29 Eylül 2014

Çelimli Çalım: Kimin Çalımı Kime?


İstiklâl Marşı Derneği'nin Çelimli Çalım mecmuasının neşriyatına başlanması münasebetiyle Ankara'da "ÇELİMLİ ÇALIM: KİMİN ÇALIMI KİME?" adlı bir panel tertip ediliyor. İstiklal Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel'in yöneteceği panel arzu eden herkesin iştirakine açıktır.

Hak-İş Konferans Salonu
Tunus Cad. No:37
Kavaklıdere / ANKARA
11 Ekim 2014 - Cumartesi 14:30

28 Eylül 2014

Diriliş Okumaları başlıyor


Görselin üzerine tıklayarak metnin büyük halini ve detayları okuyabilirsiniz.

27 Eylül 2014

Türk değilim demek suç mu, günah mı, cürüm mü, kabahat mi? (V)


- Tarihte ve hassaten Müslümanların zamanı ve vakti hemhal kıldığı İslâm tarihinde İslâm’ın dinlerden bir din olmadığı, Allah katındaki yegâne din olduğunu Türklük bizzat sahneye çıkarak apaçık anlatmıştır. Tarihe bakan herkes biz Müslümanların Yahudi ve Hıristiyanlarla hiçbir asırda aynı tarafta mekân tutmadığını, aynı kümede, sözümona semavi dinlerin teşkil ettiği küme içinde yer almadığını görebilir.

- Aklen modernleşen dine bakamaz. Türkiye’de “Dünya nereye gidiyorsa biz de oraya gidiyoruz” denilmesinin hikâyesinin aslı budur.

- Bir sevgiyi bırakıp gidenleri o sevgiyi hiç başlatmamış olanlar saymalıyız. Nasıl olur, diyeceksiniz; madem hiç başlamadı, o halde o şahıs neyi, nasıl terk edebiliyor? İşin sırrı işte burada. İçten pazarlıklının sevgisi hiç doğmayacaktır; ama görülebilen pazarlık sebebiyle yaralanan biri vardır.

- Yaralıyız. Hilkati nimet bilmekle yaralandık. Yaramızı modernliğin gölgelemesiyle göremeyişimiz yüzünden yaratıldığımızın ve hususen ne için yaratıldığımızın ilgi sahamız dışında tutuluşu bizi cinnet sınırına sürüklemiyor. İlgi sahamızın içinde yalnızca büyüme ve enflasyon var. Hayır demek, Türk her şeye rağmen olduğumuzu ikrar etmek bize unutturuldu.

- Müslümanlığı günü birlik menfaatlerinin bahanesi şekline sokmuş olanlar Türk değilim dedikleri zaman günaha giriyor. Zira Türk olmamak Kâbe’si elinden alınmış olanların başına gelen her felâketten kâr etme yolunu tutmaktır. Eğer Türkleri Mekke ve Medine’yi teslim etmeme asaletinde yalnız ve savunmasız bırakanlar olmasaydı Dünya Sistemi 1929 Hristiyan yılından altı yıl önce 1923’te çöküşe varan bir bunalıma girecekti. Birileri Türk değilim diyerek sistem, düzen, irtibatlar zinciri olarak küfrün bir hayat öpücüğünden istifade etmesini sağladı. Ekonomik liberalizm Türk olmamanın ekmeğine yağ sürdü.

- Cürüm Türk milletinin ufkunu karartma cürmüydü. Bizi millet yapan her şey hor görüldü. Türk değilim diyenler, bu söyledikleriyle her Türkün bir adım ilerisinde bulunduklarını ifade etmiş oldu. Zira Türk olmamanın müşterisi hazırdı. Türk olmak alıcısız kalmaktı.

- Leküm diniküm ve liye din. Kabahat hangi dine mensup olduğunu anlamaktan âciz kalanlardadır. Bunlar Türküm deseler de, demeseler de kabahatlidirler. Bunlar cenneti özleme hassasından mahrum bırakılmış, nimet diye dünya sürgününün tadını çıkarmağı bilenlerdir. Günah çıkarmak, duvar önünde ağlamak bunlara mahsustur.

- İnfak ve Cihat… Yanına bu ikisini almadıysan tembel talebenin dersten döndüğü gibi Cennet’in kapısından dönersin.

İsmet Özel, 26 Eylül 2014
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Reşat Ekrem Koçu anlatılıyor


Konuşmacı: Dursun Gürlek
Takdim: İsmail Fatih Ceylan
Yer: Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi,Çemberlitaş
Tarih: 29 Eylül 2014
Saat: 15.00

Programda ayrıca  Reşat Ekrem Koçu'nun eserleri, fotoğrafları, yazıları sergilenecektir.
İlgililere duyurulur.

26 Eylül 2014

450 yıllık hamam artık meclis salonu


450 yıllık Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi'ndeki hamam, belediye meclis salonuna çevrilmiş.

Salonun Türkiye'deki belediyeler arasında bir ilk olduğunu savunan CHP'li Lüleburgaz Belediye Başkanı Emin Halebak, "Oturma düzeniyle de Başkan'ı üyelerle eşitledik" yorumunu yapmış.

Ne denir? Pes.

Sezai Karakoç: "İran-Türkiye-Suriye çatışması büyük bir tuzaktır."


Şimdi Batı bize diyor ki, Suriye'de kötü bir yönetim var. Orada halk ile devlet arasında problem var, masum insanlar ölüyor. Bu işi siz halledin, siz çözün, insanların ölümünü seyir mi edeceksiniz? Şüphesiz Müslümanlar asla seyir etmez, ama bu meselenin çözümü silahla olmaz. O yönetimi uyaracak olan kılıç değil kalemdir. Çünkü kılıç ile girdiğiniz taktirde halk ile karşı karşıya gelecek ve siz yine masumları öldürmek zorunda kalacaksınız. Aynı o devletin yaptığını siz yapmış olacaksınız. İşte bu size kurulmuş bir tuzaktır.

Çözümün sadece silah ve kılıç olduğu doğru değildir. Daima ondan daha güçlü olan bir çözüm vardır ve o çözüm fikirdir. Kılıç dahi fikrin emrindedir. Aksi halde zarar verir.

Bugün Türkiye çok büyük bir tehdit ile karşı karşıyadır. Şimdiye kadar Müslümanların başına gelen zulümlerde hiçbir zaman Batı Türkiye'ye gel sen buna karış dememişti. Tam tersine kendisi işgal ettikten sonra, gel bize destek gücü ver demişti. Afganistan'da Bosna'da böyle oldu. Katliamlar olurken bizi sokmadılar, katliamlar oldu, bitti kendileri girdiler ve destek için çağırdılar.

Suriye’ye bizim öncümüz olarak girin diyorlar. Libya’da da beraber gidelim demişlerdi. Dikkat ederseniz Libya’dan hiçbir haber yok, sanki kaybolmuş bir ülke gibi. En ufak bir haber dahi yok. Oysa Libya işgal edildi. Bu işgalde hemen petrol bölgeleri ele geçirildi. Amaç gerçekleştikten sonra halk neyle karşı karşıya, ne oldu, ne bitti bir haber alamıyoruz. Çünkü haber kaynakları da Batı’nın bir vasıtası, hatta savaş aracıdır. İslâm Âlemi’ni barıştırmak için kalem devrede değildir. Sadece siyasi müzakereler, bir de gücünüz varsa eğer, o güç devrededir. Hâlbuki İslâm Âlemi’nde şu anda boşlukta olan bir alan var. O alan fikir insanının, kalem sahibi insanın etkinliğidir. Var olan da ancak ülkelerin içlerinde sınırlı kalmaktadır. Hâlbuki fikrin ve kalemin İslâm Âlemi’ne şamil olması lazımdır. Ve onların sözünün hükümetler üzerinde de büyük etki yapması lazımdır.

Fakat ne yazık ki bugün tam tersine kalemler hükümetlerin emrindedir. Batının da muhalefetin de emrinde olanlar vardır ama pozitif olanları kastediyorum, bunlar da hükümetin emrindedir. Hakk'ın doğrunun emrinde olan, bağımsız olarak İslam ülkelerinin tümünün menfaatinin, tümünün çıkarının ve geleceğinin emrinde olan kalem istiyorum ben. Bilgi istiyorum. Bu boşluk var. Bu boşluğu kim dolduruyor. Onu Batı medyası, Batı düşüncesi, Batı ajansları dolduruyor. Bu sebepledir ki öncelik İslam aydınlarının öne çıkması ve adeta bir örgütleniş içinde olup bir araya gelmeleridir. Ve zaman zaman İslam Âlemi'nin durumunu gözden geçirip verdikleri kararları da uygulamalılar. Hükümetler üstü, devletler üstü güçleri olması lazımdır. Bunun sağlanma yolu umumi bir hareketten geçer. Bugün her İslam ülkesinde bu tarz hareketler vardır ancak bu hareketler yerel kalmışlardır.

Bugün Türkiye ile İran’ı, Suriye’yi çarpıştırmak istiyorlar. Çok açık. Eğer bu oyuna gelirlerse, Suriye de, Türkiye de, İran da mahvolacaktır. Bunun arkası da tüm İslâm âleminin istilasıdır.

Sezai Karakoç, 7 Nisan 2012
Tamamı için: Yüce Diriliş Partisi

İsmet Özel: “Yeni Türkiye” petrol şirketleri nazarında nasıl bir şeye tekabül edecek?


Mümin feraseti oyunbazlar marifetiyle sokulduğumuz Cihan Harbi akabinde İstiklâl Harbi gözü pekliğini gösteren Türk varlığının değerini fark etmemizi gerektiriyor. Kendimizi yozlukla malul zevattan kalın bir çizgiyle ayırmalıyız. “Bizde ancak bu kadar olur” beyanının açığa çıkardığı aşağılık duygusuyla yaralanmış bilincin hezimetinden etek dolusu para kazananlara dikkat kesilmekle edindiğimiz tarih perspektifini esas almalıyız. Ancak bunu başardığımızda Ahmet Davutoğlu’nun Türkiye’de başbakan mevkiini işgal etme halinin Ayetullah Humeyni’ye İran’da idarecilik temin etme hali arasında hiçbir fark bulunmadığını anlayabiliriz. Görürüz ki, her iki şibih iktidar da cilâdan ibaret dekorlarına rağmen gerek İran’ın ve gerekse Türkiye’nin yıllanmış köhne “authenticité” kaybına birer numunedir.

Modern Dünya Sistemi kendi sıhhatini düşünerek bir zaman Türkiye’de İttihat ve Terakki Fırkasını, İran’da Pehlevî sülâlesini otantiklik rolüne mahkum etmişti. Mustafa Kemal’in İran Şahı Pehlevî ile kan kardeşliği de bu mahkûmiyetin bir meyvesiydi. Londra Dünya Sistemi’ne metropolis olduğu sırada İran’ın cumhuriyet rejimine geçmesi ihtimalini ortadan kaldıran Ayetullahlar 1945’te Dünya Sistemi metropolünü Atlantik ötesine taşıdıktan sonra Tudeh Partisiyle omuz omuza verip cumhuriyet kaldırımının inşaatında emek sarf etti. Zaman ve mekân hem İran’da, hem Türkiye’de Ahdi Atik-Ahdi Cedit buruntusunu yaşattı, yaşatıyor. Sistemin NATO CENTO gayretiyle varmak istediği netice ola ola şimdilerde hâsıl oldu. Bu operasyonun girift özelliği her iki ülkenin dokusu sebebiyle doğdu. Önce Rusların ve Britanyalıların, sonra SSCB ve ABD’nin nüfuz rekabetine medar olan İran’ı öngörülen gelişmelere kolayca intibak ettirmek mümkündü ve bu hemen, derhal yapıldı. Oysa sistemin Atlantik ötesindeki “yeni” patronu Türkiye’de imkânsızlığı apaçık görülen şeyi yapmak için 35 senesini alan bir zamana ihtiyaç duymuştu. Yani mümkün olan hemen yapıldı, imkânsız olan ABD’nin biraz vaktini aldı; hepsi budur. Hepsi AKP iktidara gelir gelmez Büyük Elçi makamıyla mükâfatlandırılan Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlık mevkiine yakıştırılmasıyla beraber Türkiye’nin 35 sene geriye gitmesidir. 35 sene önce “Yeni İran” ön ayaklarından biriyle kılıç kaldıran aslanı bayrağından kaldırarak İslâmî görüntü verme hevesine kapıldı. O zamandan beri heveskârlar tiyatrosu dünyanın bütün seyircilerine eğlenceli zamanlar geçirtti. Hepimiz sekiz sene devam eden İran-Irak savaşında çok eğlendik. Peki, General Motors’un “Yeni İran”ı petrol şirketleri nazarında nasıl bir şeye tekabül ediyordu? “Yeni Türkiye” petrol şirketleri nazarında nasıl bir şeye tekabül edecekse öyle bir şeye…

İsmet Özel, 2 Eylül 2014
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

SBR maskeli Avustralya 4. Tümeni


I. Dünya Savaşı'da Passchendaele Muharebesi sırasında Belçika'nın Ypres şehri yakınında Garter Point mevkiinde Alman Ordusu'nun zehirli gaz saldırısına karşı Small Box Respirators (SBR) adlı gaz maskesini giyen Avustralya 4. Tümeni'nin 45. Taburu'na bağlı piyadeler. (27 Eylül 1917).

Lalenin ve İsyanın Gölgelediği Yıllar: I. Mahmûd Dönemi (1730-1754)


Düzenleyenler: Hatice Aynur - Mesut Aydıner - Zeren Tanındı
26-27 Eylül 2014
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu, Fındıklı/İstanbul.

PROGRAM
26 Eylül 2014
9:00-9:30 Kayıt ve Çay ikramı
9:30-9:45 Açılış Konuşmaları
9:45-10:45 Cemal Kafadar: İslâmbol, İsyan da Bol: Birinci Mahmûd Dönemine Kadar İstanbul ve Osmanlı Siyasetinin Fay Hatları

I. OTURUM
Oturum Başkanı: Abdülkadir Özcan
Sultan ve Diğerleri
10:45-11:15 Mesut Aydıner: I. Mahmûd’un Biyografisi
11:15-11:45 Zeynep Aycibin: Sultan I. Mahmûd ve Darüssaʻâde Ağası Moralı Beşîr Ağa
11:45-12:15 Ömer İşbilir: I. Mahmûd Döneminde Osmanlı’ya Sığınan İki İran Şehzadesi ve Osmanlı İran Savaş ve Siyasetine Etkileri
12:15-14:00 Öğle Yemeği

II. OTURUM
Oturum Başkanı: Engin Deniz Akarlı
Himaye ve Kültür
14:00-14:30 Tülay Artan: I. Mahmûd Döneminde Boğaziçi:
Bir Yaşam Sahnesi
14:30-15:00 Hatice Aynur: I. Mahmûd Dönemi Edebî Kültürü
15:00-15:30 Johann Strauss: Literary Life in Istanbul Under the Reign of Mahmud I (1730-1754): The Activities of Non-Muslims
15:30-16:00 Ara

III. OTURUM
Oturum Başkanı: Selim Sırrı Kuru
Kütüphaneler
16:00-16:30 İsmail E. Erünsal: Türk Kütüphanecilik Tarihinde I. Mahmûd Dönemi
16:30-17:00 Yoichi Takamatsu: Ayasofya Kütüphanesi ve Koleksiyonu
17:00-17:30 Filiz Yenişehirlioğlu: Geleneğin Devamı: Tekfur Sarayı Çini Üretimi ve Ayasofya I. Mahmûd Kütüphanesi
17:30-18:00 Yavuz Sezer: Fatih Kütüphanesi Özelinde Dönemin Kütüphane Mimarisi

27 Eylül 2014
IV. OTURUM
Oturum Başkanı: Uğur Derman
Kitabın Hâlleri
10:00-10:30 Zeren Tanındı: Kitap Sanatında Gelenek ve Yenilik
10:30-11:00 İrvin Cemil Schick: I. Mahmûd Dönemi Hat Sanatı ve Kültürü
11:00 -11:30 Orlin Sabev: I. Mahmûd Doneminde Bilim, Yazı ve Matbaa
11:30-12:00 Himmet Taşkömür: XVIII. Yüzyıl İstanbul’unda Okuma Yöntemleri, Bilginin Toplanması ve Yayılması: Râgıb Paşa’nın Sefînet el-Râgıb ve Defînet el-Mutâlib’i

12:30-14:00 Öğle Yemeği

V. OTURUM
Oturum Başkanı: Ayla Ödekan
Yapısal Dönüşümler
14:00-14:30 Baha Tanman: I. Mahmûd Dönemi Mimarisindeki Değişime İlişkin Gözlemler
14:30-15:00 Alexander Wielemaker: The Taksim Water Supply Line: Dynastic Legitimization and Consolidation

VI. OTURUM
Oturum Başkanı: Cemal Kafadar
15:00-16:00 Değerlendirmeler ve Kapanış

25 Eylül 2014

Neşet Ertaş: "Müzik aşkın icadıdır."

Sunucu: Neden yeni yapılan türküler sizinkiler kadar kalıcı olamıyor?
Neşet Ertaş: Biz çekmediğimiz acının türküsünü yakmadık gızım.
"Müzik aşkın icadıdır. Aşksız çıkan soluğun bile tadı olmaz, kaldı ki sesin olsun. Yüreğinizde aşk olacak." diyen büyük halk ozanımız Neşet Ertaş'ı vefatının 2. yıl dönümünde rahmetle, sevgiyle anıyoruz.

Ayrıca bkz: Türkü sever türkü söyler, Türk'üm diyen
Bir kitapGönül eri gârib olmaz

Karşısında Türk'ü görünce ödü kopan Fransız vekil



Dünya sistemine korku vermeyen Türk, olsa olsa ince Türk'tür. Ne kadar Türk olduğun senin kafatasınla değil, dünya sistemine verdiğin korkuyla alakalıdır. Dolayısıyla ne kadar kalınsan, o kadar Türk'sün.

Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olur



Korkaksan, Türk değilsindir. Türklük kanla, boyla, kafatasıyla, ananın babanın memleketiyle alakasız bir şeydir. Türklük doğrudan doğruya senin karakterinle alakalı bir şeydir. Türklük, bir karakter meselesidir.

Gazilerin Eruh ziyaretinden



TRT'nin "açılımın selametine halel gelmesin" diye yayınlamadığı bir haber. Devletin, vatanın bekası için canlarını ortaya koyan gazileri devlet görmüyor, göstermiyor. Neyse ki hakikat hiçbir şekilde gizli kalmıyor. Gazilerimizden birinin ne dediğini çok iyi işitmek lâzım: "Ben bir Kürdüm, kardeşim bir Laz, diğeri Yörük, diğeri Boşnak. Ve biz bir bütünüz. Ve biz Türküz."

23 Eylül 2014

Ötüken Neşriyat'tan 3 yeni İbrahim Kafesoğlu kitabı

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu kalbinde yaşattığı vatan ve millet sev­gisini, yetiştirdiği binlerce öğrencisine aşılayan ve kale­me aldığı yazılarında Türklük sevgisini işleyen ender ki­şilerden biri olarak temâyüz etmiştir. Nitekim ele aldığı konuları “his” ederek yazar, ama bunun yanında da asla “hissî’’ olarak kalem oynatmazdı. Tarihî gerçekler ne ise aynen verilmesini isterdi ve “Tarih tekerrür etmeyeceği­ne” göre, geçmiş olaylar hakkında ne yerinmemiz ne de gocunmamız gerektiğini ifade ederdi.

Kafesoğlu, sadece ilim adamı olarak değil, aynı zamanda değerli görüşleri ile Türk fikir hayatına yön vermiş müs­tesna bir şahsiyet idi. Türk milletinin lâyık olduğu şanlı ve şerefli mevkie yükselmesi hususunda elinden gelen her gayreti gösterir, hattâ müstakbel tehlikeleri zaman za­man devleti yöneten idarecilere ve umumî efkâra bildire­rek üzerine düşen vazifeyi yerine getirirdi. Sohbetlerinde, konferanslarında veya derslerinde ele aldığı mevzuyu en ince noktasına kadar anlatır, sorulan sualleri de en iyi şekilde cevaplandırırdı.

Hemen herkesin ifade ettiği gibi, hocanın derslerinde he­yecanlanmamak ve o eski tarihi günlerin haşmetini hisset­memek mümkün değildi.

Detaylı bilgi:
http://www.otuken.com.tr/KitapDetay/ibrahim-kafesoglu

Selçuklu tarihçiliğinin akla gelen ilk isimlerinden biri olan Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu meslekî hayatının on beş yılını Selçuklu tarihine ve kalan yirmi beş yılını da Selçuklulardan önceki ve sonraki Türk tarihini Selçuklular üzerinden birbirine bağlayarak, Türk tarihinin kesintisiz bir süreklilik arz ettiğini göstermeye hasretmiştir. Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun “Selçuklular ve Selçuklu Tarihi Üzerine Araştırmalar” başlığıyla sunduğumuz bu çalışması iki ana bölümden oluşuyor: Birinci bölüm Selçuklular tarihini kuruluşundan yıkılışına kadar siyasî, iktisadî, içtimaî ve fikrî veçheleriyle ele alırken; ikinci bölüm ise, “Nizâmü’l-mülk ve Siyâsetnâmesi”nden “Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Dünya Tarihindeki Rolü”ne kadar merak uyandıran birbirinden farklı Selçuklu araştırmalarını ihtiva ediyor.

Detaylı bilgi:
http://www.otuken.com.tr/KitapDetay/selcuklular-ve-selcuklular-uzerine-arastirmalar

Türk tarihi ve kültürünün iyi anlaşılması için, araştırıcıların tarihimizi bir bütün olarak değerlendirmesini aksi takdirde, çok önemli konularda eksik ve hatalı sonuçların ortaya çıkabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk tarihinin Osmanlı devresi ile meşgul olanların Selçuklu ve İslam öncesi konularını da iyi bilmesi gerektiğine inanır, keza tarihimizin başlangıç noktası üzerinde çalışanların da bilhassa kültür mevzularında günümüze kadar mes’eleleri birbirine bağlayarak getirmesi gerektiğini düşünürdü. Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun bu hassasiyeti gözetilerek, “Umumî Türk Tarihi Hakkında Tespitler, Görüşler, Mülâhazalar” başlığı altında bir araya getirilen makaleler, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun son 25 yılda yayınladığı ilmî çalışmaların bir araya getirilmesi ile okuyucuların hizmetine sunulmuştur. Kitapta yer alan makaleler; Türk tarihinin en fazla tartışılan konularından tarihte “Türk” adından eski Türk dinine, Türk fütuhat felsefesinden Türk medeniyetinin Batı karşısındaki yerine, ilmî tarihçilik usulünden Cengiz Han’ın Türk olup olmadığı mevzularına kadar oldukça geniş bir yelpaze sunmaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca yetişen tarihçiler arasında Türk tarihini kesintisiz bir bütün olarak ele alan ender şahsiyetlerin başında gelen Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun bu makalelerinin Türk tarihçiliğine şümullü bir bakış kazandıracağı inancındayız.

Detaylı bilgi:
http://www.otuken.com.tr/KitapDetay/umumi-turk-tarihi-hakkinda-tespitler-gorusler-mulahazalar

22 Eylül 2014

Mehmet Akif: "Türk'e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!"


Görselin üzerine tıklayarak daha okunabilir hâlini görebilirsiniz.

Durmuş Hocaoğlu: "Îsâ'nın takvimiyle 2023 senesinde bir Türkiye bile mev­cut olmayabilecek."

- 2023, ismini, zannederim, Cumhuriyet'in 100. yıldönümü için ve bir as­rı devirmiş Cumhuriyet ile daha mükemmelleşmiş bir Türkiye hasreti ve tasavvurunun sâiki ile seçmiştiniz. Ama korkarım ki, Îsâ'nın takvimiyle 2023 senesinde bir Türkiye bile mev­cut olmayabilecek.

- Bir mille­tin, bir başka topluluğun meydan oku­masına mâruz kaldığında, varlığını ve hükümranlığını korumak için son rad­dede yapacağı sâdece ve sâdece bir tek şey bulunmaktadır: Herşeyi göze al­mak! Tabiatiyle burada "herşey" ile kastettiğim, hiçbir noksanı olmadan, "kelimenin tam ve mutlak anlamıyla her şey" demektir. Çünkü bu gibi kar­şılaşmalar esas itibariyle bir iradeler savaşıdır; tabiatiyle, herşeyi göze al­manın tek başına muzafferiyetin temi­natı olamayacağı şerhini düşmek gerekir, amma, ilk ve en önemli şart bu­dur ve buna binâen, bahsettiğimiz şer­hi de göz önünde tutarak diyebiliriz ki, herşeyi göze alanlar kazanır, alamayanlar kaybeder.

- "İslâm'ın iktidar, devlet ve vatan talebi ve emri olmadığı gibi, Müslü­man'ın da devlete ve vatana ihtiyacı yoktur. İslâm, bütünüyle şahsî ve fer­dî hayata ve cemaat düzeyine indirge­nebilir; o hâlde, şahsî ve ferdî hayâtında hürriyetini ve inancını yaşaması­na ve bir tür 'komün' veya 'getto' gi­bi telâkkî edilen cemaat tarzı örgüt­lenmelerine müsâmaha gösteren her ülke, hiçbir fark gözetmeksizin onun vatanı, her devlet de hiçbir fark gözet­meksizin onun devleti olabilir" şeklin­de hulâsa edilebilecek olan işbu yeni ve yozlaşmış Müslümanlık, bu saikledir ki, vaktiyle, vakur bir şekilde kar­şısına dikildiği Batı ile "uyum" sağla­mağa çalışmakta ve bu cümleden ol­mak üzere, "Avrupa Birliği İşbirlikçiliği" yapmakta herhangi bir beis gör­mez olmuştur.
- Batı'da ilmin yükseli­şinin sonucu, dişli çarkların dönmeye başlamasıdır, yâni sanâyi' çağı! Bun­dan böyle de dünya, dişli çark döndü­renler ve döndüremeyenler olarak ikiye ayrılmış, dişli çark döndüren­ler, döndüremeyenlerin ça­nına ot tıkamış, medeniyetlerini yıkmış, kültür­lerini tahrip et­miştir. Böylece, ortaya bizim için bir "güç problemi" çıkmış­tır; hâlâ çözülemeyen güç problemi. Biz anlamadık meselenin künhünü ve bundan dolayı da sanayi toplumu ola­madık ve böylelikle, güç problemini çözemediğimiz için de sürekli kaybet­tik; toprak kaybettik, medeniyetimiz tahrip oldu ve en nihayetinde Anado­lu'ya sığındık. Kaybedişimizin, küçül­memizin diğer bir sebebi de tarihin ta­biî akışıdır. Milliyetçilikler uyanmaya başlayınca biz Türkler topraklarımız içinde bulunan ve hiçbir zaman asimile etmeyi düşünmediğimiz -asimile etmeyi düşünseydik edebilir miy­dik bahsi başka bir bahistir - tebaamı­zın milliyetçiliklerinin uyanması veya uyandırılması, Anadolu'ya sığınmamı­zı intâc etmiş oldu.

- Bir ülkedeki belirli bir etnik nüfusun oranı, genel kabule göre, eğer yüzde 35'i geçiyor­sa, o ülke genellikle mozaik ülke ola­rak adlandırılır. Kaldı ki, Türkiye'deki dil ölçümleri, nüfusun yüzde doksanı­nın Türkçe'yi birinci dil olarak kabul ettiğini göstermektedir. Bu tartışma­ya devam etmek buranın konusu de­ğil; o sebeple kısa geçerek asıl söyle­mek istediğime geleyim. Yapmış oldu­ğum araştırmalar, şunu göstermekte­dir diyebilirim: Belirli bir etnik nüfus, şayet, toplam nüfusun yüzde onuna - ki bu yüzde on (%10) değerini "eşik değer" olarak tanımlıyorum - yaklaş­mış ya da geçmişse, bu, ciddî bir et­nik problemin en azından potansiyel olarak mevcudiyetinin göstergesidir; Türkiye'de Kürtlerin, Amerika'da İspaniklerin durumu gibi. İkinci ola­rak, bu nüfus ülkenin tamamına ho­mojene yakın bir şekilde dağılmış ol­mayıp, belirli bir alanda konsantre ol­muş ise risk bir kat daha artmış de­mektir; üçüncü olarak, bu konsantre olmuş bölge ülkenin daha rahat kont­rol edilebilen iç bölgelerinde veya düz ovalık bölgelerde değil de uç bölgele­rinde ve hele bir de dağlık bölgelerindeyse risk daha da büyümüştür; dör­düncü olarak, bu bölge tam da sınır­da ise risk daha da büyümüştür, be­şinci olarak, sınırın öte tarafında aynı etnitiseye dayanan bir devlet ya da bir devlet oluşumu var ise işler iyice çatallaşmıştır; altıncı olarak, bahse konu etnik grup, otantik ise hâkim unsura "işgalci" nazarıyla bakar ki bu da tarihî risk faktörüdür; yedinci olarak - bundan aşağısı Amerika'da olmayan faktörlerdir - bahse mevzû ülke, kü­resel büyük aktörlerin menfaatleri ica­bı tâkatten düşürülmesi, ufalanması gereken bir bölge olarak görülüyorsa risk artık zirveye tırmanıyor demektir; buna ilâveten, sekizinci olarak, o ül­ke, kendisini ufalamayı planlayan güç­lere karşı çıkacak güce sahip değil ve daha da kötüsü, onlarla lâubâlilik de­recesine varan kontrolden çıkmış, tâbi'-metbû münasebeti türünden iç-içe geçmiş, siyasî, iktisadî bağlar ile bağ­lanmış ve binâenaleyh, siyâsî iktidar­lar kadar askerlerin dahi O'ndan icâ­zet almadan kendi ülkelerinde politika geliştirmeleri muhâl mertebesine vâsıl olmuş ise, o ülkenin işi bitmiş demek­tir. Bu risk faktörleri daha da detaylı aslında, ama artık bitireyim: Nihâyet, dokuzuncu olarak, yüzbinlerce polisten, askerden, binlerce tanktan, top­tan, uçaktan oluşan muazzam bir asker-polis gücüne karşılık, çeyrek asırdır devam etnik bir isyân bastırılamıyor ise, o ülkeyi hiç kimse kurtaramaz kolay-kolay; çünkü siyasette kuraldır: Kılıç çeken kılıç ile düşürülemez ise, o kılıcı çekenle ergeç, ama mutlaka ma­saya oturulur. İşte vazıyet kısaca budur ve zanne­derim artık ne demek istediğim vu­zuha kavuşmuş olsa gerektir: Türki­ye, bükemediği bileği öpmeye hazır­lanıyor!

Durmuş Hocaoğlu
Tamamı için: www.durmushocaoglu.com

20 Eylül 2014

Türk değilim demek suç mu, günah mı, cürüm mü, kabahat mi? (IV)


- Kâfiri küfründen ne Tanrı’ya inanıyor oluşu, ne de bir Tanrı’ya ibadeti yüceltişi arındırır. Biz insanların küfürden arınmaları hadisesine emanete hıyanet edip etmeyişleri zaviyesinden bakarız.

- Allah katındaki dinin imtiyazı ahiret yurdunu tercih eden kaç kişi kaldıysa onların eline bırakıldı. XII. Hıristiyan asrından bu yana Müslüman kılığına girmiş “bir kısım” kâfir biz Müslümanlar arasında ve bilhassa üstünde bir yer kazanmak, bu yerini teminata bağlamak kastıyla bizlerden ne kadar dünyevî ukala taifesi varsa onları bu hükme ters bir istikamette şartlandırmıştır. Nifak budur. Münafıklar itibarı, itibarın getirisini seçmiş ve gözlerini bizleri onların fikir âlemlerinden akıl devşirecek hale düşüren bir mevkie dikmiştir.

- Her kim Müslüman olduysa anlayış alanını, kavrayış seviyesini kendini Yaratan’ın kendine şahdamarından daha yakın olduğunu öğrenecek kadar genişletmiş ve yükseltmiştir. İslâm vahdet dinidir: Din, ilm, cihat, rızk ve bunlarla müspet münasebeti inkâr edilemeyen daha niceleri tam, noksansız bütündür, birbirinden ayrılmaz.

- Müslümanlığımızın ne kadarını askıya aldığımız hususundaki şuuru bize daha başında yani Abbasi saltanatı süresince iade eden Türklük olmuştu, bundan sonra aynı şuura talip olacaksak Türklükten başka tutamağımız yok.

- Yahudilerin ve Hıristiyanların yanı sıra Müslümanların da “semavî” değerlendirme dâhilinde olduğu sapmasına, sapıklığına Türkler karşı koydu. Kendini sapma, şaşma, sapıtma belâsından uzak tutana Türk dendi. Türk olarak anılmaktan gocunmayanlar bir kavimmiş gibi hareket etti. Allah Türklerde parlayan hidayetin ecrini modern çağın ilk milleti, en büyük millet, Türk milleti olma nusretiyle karşıladı.

- Lâfzıyla ve ruhuyla Türk milletine cephe alan her kim idiyse ve bundan böyle kim olursa onun emanete ihanet edenler arasındaki yeri bellidir.

İsmet Özel, 20 Eylül 2014
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

19 Eylül 2014

Karacaahmet

1900'lerin başından: Karacaahmet Mezarlığı

Deryada sonsuzluğu zikretmeye ne zahmet!
Al sana, derya gibi sonsuz Karacaahmet!

Göbeğinde yalancı şehrin, sahici belde;
Ona sor, gidenlerden kalan şey neymiş elde?

Mezar, mezar, zıtların kenetlendiği nokta;
Mezar, mezar, varlığa yol veren geçit, yokta...

Onda sırların sırrı: Bulmak için kaybetmek.
Parmakların saydığı ne varsa hep tüketmek.

Varmak o iklime ki, uğramaz ihtiyarlık;
Ebedi gençliğin taht kurduğu yer, mezarlık.

Ebedi gençlik ölüm, desem kimse inanmaz;
Taş ihtiyarlar, servi çürür, ölüm yıpranmaz.

Karacaahmet bana neler söylüyor, neler!
Diyor ki, viran olmaz tek bucak, viraneler,

Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm;
Ölümde yekpare an, ne kesiklik, ne bölüm...

Hep olmadan hiç olmaz, hiçin ötesinde hep;
Bu mu dersin, taşlarda donmuş sukuta sebep?

Kavuklu, başörtülü, fesli, başacık taşlar;
Taşlara yaslanmış da küflü kemikten başlar,

Kum dolu gözleriyle süzüyor insanları;
Süzüyor, sahi diye toprağa basanları.

Onlar ki, her nefeste habersiz öldüğünden,
Gülüp oynamaktalar, gelir gibi düğünden.

Onlar ki, sıfırlarda rakamları bulmuşlar,
Fikirden kurtularak, ölümden kurtulmuşlar.

Söyle Karacaahmet, bu ne acıklı talih!
Taşlarına kapanmış, ağlıyor koca tarih!

Necip Fazıl Kısakürek

Yeşil Bursa'dan Beton Bursa'ya


Asfalt yakıyor genzimi
Asfalt adamlarını topluyor aramızdan
Yıkılıp omuzdaşlarının seslerine
Yıkılıp bir boran içinde toplayarak çiçeklerimi
- İsmet Özel, Evet İsyan, 1967

"Yeşil Bursa" vardı, memleketimizle övünürdük. Artık "Beton Bursa" demeye mâni yok. Yeni Türkiye. Hayırlı cumalar.

Münacaat



Bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.

Hata yapmak
fırsatını Adem'e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

Çeşme var, kurnası murdar
yazgım
kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

Gençtim ya,ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
gözyaşı, çiğ tanesi, gizli dert veya verem
ne fark eder demişim
bilmeden farkı istemişim.
Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
Yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.

Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
gönendi dünya bundan istifade
dünya bayındırladı:
Bir yakış, bir yanış tasarımı beride
öte yakada bir benî adem
her gün küsülü kaldık.

Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni, anladım
gençken almadın canımı, bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.

Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?

İsmet Özel

İslâmcılık: Eksik Olan Artık Başka Bir Şey


20 Eylül 2014 Cumartesi günü Ankara Hamamönü Adam'da, Cihan Aktaş ile son kitabı "İslâmcılık Eksik Olan Artık Başka Bir Şey" üzerine söyleşi yapılacak. Moderatörlüğünü M. Fatih Kutan üstlenecek.

18 Eylül 2014

Tüketim toplumu

Çizim: Pawel Kuczynski
Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey, tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir.

Artık ihtiyaçlar medya tarafından belirlenmekte. Neyin ihtiyaç olduğunu düşünecek zamanı bulamayan tüketici, önüne sunulan alternatiflere ‘evet-hayır’ cevabından birisini verebilecek kadar bir zamanı ancak bularak, şuurlu olmaktan çok, gayri iradî ve şuursuz bir şekilde cevaplar üretmektedir.

Postmodern tüketici, günlük mutluluk peşinde koşan, anında tatmin isteyen, ihtiyacının tatminini ertelemeyen, gelecek için bugünü feda etmeyen, geçmiş ve geleceği içecek biçimde denemeyi büyük bir arzuyla isteyen, içerik yerine biçime daha çok ilgi duyabilen, hazcı yanı öne çıkan, kendisini tüketime hazır bir imaj haline getirmiş tüketicidir. Yeni Medya da işte bu tüketicinin taleplerini görmek üzere yapılandırılmıştır.

Jean Baudrillard

Gürbüz Çocuklar Ordusu


Ölü askerleri vardı; 14, 15, 16 yaşlarında ve inanın ki gülüyorlardı. İlk kez kaybedeceğimizi o gün hissettik.
- İngiliz subay

Bir beden büyük almayın. Seneye de giymem. Moda neyse onu giyerim. Büyüyünce ne olacağımızı bilmiyoruz ama şık olacağımız kesin.
- Türkiye'de çocukların oynadığı bir reklamdan

Faydasız Randevu, neşroldu


İstiklâl Marşı Derneği
Genel Başkanı Şair İsmet Özel'in Faydasız Yazılar, Bilinç Bile İlginç ve Tavşanın Randevusu kitapları birlikte Faydasız Randevu adıyla TİYO Yayıncılık'tan neşroldu.

Kitabın yeni önsözü şu paragraf ile bitiyor;

"Faydasız Randevu’nun Türkiye’ye çorbada tuz misali bir faydası dokunması benim için hayatî bir önem taşımasaydı ne bu kitabı, ne de herhangi başka bir şeyi yazardım. Uyduruk ifade ve ibareler içinde boğulmuş insancıkların “çağına tanıklık etmek” faaliyetine yüksek bir değer atfettiğine “tanık oldum”. Onların her birini birer insancık görmem hepsinin işin doğrusuna yanaşmaktan imtina etmesi, doğrudan ölümden korkar gibi korkmalarıdır. İşin doğrusu Allah’ın birliğine şehadetle onun yolunda şahadetin birbirinden ayrılmayacağıdır. Ben solcu görünerek Türkiye’nin sosyalist bir idareye kavuşmasına engel olanları gördüm. Hiçbir şekilde onların arasında değildim. Onlardan biri değildim. Müslüman görünerek Türkiye’nin İslâmî bir idareye kavuşmasını engellemiş olan ve halen Türkiye Cumhuriyeti’nin haritadan silinmesi yolunda yelken-kürek telaş içinde olanlar ise beni aralarına almadı. İstemiş olsam dahi onlardan hiçbiriyle tesanüte varan anlaşma mahalli paylaşamadım. Ömrümün sona ermesine çok zaman kalmadı. Çocukluğumdan beri her vesileyle koşa koşa ve büyük bir hevesle kavil mahalline varıyorum. Şimdiye kadar orada kimseyle karşılaşamadım. Randevu gerçek; ama faydasız."

Sipariş etmek içinwww.tiyo.com.tr

17 Eylül 2014

"Savaşırken bile beni zikredenler"


Türk ordusudur; "Allah, Allah, Allah!" diyerek taarruz eden ordu.

Kara Defter: Atatürk'ün Silah Arkadaşı İhsan Eryavuz Anlatıyor


Erzurum Kongresi’ne zorla Kazım Karabekir Paşa’nın ısrarıyla kabul edilen Mustafa Kemal PaşaHeyet-i Temsiliye Riyaseti” mevkii icabı mücadele esnasında her hadisenin başında gözükmüş, savaşa ait bütün başarıları, hatta tek başına millî kalkınma hadisesini bile kendi eseri gibi göstererek şahsa mâl etmek eğilimine düşmüş… Bazı yakınları da onun sürekli artan nüfuz ve büyüklüğünü kendi menfaatlerine uygun bularak sürekli beslemiş ve büyütmüş, onun zekâsı dehâ derecelerine çıkarılmış, mevcudiyetine âdeta insan üstü bir mahiyet verilmek istenilmiş. Her şeyi o yapmış olmuş. Kendisine dâhi, Türklük millî peygamberi vd. daha bilmem neler denilmiş. Millet ile hakikat arasına, hakikatin gösterilmesine mani bir perde gerilmiş.
- İhsan Eryavuz

Osmanlı’nın Onuncu Kolordu Topçu kumandanı, Teşkilat-ı Mahsusa’nın ve Karakol Cemiyeti’nin kurucu üyesi, ilk İstiklâl Mahkemeleri reisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Osmaniye milletvekili, Mustafa Kemal Paşa’nın silah arkadaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Denizcilik Bakanı İhsan Eryavuz’un 1. Dünya Savaşı’ndan Teşkilat-ı Mahsusa’ya; Kurtuluş Savaşı’ndan İstiklâl Mahkemeleri reisliğine; Lozan’dan Birinci Meclis’te yaşanan tartışmalara kadar birçok olayı, Enver Paşa’dan Damat Ferit Paşa’ya; Mustafa Kemal Paşa’dan İsmet İnönü’ye; Kâzım Karabekir’den Refet Bele’ye; Çerkez Ethem’den Ali Şükrü Bey’e; Kılıç Ali’den Kasap Osman’a kadar birçok tarihî şahsiyeti anlattığı 3 ciltlik kara kaplı günlükleri 86 yıl sonra ilk defa Kara Defter kitabında…

• Teşkilat-ı Mahsusa Millî Mücadele’de nasıl rol oynadı?
• Mustafa Kemal Paşa Millî Mücadele’yi nasıl başlattı?
• İstiklâl Harbi’nden önce Anadolu’nun durumu nasıldı?
• Hint asıllı İngiliz casusu Mustafa Sağir İstiklâl Mahkemelerinde niçin, nasıl yargılandı?
• İnönü Zaferi aslında bir sokak çatışması mıydı?
• Lozan Antlaşması’nın perde arkasında neler yaşandı?
• Cumhuriyet rejimiyle neler değişmiş gibi gösterildi?
• Birinci Meclis’te neler konuşuldu, hangi kararlar alındı?


Huzur-ı Mutad Zevat’ın kara kutusu İhsan Eryavuz’un tüm samimiyetiyle yaşadıklarını yazarak içini döktüğü bu defterler yakın tarihe dair birçok tarihî bilgiyi alt üst edecek, birçok konuyu tekrar gündeme getirerek tartışma çıkartacak.

Kara Defter/ Atatürk'ün Silah Arkadaşı İhsan Eryavuz Anlatıyor
İhsan Eryavuz, Kamil Maman
336 Sayfa, 18,5 TL

Kitap Yayınevi'nden yeni kitaplar



Girit Adası, Venedik egemenliğinden çok önce Doğu Akdeniz’de farklı medeniyetlerin temel özelliklerine sahip, Osmanlı yönetimi boyunca da süren kendine has bir yaşam tarzı yaratmıştı. Bu kitap Osmanlı Girit’inin “bağımsız Girit”e dönüşümünü inceliyor. 1896 ve 1897 Girit isyanlarının adadaki iç dinamikleri değiştirdiğini, yerel yapının dönüşümüne, Osmanlı Girit’inde muhtariyet idaresinin kurulmasına ve daha sonra adanın Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasına zemin hazırladığını iddia ediyor. Bu kitap, Osmanlı Girit’indeki gelişmelerin benzersiz olduğunu iddia eden mevcut literatürden farklı olarak, adadaki bir arada yaşama geleneği ile bu durumun değişmesine yol açan şiddeti 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu bağlamında anlamak gerektiğini öne sürüyor. Başka bir deyişle, 1896 ve 1897 Girit isyanları ve Osmanlı Girit’indeki cemaatler arası ilişkiler hem yerel, hem de emperyal dinamiklerin dikkate alındığı birleştirici bir yaklaşımla inceleniyor. Diğer çok-etnili imparatorluklarda olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda da Müslümanlar ve gayrimüslimler ekonomik, sosyal ve siyasi çıkarlarve amaçlar nedeniyle yan yana yaşamışlardı. Osmanlı Girit’indeki cemaatler arası ilişkilerin hem benzersiz, hem de daha geniş bir dünyanın parçası olduğunu hatırlamak önemlidir. Bu yaklaşım, Girit toplumunun dinamiklerini anlamamıza, Giritli Hıristiyanların nasıl siyasallaştıkları ve milliyetçileştiklerini sorgulamamıza ve aynı zamanda Girit isyanlarının temelinde yatan daha kapsamlı nedenleri iyi değerlendirmemize olanak tanımaktadır. 19. yüzyılın sonunda Doğu Akdeniz önemli siyasi ve sosyoekonomik dönüşümlere tanık olmuştu. Bu bağlamda, yalnızca Müslüman ve Hıristiyan cemaatler arasındaki dinamik ilişkiler için değil, aynı zamanda uygarlık tarihi boyunca Hıristiyanlık, İslam, imparatorluklar ve ulus-devletlerin etkinleştiği ve kesiştiği bir yer olarak Doğu Akdeniz bölgesindeki önemli temaları da anlamak için Osmanlı Girit’indeki uzlaşma ve çatışmalara ışık tutmakta yarar var. Pınar Şenışık Doğuş Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Birimi öğretim üyesi.

Girit, Siyaset ve İsyan 1895-1898
Pınar Şenışık
303 sayfa, 25.-TL 


Osmanlı Devleti’nin 19. yy.daki reformları bağlamında en sık adı anılan belgelerden biri 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu’dur ve bu belgede en çok üzerinde durulan konulardan biri de ordu teşkilâtıdır. Ordudaki reformların, yalnız Gülhane fermanında değil, genel olarak Osmanlı Devleti’nin reform politikasının gelişiminde de önemli bir yeri vardır. Bundan dolayı Osmanlı ordusundaki reformların ideolojik temellerinin analizi, 19. yy.da Osmanlı Devleti’nin düşünsel oluşumu hakkında önemli açıklamalar getirir. Bu araştırmanın amacı, Osmanlı Devleti’nde 1826–1856 yılları arasında askerlik görevinin genel bir yükümlülük haline getirilmesi konusundaki tartışmaları gözler önüne sermektir. Araştırmamın konusu, 1826 ile 1856 yılları arasındaki askerî reform tartışmalarına egemen olan üç büyük soru demetidir: 1) Yeniçerilerin lağvedilmesinin meşrulaştırılması ve sürekli hazır bulundurulan, belli esaslara uygun biçimde eğitilmiş (maaşlı) ordunun oluşturulması. 2) Teorik olarak gönüllü paralı askerlerden oluşan bir ordunun giderek zorunlu askerlik yükümlülüğünü yerine getiren erlerden oluşan bir ordu haline dönüştürülmesi. Bu gelişme sırasında atılan en önemli iki adımdan biri, başlangıçta yedek birlikler olarak tasarlanan Redif birliklerinin kurulması, diğeri de Müslüman tebaa arasından seçilecek erlerin kur’a usulü ile belirlenmesidir. 3) Osmanlı ordusunda Gayrimüslimlerin oynadığı rol… Cihattan Vatan Savunmasına, Osmanlı hükümetinde bulunan görevlilerin o kadar önemli kararlara varan tartışmalarını inceleyip tartışanların ideolojik düşüncelerini ve devlet anlayışını çözümlüyor. Kitap aynı zaman resmi fermanların ve kanunnamelerin dilini inceleyerek bu tür belgelerin, bazen geleneksel doğulu ahlakına veya dini temellere bazen yeni doğan milliyetçiliğe oturmuş olduğunu gösteriyor. Cihattan Vatan Savunmasına yalnızca Osmanlı askeri tarihi değil genellikle Osmanlı reform döneminin düşünce tarihi alanında önemli bir kitap. Tobias Heinzelmann Freiburg ve Heidelberg'de İslam tarihi ve kültürü ve sanat tarihi dallarında öğrenim gördü. 1999'dan beri Zürih Üniversitesinde öğretim görevlisi. Elinizde bulunan yayından başka Kitap Yayınevi’nden çıkmış olan Osmanlı Karikatüründe Balkan Sorunu 1908-1914 adlı bir kitabı var.

Cihaddan Vatan Savunmasına
Osmanlı İmparatorluğunda Genel Askerlik Yükümlülüğü 1826-1856
Tobias Heinzalmann
Çeviri : Türkis Noyan
376 sayfa, 30,-TL 


Bundan tam doksan dört yıl önce, harika bir nisan sabahı, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında, bir yarımadanın üzerindeki bir tepede iki davetsiz misafir vardı. Karanın içerlerindeki bir görüntüyü seyre dalmışlardı. Bulundukları yeri, gecenin karanlığında denizden çıkarma yaparak istila etmişlerdi. Arkalarındaki su, kendileri gibi adamları karaya çıkaran küçük teknelerle doluydu. Bu adamlar buraya, dünyanın öte ucundaki memleketlerinden, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelmişlerdi. Bu tepenin, yani Kanlısırt’ın üstü düzdü ama tam da değil. Kenarları yavaşça alçalıp, oradaki Osmanlı topçusunun gözcülerine, hedeflerini yani, hayatlarında ilk kez bir muharebe görecek olan birkaç bin delikanlıyı görmeye yetecek kadar bir aralık bıraktıktan sonra, daha içteki öteki bayırla birleşiyordu. Bu delikanlılar, çıplak karaya çok kısa bir süre önce alelacele çıkarılmış Avustralya piyadeleriydi. Sarp bir arazide, çamurlara bata çıka kumsaldan yukarı doğru hızla tırmandıklarından dolayı yorgun, ama yine de neşeliydiler, çünkü daha savaşın ne demek olduğunu bilmiyorlardı. Yere uzanmış olan askerler, subaylarının dikkatini çeken şeyin ne olduğunu göremiyorlardı. Bu, iki taburdan oluşan ve gelenleri öldürmek üzere metodik bir yayılma hazırlığı içinde olan iki bin kişilik bir Osmanlı piyade alayıydı. Artık bir kilometreden daha yakına gelmiş olan düşman, onlar ilerledikçe, tepenin doğu ayağının kımıltısız derinliklerine gömülüp görünmez oluyordu. Binbaşı John Partridge ara sıra bakıyor ve onların düzenli bir biçimde, uygun aralıklarla sıraya girmiş partiler halinde ilerlediklerini görüyordu. İşlerinin ehli adamlara benziyorlardı. Yüzbaşı John Dougall gelip hayranlıkla ve sanki alelade bir konuşma yaparcasına, bu kadar iyi yayıldıklarına göre gelen düşmanın muvazzaflar olması gerektiğine işaret etti. Binbaşı Duncan Glasfurd söze karışıp ötekilerin de aklından geçeni dile getirdi: acaba kendi adamları da muvazzaflar gibi davranabilecek miydi? Ancak sorusuna herhangi bir cevap gelmedi, çünkü o sırada artık saldırı başlamış bulunuyordu ve hepsinin de, öyle durup belirsiz bir konuda tahmin yürütmektense yapmaları gereken çok daha önemli işleri vardı. Zaten cevap, kısa süre sonra açık bir şekilde ortaya çıkacaktı… Peter Williams, Charles Darwin Üniversitesi’nde öğretim üyesi.

Çanakkale Savaşı
Kanlısırt Muharebesi 25 Nisan 1915
Peter Williams
Çeviri : Zühal Bilgin
251 sayfa , 25,-TL 

"Türkçe" konuşmak

16 Eylül 2014

8. Beyoğlu Sahaf Festivali başlıyor


Beyoğlu Belediyesi'nden yapılan açıklamaya göre, 17 Eylül-07 Ekim 2014'te Tepebaşı'nda düzenlenecek "8'inci Beyoğlu Sahaf Festivali", kitapların dünyasında yeni bir seyahat vaad ediyor.

Bu yıl İstanbul ve Türkiye'nin değişik illerinden 70 sahafın katılacağı festivalde asırlık kitaplar, tarihe tanıklık eden dergiler, eskiye ait yazılar, eski fotoğraflar, film, tiyatro afişleri, nadide levhalar, mektuplar, kartpostallar ve özel koleksiyonlar, stantlardaki yerini alacak.

Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan'ın açılışını gerçekleştireceği festivalde mezat da yapılacak. Mezattan elde edilecek gelir, yeni eğitim-öğretim döneminde maddi durumu yetersiz çocuklara bağışlanacak.

Kaynak: TRT Haber

15 Eylül 2014

Çelimli Çalım 3'ten alıntılar: "Türkiye'nin başına gelecek olan şeyler birilerini ilgilendiriyor."


Latin harflerini kullanmamız icbar edilince birçoğunun söylediği gibi bir gecede cahilleşmedik. Olan şey cahillerin akilleşmesidir.
- Gökhan Göbel

Kemalist Türkiye, Demokratik Türkiye, Özgürlükçü Türkiye, Yeni Türkiye... Anlaşılan birileri yalın Türkiye’den hep rahatsız olmuşlar.
- Yahya Çiftçi

Türkiye, kendisine bigâne olanın bile vazgeçemediği, hakkını teslim etmeye mecbur kaldığı bir ülke, bir kelime.
- Mustafa Deveci

"Yeryüzü bize mescid kılındı" sözü yine dikkatleri Türkiye'den çevirmek için ağızlara sakız edildi. Vatansızlığa açılan kapıların anahtarlarından biri yapıldı.
- Durmuş Küçükşakalak

Türkiye'yi yok etmenin en sinsi yolu "Türkiye'yi büyüteceğiz" vaadidir; Büyük Türkiye. Büyük Türkiye lafı ahaliye nedense cazip geldi. "Evinizi verin, otel yapalım." teklifi bütün mirasyedilerin iştahını kabartıyor.
- Mustafa Deveci

Hayatımızdan iyi olanı, kalitesiyle oynayıp içini boşaltarak, bazen deforme ederek fırsat buldukça yok ederek çıkartıyorlar.
- Sinan Şahin

Mohikanların sonuncusu değiliz. Müslümanların ilki olmaya çalışıyoruz. Bize "El gider Mersin’e, sen gidersin tersine" denilemez.
- Mustafa Tosun

Türk’ü yenmek için Türk’ün attan indirilmesi gerekiyordu.
- Mehmet Ali Yeşil

Paris'te öldürülen üç kadının tabutları üzerine Türk bayrağı konsaydı bütün riski göze alıp cenaze namazlarını kılmaya gidecektim.
- İsmet Özel

Çelimli Çalım'a ulaşmak için:
http://celimlicalim.com/SatisNoktalari

İstiklal Harbi kahramanı Türkiye'nin bir yiğit anası: Kara Fatma



Belgrad'da bir esir: Fuad Bey


Belgrad Kalesi'nde Sırplar tarafından esir alınan Fuad Bey, 1912.

Haksızlık karşısındaki Türk'ün karakteri



Türkler Osmanlı klasik sistemi içerisinde beraya dediğimiz zümre idiler. Reaya Müslim ve gayrimüslim olarak ikiye ayrılıyordu. Biz Türkler Osmanlı’ya haraç vermeyen insanlardık. Diğerleri Osmanlı’ya haraç veriyorlardı. Gençlerin milleti gençliğini, hazine olduğunu ve biraz da cahil olduğunu böylece netleştirmiş oldu. Osmanlı bizden her saniyede istifade etti. Biz de Osmanlı emri altında olmaktan fütur duymadık çünkü bütün Osmanlı tarih boyunca devleti dinle muaheze edebiliyorduk. Osmanlı bir İslâm devleti değildi ama kendini Müslüman olmaktan başka türlü tarif edemiyordu. O yüzden bütün Osmanlı yönetimine bu şeriata uygun mu değil mi diye sorabilirdik. Bu soruyu sorma gücünü gösterenler o gençlerin milleti vasfını koruyan insanlardı.

İsmet Özel, 9 Mart 2014 Yozgat
Konuşmanın tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Ayasofya Efsaneleri


I.Justinianus (527-565) tarafından Bizans imparatorluk projesinin en önemli simgesi olarak yaptırılan Ayasofya, gerek Bizans gerekse dünya mimarisinin şaheserlerinden biri olarak kültür tarihindeki yerini almıştır. Tarihi ve mimari özellikleri bakımından önemli bir yere sahip olan Ayasofya’ya geçmişten günümüze gelinceye kadar sözlü kültür geleneği de ilgisiz kalmamıştır. Sözlü kültür geleneği içerisinde Bizans, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde Ayasofya etrafında pek çok efsane teşekkül etmiştir. İncelenen efsanelerin kapsamı zaman itibarıyla...

Detaylı bilgi ve sipariş için:
istanbulkitapcisi.com/magaza/ayasofya-efsaneleri-ferhat-aslan-p601.html

14 Eylül 2014

Türk değilim demek suç mu, günah mı, cürüm mü, kabahat mi? (III)


"He lan bir Türkiye derim başka bir şey söylemem
Haram yemem çocuğuma da ondan lokma yedirtmem."

- İsmet Özel, He Lan


- Elbet Türklüğe liyakat mümkündür. Bu da ancak insanın kendindeki aceleci, cimri, nankör hususiyetleri fark edip ıslah olma istikametinde yön tutuşuyla mümkündür. Tarihin bir çağında bu yön tutma saikiyle Türk olunduğunu anlamak dünyaya zebun olmaktan kurtuluşa, eşyayı süslü ve parlak görmekten vazgeçmeğe methaldir.

- Başarısızların Türk değilim demelerini hayretle karşılamaz oluşumuz bizi ne başarısızlığı mükâfatlandıran aymazlık içine daldıracak, ne de Türk değilim diyenleri mükâfatlandıranların hak ettikleri cezayı geciktirme havalarına sokacaktır. Suyun bulandırılmış olması bizi açlığımızı giderecek balığı avlama amelinden alıkoymayacak.

- Vaziyet ne kadar tuhaf, ne kadar can sıkıcı görünürse görünsün amellerimizin ecrini niyetlerimize göre alacağımıza inanıyorsak ve niyetimiz var olduğunca ömrümüzü emr-i b’il ma’ruf, nehy-i ani’l-münker istikametinde geçirmek ise; mecburuz bulanık suda balık avlamağa.

- Her cismi, her ismi de, cismimizi de ismimizi de yaratan Allah’tır. Hilkatte kusur yoktur. Allah kimsenin sırtına kaldıramayacağı yükü sarmaz.

- Akıl nakle rehberlik edemez. Her ne kadar insan oluşumuzun açıklaması yaratılmışların en şereflisi tarzında yapılsa da yaratılışın ve Yaratıcının sırrını çözmek ne bizim, ne de yaratılmış bir başkasının üzerimize vazifedir. Giderek hilkatte kusur bulmakla şeytanlaşmağa başlanılan yere varmış olacağız. Hilkatte kusur bulduğun an kendini Allah yerine koymuş olursun.

- Vazifemizi yerine getirmekten kaytarmağa bahane uydurmayalım. Kaytarıcı tavrımıza ne avlandığımız suyun bulanıklık derecesi, ne de tutmak istediğimiz balığın cesameti mazeret teşkil edecektir. Bile isteye giriştiğimiz çabada sebat etmeğe, ondan yan çizmemeğe mecburuz.

- Hidayete erdirici de, yoldan saptırıcı da Allah’tır. Kâinata çekilip çevrilme canlılığı veren yalnızca Allah’tır. İnsanın bu hadiseye dahli ise sadece duasıyla olur. Bize mesuliyet yükleyen hayra mı, şerre mi dua ettiğimizdir.

- Kendine hayrı dokunmayanın bir başkasına fayda sağlaması mümkün değil. İslâm, iman, ihsan… Sırayı şaşırmayalım.

İsmet Özel, 14 Eylül 2014
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

12 Eylül 2014

Sultan II. Abdülhamit'in cuma selamlığı merasimi

Kukla askerler


İngilizler Çanakkale Harbinde, Türk askerlerini kandırmak için siperlere böyle kuklalar koymuşlardı.

11 Eylül 2014

1898'den: Bayburt


Zor durumda kalan Yahudileri kendi topraklarına davet edip kurtaran(?), İrlanda'ya ve hatta Açe'ye bile yardıma koşan "Muhteşem Osmanlı" vardı ya hani. Bu fotoğrafta onu görebilen var mı?

84 yıl sonra ibadete açılan cami


Tek parti döneminde halk evi ve lokale dönüştürülüp uzun yıllar bu şekilde kullanılan Mihrişah Valide Sultan (Küçüksu) Cami, 84 yıl sonra yeniden inşa edilerek ibadete açıldı.

Şurada iki haber mevcut:
- İHA
- Arkitera

10 Eylül 2014

Ruhumuzu verdik, bedenimizi bize bıraktılar


Türkiye’de kültürel manada bir kimlik inşa edilemedi mi?
Düpedüz bir kültür soykırımı var. Biz soykırım yapmadık ama uğradık, kültür soykırımına uğradık. Bizi belirleyen ne varsa, hangi özellik varsa bunlar yasaklanmıştır. Dilimiz, yazımız, mimarimiz, kılığımız, kıyafetimiz, müziğimiz…1920’lerin ortalarından 1950’lere kadar Türk müziği yasaklandı. Cascavlak kaldık, ne İsa’danız ne Musa’dan. Eskimizi unuttuk. Yeniyi alamazsınız. Avrupalı değiliz, Avrupalı olamayız, olmayacağız da.

Milli Mücadele sonrasında bize bir takas teklif edildiğini belirtiyorsunuz, neyi takas ettik?
“Bedeninizi size bırakalım, ruhunuzu verin” dediler, bütün özelliklerimizden vazgeçtik. En önemli vazgeçişlerimiz, laiklikle dinden vazgeçmemiz, asker millet olma özelliğinden vazgeçmemiz, en hayati öneme sahip olan da dilden, Türkçe’den vazgeçmemiz. Bunu medeniyeti değiştirmemiz için yaptılar. Bütün kültür genetiği dilde saklıdır, kültür genetiğinin DNA’sı dildir. O dil bozulduğu anda geçmişle bütün köprüler atılır. İstediğiniz kadar mimariniz olsun, yemekler kalsın, o dil bitti mi her şey biter. Bizim dille birlikte müziğimiz çok önemli yer tutuyordu.

Ruhumuzu harbiye, mülkiye, tıbbıye ile mi teslim ettik?
Tabii, orada başladı. Sadece onlar değil tabii, kurulan misyon okulları var. Belli bir ihtiyaç maddesi zorunlu tutuluyor. Mesela bugün giydiğimiz ayakkabıları almaya başladık. Kılık kıyafet devrimi oldu, şalvarın, kasketin, fesin vahşet olduğunu, medeni olmak için pantolon, ceket giymemiz gerektiğini söylediler. Niye fes giydiğimde vahşi oluyorum, şapka giydiğimde medeni oluyorum diye kimse sormamış.

Prof. Dr. Teoman Duralı

İstanbul’un 100 Kaybolan Eseri


İstanbul’da Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde birçok tarihi yapı inşa edilmiş, İstanbul adeta bir açık hava müzesine dönüştürülmüştür.

İstanbul’un 100 Kaybolan Eseri İstanbul’un, doğal afetler veya bilinçli tahribat ile ortadan kalkmış, kaybolmuş ya da kaybolmaya yüz tutmuş tarihi eserlerinin hatırlanması amacıyla hazırlanmıştır. Bu eserlerin kısa hikâyelerinin arşivlerden çıkarılan eski resimleriyle birlikte okuyucuyla buluşması şehrin geçmişi ve aynı zamanda bugünü adına oldukça...

Detaylı bilgi ve sipariş için:
istanbulkitapcisi.com/magaza/istanbulun-100-kaybolan-eseri-fatih-guldal-p335.html

Şol Cennetin Irmakları



Güfte: Yunus Emre
Beste: Münir Nûreddin Selçuk
Makam: Segâh

08 Eylül 2014

Kanlıca'dan Boğaz'a bakış (1880'li yıllar)


G. Berggren arşivinden.

Beyazıt Camii (1890'lı yıllar)


Sébah & Joaillier arşivinden.

Gülhane Zeynep Sultan Camii (1900'lerin başından)


Çelimli Çalım'ın 3. sayısı çıktı

İstiklâl Marşı Derneği’nin yayınladığı “Çelimli Çalım” mecmuasının üçüncü sayısı çıktı. 24 sayfa olarak hazırlanan mecmuada dernek üyelerinin yazıları ve Genel Başkan İsmet Özel'in "YÜK" adlı konuşmaları yer alıyor.

“Türkiye’nin AKP’den zarar gördüğünü söylemek de yanlış, Türkiye’nin AKP’den fayda gördüğünü de söylemek yanlış. Yani böyle bir şey yok. Kimsenin Türklere bir şey bıraktığı yok. Hepinizin bildiği bir şey, bütün bu alınan tedbirlere rağmen bir şekilde 1 Mart tezkeresinin geçmemiş olması o tezkereye hayır diyenlerin siyasî hayatlarının sona ermesi ile sonuçlandığını söylüyorlar. Onları bir daha mecliste kimse görmedi diyorlar.”

İçindekiler:
İsmet Özel – İstiklâl Harbi Bitti Diyenler Tasfiye Edilmeli! (Mülakat)
Durmuş Küçükşakalak - Namazda Gözü Olmayan Mabedin Göğsünden Ne Anlar?
Gökhan Göbel - Cim Karnında Bir Nokta
Yahya Çiftci - Yeni Türkiye’nin Temelleri
Mustafa Deveci – Bir Vatansızlaştırma Teklifi Olarak ‘Yeni Türkiye’
Sinan Şahin - Paranın Fıkdanı
Hazırlayan: Gökhan Göbel - YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye – 3
Mehmet Keloğlu - Şeytanın Hilesi Zayıftır
Mehmet Ali Yeşil - O Zaman Atlıydık
Özcan Çam – Müslümanların Müslümanlıkları Neyiİzah Ediyor?
Mustafa Tosun – Tesirde Israrcıyız
Lütfi Özaydın – Sürüsüne Bereket
D.Celaleddin Kavas – Türkye Kaç Seçim Geçirdi?
Enes Aksu – Kızdan Kızlık Alma
D.Celaleddin Kavas – Gezi’nin Mirası Kime Kalacak?
Oruç Özel - Burada Bir Cami vardı, Mimar Ayas Camii

Dergiye nasıl abone olurum?
http://celimlicalim.com/Abonelik
Dergiye nasıl ulaşırım?
www.facebook.com/celimlicalimdergisi
twitter.com/celimlicalim

05 Eylül 2014

İstiklâl Harbi'nden: Bu Türk'te bu hamiyet nedir?



Bu yollarda giderken mühimmat nakleden kağnılara rast gelirdim. Bir kağnı 2 büyük top mermisi nakledebiliyor. Yağmur var, ihtiyar bir köylü paltosunu çıkarmış. Mermileri örtmüş kendisi sırılsıklam. Şu mübarek Türk, mermiyi canından ziyade düşünüyor. Kastamonu'da bir şeyi hikaye ettiler. Cephane gelmiş kağnıları toplamışlar. Bir kadın da sırtında birkaç aylık çocuğu ve kağnısıyla gelmiş. Herkes acımış, kadın sen köyüne git demişler. Kadın ağlamış. Bırakın, bunun babası gavurun karşısında öldü. Oraya cephane taşıyayım. Ben de bu uğurda öleyim demiş. Gözlerimden yaş geldi. Bu Türk'te bu hamiyet nedir?

Milli harekette bu menkıbeler binlercedir. Birisi toplayıp yazsa. Sonra Mustafa Kemal her şeyi kendi yapmış oluyor. Çamurda, kar kıyamette bu Türkler bu yolu bin kere geçmişlerdir.

Kaçakçı Trabzonlular ve Rizeliler o küçük motorlarıyla milli harekete büyük hizmetler etmişlerdir. Rusya'dan aldığımız silah ve cephaneyi 24 saatte Sakarya ağızlarına çıkarıyorlardı. Bunlar olmasa bu nakliyat yapılamazdı. Mustafa Kemal Nutkunda bunlardan hiç bahsetmiyor. Bütün şerefleri kendine alıyor.

Herkesin hakkı verilmelidir. Milli kıyam ve milleti kurtarmak adına nice kellesini koltuğuna alarak çalışmış adamlar var. Bunların bir hatırasını bile yad etmeyip, onların kanları pahasına aldıkları şerefleri bir adam kâmilen (bütünüyle) kendine alıyor. Hem de bir katre bile kanını zayi etmeden. Alçak dünya. Sende neler oluyor!

Rıza Nur
Türkiye Cumhuriyeti'nin İlk Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı)

Tarih dergilerinde Eylül 2014





Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.