele geçirilen denizaltı da “Müstecip Onbaşı” adıyla Osmanlı Bahriyesi’ne katılmıştı.

Fransızlar Denizaltıyı Haliç Tersanesi’nden Kaçırdılar
Müstecip Onbaşı” ismini alan Fransız denizaltısının Haliç Tersanesi’ne çekilerek halkın ziyaretine açıldığını hatta ziyaret esnasında alınan paranın yine muhtaç asker ailelerine verildiğini açıklayan Demirsoy şu önemli bilgiyi aktardı: “Maalesef İstanbul’un işgal edilmesiyle Fransızlar kendileri için onur kırıcı bir durum teşkil ettiğinden Haliç Tersanesi’ndeki rehin denizaltıyı ülkelerine kaçırdılar.

19 Mart 2014

Bir Çanakkale şehidinin cebinden çıkan not defteri


Sağdaki sayfa:
Bilmillahirrahmanirrahim..
Ya Allah, Ya Allah, Ya Allah
Ya Rahman, Ya Rahman, Ya Rahman
Ya Rahim, Ya Rahim, Ya Rahim
Ya Ğafur, Ya Ğafur, Ya Ğafur
Ya Kerim, Ya Kerim, ya Kerim
Ya Şekür, Ya Şekür, Ya Şekür
Ya Hannan, Ya Hannan, Ya Hannan
Ya Mennan, Ya Mennan, Ya Mennan
Ya Deyyan, Ya Deyyan, Ya Deyyan
Nasrun Minallahi ve fethun gariyb ve beşşiril mü'minine ya Muhammed, ya Ali
Nasrun minallahi ve fethun gariyb

Soldaki sayfa:(Hz. Ali'nin zülfikar kılıcının çizimi)
Ve beşşiril mü'minine ve la ilahe illa entel melikü
Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin
Nasrun minallahi ve fethun gariyb
Ya Allah, Ya Muhammed, Hasan, Hüseyin
La feta illa ali, la seyfe illa zülfikar

Çanakkale'de analar, kadınlar, kızlar


Çanakkale cephesinde geri hizmette Türk ordusuna hizmet veren analarımız, kadınlarımız, kızlarımız...

Lütfi Bergen'den belediye başkanlarına öneriler

Belediye Seçimleri yaklaşıyor; Başkan adaylarının projelerini açıklarken tercih ettikleri ifadelerde geleneksel değerlerden ve “hak mefhumundan” kopuk bir yöneliş içinde olduklarını görüyoruz. Bu bakımından bazı tekliflerimiz olacak.

1. Önce alt yapıyı inşa etmek ve sonra şehri (hane dizilişlerini) belirlemek gerekir:
Şehircilik meselemiz alt yapının inşasından başlamaktadır. Kanalizasyon, su şebekesi, elektrik, telefon, evsel atık gibi alt yapı yatırımlarının evlerden önce inşası Belediye’lerin görevi olmalıdır. Şehir ölüm ve hastalıklar için en az risk taşıyacak tedbirleri almalıdır. Nitekim, Osmanlı’nın ahşap malzemeden betonarmeye geçişi yangınlarla baş edilememesine dayanmaktaydı. Bitişik nizam mimarisi ve ahşap malzemesi nedeniyle Osmanlı evleri çıkan bir yangında tüm mahallenin kül olmasına fırsat vermekteydi.

2. Üretim sahaları, çarşı-pazar ve iktisadi döngüler meskenlerden ayrıştırılmalıdır:
Tuncer Baykara’nın “Türkiye Selçukluları Devrinde Konya” başlıklı kitabında şehrin a) İkâmet alanı; b) Ticaret alanı (iktisadî faaliyet alanı) şeklinde iki temel bölüme ayrıldığı ifade edilmektedir: “Surlar içinde kalan Konya şehir sahasında dikkati çeken ilk hususiyet, ikamet edilen alanın, pazardan ayrı oluşudur. Birbirinden kesinlikle ayrılan bu iki alan, birçok yerde yanyana olmasına rağmen, hiçbir zaman iç içe geçmemiştir. Bir diğer deyişle, Konya’da meskeninin altında dükkanı olan kişilere rastlanmamaktadır. İkâmet edilen alanlar, çarşı ve pazardan ayrı ve kendisine ait özellikler ihtiva etmektedir” (BAYKARA, 1985: 43). İş ve üretim sahalarının mesken alanlarından çıkarılması hedeflenmelidir.Mahalleler hanelerden oluşturulmalı, 12 yaş altı öğrencilerin mahallelerde öğrenim görmeleri sağlanmalıdır. Meskenlerin iş ve üretim sahalarından ayrıştırılması, okulların mahalle içlerinde konumlanması ile şehir içi trafik keşmekeşi konusunda bir rahatlama sağlanacağı, tüketim toplumuna ait masraf kalemlerinden tasarruf sağlanacağı öngörülebilir.

3. Evler “hane” olarak düşünülmeli ve çekirdek aile modelini zırhlayan konut üretiminden vazgeçilmelidir:
Farabi’de Ev, aile’dir ve modernitenin ebeveyn ile çocuk (azami dört kişi) ile anne ve/veya baba ile çocuk (azami iki kişi) ile yürüttüğü eksik topluluk değildir. Farabi, haneyi bir takım unsurlar (eczâ)dan ve belirli ortaklıklardan (iştirâkât)dan oluşur sayıyor ve onlarla meydana gelmiş kabul ediyor. Buna göre hane/aile’nin unsurlarının sayısı dörttür: 1) Karı-koca, 2) Efendi ve köle, 3) Anne-baba ve çocuklar, 4) Mal-mülk ve sahibi” (FARABİ, 2005: 61). Farabi’de evin eşyası, ailenin malı da “aile”dendir. Bununla da eşyaların ferdlere özgülendiği söylenmiş olur. Yerel idare hane/aile’nin emektarını, yıllarca beraber yaşadığı hayvanlarını, bahçesindeki ağaçlarını, işgörmez bile olsa değirmenini/dibek taşını/at arabasını vs. haneye ait kabul etmek zorundadır. Buna göre ferdlerin birlikte yaşadığı çocukları, mal/eşya ve hizmetçileriyle oluşturduğu ailesini 2+2, 3+1 gibi konutlara sığmaya itekleyemez. İnsanın beraber yaşayacağı topluluğu seçme hak ve hürriyeti vardır. Bir beledî idare şehirde hanelere tahsis ettiği arsalarda hane sahiplerinin evlerini büyütebilecekleri mimari projeleri hazırlamalı ve ailenin parçalanmasını engelleyecek ve böylece toprağın da küçülmesine neden olacak sosyal dönüşüme sebebiyet vermemelidir.

4. Hane sahiplerinin ikinci-üçüncü-dördüncü hane mülkiyeti (gayrımenkul) edinmesini engelleyecek bir emlâk vergisi sistemi getirerek mülkiyetin toplumsallaştırılması sağlanmalıdır:
Emlak Vergisi Kanunu gereği bazı taşınmazlar emlak vergisine tabi değildir. Kamu yararına ait derneklere ait binalar, kazanç amacıyla işletilmeyen hastane ve diğer sağlık - teşhis ve tedavi merkezleri, öğrenci yurtları, düşkünler evi, yetimhaneler, vs. böyledir. Belediyeler her ailenin ev sahibi olmasını sağlayacak önlemleri almalı ve evsizliği/muhtaçlığı engelleyecek şekilde mahalle teşkilatı bünyesinde vergiden muaf sosyal mülkiyet düşüncesi getirmelidir.

5. Meskenler arasında otomobil kullanımına fırsat vermeyecek mimarî ve hukukî çözümler üretilmelidir:
Belediyenin meskenler arasında otomobil kullanımını engellemesi yol-asfalt üretimi ve bakımı ile ilgili giderlerden büyük ölçüde tasarruf edilmesini sağlayacaktır. Şehirde yalnızca yük-eşya ve hasta taşımak için lastik tekerlekli araç kullanımına izin verilmeli ancak bu araçların tonajı da sınırlanmalıdır.

6. Şehirde meslekî iştigal meslek adamlarına özgülenmelidir:
Belediye şehir içinde iştigal eden meslekleri belirlemeli ve meslek sahiplerine meslekî kimlik vermelidir. Meslek erbabının kendi meslekî uzmanlıkları dışında faaliyet göstermelerine izin verilmemelidir. Bir meslekten diğer bir mesleğe geçiş için çıraklık zaruri kılınmalıdır. Bütün şehir sakinlerinin belirli bir yaştan sonra meslekî faaliyet lisansı alması şart kılınmalıdır. Belediye meslekî eğitim için lise-orta öğrenim kurumları kurabilir.

7. Belediye meclislerinde şehrin meslek pirlerinin Divan’ı bulunmalı ve bu Divan yerel seçimlere tabi olmadan oluşturulmalı, kendisinden görüş alınmalıdır:
Tuncer Baykara’nın “Türkiye Selçukluları Devrinde Konya” başlıklı kitabında Konya şehrinin şu görevlilerine işaret edilmiştir: a) Nâib (Hükümdarın vekili), b) Şahne (emniyet görevlisi), c) Muhtesib (Çarşı ve pazarların denetmeni), d) İğdiş-başı (esnaf temsilcisi), e) Hvacegân (ülkeler arası tacirler), f) Ehl-i muhterife (zanaat erbabı-üstad kişiler), g) Ummal (vergi toplayıcıları), h) Kadı (yargı üyesi). Baykara’ya göre Konya şehrinin, şehir halkını temsil eden ve resmî devlet teşkilatına bağlı olmayan bir teşkilatı vardır. Şehrin ileri gelenleri anlamında ayan-ı şehir de denilen bu zümre eşraf olarak da anılır ve “ekâbir-i Konya” diye bilinir (BAYKARA, 1985: 78). Baykara’nın naklettiği bu esnaf zümrelerin şehirlerde yeniden teşkil edilmesi ve şehrin ticarî sınıflarının şehir hakkında verilecek kararlarda görüşlerinin alınması gereklidir.

8. Şehirlerin AVM ve cadde mağazacılığına kısıtlama getirmesi ve metre kare büyüklüklerini küçük ve orta ölçekli esnafın rekabet gücünü engellemeyecek hadlerde tutması gerekir:
Belediyelerin temel amacı kent rantını yükselterek yoksullaşmanın derinleştirilmesine sebep verecek bir mekân denetimi değildir. Şehir, insan kaynaklarının mekânın metalaştırılarak yitimine fırsat vermemelidir. Hane sisteminin sürdürülebilirliği için haksız rekabet ve monopol oluşturacak sermaye hareketlerine izin verilemez.

9. Mahalle teşkilatlarının tesisi sağlanmalıdır:
Mahalle teşkilatı tüzel kişiliği bulunan mahalleliye, gasilhane-düğün salonu-mahalle mescidi-mahalle kütüphanesi-mahalle sağlık ocağı-mahalle tanzim satış mağazası-mahalle okulu-mahalle toplantı/konferans salonu-mahalle misafirhanesi-mahalle uzlaşma komisyonu (hukukçulardan oluşacak) inşası için arsa tahsisi yapılmalıdır.

10. Şehir en yüksek binasını mabedlerin oluşturduğu bir mimari ile inşa edilmelidir:
Şehrin sakinlerinin binaları yükseltmesine demokratik çoğunlukla karar vermesine izin verilemez. Manzara hakkı esastır. İmam Malik’ten şu nakledilmiştir: “Dedim, bir kimse benim hanemin karşısında haneme üstten bakacak şekilde bir saray inşa etse ve hanemde çoluk çocuğumun oturup kalktığı avlumu seyredebilecek şekilde kapı ve pencereler açsa, onun bu tasarrufuna İmam Malik’e göre benim, engel olma hakkım var mı? Dedi: Evet bundan men edilir” (DEMİR, 2012: 280). Mabedlerin yüksekliklerini aşan bir konut ve kent siyaseti reddedilmelidir. İlk Müslümanların komşu mahremiyetini ihlale izin vermemek için, evlerini çok katlı yapmaktan kaçındıkları, hatta pencere ve çatı gibi unsurları da komşu mahremiyetini etkilemeyecek bir şekilde düzenledikleri belirtilmektedir (CAN, 1985: 140).

11. Şehir nüfus itibariyle büyüdüğünde ahalisinin bir kısmının zaruri iskânıyla “uydu şehir” kurulmalıdır:
Belediye şehrin nüfusu büyüdüğünde iskan politikaları geliştirerek şehrin dikine büyümesini engellemelidir. İskan mesleki çeşitliliği koruyacak ve gönüllülüğü esas alacak şekilde gerçekleştirilir. İki şehrin birleşmesine imkân verilmemelidir.

12. Şehir üretim alanı ile mesken alanını “cami-bedesten” merkezinde birbirinden ayırmalıdır. Şehrin orta yeri-meydanı bedesten/cami’ye çıkmalıdır. Kimliksiz şehir olamaz; iktisadî düzenlemeleri yapamayan şehir de yoksullukları önleyemez:
İslam şehirlerinin merkezinde cami-bedesten olduğu gerçeğine dayanarak şehrin ortası dinî-iktisadî bir mekân ile tasavvur edilmelidir. Şehirler kimliklerini dine mensubiyet ve iktisadî yetkinlik ile elde ederler.

13. Evlerde bahçe yani “hayat” olmalıdır. Kadınların evdeki üretimi belediyelerce değerlendirilmelidir. Belediyeler ev mamüllerine pazar oluşturmalıdır:
Belediyeler kurdukları meslek liseleri ile üretim temelli bir toplumun yetişmesini sağlamalıdır. Belediye şirketleri vasıtası ile şehirde üretilen mamülleri satışa sunmalı ve üreticilere üretim karşılığı kâr payı vermelidir.

14. Belediyeler şehir pazarlarını civar belde sakinlerinin katılımına açarak küresel kapitalizmin eşya-emtia-meta arzını kısıtlamalıdır:
Bir şehir yürüyen merdivenler, asansörler, metro yatırımları, teknolojik üstünlükler ile kendini kırdan farklılaştırmak yerine üreticinin ürettiklerini pazara sunacak mekânlar tesis ederek sınıfsallaşmayı önleyebilir. Bireyin kendini makinaya teslim ederek kaybolması ve teknolojik özneye dönüşmesi çarşıların egemenliği neticesinde tezahür etmektedir. Şehir üreten ferdlerin fıkıhla inşasıdır. Teknolojinin kendi fıkhını dayatması ve şehri belirlemesi fıtrata aykırıdır.

15. Emlâk rantı yıkılmalıdır:
Belediyeler ferdlerin emlâk rantını yıkmalı, şehri büyütmemeli ve eğer büyümüşse küçültmenin yollarını aramalıdır. Şehirler üretim ve Pazar temelli olmalıdır. Emeğe dayanmayan rant gelirlerini büyütmek belediyelerin görevi değildir. Türkiye’nin kent nüfusunu büyütmek küresel kapitalizmin Doğu toplumlarını proleterleştirmesine yol açmaktadır.

- BAYKARA Tuncer, Türkiye Selçukluları Devrinde Konya, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1985
- CAN Yılmaz, İslam Şehirlerinin Fiziki Yapısı, TDV Yayınları, 1995
- FARABİ, Fusûlü’l Medenî- Tenbîh Alâ Sebîli’s- Sa’âde Farabi’nin İki Eseri, Haz: Hanifi Özcan, 2005


 Lütfi Bergen
lutfibergen.blogspot.com.tr

18 Mart 2014

Çanakkale'den: "Allah bizimledir."


Çanakkale'de Türk askerlerinin, cephede kullandıkları bir savaş aletinin üzerine yazdıkları yazı: "Allah bizimledir."

Onbeşliler


Çanakkale'nin isimsiz kahramanları, bu toprakları kuran yegane güç Onbeşliler... Ruhları şad, mekanları cennet olsun. Ne tarihimiz ne de vicdanlarımız onları asla unutmayacaklar, unutturmayacaklar.


Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor, kızların gözü yaşlı
Aslan yarim kız senin adın hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Giderim elinizden, kurtulam dilinizden
Yeşilbaş ördek olsam su içmem elinizden
Aslan yarim kız senin adın hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Gidiyom gidemiyom az doldur içemiyom
Sen benden geçtin ama ben senden gecemıyom
Aslan yarim kız senin adın hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye

Çanakkale kitapları


Timaş Yayınları'nın Çanakkale kitaplığı oldukça dolu.
İncelemek içintimas.com.tr/kitaplar/tarih/canakkale-kitapligi.aspx

Tarihin en iyi ordularından biri: Osmanlı Ordusu

17 Mart 2014

Neşet Ertaş - Kendim Ettim Kendim Buldum



O zamanlar gençtim. Pavyonda çalıp söylüyordum. Gömleğimin yakası yağ içindeydi. Gömleğimi yıkayacak, önüme bir tas çorba koyacak bir yârim olsa dedim. Uzaktan uzaktan bakıştığımız bir kız vardı. Gittim istedim. Hayır demediler. Ama olmadı, kısmet değilmiş, yarım kaldı. Çok efkârlandım. Pavyondan ayrıldım, şehri terk ettim, sazımı siyaha boyadım ve başladım çığırmaya:

Karadır bu bahtım kara sözüm kâr etmiyor yâre
Yüreğimi yaktı nâra eyvah eyvah eyvah ey

Kendim ettim kendim buldum kendim ettim kendim buldum
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah eyvah ey

Bilmez yâr göynümden bilmez akan gözyaşlarım silmez
Bir kere yüzüme gülmez eyvah eyvah eyvah ey

Kendim ettim kendim buldum kendim ettim kendim buldum
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah eyvah ey

Söylerim sözüm almıyor, o yâr yüzüme gülmüyor
Garip göynümü bilmiyor eyvah eyvah eyvah ey

Kendim ettim kendim buldum kendim ettim kendim buldum
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah eyvah ey

Neşet Ertaş

Türklerin mümtaz yerleri


"Türk gibi güçlü" deyimi geçerliliğini her zaman koruduğu gibi Maltalıların "az rastlanır bir olayı tasvir" için söyledikleri "Bir Türk vaftiz edildi!" ve Ermenilerin ters bakan kişi için söyledikleri "Neden ters bakıyorsun, Türkün domuz etine baktığı gibi" deyimleri Türklerin mümtaz yerlerini, tavırlarını ve duruşlarını her daim koruduğunu açıkça gösterir.

Ercan Yıldırım, Anadolu'da İslâm Ruhu: Vatan ve Millet Oluşumu
Dergâh Yayınları, sf. 284

13 Mart 2014

Devlet-i 'Aliyye'nin 2. cildi çıktı


Halil İnalcık Devlet-i Aliyye'nin ilk cildinde, Osmanlı Devletinin bir beylikten güçlü ve köklü bir imparatorluğa dönüşümünün öyküsünü konu ederek geniş kitlelere ulaştı. Okuyucuların merakla beklediği ikinci cildin konusu, imparatorlukta padişahlık otoritesinin yok oluş sürecinde çeşitli odakların iktidarı ele geçirmek için verdiği mücadele… Halil İnalcık, dönemin tarihçilerinin "tagayyür ve fesad", yani bozuluş ve kargaşa olarak adlandırdıkları bu durumu, o çağın kaynaklarından ve az bilinen arşiv belgelerinden de yararlanarak günümüz okuyucusu için anlatıyor, yorumluyor.

Detaylı bilgi için:
alisveris.iskulturyayinlari.com.tr/tanim.asp?sid=P2HH8IPZ0A0ALK5WPU1X

Timaş'tan 3 yeni tarih kitabı

"En utanılacak yönümüz; tarih yaptığımız halde tarih öğrenmemek; tarih yazmamak konusundaki ısrarımız!” 
İlber Ortaylı

BALKAN SAVAŞLARI
"Balkan Savaşları, bizim tarihçiliğimizde imparatorluğun yıkılış süreci olarak adlandırılır. Aslında bu vaka, bir imparatorluğun yıkılışı olmaktan ötedir. Biz bu savaşlar sonunda Rumeli’deki anavatanı kaybettik."

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI
"Birinci Dünya Savaşı Türk halkı için en acı hatıralarla doludur. Cephede şehitlerin yanı sıra cephe gerisinde yokluktan, hastalıktan ölümler ve sıkıntılı bir hayat söz konusudur. Ama galiba Türk toplumu modern anlamda bir millet olma aşamasına burada dönmektedir. Bu onu birçok başka uluslardan farklı kılan yanıdır. Direnci artırmış ve kimliği oturmuştur."

LOZAN-Zafer mi Hezimet mi?
"Cumhuriyet tarihinin üzerinde en çok tartışılan olaylarından biri Lozan Antlaşması’dır. Bu konuda Lozan’ı bir hezimet olarak görenler de bir zafer olarak niteleyenler de var. Lozan mantıki ve gayet onurlu bir uzlaşmadır. Kalıcı ve düzeni sağlayıcı bir anlaşma olarak görülmelidir."

CUMHURİYET
"Cumhuriyet, devamlılıktır. Osmanlı, Türklerin imparatorluğuydu, bu da Türklerin cumhuriyetidir."

SULTAN ABDÜLHAMİD
“Bir tarihçinin deyişiyle; Dünya tarihinin en hadiseli otuz küsur yılı, onu yormuştu.”

ENVER PAŞA
"Başkumandan vekili cesur planların sahibiydi. Bu planların hepsinin aynı derecede akil ve bilgili bir şekilde hazırlandığını söylemek mümkün değildir."

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
"Atatürk’ün başarısındaki en önemli faktör; vazgeçmek bilmeyen iradesidir, bu noktada Rumeli inadı vardır Gazi Paşa'da. "Olmalı" dediği an, olabilir yok. Bu liderlik yapmaya hevesli herkese lazım bir prensib..."

Balkan Harbi'nden Birinci Dünya Savaşı'na, İstiklal Mücadelesi'nden Lozan Görüşmeleri'ne, Halifelik tartışmalarından Cumhuriyet’in kurulmasına, Sultan Abdülhamid'den Mustafa Kemal Atatürk'e, Enver Paşa'dan Halide Edip'e gündemden düşmeyen konular ve tartışılan tarihi kişiliklere dair İlber Ortaylı'nın görüşlerini merak edenlerin kaçırmaması gereken bir kitap; İMPARATORLUĞUN SON NEFESİ...


Sarıkamış, Çanakkale, Filistin, Süveyş, Irak, Kütülammare...
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın savaştığı cephelere dair detaylı bilgiler... Dünyanın önde gelen askeri tarihçilerden Edward J. Erickson, Osmanlı’nın 1400’lerden beri elinde tuttuğu topraklar ve halklar üzerinde hâkimiyet kurmak için Türkler, İngilizler, Fransızlar ve Ruslar arasında geçen mücadeleyi ilk defa yayınlanan fotoğraf ve özel çizim renkli haritalarla destekleyerek anlatıyor. Osmanlı İmparatorluğu “Avrupa’nın hasta adamı” olarak görülüyordu; fakat hâlâ tüm Avrupa ülkelerinin gözünün olduğu en önemli bölgeleri idare ediyordu. Savaşın başlangıcında Osmanlı İmparatorluğu tarafsız davransa da Almanya’nın yoğun diplomatik baskısına dayanamayarak Ekim 1914’te İttifak Devletleri’ne katılma kararı aldı. Osmanlı ordularını bozulmuş ve etkisiz olarak gören yaygın önyargı ile hesaplaşan kitap, Süveyş Kanalı’na yapılan taarruzları, Çanakkale’nin başarılı müdafaasını ve İngilizlerin felaketle sonlanan Kut mağlubiyetini, Bağdat’ın, Kudüs’ün ve Şam’ın ele geçirilmesini, Lawrance ve Arap İsyanı’nı, İslam Ordusu’nu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu anlatıyor.

Osmanlı ordularının savaşa girdiği bütün harekat alanlarında Birinci Dünya Savaşı’nın arka planı ve gidişatına dair detaylı bir kılavuz sunmakta. 200’den fazla çarpıcı fotoğraf ve çizim... Düşman kuvvetleri, lider komutanlar ve seferlerde geçen en önemli muharebeler ayrıntılı bir şekilde anlatılmakta. Kafkaslar, Çanakkale, Mezopotamya ve Filistin de dâhil Osmanlı’nın ana cephelerini ve savaşları gösteren 20 özel çizim, renkli harita.

“Çeşme yenilgisinin (1770) sonucu olarak Osmanlı denizciliğinin modernleşmesinde Osmanlıların çağdaşı devletlerin teknolojisini adapte etmedeki başarısının, devrin önemli denizci devletlerinin en iyi oldukları alanlar üzerinden yapılması, tercihlerin tesadüfî olmadığını göstermektedir. Tuncay Zorlu’nun kitabı bütün bu konuları aydınlatacak bilgi birikimini ve değerlendirmeleri sunmaktadır.”
İDRİS BOSTAN

“18. asırdaki ordu modernleşmesi önemli ölçüde bilgimizin dışındadır. Osmanlı tarihindeki büyük bir boşluğu dolduran, III. Selim devrini ele alan Doç. Dr. Tuncay Zorlu’nun eseri bahriyedeki teknik yenilenmeyi içeriyor. Osmanlı modernleşmesi ve mühendisliği açısından önemli bir katkıdır. Bu gibi çalışmalar Osmanlı Denizcilik Tarihi hakkındaki önyargıları ve yavan değerlendirmeleri süratle değiştirecektir.”
İLBER ORTAYLI

Osmanlı deniz gücü, birtakım önyargı ve taraflı yaklaşımların çevrelediği bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Bilinen en yaygın yaklaşım şüphesiz Osmanlı deniz gücünün varlığını Piri Reis ile Barbaros arasındaki kısa bir süreyle sınırlandırandı. Osmanlı deniz gücünü sadece deniz savaşlarıyla ilişkilendirerek deniz ticaretinden hiç bahsetmeyen bir başka önyargılı yaklaşım da mevcuttu. Osmanlıların hiçbir zaman bir deniz gücü oluşturabilecek teknolojiyi geliştiremedikleri ya da birtakım dinî-ideolojik sebeplerden dolayı adapte edemedikleri düşüncesi de önyargılar zincirinin son halkasını oluşturuyordu. Peki tüm bu yaklaşımlar ne kadar doğruydu, eksiklikleri ve başarılı yönleriyle Osmanlılar denizlerde hangi ufuklara doğru yelken açmıştı? III. Selim dönemiyle beraber iyice değişim ve gelişim gösteren Donanma-yı Hümâyûn nasıl dönemin başlıca büyük deniz güçlerinden biri hâline gelmişti?

Dönemin söz konusu yenilikçi yönünü ele alan Osmanlı ve Modernleşme/III. Selim Dönemi Osmanlı Denizciliği, Osmanlı donanmasının III. Selim dönemi sonlarına doğru nasıl Avrupa’nın en güçlü donanmalarından biri hâline geldiğini ortaya koyuyor. Doç. Dr. Tuncay Zorlu’nun kalemi, Prof. Dr. İdris Bostan’ın önsözüyle işte Osmanlı deniz gücünün perde arkası…

Detaylı bilgitimas.com.tr

12 Mart 2014

İstiklâl Marşı'nın kabulünün 93. yılına ithafen



Bizler İstiklâl Marşı'yla beraber millet olarak yerimizi netleştirmiş insanlarız. İstiklâl Marşı bu netliği temin ediyor. Diyor ki İstiklâl Marşı, "Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar". Çelik zırhlı duvar = Teknoloji. Ne diyor devamında, "Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var". Ben garpla, batıyla aramdaki hattı imanım vesilesiyle çekiyorum. Benim sınırım, benim hududum, benim serhaddim benim iman taşıyor olmamdadır; kâfirde iman yoktur. Dolayısıyla sırf İstiklâl Marşı yüzünden Avrupa Birliği'ne giremeyiz. Ama diyorsanız ki, ben İstiklâl Marşı'nı değiştirir gene de Avrupa Birliği'ne girerim; o zaman görürüz senin ne olacağını! "Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar / 'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?" Türkiye'de "medeniyetler ittifakı" diyen insanların hepsi İstiklâl Marşı'yla savaş halindedir...

* İstiklal Marşı Derneği Genel Başkanı İsmet Özel'in 12 Mart 2011 tarihinde Niğde'de verdiği "İstiklâl Marşı'nın Hayatımızdaki Yeri" başlıklı bir konferanstan. Tamamını izlemek için buraya, konferans metninin tamamını okumak için şuraya tıklayınız.

11 Mart 2014

İsmet Özel'in Yozgat ve Tokat konferansından başlıklar

- İnsanlar buzdolaplarını açtıkları zaman rükû ettiklerinin farkında değiller. Ama ister istemez ediyorlar. Onlar kendilerine iyi olarak öğretilmiş başka şeylerin peşindeler.

- İslâm inançlar içinde bir inanç, Türkler de milletler içinde bir millet değildir. İslâm kendi dışında hiçbir iyilik tanımayan, kendi içinde hiçbir kötülük barındırmayan bir kapsama alanıdır. Türkler de Allah’a kullukta önlerinde hiçbir kavmin ya da milletin bulunmadığı bir insan topluluğudur. Bunun gösterilebilir, pratik nişaneleri var.

- Darülharp ve Darülislâm. Bunun geçersiz olduğu bir yerde artık İslâm’dan bahsetmek mümkün değildir. Bu bölünmenin üstünde bir sosyal gelişme Müslümanların kabul etmesi mümkün olmayan bir sosyal gelişmedir. İslâm’ın doğuş şartları önce şirkin hiç hoş görülemeyeceği bir sahanın doğmasıdır. Bu da aynı zamanda bir Müslüman estetiğin doğması demektir. Müslüman estetiğin doğması İslâmi bir tahsil hayatının yürürlükte olması demektir. İslâmi bir tahsil hayatı beşikten mezara yürümüyorsa orada İslâmi bir estetik vücut bulmaz.

- Yahudi bir anadan doğduysanız Yahudi’sinizdir; kilisede vaftiz olduysanız Hristiyan’sınızdır. Bunu kimse elinizden alamaz. Ama Müslüman için her an Kelime-i Tevhid’e sadık olup olmamak, Kalubela’da verdiği söze sadık olup olmamak konusunda her an bir imtihan devam eder.

- Sabah gözümüzü açtığımızdan başımızı uyumak üzere yastığa koyduğumuz zamana kadar her an dikkatli olmak mecburiyetindeyiz hala İslâmi hassasiyetimizi muhafaza ediyor muyuz, etmiyor muyuz diye. Giyimimizden yememize, içmemize, vücut temizliğimize kadar. İslâmi hassasiyetten her uzaklaşma, çirkinliği ve dolayısıyla şirki beraberinde getiriyor. İslâmi hassasiyetten her uzaklaşmamız bizim bir tarafımızın aksamasına sebep oluyor. Şirke düştükçe çirkinleşiyor, çirkinliği fark ettikçe şirkin belasını fark ediyoruz.

- "Onlar size galip gelirlerse sizi ya taşla öldürürler yahut sizi kendi dinlerine döndürürler. Bu takdirde ise ebedi felah bulamazsınız."(El-Kehf Suresi 20. Ayet) Biz kendimizi onlardan ayırarak ebedi felah iştiyakını tercih ederek işe başlıyoruz. Kavuşuruz, kavuşmayız o ayrı.

- Türkler olarak vatanımızla dinimizin kenetlendiği bir durumu hissetmiş insanlar olmamız lazım. Dini, milliyeti, vatanı birbirinden ayrılmayan bir girift bütün Türk dediğimiz zaman akla geliyor. Bu hepimizden koparılan bir şey. Bizim Türkçe diye bildiğimiz lisan da Kur’an-ı Kerim bilgisi olan müderrislerimizin, âlimlerimizin bize öğrettikleri lisandır. Bir kavmin kendi içinde anlaşabilmek için üzerinde uzlaştığı işaretlerin hasılası olan bir lisan değildir Türkçe.

- Millet fayda ummak kastıyla yüzünü Batı’ya çevirdi ve bir daha güneşin doğuşunu göremedi. Çünkü o taraftan doğmuyor güneş. Bu o kadar korkunç tahribat yaptı ki biz önemli olmanın ne olduğunu bile fark etmiyoruz. Bunu da dünyamızdan çıkardık. İstiklâl Marşı 12 Mart 1921’de TBMM’de millî marş olarak kabul edildiğinde Türk Milleti’nin mevcudiyeti en büyük riski taşıyordu. Henüz Sakarya Meydan Muharebesi cereyan etmemişti ve Ankara’da kurulan meclisi Yunanlıların dağıtma ihtimali çok yüksekti. İstiklâl Marşı eğer vatan toprakları yok olmaktan çıkacak olursa daha sonra yürürlüğe girecek olan gelişmeler hakkında da bize ikazda bulunuyordu.Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.’ Ama 1932 yılında ezanın aslına uygun olarak okunması yasaklandı. Benim görüşüme göre 18 sene bu memlekette ezan okunmadı. Türkiye’de yaşayan insanlar yeni bir hayatı başlatmak için hiçbir çaba göstermedikleri gibi bir şahsiyet sahibi düzeni devam ettirmek için de bir ısrar göstermediler. Elimizde bugün yeni bir başlangıç yapmak için ne var diye soracak olursanız ben bir şey zikredebilecek durumda değilim. Türkiye’de Türk Milleti’nin yeni bir başlangıç için hazır olduklarını söylemeye mütemayil değilim.

- İslâm’ın bize kazandırdıklarını dünya hayatında istifadeye tahvil etme tavrıdır. İslâm bize neyi kazandırdı? Bütün seviyelerde, Allah hâkimiyetinden başka bir şeyi kabul etmek şirktir ve insanı Müslümanların karşısına, onların kötü saydıkları tarafa iter.

- Türkler bu toprakları, bilhassa burayı vatan haline getirdikleri zaman Asr-ı Saadet’in umdelerine döndüler: ‘Müslümansan önemlisin, Müslüman değilsen ancak Müslüman’ın önem verdiği kadar önemlisin.Bunu biz Gaza Beylikleri döneminde bütün dünyaya kabul ettirdik.

- Osmanlı bir İslâm devleti değildi ama kendini Müslüman olmaktan başka türlü tarif edemiyordu. O yüzden bütün Osmanlı yönetimine bu şeriata uygun mu değil mi diye sorabilirdik. Bu soruyu sorma gücünü gösterenler o gençlerin milleti vasfını koruyan insanlardı.

- Türk dünyasında sanat kültür dediğimiz mevcudiyet insanın derinlikten mahrum kalmaması için vardır. Hâlbuki sapık Batı medeniyetinde sanat, kültür ulaşılması için her şeyini feda edeceğin bir meşguliyet alanı olarak vardır. Mesela Goethe Mozart’ın müziğini ulaşılmaz buluyor. Hâlbuki bizim müziğimiz bizi derin insan kalmamıza yarayan bir müzik. Bizim haddi aşacak derecede kendi varlığımızın süslenmesi ile alakalı bir vasfı yok. Ama Batıda var. İkinci Dünya Savaşı sonunda vatana ihanetle mahkûm edilen Amerikan şairi Ezra Pound 15 yaşında şair olmak için çok dil öğrenmesi gerektiğini düşündü ve bütün Avrupa dillerini öğrendiği gibi Çince de öğrendi. Bizde böyle aşırılıklar yok.

- 1914 yılında da Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Bu Osmanlı Devleti’ni haritadan silmek için kapitalizmin eline geçmiş çok önemli bir fırsattı. 1918 yılında bu yaşadığımız şehir de dâhil olmak üzere bütün Türk topraklarında en kötü yer, can ve mal emniyeti bakımından en tehlikeli yer Türk bayrağının altıydı. Savaşı çıkaranlar, savaşın galipleriydi. Bunlar Türklerin tarihten tard edilmeleri ve Türk bayrağının hiçbir yerde dalgalanmaması için bir uygulama başlattılar ve bu uygulamaya birinin cevap vermesi lazımdı. O da milletlerin genci Türk Milleti oldu. Bugün dünyada sınırları olan bir Türkiye varsa bunun sebebi Türklerin bir İstiklâl Harbi vermiş olmalarıdır.

- İstiklâl Marşı verilen İstiklâl Harbi’nin bir safhasında yazılmıştır. O sırada Türkiye Cumhuriyeti yoktu. Türkiye Cumhuriyeti’ne İstiklâl Marşı’nın hiçbir borcu yoktur ama Türkiye Cumhuriyeti her şeyini İstiklâl Marşı’na borçludur. İstiklâl Marşı Türklerin bir kurtuluş mücadelesi vermelerinin yansıması değildir. Onun için İstiklâl Harbi’ne Kurtuluş Savaşı demek ahmakça bir şeydir. Biz hiçbir şeyden kurtulmadık. Gâvurlar padişahtan kurtulduklarını söyleyebilirler. İstiklâl bir şeyi yüklenip taşımak, götürmek demektir.

- Biz bir İstiklâl Harbi verdik ve bunun sonucunda Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. İstiklâl Marşı’nın güç kazandırdığı İstiklâl Harbi Türkiye diye bir toprak parçasının Türklerin vatanı olduğunu tasdik etti. Türkiye Cumhuriyeti var çünkü Büyük Ermenistan yok. Türkiye Cumhuriyeti var çünkü Büyük Yunanistan yok. Türkiye Cumhuriyeti var çünkü bu sınırlar içinde bir Gürcistan yok. Türkiye Cumhuriyeti var çünkü bir Kürdistan yok. İstiklâl Marşı’nın güç kazandırdığı İstiklâl Harbi birilerinin kayıpları üzerine bina edilmiştir.

- Günümüzdeki 24 Nisan’da Amerikan Başkanı Ermeni olayları hakkında bir kanaat belirtecek. Bir sene sonra belirteceği kanaatin işaretini verecek. Bizim neler yaşayacağımıza dair muayyeniyetler bir yerlerde belirleniyor, netlik kazanıyor. Resul-ü Ekrem buyuruyor ki ‘Müslümanı Müslümanla savaşıyor görürsen git iri bir kayada kılıcını kır, evinin en gizli odasına çekil, öldürülmeyi bekle.’ Müslüman ise birisi, Müslüman’a kötülük de etmez, saldırmaz da. Müslüman’ın Müslüman’a canı da, malı da, haramdır. Şirkten ve çirkinlikten uzak Müslüman’dan bahsediyorsak, Müslüman’ın Müslüman’a bakış açısı ile sağlanabilecek bir şeydir. Bugün Türkiye’de siyaset yapılmıyor, sadece kâfir oyunlarının çeşitli varyasyonları sergileniyor.

- Allah’tan istemesini bilenlerle ‘Ya Allah vermezse’ diye tedbir alanlar arasında bir düşmanlık var. Takdir, tedbiri bozar diye bir hüküm vardır. Allah neyi takdir ettiyse senin aldığın tedbirlerin hiçbir faydası yoktur. Biz Allah’ın bizim hayrımıza bir netice hâsıl etmesini dua ile istiyor olmalıyız. Bütün sıkıntılarımızın Allah’tan istemeyi bilmemekten olduğunu bilmemiz lazım.

- Finansbank’ın Yunan Milli Bankası’nın malı oluşu 1919’da Yunanlıların İzmir’e asker çıkarmalarından çok daha ileri bir adımdır. Bugün insanlar milli bir hassasiyeti küçümser haldedirler. Hepsi paranın nereden geleceğine bakıyorlar. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin haritadan hemencecik silinmesine mani olan şey tapu kayıtlarının açıklığa kavuşmamış olması ve emekli maaşlarını kimin ödeyeceğinin daha tatminkâr oluşudur. Bunun dışında Türkiye’nin haritadan silinmesine engel olan hiçbir şey yoktur.

- Türkiye’de Enerji Bakanlığı devletin enerji üreten yatırımlar yapmaması kararı alarak yaşıyor. Bugün ekranlarda dönen şeylere bakın. Hiçbiri Türkiye’yle alakalı şeyler değil. Kendileriyle alakalı şeyler ama kendilerinin Türkiye’yle alakası yok. Türkiye’de siyasi manada millet hayatını ilgilendiren hiçbir şey canlılık taşımıyor. Eğer Türk Milleti’nden bahsedecek olursak meraklıların öğrenmek istedikleri bir ansiklopedi maddesi olarak ilgi çekebilir. Ama faaliyet olarak yürütülen bir iş yok. İstiklâl Marşı Derneği bunun için bir fırsat mıdır? Buna hepimiz karar vereceğiz.

İsmet Özel, 8 Mart 2014 / Tokat - 9 Mart 2014 / Yozgat.
Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

Ömer Tuğrul İnançer'den: Türk Milleti


"İslam medeniyetinin en yüksek ilim ve sanat eserlerini yaratanlar, Müslümanlar içerisinde Türklerdir."

"Bugün bütün uzakdoğu yani Endonezya, Tayland, Malezya ve Türkistan ve Hindistan Müslümansa, Türklerin sayesindedir."

"Resul-ü Kibriya ve Hulefâ-i Râşidîn'den itibaren fütuhat-ı İslâmiye tamamen Türkler tarafından yapılmıştır."



"Türk Milleti, Hz. Hasan efendimizin özel olarak duasını almış bir millettir. İster kabul etsinler, ister etmesinler."

"Türk kavramı bir ırka mensubiyeti ifade etmemelidir. Bir düşünceye, bir hayat görüşüne, bir yaşam tarzına sahip olmayı ifade eder."

"Korkak Türk olmaz. Sen korkaksan Türk değilsin."

10 Mart 2014

Aliya İzzetbegoviç'in "Özgürlüğe Kaçışım/Zindandan Notlar" kitabından alıntılar

1. Sadece soran cevap alacaktır.

2. Her adalet, insanlar tarafından bilinip uygulanması sebebiyle daima yeni bir haksızlık, yine kendisinin adaletini arayan bir haksızlık değil midir? Tekrar tekrar.

3. Biz kendi kendisinin yasakoyucusu olan bir insandan hoşlanırız.

4. Sorun şu: Sosyal müesseseler mi yoksa insanların kalpleri mi değiştirilmeli?

5. Karizması olan bir şey varsa, bu, ızdıraptır (“ızdırabın karizması”).

6. Şu kanaate vardım ki, ahmak insanların yakalanamayacağı bazı hastalıklar var. Sanırım uğraşsam onlardan bazılarının bir listesini dahi çıkarabilirim.

7. Akıllı adam nasıl konuşulacağını bilir. Hikmetli adam ise nasıl suskun kalınacağını da bilir.

8. Sıradan (ortalama) bir insan, diğer insanları sevdiği için değil, fakat kendi kendine yetersiz olduğu için sosyal ve girgindir.

9. Hadımlık namusluluk örneği değildir.

10. Diktatörlük günahı yasaklasa bile ahlâksızdır, demokrasi ona izin verse bile ahlâklıdır. Ahlâkîlik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlâkî fiildir.


11. Bir fikrin doğruluğu ve ışığı, insanlar tarafından yalana ve ideolojinin karanlığına dönüştürülür.

12. “Alemin ızdırabı” medeniyete değil kültüre aittir. Medeniyet “ızdırap” diye bir şey bilmez.

13. İnsan türü hakkında ne istersek onu düşünebiliriz, fakat onu idealize etmezsek hakikate daha çok yaklaşırız.

14. Arzular olmaksızın bir hayat tahayyül edilebilir mi? Hayat ve arzular bir ve aynı şey değil midirler? Hatta bir arzunun üstesinden gelmek istediğinizde bu da bir arzudur. Düşünce ve arzular durdurulamaz.

15. Anlayış eksikliğinden saldırganlığa sadece bir adım vardır.

16. Şairler, bize geçip gitmiş bir zaman hakkındaki hakikatleri anlatacaklardır, tarihte asla bulamayacağımız türden hakikatleri.

17. Bana görüşlerini sunan birine şunu söylemek isterdim: Senin fikirlerine, sözde kanaatlerine, dünya görüşüne veya her ne şekilde adlandırırsan adlandır, ona ilgim yok. Beni ilgilendiren tek şey ve önemi olan tek şey, senin nasıl birisi olduğundur.

18. İnançtan daha derin vaya daha yüce hiçbir şey yoktur; bazı inananlardan daha donuk ve daha sıkıcı bir şey de yoktur.

19. Paradokslar var: Eğer gece olmasaydı yıldızlı gökyüzünün muhteşem manzaralarından mahrum kalacaktık. Dolayısıyla ışık bizi “görmek”ten mahrum bırakırken karanlık “görme”mizi sağlamaktadır.

20. Tüm bu olanlara katlanmamın bir sebebi var.

Kaynak: İzdiham

09 Mart 2014

''Medeniyetimiz'' Sohbeti


Dersaadet Kültür Platformu tarafından,  Prof. Dr. Sadettin Ökten'in  ''Medeniyetimiz'' sohbeti 12 Mart Çarşamba saat: 15.00'de Fatih Millet Kütüphanesi'nde gerçekleştirilecektir.

08 Mart 2014

Hasan Aycın çizgisi ve Sezai Karakoç dizeleri

Hasan Aycın'ın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için Ahzan'dan seçtiği çizgi.
Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz

Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz
(Sezai Karakoç, Hızırla Kırk Saat'ten)

Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde

Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir
(Sezai Karakoç, Gün Doğmadan: 318)

07 Mart 2014

Kim var imiş biz burada yoğ iken


"Yani Türkiye’yi bulmak kolay,
Türkiye avucunun içi
Ama gerçek yerini kimselere belletmeyeceksin
Adama gülerler valla."

- Metin Eloğlu

Yukarıda gördüğünüz afişler “Türkiye’nin markalaşması ve dünyadaki algılanışı” ile ilgili bir kampanya için hazırlanmış. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan, Türk Hava Yolları ve Türkiye’nin resmi turizm portali olan goturkey.com logoları serpiştirilen afişler ülkenin çeşitli kültürel miraslarına göre farklılık gösteriyormuş. Radikal’in haberine bakarsak kampanyayı gerçekleştiren ekip “bir ülkenin markalaşmasının algı yönetimine dayanan bir kalkınma projesi olduğunu” savunuyormuş. “Home” temasıyla yürütülen kampanya birilerinin “Artık herkes evine dönmeli” çağrısına uygun gözüküyor.

Burada “algı yönetimi” en dikkate değer ibare. Bu tanım (yöntem mi demeli?) demokrasi ve insan hakları için çırpınan, yağmaladığı bütün şehirlere huzur vaadeden Amerikan ordusuna ait. Bu yöntemin başta reklamcılık, sinema ve elbette akademide ne tür başarılar yakaladığını varın siz düşünün. Bugün bütün hayatımıza sirayet eden pislikleri hissetmeyen insanlar bu yöntemin mağdurları(?) olsa gerek. Mesela cuma hutbesinde miladi yeni yıl kutlamaları yapılmasından asla rahatsızlık duymayan cami cemaati algı yönetiminin parlak sonuçlarından olabilir mi? Yine bu yöntemin söylemlerinden “Türkiye’nin herkesin evi olduğu, fakat bir tek Türklerin evi olmadığı” hususunda mutabık kalındı mı? Şu meşhur “Türkiyeliler” Alevisi, Sünnisiyle; Kürdü, Lazı, Süryanisi, Çerkesiyle 76 milyonluk mozaik bir algıya kavuştular mı?


Bu toprakların kimin evi, vatanı olduğu konusu açıldığında Haçlı Seferleri’nden ve İstiklal Harbi’nden bahis açmayanlar aynı zamanda gayri Türk olmanın neredeyse İslami bir vecibe olduğunu savunmaktan geri durmuyorlar. Bunların önemli bir kısmı bizzat algı yönetimini icat edenler hesabına çalışıyor. Peki algı yönetiminin mağdurları? Başımıza gelen belaları göremeyecek, şerefimize uzatılan elleri hoş karşılayacak derekede cahil insanlar olmak bizi ateşten koruyacak mı? Bir soru çok önemli! Diyelim ki bizler, hepimiz birer ahmak olarak ölmüşüz. Bu üç günlük dünyada şerefimizin nerede olduğunu bilmeyecek kadar budala insanlar olarak ölmüşüz ve cennetteyiz. Bu akla yatkın mıdır?

M. Cahit Yıldız
Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

06 Mart 2014

Oğuz Bahtiyaroğlu: Nihâvend ezan

İsmet Özel, Tokat ve Yozgat'ta

"Neyi itimada şayan kabul edip konuşacağız? Benim size yalan olmayan bir şey söyleme ihtimalim var mı? Söylediğim şeylerin hepsi benim söylemek istediğim şeyler. Ama aynı zamanda sizin işitmek istediğiniz şeyler mi? Aramızda hangi bağ var ki birbirimizin işine yarayan şeyleri söyleyelim? Başından beri, bu toprakların vatan vasfını sağlama almaktan, Türklüğün anlamını kavrayıp sahiplenmekten, millet olmaktan söz ediyorum. Bu yaklaşımın manası da maksadı da gayet açık."
- İsmet Özel, 22 Şubat 2014

İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel, 8 Mart Cumartesi günü Tokat ilimizde "ÇİRKİNLİK ŞİRKTE, ŞİRK ÇİRKİNLİKTEDİR", 9 Mart Pazar günü ise Yozgat ilimizde "GENÇLERİN MİLLETİ, MİLLETLERİN GENCİ" serlevhalı konuşmalar yapacaktır. Her ikisi de 16:00'da başlayacak konuşmalara dileyen herkes iştirak edebilir.


ÇİRKİNLİK ŞİRKTE, 
ŞİRK ÇİRKİNLİKTEDİR
İl Özel İdaresi Binası
Kültür Merkezi
Karşıyaka - TOKAT
8 Mart 2014 - Cumartesi 16:00

GENÇLERİN MİLLETİ, MİLLETLERİN GENCİ
İl Kültür Müdürlüğü
Konferans Salonu
YOZGAT
9 Mart 2014 - Pazar 16:00

Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

Osmanlıdan Günümüze Kadınların Edebiyatı


01 Mart 2014

Ağıt

Franz Roubaud, The Siege of Sevastopol (1904).

Moskof bayrağını çekmiş gemiler,
Yol alırken dalgaların iniler,
Her gelen haberde derdim yeniler
Nerde benim Ural-Altay dağlarım
Akşam olur sabah olur ağlarım.

Allah Allah diyen ezanlar nerede?
Efeler, yiğitler, kızanlar nerede?
Taşkentler, Kırımlar, Kazanlar nerede?
Nerde benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım.

Sen ey Hazar, engin Hazar, Türk Hazar,
Söyle bana boylarında kim gezer?
Kafir Moskof yine mezar mı kazar?
Seyhun gibi, Ceyhun gibi çağlarım,
Nerde benim Ural-Altay dağlarım?

Osman Yüksel Serdengeçti

"Tarih bir deterjan reklamı değildir."

Türkiye 400 senedir karıştırılıyor. Bütün karışıklıklar, karıştırıldığı yerde, bütün kirler kirletenlerde kalsın. Tarih bir deterjan reklamı değildir. Bakınız: Ne mağdurlar ve ne de mağrurlar insanların nefes almasına imkân sağlayacak bir düşünce sahasına talip. İddiaları var, haklı olduklarını iddia ediyorlar; ama onlardan hiçbirini ahlâk bekçisi olarak teşhis edemiyoruz. Ahlâk bekçisi değildirler, çünkü herhangi bir düşünceyi dile getirmekle varlık kazanmış değildirler.

Adı-sanı olmayanlara düşünce, fikriyat, tefekkür sahasında bir yer tahsis etmenin imkânı bulunamamıştır. Kimin adı anılmağa değdi ise düşünceyle içli dışlı olma da onun payına düştü. Düşünemeyen ne yaptı? O lisanla eline geçen fırsatı kendini haklı göstermeğe hasretti. Şimdinin gâvurunun akıllısı Türkiye’nin resmi ağızları Türk toprağında 36 çeşit “étnicité” bulunduğunu ikrar eylesin istiyor. Diyelim ki, öyledir. Viyana kapılarına dayanan bunlardan hangisiydi acaba?

Anlaşılmağa değer ve insanlığın anlaşılmasından istifade edilebileceği bir geçmiş varsa o da Türklerin inhisarındadır. Önce imparatorluklarda asıl aramamızın Türk olarak bizi zaafa düşürdüğünün bilincine varmamız gerekiyor. Müslüman olmadan Türk olamayışımızın sebeplerinden biri bu. Biz hem XIII. Hıristiyan asrında diyar-ı Rum’un Türk vatanı olduğunu dünyaya ilân ederek, hem de XX. yüzyılın ilk çeyreğinde İstiklal Harbi vererek asla vasıl olduk. Bizi asla vasıl edenin beğlik şuuru, kendi beğliğimizin şuuru, gaza beğliği haline gelmenin şuuru olduğunu bildiğimiz ölçüde Türk’üz.

İsmet Özel, 1 Mart 2014
Tamamı için: http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr

"Olan şeylerin gerçeğini fark etmemek suçtur."


Ahlayıp vahlamakla bir yere varamayız. Ama olan şeylerin gerçeğini fark etmemek suçtur. Yani, ahlakla akıl birbirini destekleyen şeylerdir. İnsan çok akıllı fakat ahlaksız olmaz. Çok ahlaklı fakat akılsız da olmaz. Ama bize yutturulan şeylerden birisi de odur: yani deriz ki çok saf adam ama çok dürüst. Olmaz böyle bir şey. Yani, salağın birisinin dürüstlüğü sadece birilerine boyun eğmekten ibarettir. İnsanlar akıllı oldukları kadar ahlaklı, ahlaklı oldukları kadar da akıllıdırlar. Yani, bir insan enayi olduğu için hırsızlık yapmıyor diyemezsin. İnsan hırsızlık yapmıyorsa, akıllı olduğu için hırsızlık yapmıyordur. Yani ahlak ve akıl, aynı kapta bulunur.

İsmet Özel, İstiklal Marşı Derneği Genel Başkanı

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.