TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

31 Ağustos 2014 Pazar

Düzen ve başörtüsü


Başörtüsü bugün dünyada yürürlükte olan düzen karşısında söyleyecek sözü olmayan bir kadının kıyafeti olamaz.

İsmet Özel

29 Ağustos 2014 Cuma

Muhannetlik etmek değil kârımız

Muhannetlik etmek değil kârımız
Şehriyar sözüne uyanlardanız
Meydana girende yoktur korkumuz
Kazaya rıza diyenlerdeniz

Ödleklerle hoş değildir aramız
Teke tek düşmana varmak töremiz
Muhannete sardırmayız yaramız
Yarayı kendimiz saranlardanız

Bineyidim kıratımın üstüne
Alayıdım hançerimi destime
Gafilen varmayız düşman üstüne
Vakta hazır olun diyenlerdeniz

Köroğluyum çıkam dağlar salına
At sürelim mal yemezin malına
Başım koydum arkadaşın yoluna
Başı dost yoluna koyanlardanız

Köroğlu

Türkçe: Türk'ün karakterinin dili


Şu karşı ki dağda kar var duman yok,
Benim sevdiğimde din var iman yok.
- Hatay türküsü

Seni sevmek benim dinim imanım,
İlâhi, dîni imandan ayırma.
- Eşrefoğlu Rumi

Dinden imandan habersiz.
- Türk sözü

Ne çok misali var... Türkçe o kadar yalın, temiz ve acımasız bir dil ki. Dilimizdeki karakter bizi biz yapmış, bizim tavrımız dilimiz olmuş.

1943'ten bir Ekmek Kartı


Bir zamanlar ekmek kavgası bu idi. Gerçi çok şey değişmedi. Şimdi kuponla değil rantla alınıyor ekmekler. Bazı evlere beş tane giriyor, bazı kimseler fırınlara pastanelere ortak oluyor, bazıları da bayat yiyor. Benim de aklıma bir Cahit Zarifoğlu şiiri düşüyor:

Aşk duraksar ve yara alır
Uçak çelik rengi göğü sesiyle sokunca
Alçalarak yemyeşil ekinlerin arasına
Kuru ekmek yiyen üzgün köylüleri bombalamaya.

Mezâlimin Nedenleri: Ortak Bilinçaltı


Arnavut ve Boşnak gibi bölgede yaşayan Müslüman halkın özelde Balkanlardaki Hıristiyanlar tarafından ve genelde ise Avrupalılar tarafından eskiden beri "Türk" olarak adlandırılması, bu ortak bilinçaltının bir tezahürüdür. "Türk" ismi, Avrupa ve Balkanlarda yüzyıllar boyunca Müslüman'ın müterâdifi olarak kullanılmıştır. Modern zamanların bir gereği veya uygulaması olarak Türk ve Müslüman'ın kavram olarak birbirlerinden arındırılması ve ayrıştırılması 18. yüzyılın sonlarından itibaren başlamıştır. Balkanlardaki Türk, Arnavut ve Boşnak millet adlarının seküler anlamda Müslüman'dan ayrışmasının, günümüzde dahi tam olarak tamamlanamadığı söylenebilir. Zira 1992-1995 Bosna-Sırp-Hırvat Savaşları sırasında Boşnakları katleden Sırpların veya Hırvatların bunlara "Türk" demesi ve Osmanlı devrine atıfta bulunması mânidardır. Dolayısıyla Sırplar, Bulgarlar ve Yunanlar, Türklere veya Arnavutlara zulmederken bilinçaltlarındaki "Türk/Müslüman" karşıtlığı ve nefretiyle hareket etmekteydiler. Bu şekilde işledikleri zulümlere tarihi ve dini olarak belli bir meşruiyet kazandırmakta ve aynı zamanda bu eylemlerini vicdanlarında aklandırmaktaydılar.

Necmettin Alkan, Ve Selanik Düştü
(1912-1913 Balkan Savaşı ve Hezimeti,
Timaş, İstanbul 2014, sf. 339-340)

Türk değilim demek suç mu, günah mı, cürüm mü, kabahat mi? (I)


Beğenmedi AKP “Türküm, doğruyum, çalışkanım” denilmesini. Bunu beğenmemekten terfi bekledi. Makamını koruyabilmek için on üç yıl lisan-ı hal ile şunları söyledi: Türk değilim, sahtekârlığın her türlüsüne açığım, emeğimi yağmalamanın her tarzını kaygan zeminlerde kazanca dönüştürmeğe hasrettim. İstiklâl Marşı Derneği Türk değilim demenin prim yaptığı bu zamanın son yedi yılında faaliyet halindeydi. “Ben Türk değilim; ama bu topraklarda benim de hakkım var” diyen her kimse onların havalarını alması için İstiklâl Marşı Derneği bir farz-ı kifayeyi yerine getirmek üzere kurulmuştu. Yedi sene boyunca AKP artan bütün yobazlığının yanı sıra İstiklâl Marşı Derneği’ni Türk milletine kenetleyecek vasıtaları ortadan kaldırmakla meşgul oldu. Bu meşguliyet bu yazıyı okuyan sizleri de sarmış olabilir, AKP’ye bir yerinizle yaranmak için beni, ben İsmet Özel’i sevmekten imtina ediyor olabilirsiniz. Şu veya bu sebepten, şu veya bu tarafımla beni sevginize değer bulmayacaksanız noksanlıkla malul olduğunuzu haber vereyim. Bilin ki, ben ne oldumsa, sizin sevgisizliğinizin benim olduğum şeyde herhangi bir payı veya katkısı yoktu. Şimdilerde bilhassa ve hassaten Türk oluşum sizin sevme hissinizin bana ulaşmasına engel teşkil ediyor olabilir. Hissiyatınızdaki isabeti teslim ederim. Zira ben, Türk değilim diyen herkese hamlık atfederim. Mescid-i Dırar yıkıldığından beri Türkleşmemek Allah’ın müminlere bahşettiği olgunluğa erememektir. Bu kaknem itikadınızla beni beğenmenizi ummuyorum zaten.

Hangi sebeple olursa olsun beni beğenmeyen bana küçük kızını vermez, olur biter. Sizin beni beğenip beğenmediğiniz aramızdaki arızî iştir. Zaten gönül işlerinin hep arızî ve hep arızalı olduğundan dikkati esirgememek lâzım. Gelin görün ki, madalyonun bir diğer tarafı bulunuyor: Bakalım ben sizi beğeniyor muyum? Benim sizi beğenip beğenmemem gönül işi sayılmaz. O giderek bir iş bile sayılmaz; o bütün boyutlarıyla benim “millî mesele” katındaki meşguliyetimdir. Ben sizlerin, siz okurlarımın küçük kızına değil, ülkemi, Türkiye’yi anlıyorum deme cesaretinize talibim. Bu okuduğunuz son cümle sayesinde fehm etmiş olmalısınız ki, Türkiye’yi anlamak cesaret ister. Yağmacının biriyseniz, bilin ki, yağmacılık Türkiye’yi anlama gücüne erme bahsinde size fayda vermez. Hazıra konanlardan biriyseniz, hazıra konduklarınız sizi Türkiye’yi anlayabilir hale sokmaz. Tavsiyem beklentisiz beklemeği öğrenmeniz olur. İçinize Türkiye’yi anlama isteğinin doğmasını bekleyin. Bakın ben, bunca kışkırtmamın fayda vermediğini göre göre yine de bekliyorum. Genç yaşımdan itibaren hiç fasıla vermeden, nazım ve nesir kıyafetinde yazdıklarım vasıtasıyla okurlarımı tahrike yeltendim. Onları bana erkenden sezdirilen ufku fark etmeleri hususunda kışkırttım. Neler yazdığımı şimdiye kadar umursayan biri çıkmış olsaydı, güttüğüm gaye, muradımın ne olduğu ammeye ayan edilecekti.

İsmet Özel, 28 Ağustos 2014
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

1535'ten bir Kanuni gravürü


Kanuni Sultan Süleyman'ın 1535 yılında yapılmış bir gravürü. Tacı 115.000 dukaya Venedikli bir kuyumcuya yaptırılmış.

Kaynak: British Museum

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Elif'i Görse Mertek Zannedecek


Galatasaray Lisesi’nden 1939 yılında mezun olanların hazırladığı albümde sağda alttaki çizimkarikatür yer alıyor (904 numaralı Âlim Öğünç’ün eseri). Üst satırda lisenin eski harflerle Ğayın ve Sin harflerinden oluşan amblemi, ardı sıra “Mektebe bu harflerle geldik” yazısı yer alıyor. ‘Âlim’ imzası da sonunda. Fakat bu unsurlar dünyayı, Galatasaray Lisesi’ni, talebeleri geriye doğru çeken, gerileten bir rayın üstünde. Aynı zamanda devri bitmiş bir mekanizma gibi tarihin derinliklerine doğru gidiyor yahut bitmiş bir sahne kapanıyor. Çeken ve iten de bezmiş bir vaziyette.

Alttaki satırda amblem ve yazı yeni harflerle yapılmış, yazılmış. O da benzer bir mekanizmanın üstünde fakat ileriye doğru gidiyor, ilerliyor, çeken ve iten de dimdik ayakta ve güvenli.

Maarif Vekâleti tarafından liseler için hazırlatılıp 1934 yılında yayınlanan Tarih ders kitaplarının Cumhuriyet devrine tahsis edilen 4. cildinde şu ifadelere tesadüf ediyoruz: “Yeni alfabe Latin esası denilen kökten olmakla beraber ne Fransız, ne İngiliz, ne de İtalyan, Alman veya başka bir millet alfabesidir. Bu kendi hususiyetleriyle başlı başına bir Türk alfabesidir ve diğerlerinde uzun zamanların tecrübeleriyle meydana çıktığı halde düzeltilemeyen kusurlardan, hatalardan sakınılarak tertip edildiği için bütün dünya lfabelerinin en mütekâmilidir” (s. 258).

Cemal Nadir’in ‘Hicret’ adlı hemen aşağıdaki karikatürü ise Akşam’da yayınlanmış. Üzerinde 1 Aralık 1928 tarihi ve yeni harflerle imza var. ‘Eski’ harfler Harf İnkılabı’ndan sonra kervan olup yola düzülmüş, gidiyorlar. Tarihin yorgunluğunu ve hırpalanmışlığını üzerlerinde taşımalarına rağmen karikatüristin kaleminde hâlâ güzel, mûnis ve mütecanisler.

Prof. Dr. İsmail Kara
(Derin Tarih, Kasım 2012, sf.84)

26 Ağustos 2014 Salı

Türk tarihi bir dava tarihidir


En eski devirlerden beri Türkler, genellikle kandaş bireylerden oluşmuş yahut böyle bir şeye inanmış bir toplum olmamışlar, silah arkadaşlığına dayalı bir topluluk oluşturdukları kanısındaydılar. Türkler tarihlerinin ilk dönemlerinden itibaren imparatorluk devletine yönelmişlerdir, kavmiyetçi devlete gitmemişler. Türk tarihi bir dava tarihidir. Bir soyu, bir ırkı, bir kavmi başat kılma davası değil, bazı inançları yerleştirme davasıdır. Bizde devlet milletini kuruyor, Türkiye Cumhuriyeti de öyle kurulmuştur. Çoğu yerde ise büyük çoğunlukta toplumlar kendi devletlerini oluşturmuşlar.

Prof. Dr. Teoman Duralı

Binaları yükseltme yarışı

"Şunu iyi bilin ki (bu) yer, Allah'ın ve Resulünündür."

Rudani-6520: Ebû Hureyre radiyallahu anh'dan:

Bir gün biz mesciddeyken, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizim yanımıza çıkıp şöyle buyurdu:

"Haydi Yahudilerin yurduna yürüyün!' (Oraya varınca) Onlara (Yahudilere) de şöyle hitap buyurdu: "Müslüman olun da selamet bulun!' 'Tebliğ ettin' dediler. 'Benim mura­dım da budur: Müslüman olun kurtulun!' Yine: 'Sen tebliğ ettin' dediler. 'Benim muradım da budur.' Sonra üçüncü kez aynı şeyi söyledi. Ondan sonra ise şöyle buyurdu: 'Şunu iyi bilin ki, bu yer Allah'a ve Resu­lüne aittir. Sizi buradan sürmek istiyorum. Kimin malı varsa satsın. Aksi halde şunu iyi bilin ki (bu) yer, Allah'ın ve Resulünündür.."

[İkisi de Buhârî, Müslim ve Ebû Davud'a aittir.]

22 Ağustos 2014 Cuma

Osmanlının Sürgün Şairleri


Osmanlı edebiyatının üretildiği 13—19. yüzyıllar arasında yaşamış ve eser ortaya koymuş Osmanlı divan şairleri arasında çeşitli sebeplerle sürgüne gönderilenler olmuştur. Onları, sürgüne gönderilen başka meslek gruplarına ait kişilerden farklı kılan nokta, yazdıkları şiirler. Osmanlı’da şairlerin yazdıkları şiirleri dolayısıyla mı yoksa başka sebeple mi sürgüne gönderildikleri merak edilen bir konu.

Tuba Işınsu Durmuş’un çalışması, bu soru çerçevesinde, şairlerin gönderildikleri belirli sürgün mekânlarının olup olmadığı, şairlerin ne şekilde cezalandırıldıkları ve şairlerin sürgündeyken yazdıkları şiirleri bağlamında Osmanlı’da bir sürgün edebiyatı var mıydı sorularının cevaplarını aramakta.

Detaylı bilgi: Kapı Yayınları

21 Ağustos 2014 Perşembe

Bir tarihi miras hödüklüğü daha


"Ecdadımız, atalarımız, dedelerimiz, mıy mıy mıy..."

Adamlar 700 yıllık kümbetin ardına yurt yapmışlar. Sonra da silueti bozmadığını söylemişler. Estetiği, sanatı, düşünceyi geçtim; ecdat edebiyatı yaparak tarihi eser çürütme dangalaklığının bu kadarı görülmedi memlekette. Yuh, çüş, oha, vesaire.

Haber: Halime Hatun Kümbeti'nin siluetini bozdular

"Turizm yoluyla bir yerden bir yere gelebileceğine inanan salaklarla dolu bir ülke."


Türkiye’de, bundan iki üç sene öncesine kadar, dış ticaret açığını kapayacak iki madde vardı. İki kalem vardı. Birisi tekstil, diğeri turizm. Bugün ne oldu? Tekstili de devre dışı bıraktılar, değil mi? Bunu herkes biliyor. Bir tek, Türkiye’de dış ticaret açığını kapama imkânı olarak turizm var. Ben bütün canlılığıyla, Türkiye’de, turizmin bir çıkar yol olup olmadığını, Türkiye’nin sanayileşme yoluyla, kendini daha sağlıklı bir hale getirip getiremeyeceği tartışmaları içinde, gençliğim geçti benim. Ben, 19, 20-25 yaşındayken, bunlar, Türkiye’nin en canlı meseleleriydi. Ve Türkiye’de hiçbir siyasi kamp, turizmin, Türkiye’nin kurtuluşu için bir çıkar yol olduğunu savunmuyordu. Ama ne yaptılar? Tıpkı anayasadan “Devletin dini İslam’dır” ibaresini, allem edip, kalem edip, çıkardıkları gibi, Türkiye’yi de turizm yoluyla bir yerden bir yere gelebileceğine inanan insanlarla ya da salaklarla dolu bir ülke haline getirdiler. Turizmden, belki dünyada en çok kazanan ülkelerin ilk sırasında, nispi olarak, İspanya gelir. Ama İspanyollar, salak olmadıkları için, hiçbir zaman turizm gelirlerine ekonomilerini endekslememişlerdir. İspanyollar, ne yapabileceklerse reel ekonomi alanında, -onu yapmaya müsaade edildiği kadarıyla tabi- çünkü böyle bir şey var. Böyle bir düzenek de işliyor dünyada. Mesela, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya, nükleer sahada da, genetik sahasında da, elektronik alanında da piyasaya sokulmamıştır. Ancak, Almanya birleştikten sonra, bilgisayar, bir hamle yapabildi Almanya’da. Bu işlerde, ciddi bir kontrol mekanizması var. İspanya, bu kontrol mekanizmasının bilincinde bir ülke olarak, başının çaresine bakmaya çalışıyor. İspanyolların derdi bizi ilgilendirmez, ama şunu anlatmaya çalışıyorum; Türkiye’de kendi ülkesinin, felakete uğramamak üzere organize edilmesini kendine vazife edinmiş kadrolar yaşamıyor. Bilakis, başka, Türkiye’nin aleyhinde çabalar gösteren, ekonomik odakların işini kolaylaştırmak suretiyle, insanlar mansıp sahibi oluyorlar. Türkiye’de yükselmek istiyorsanız, kendinize Avrupa’dan, Amerika’dan bir güç odağı bulacaksınız. Bu güç odağı, aynı zamanda bir finans gücünü temsil edecek. Başka türlü olmaz. O zaman size bir, o odağın ajanı olarak, o odağın bir iş kolaylaştırıcısı olarak size, Türkiye’de bir yer verirler. Bugün Türkiye’de, yer sahibi olan insanların da böyle ilişkileri var. O yüzden, Türkiye’de bugün, yerlerini kaybetmiş olanlarla, onların yerlerine oturmuş olanlar arasında bir mübareze var. Ama bunlar, dokuları aynı olan insanlar. Yani, farklı patronları olan ama, hatta belki farklı patronları olmayabilir de… Müşterekleşebilir, ama dediğim gibi, Türkiye’de söz sahibi olabilmek için, Türkiye dışından dayatılan taleplerin, müdafi olmak zarureti var.

İsmet Özel
Toparlanın, Gitmiyoruz!
(6 Mayıs 2006 Cumartesi, Sivas)

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Sakarya Meydan Muharebesi'nin Provası:
Maraş Çete Harbi

Şerif Paşa, Stockholm'deki çalışma ofisinde, 1903 (S. Berkel Baran arşivi)
Paris Barış Konferansında Kürt delegasyonu rolüne bürünen Kürt Şerif Paşa, Kürt Devleti kurulması talebinde bulunur. Bu haber bölgeye ulaştığında Silvan Kaymakamlığı ve kazanın ileri gelenleri, Kürt devleti talebi hakkındaki tercihlerinin ne olduğunu beyan eden cevabı 29 Şubat 1920 tarihinde Sadaret'e, Müttefik Devlet elçiliklerine, Paris Barış Konferansı'na, Heyet-i Temsiliye'ye, Meclis-i Mebusan'a telgrafla bildiriyorlar. Bu cevap: "... Hayali Kürdistan cumhuriyetinin tesirini anlamak üzere bir zaman için olsun bu havaliye gelsin, takdir armağanının bir kurşundan başka bir şey olmayacağını bizzat görecektir. Milyonlarca lira servet toplayarak, şimdi ne gibi hasis emel peşinde olduğunu bildiğimiz Şerif Paşa'nın servet kaynağı da meçhulümüz değildir..."

Bu havalideki Müslümanlar, İngilizlerin Kürtçülük propagandasına karşı Türk Milleti'nden yana tercihlerini beyan ettikleri telgraflar çekmişlerdir. Bu telgrafların bazılarının çekildiği yerler şunlardır: Solhan, Çemişkezek, Hasankeyf, Kangal, Palu, Bitlis, Adıyaman, Kahta, Ahlat, Hizan, Şirvan, Şırnak havalisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne çektiği telgraflar. Mardin eşraf ve ayanının telgrafı, Diyarbakır Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti'nin telgrafı, Siirt ahalisinin XIII. Kolordu Komutanlığı'na gönderdiği telgraf, Van ve çevresindeki aşiretlerin telgrafı, Eleşkirt halkının Kürt Şerif Paşa'yı kınayan telgrafı...

(Çelimli Çalım, sayı 2, sf.24)

Olmayacak Duaya "Amen" Demek


1915 Ermeni tehciri vakıasının 100. yılına bir kala Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, merkeze Ermenileri koymakla beraber, yemekte çeşni kabilinden diğer Osmanlı vatandaşlarını da araya sıkıştırarak bir taziye mesajı yayınladı. Mesajın son iki cümlesinde o dönemde ölen Ermenilerin huzur içerisinde yatmalarını diliyor ve etnik/dini kökeni ne olursa olsun hayatını kaybetmiş tüm Osmanlı vatandaşlarını rahmetle anıyor. Onun bu içten duasına Türkiye Ermeni Patrikliği de "Amen" diye karşılık veriyor. Fakat biz itikadımız gereği biliyoruz ki Allah, kâfirleri ebedi olarak cehennemde tutacak ve onlar için bağışlanma söz konusu olmayacak. O sebepten, olmayacak duayı yapan da, ona "amin" diyen de aslında Türk milletinin defterini dürme hususundaki şeytani planlarında ne kadar mutabık kaldıklarını elaleme göstermekten başka bir şey yapmış olmadılar. Lakin ben kendi adıma şunu söylemeden geçemeyeceğim. Başbakan'ın taziye mesajında her ne kadar "biz" ifadesi kullanılmış olsa da, 1915 Zeytun İsyanı'nda harbe tutuşup bir Ermeni kurşunuyla bacağını kaybeden Topal Hacı'nın torunu olarak ben o "biz"in içerisinde değilim ve hiç olmayacağım.

M. Hamidullah Bekit
(Çelimli Çalım, sayı 2, sf.24)

Sakarya Meydan Muharebesi Kimin Hatır(at)ında?


Yürüyüş halinde bulunan mağlup ordumuz henüz Sakarya'ya varmadan, mevzilerini almadan Mustafa Kemal atından düşüp göğüs kaburga kemiklerini kırmıştır ve Ankara'ya götürülerek tedavi altına alınmıştır. Bu bilginin sıhhati hakkında farklı görüşler olmakla beraber şurası kesindir ki Mustafa Kemal Paşa Sakarya Meydan Muharebesi müddetince Ankara'da tedavi altında olup harbe iştirak etmemiştir. İsmet İnönü de Kütahya-Eskişehir bozgunu dolayısıyla ezik bir halde, geride karargâh kapısından çıkmayarak hiçbir işe karışmamıştır. Fevzi Paşa ise Mehmetçik arasında, dilinde Kur'an, 21 gün 22 gece devam eden Meydan Muharebesini idare etmiştir. İstiklâl Marşımızdaki duamız kabul olmuş, Allah'ın yardımıyla kahraman ordumuz galip gelmişti.

Yahya Çiftçi
(Çelimli Çalım, sayı 2, sf.10)

Kurtlu Doğum

Bedir Savaşı (13 Mart 624, Cuma günü)
Siyer-i Nebi
Bugün Kutlu Doğum partilerinde "Benim efendim benim efendim..." sululuğuyla kendilerinden geçen sefillerin Türk Milleti'ne mensubiyeti söz konusu değildir. Melânet kol geziyor ve işleri böylece yürüyor. Pasta büyük ve işin sonunda aferin var; vazifeleri kutsal. Yapılacak programlar arasında istismar edilecek, daha nice mefhum var. Mesela geçen seneki Kutlu Doğum'larda, istimara açılan mefhum merhametti. Bir merhamet istismarı ki düşman başına! Sanki Müslümanlar iktidardaymış da merhamet etmiyorlarmış. Bunların hepsi İslâm'ın kılıcı düştü mü geriye kalan belâlardır. Kılıcı düşürdün mü savaş peygamberi gidip geriye "güllerin efendisi" kalıyor.

Sinan Şahin
(Çelimli Çalım, sayı 2, sf.9)

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Evlenen Evlenir


Lisanımızdaki "ev" kelimesinin Arapçadan geldiğini duydum bir öğretmen arkadaşımdan. Bazı öğretmenler ona itiraz ettiler. İddia eden arkadaşım da Şemseddin Sami'nin Kamus-i Türki'sini kaynak olarak gösterdi. Fakat itiraz edenlerden biri "ev" kelimesinin Araplar tarafından bizim kullandığımız manada kullanılmadığını, "ev" yerine "beyt", "menzil" ve "mesken" kelimelerinin kullanıldığını ifade etti. Dedikleri doğru idi.

Esasen, Türkçede "ev" kelimesinin kullanılması Arapların neyi nasıl istimal ettikleri ile değil, Kur'ân'la alâkalı idi. Kur'ân'da aynı kökten "evâ" ve "me'vâ" kelimeleri geçer. Barınak, sığınak, anlamında, Duha Suresi'nde "Seni yetim bulundurup barındırmadı mı?" şeklinde meal veren ayette "evâ" ibaresi geçer.

Biz Türklerin "beyt" ve "menzil" kelimesini ev haricinde, başka anlamlarda kullandığımız da malûmdur. Acaba neden "ev" kelimesini tercih ederek onda karar kıldık. Kanaatime göre bunun sebebi Türklerin itikadıdır. Kur'ân'da evlenmek teşvik edilir. Karı kocalar birbirleriyle huzur ve sükûn bulan insanlardır; bunun için yaratılmışlardır. Hadis-i şeriflerde ise evlenen insanın kendini korumaya aldığına, dinini tamamladığına; bekârların ise kınandığına ve bekârların noksanlığına sebep olduğuna dair ifadelere rastlıyoruz. Ayrıca "ev" kelimesinin önceki yüzyıllarda kendisiyle evli olunan hanım anlamında kullanıldığına da tarama sözlüklerinde rastlıyoruz. Evlenmek esas olduğuna göre ve evlenmedikçe dinin tamamlanamayacağı hususu dikkate alınacak olursa bir mü'minin evli olması esas sayılıyor. Mü'min ancak evlenerek, nikâhlanarak, yani bir hanım sahibi olarak kendini cehennem azabından muhafaza eder.

Nikâhlanmaya "evlenmek" ismi vermiş olmamız da, kendimizi azaptan koruduğumuz meskenimize, barınağımıza, içinde gecelediğimiz mekâna "ev" dememiz de, Kur'ân-ı Kerîm dolayısıyladır. Zira Arapçada geçen "beyt" kelimesini şiirde iki mısra için, "menzil" kelimesini ise muvakkaten konakladığımız mekânlar için kullanırız. Bu arada hatırlatalım ki Arapçada evlenmek "zevc" kelimesiyle irtibatlandırılır. Zevc, çift anlamına gelir. Yani izdivac, çift olmakla, çiftlenmekle, çiftleşmek ile aynıdır. Dolayısıyla Türkçedeki "evlenmek", "izdivac"dan daha üstün ve daha çok itikadî bir manaya işaret etmektedir.

Ev ve evlenmek ifadelerinin Türkçede bulunması İslâm itikadı dolayısıyladır. Çünkü evlenen ve evi olan kendini cehennem azabından muhafaza etmiştir. "Dünya evine girmek" bunu en güzel ifade eden Türkçe bir tabirdir.

Lütfi Özaydın
(Çelimli Çalım, sayı 2, sf.2)

Turgut Cansever: "Dünyada Osmanlı mahalle teşkilâtının yok edilmediği tek noktaydı Arnavutluk."

Berat ve Ergiri (Gjirokastra), Osmanlı dönemine ait mimari özellikleri
hâlâ sürdüren örnekler arasındadır.
Arnavutluk'ta Enver Hoca iktidarı ele geçirdiğinde Osmanlı mahalle teşkilâtı henüz feshedilmemişti. Dünyada Osmanlı mahalle teşkilâtının yok edilmediği tek noktaydı Arnavutluk. Enver Hoca bakıyor ki, halk burada kendi kendisini idare ediyor. Halbuki Komünist teoriye göre iki asır işçi sınıfı diktatoryası olacak, iki asır sonra halk kendi kendini idare edecekti.

Bu mahallî teşkilât Arnavutluk'a ikide bir hakim olmak isteyen İtalyanların dikkatini çekiyor, özellikle İtalyan Komünist Partisi'nin. Bu parti Arnavutluk'taki Osmanlı mahalle teşkilâtını araştırıyor ve seçim kazandığı bölgelerde uygulamaya koyuyor. İtalya'da insanların kendi mahalle ve sokaklarıyla ilgili söz söylemeleri müthiş etki yapıyor. Bu arada Boston'da bütün dünyanın ilgisini çeken önemli bir hadise yaşanıyor. Federal hükûmet tarım alanlarından geçen bir karayolu şebekesi kurmak istiyor Boston'da. Bunun farkına varan köylüler karşı çıkıyorlar. Bu çok radikal bir hareket haline geliyor. Bunun üzerine karayolları merkezî teşkîlatı bir geniş araştırmacı ve bilim adamı grubunu konuyu incelemek üzere Arnavutluk'a gönderiyor. Bunlar 1 - 1,5 sene köylülerin nelere itiraz ettiklerini araştırıyor ve görüyorlar ki, köylüler tamamen haklı. Yani merkezî inceleme ve karar mekanizmalarının masada aldıkları kararların mahallî gerçeğe erişmesine imkân olmadığı deneyle ortaya çıkıyor. Boston vakası İtalyan şehirlerinde halkın karar sistemine katılmasını gündeme getiriyor ve bu, İtalyan Komünist Partisi'ne itibar kazandırıyor. Onlar da buradan hareketle mahallî seçimlerde bütün italyan şehirlerinin %80'ini kazanıyor. Beraberinde insan ve toplum lehine bir uygulama olması nedeniyle Mukaddes İttifak denilen Hristiyan Demokratlarla Komünistler arasında bir ittifak oluşturuluyor. Bu olayı Avrupa Konseyi toplantılarında iki cepheden dinleme fırsatını buldum. Şimdi, alınacak kararlarda halkın katılımını sağlamak, çözümü oldukça kolaylaştıracaktır.

Buradan İstanbul'a geçmek istiyorum. İstanbul'a gelecek nüfus, henüz gelmeden durdurulmalı. İstanbul'un fethinden 30-40 sene sonra nüfus 500 bine ulaşıyor. 1840'a kadar değişmiyor. Çünkü insanların bir arada olmalarının en verimli olduğu bir yoğunluk düzeyi var. Bu yoğunluk düzeyini geçerseniz insanca yaşama şartları yok oluyor. Bunu altına inerseniz, bu defa insanlar arası münasebetin verimli yoğunluğu sona eriyor veya azalıyor. Dolayısıyla Osmanlılar İstanbul'u bu yoğunlukta kuruyor ve yıldız kümesi şeklindeki yapıyı dört asır devam ettiriyor.

Turgut Cansever, Kubbeyi Yere Koymamak
Osmanlı Şehirciliği, Röportaj: Selman Tan - Refik Tuzcuoğlu, s. 146
İz Yayınları, Birinci Baskı, İstanbul, 1997

17 Ağustos 2014 Pazar

Yüzbaşı Osman Nuri'nin Balkan Harbi Hatıratı

Yüzbaşı Osman Nuri (Üsküdarlı Mehmet Rıfat Bey) Balkan Savaşı yıllarında Mesudiye zırhlısı ikinci suvarisi olarak şahit olduklarını bu risalede ayrıntılarıyla, günü gününe kaydetmiş ve yayınlamıştır.

Balkan Savaşı’nın pek ele alınmayan bir yönü olan deniz savaşlarının safhalarını günü gününe kaydeden yazar, büyük bir tarafsızlıkla donanmamızın ve mürettebatın eksiklerini, kusurlarını ve meziyetlerini ortaya koymuştur. Ayrıca, Avrupa basınını dikkatle takip ederek, bu sahada yazılan yazı ve kitapları ciddi bir tenkit süzgecinden geçirmiştir.

Yüzbaşı Osman Nuri, askerî bir olayı anlatmakla beraber, şahsî duygu ve düşüncelerini, yer yer şairâne ifadelerle süsleyerek, büyük bir samimiyet ve içtenlikle ortaya koymuştur.

86 Sayfa, 7 TL
Hazırlayan: Zeynep Kerman
Bilgihttp://www.dergahyayinlari.com/?q=node/866

Sessiz Yığınların Gölgesinde


Bütün iktidarların gelip içinde yok oldukları bu sessiz yığın bir sosyolojik bütünlük ya da gerçeklik değildir. 0, iktidarın sırtında taşıdığı bir gölge, içine düştüğü dipsiz bir çukur ve bir emme biçimidir. Akışkan, devingen, uyumlu hatta bütün isteklere aşırı derecede uyan ve katılmanın en aşırı ucu olan bir hipergerçek uyumluluk yumağı. Yasa ve baskı yerine model enjekte eden, şiddet yerine ikna/caydırma yöntemiyle iş gören hipergerçek, algılanamayan bir toplumsallık… Oysa bu sessizlik haber tarafından mıknatıslanmış durumdadır. Şu bizi sarıp, sarmalayan toplumsal, haber, simülasyon, caydırma, anonim ve geçici denetleme gibi sihirleri güdümleyerek onların ölümünü amaçlamaktadır.

Doğal felâketler de aynı yönde gitmektedirler. Çünkü ancak o zaman toplumsal felâketin mitleşen dışavurumuna dönüşebilmektedirler. Ya da doğal felâket anlamsızı ya da hiç bir şeyi temsil etmeyen (…) bir serüvendir. Böylelikle, toplumsalın içinde bulunduğu durum, felâketin ya da kendisini destekleyen tüm temsil edilme biçimleriyle birlikte bir tür çöküşün simgesine dönüşmektedir. Toplumsalın ölümünün son perdesinin oynandığı bir bağlamda kitleyle ilişki kurabilen tek olay terörizmdir. Onun amacı sessiz yığınlara saldırmaktır.

Jean Baudrillard

16 Ağustos 2014 Cumartesi

İngiliz gözüyle Müslümanlar


Müslümanlar, diğer dinlere mensup din muhariplerinin yaptıklarını katiyyen yapmadılar ve işgal ettikleri memleketleri harap etmediler. Nereden geçtilerse orada eskisinden daha güzel ve mükemmel şeyler meydana geldi. Rönesans'ın vücut bulması,Avrupa Ortaçağların zulmeti içerisinde korkunç bir irtica devri yaşanırken, Hazret-i Muhammed (s.a.v) asıl sâliklerinin, haleflerinin kültürü capcanlı ayakta tutmalarının, yaşatmalarının  eseridir...

R.v.c.Bodley, 1892-1970, İngiliz subay, yazar ve gazeteci
(Yedikıta Dergisi, Sayı 72, Sayfa 79)

8 Ağustos 2014 Cuma

"Kişi sevdiği ile beraberdir."

Millet olarak nereden nereye gittiğimizin bilinci bizim tarihimizdi. Tarihimiz “bir” millet oluşumuzun tarihiydi. Beni tarihten silme karşılığında hayvanî bir rahatlık teklif edenlerin atmosferine kendi hesabıma ben girmem. Seçimlerde Türk tarihi yok; ben de yokum.

İsmet Özel
(Gerçek Hayat, 20 Eylül 2002)

Yeni baskı: Saz ü Söz Arasında


Cinuçen Tanrıkorur'un 1997 yılında yazmaya başladığı, 1999 yılında tedavi için gittiği Kanada-Toronto'da gözden geçirdiği hatıraları daha sonra 2000 yılında Dergâh dergisinde tefrika halinde yayınlandı. Ancak kendisinin vefatı ile geride kalan yayınlanmamış notlarında düzenlenip dahil olması ile kitap haline gelmesini sağlamak, eşi Barihüda Tanrıkorur ve İsmail Kara'nın gayretleriyle oldu.

Sâz ü Söz Arasında, Cinuçen Tanrıkorur'un kendi kaleme aldığı musiki dolu bir hayatla bunun beraberindeki musiki tarihi ve kültürüne ışık tutması açısından önemli bir noktaya ışık tutmaktadır.

8 Ağustos 1925: Aliya


Yaşarken ne kitabın okunur, ne fikrin tutulur. Ölünce de adın semt polikliniğe isim olur bizde.

***

Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, aklımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?
- Aliya İzzetbegoviç

7 Ağustos 2014 Perşembe

Çelimli Çalım'ın 2. sayısı çıktı


İstiklâl Marşı Derneği’nin yayınladığı “Çelimli Çalım” mecmuasının ikinci sayısı çıktı. 24 sayfa olarak hazırlanan mecmuada dernek üyelerinin yazıları ve Genel Başkan İsmet Özel'in "YÜK" adlı konuşmaları yer alıyor.

“Bütün halkın değil, sadece millete mensubiyet ve aidiyet izhar edenlerin, yani “cumhur”un başkanı olması lazım. Millete mensubiyet ve aidiyeti reddedenlerin ise eğer Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşamak istiyorlarsa, “cumhur”a uymaları lazım. Bugün böyle mi? Millet kendini seçecek mi? Cumhur bir şey seçecek mi?”

İçindekiler:
İsmet Özel – YÜK
Durmuş Küçükşakalak - Dinde Zorlama Değil, Zımmî Müslümanlık Yok
Gökhan Göbel - “CÜMBÜRBAŞKANI”
D. Celaleddin Kavas - Dikkatör Erdoğan
Faysal Toprak - “Elif Deyû” Başlasak Köprüler Yıkılacak
Mustafa Deveci - Gazze Gazı
Sinan Şahin - Kurtlu Doğum
Yahya Çiftci - Sakarya Meydan Muharabesi Kimin Hatır(at)ında?
Türk Şiirinin Son Yarım Asrı - YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye - 2 - Hazırlayan: Gökhan Göbel
Mustafa Tosun - Türk müsün Gâvur Musun? Atlı Bir Hayata Var mısın?
Hakk’ın Divanı’na Çıkar mısın?
Halil Özkan - Nâfile… Ekmek, Pilot.
Özcan Çam - Hayatta Kalmak, Dünyada Kalmak.
D.Celaleddin Kavas - 14 Mayıs 1950’de Türk Milleti Demokrat Parti’yi Değil,
İstiklâl Marşı’nı Seçti
Enes Aksu - Uçan Süpürgenin Üstünde Oturan Cadılar
Oruç Özel - Burada Bir Cami vardı, Fatma Sultan Camii

Dergiye abone olmak için:
celimlicalim@gmail.com

Dergiye ulaşmak için:
www.facebook.com/celimlicalim
twitter.com/celimlicalim

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Rumuz Yayınevi'nden önemli kitaplar

Evliya Çelebi’nin Dilinden AYASOFYA
Biri, dünyanın en büyük seyyahı Evliya Çelebi, diğeri bu Seyyah-ı Alem’in; “Hıristiyanların Kâbesi” diye andığı Ayasofya. İkisi de sırlarla dolu; ikisi de çok araştırıldı, çok yazıldı, çok anlatıldı… Seyyah-ı Âlem Evliya Çelebi, 400 yıl öncesinden seslenerek yaklaşık 15 asırdır ayakta duran, İstanbul’un fethinin sembolü Ayasofya’yı tarif eder; bu muazzam mabet hakkında gördüklerini, duyduklarını ve o devrin eserlerinde okuduklarını aktarır…

Yazar: Nihat Yalçın / Sayfa: 112 / Fiyat: 12,00 TL
Dedem Barbar Değilmiş
Avrupa’da yerleşmiş “Barbar Türk” imgesinin oluşmasında Türklerle ilk temasa geçen ve onlarla ilgili Batı’ya bilgi aktaran Batılı seyyahların önemi büyüktür. İnsanların ilgisini çekmek için bire bin katmayı âdet edinmiş seyyah ve maceracılar bu dönemde Türklere karşı duyulan korku ve nefreti artırmışlardır. Osmanlı coğrafyasında dini, siyasi ve sosyal hayat şartlarının tarihi üzerinde yapılacak yüzeysel bir tetkik bile, asırlarca nasıl bir medeniyetin hüküm sürdüğünü gözler önüne serecektir. Bu çerçevede, kendi temel kaynaklarımızın yanında Osmanlı coğrafyasına farklı görevlerle gelen devlet adamı, kumandan veya sanatçıların ötesinde sırf devleti ve halkı gözlemleyen seyyahların kaleme aldıkları eserler Osmanlı ecdadımızı tanımamız için önemli bir kaynaktır; aynadır. Tarihimizi kanlı fetihlerden ibaret sanan, milletimizi de görgüsüz, barbar ve hunhar bir halk olarak gören yabancıların muhayyilesinde inşa edilen bu vehmi yıkmaya biraz okumak ve araştırmak yeterlidir…

Yazar: Nihat Yalçın / Sayfa: 236 / Fiyat: 16,00 TL


Osmanlı'dan Karikatürler
Karikatür, bir kişi, tip ya da eylemin çizgiyle çarpıtılmış, abartılmış sunuluşudur. Karikatür, çizildiği dönemi en iyi yansıtan kaynaklardan biridir. O dönemdeki sosyal, ekonomik, kültürel ve saire bir çok konuda iğneleyici tarzda bilgiler verir. Osmanlı Dönemi gazete ve dergilerinden, sizler için seçerek Latin harflerine çevirdiğimiz bu karikatürleri okurken eskilere doğru bir yolculuğa çıkacak, ninelerimizin ve dedelerimizin düşünce yapısını, yaptıkları derin esprilerde bulacaksınız… Abartılı espriden daha çok, ince fikirlilik, iğneleme ön plana çıkmaktadır. Tamamı zeka ürünüdür. Bazı karikatürler düşünmeye de sevk edecektir.

Yazar: Nihat Yalçın / Sayfa: 117 / Fiyat: 10,00 TL

Detaylı bilgi ve sipariş için:
http://rumuzyayinlari.com

İnleyen udum mu yoksa ben miyim fark eylemem



İnleyen udum mu yoksa ben miyim fark eylemem
Hıçkıran kim böyle bestemle beraber pür elem
Yalvarır tellerde mızrabım vururken dem be dem
Ağlayan kim böyle bestemle beraber pür elem

Beste: Selâhattin Pınar
Güfte: Süheylâ Moray
Makam: Hüzzam
Solist: Ahmed Şahin
Tanbur: Murat Salim Tokaç

Alem-i Dilde Aceb Kaşanemiz Var Bizim



Âlem-i dilde acep kâşhânemiz vardır bizim
Can atar şem-i dile pervanemiz vardır bizim

Vakt-i seherde açılır âşık-ı sadıklara
Bade dolu aşk ile meyhanemiz vardır bizim

Şeb olunca çekilürüz kuşe-i inzivaya
Sohbet-i dildar için gamhanemiz vardur bizim

Rind-meşrep dû cihanı terk eden abdal gibi
Iklim-i dili gezen divanemiz vardur bizim

Âlem-i kalbe sefer et Sırrî'ya gör hikmeti
Sun-i Hak'la bir imarethanemiz vardur bizim

Güfte: Sırrî
Makam: Nihavend
Beste: Hüseyin Sebilci
Tanbur: Murat Bardakçı
Solist: Yaprak Sayar

5 Ağustos 2014 Salı

Niçin televizyon spikeri olmak istiyorsun?


Zeki Müren'e demişler ki: "Eğer şarkıcı olmasaydınız ne olmak isterdiniz?". O da demiş ki: "Futbol hakemi olmak isterdim.". "Allah Allah, hayrola, neden böyle?". Demiş ki: "Futbol hakemi olurdum. En önemli maçlara çıkardım, o en önemli maçlarda, hiç kimsenin tasvip etmeyeceği bir karar verirdim. O zaman bütün tribünler ayağa kalkar 'ibne hakem, ibne hakem...' diye bağırırdı, ben de mest olurdum.". Televizyon spikeri olmayı istemek, bu duygunun tıpatıp kendisidir. Çünkü televizyon spikeri olduğun -istersen radyo spikeri ol- eline söyleyeceğin yalanları veriyorlar. Sen de diyorsun ki: "Ben televizyon spikeriyim. Benim vazifem bu... Yalan-doğru, onu çok güzel okumam başarımı arttırıyor." Yani yalanı ne kadar kabul ettirebilirsen o kadar iyisin. Hâdise bu... Kısmet... "Kısmetimde televizyon spikeri olmak varmış." Ne diyorsun sen? Yani yalan söylemekten iftihar eden insanlar.

İsmet Özel

Doçent olmak

Çizim: Pawel Kuczynski
Doçent olamazsan. Ne olur doçent olamazsan? Doçent olmak bir vazife midir? Ve sen doçent olmak için mi yaratıldın? Fikir uğrunda edna fedakârlığı göze alamayan, üniversitede kapıcı olmaya lâyık değildir. Bu memleketi tımarhane haline siz getirdiniz. Tabiî senatörlere komünist diye bağıran milletvekili sizin talebeniz. Senin doçentliğinden ne çıkar arkadaş? Gölgesinden titreyen, mesleksiz, dâvâsız, heyecansız bir heyula. İstatistikte bir rakkam.

Cemil Meriç, Jurnal

Ölüm ve özgürlük

Çizim: Pawel Kuczynski
Eğer uğrunda ölmeye hazır değilseniz, "özgürlük" kelimesini lügatınızdan çıkarın.

Malcolm X

Futbol ve din

Çizim: Pawel Kuczynski
Şu futbol, din çapında öyle bir vecd kaynağı olmuştur ki, konuşmaya başlayan çocuğun ilk kelimesi “Gol!” olsa şaşmamalı... Artık insanda kafa meşin top, beyin meşin top, kalp meşin top, mide meşin top...

Necip Fazıl Kısakürek

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Türk Korkusuyla Başlayan Rönesans


Nasipse bundan böyle her ay Mostar Dergisi'nde tarih üzerine bilindikten ziyade rafa kaldırılanları indirmek maksadıyla yazılar yazacağım. İlk yazım, derginin Ağustos sayısında yayımlandı: Türk Korkusuyla Başlayan Rönesans. Hayırlara vesile olsun.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

Mostar Dergisi irtibat adresleri:
www.mostar.com.tr
twitter.com/mostardergisi
www.facebook.com/mostardergisi

Eski Türkiye çirkin, yeni Türkiye güzel mi?


1 Ağustos 2014 Cuma

Tarih dergilerinde Ağustos 2014




Canı Canana Kurban Eyleyen Gelsin



Cânı cânana kurban eyleyen gelsin bu meydane
Soyup benliğini uryan olan gelsin bu meydane

Bu meydan mekteb-i irfan cesaret edemez her can
Haset kin kibr u cehlini koyan gelsin bu meydane

Ne bilsin derdimi dertsiz olanlar anlamaz halin
Bu allah derdidir âgâh olan gelsin bu meydane

Visâliyle diyen allah, mürâî gelmesin kâfi
Riyâsız aşk ile allah diyen gelsin bu meydane

Uzatma dilini allah deyen âşıklara zinhar!
Fezkürûnî emr-u ferman duyan gelsin bu meydane

Dilin bal bal demekle ağzına tat gelmez ey ihvan
Kamû âzaları allah diyen gelsin bu meydane

Kelâmî kalbten allah de seni dîvane sansınlar
Seherler zikredip lezzet alan gelsin bu meydane

Kaside: Kelâmî Baba
Okuyan: Kani Karaca
Albüm: Samâ' in Konya - Sufi Music (Kani Karaca, Cinucen Tanrikorur)