TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Kasım 2014 Pazar

"Torunu kucağında"


Kimseden bir işaret gelmeyecek
Bir melek kimsenin alnını sıvazlamazsa
Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca
Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi
Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
Öğretmek için cephe nedir
Kıyam etti
Torunu kucağında
Dönünce bütün gövdesiyle döndü
Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
Bir bilinebilseydi
Nedir veche..

İsmet Özel, Naat

Hıyanet Vesikaları: Kötü Dostlar

Kaynakhttp://www.nfk.com.tr/mektuplar4.htm
"Türk'te bozulan ancak Türk'te düzelebilir, Türk'te düzelince de her yerde düzelir ve her yeri düzeltir."
- Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü

Necip Fazıl'ın kenarına "Hıyanet Vesikaları" notu düştüğü mektup, "Kötü Dostlar" demiş takdim ederken. Büyük Doğu'dan ayrılmak isteyen birkaç şair ve yazar gönderiyor. "Bundan böyle dergiden bizi affetmenizi, yazılarımızı yayınlamamanızı istirham ediyoruz" diyorlar. M. Akif İnan, Rasim Özdenören, A. Erdem Beyazıt gibi Yedi Güzel Adam'lar da altına imza atıyor. Atmayan tek kişi var: Cahit Zarifoğlu.

"Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi"


Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.

Melih Cevdet Anday, Fotoğraf

28 Kasım 2014 Cuma

27 Kasım 2014 Perşembe

Türkiye’nin Ortadoğu’su Ortadoğu’nun Türkiye’si


"Türkiye’nin Ortadoğu’su Ortadoğu’nun Türkiye’si" kronolojisi Çelimli Çalım'ın 5. sayısında.

celimlicalim.com
twitter.com/celimlicalim
facebook.com/celimlicalimdergisi

Hazır ol vaktinde Nemçe kralı

Türk askerleri Viyana'da (1683)
Hazır ol vaktinde Nemçe kralı
Yer götürmez asker ile geliyor
Patriklerin inmiş tahttan diyorlar
Bir halife kalmış o da geliyor

Yetmiş bin var siyah postal giyecek
Seksen bin var Allah Allah diyecek
Doksan bin var tatlı cana kıyacak
Yüz bini de Tatar Han’dan geliyor

Gelen Ahmet Paşa’m kendidir kendi
Altmış bin dal-kılıç küsuru cündi
Kaçma kafir kaçma ölümün şimdi
Hacı Bektaş Veli kalkmış geliyor

Şevketli efendim Sultanım vezir
Altmış bin kılıçla yanında hazır
Deryalar üstünde boz atlı Hızır
Benli Boz’a binmiş o da geliyor

Karac’oğlan der ki burda durulmaz
Güleç yüze, tatlı söze doyulmaz
Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz
Yedi iklim dört köşeden geliyor

Karacaoğlan

26 Kasım 2014 Çarşamba

Balkan Harbi nedeniyle yıkılan Ali Bey Cami, Edirne

Cem Sultan'ın doğduğu Kum Kasrı, 1870


Burası şu an Sarayiçi diye adlandırılan, Kırkpınar Güreşlerinin yapıldığı bölgede yer alması gerekirken, Balkan Harbi sebebiyle yıkılmış ve bir kuleden başka bir şey de kalmamış.

Cumhuriyet, Fevzi Çakmak, Orhan Veli

Çizim: Pawel Kuczynski
İnsanların fıtrat üzere doğmuş olmalarının anlamına bir vukufiyetimiz yoksa yönünü esen rüzgârlara ayarlayan hazırcılar sürüsüne dâhil oluruz. Sürüyle sürüklenmekten kaçınmak istiyorsak kendimiz olmak, kendilik faaliyetimizi baş meşguliyetimiz saymak mecburiyetindeyiz. Aslen anasından doğan her fert kendisi olma yükü altına girmiş demektir. Tek tek ve zaman zaman insanlar bu yükün hakkından gelir veya bu yükün altında kalır.


Cumhuriyetin ilânı ve ardından gelen inkılâplar bir mânâ ifade ediyorsa, bu mânânın millet katında değeri neydi ve ne olmalıydı? Milletin maruz bırakıldığı kandırmacadan rahatsızlıklarını açıkça ifade eden askerin ve şairin yokluğundan bilistifade bir şeyler yapıldı. Radyo istasyonu Fevzi Çakmak’ın ölüm haberini verdikten hemen sonra göbek attıran havalar çaldı. Nâzım Hikmet’in takipçisi olma iddiasına sarılanlar Orhan Veli’nin bir suikasta kurban gittiği hususunun yanından bile geçmedi.

İsmet Özel, 22 Kasım 2014
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Sıffin Savaşı, Hz. Ali: "Allah'ın dini galip gelinceye kadar"


"...Onların susmalarını ve müsamakar davranmalarını hoş karşılamaz."

25 Kasım 2014 Salı

109. doğum yıldönümü vesilesiyle Sâmiha Ayverdi'den

Sâmiha Ayverdi
25 Kasım 1905, İstanbul - 22 Mart 1993, İstanbul, Türk mütefekkir ve mutasavvıf yazar.

Bizim bütün sıkıntımız, muhafaza etmemiz gereken tarihi ve milli değerlerimizi ziyan etmemizdir. Biz, bahâ biçilmez bir hazineye sahip olduğumuz halde onun içinde kapalı kalıp açlıktan ölen milyarderler gibiyiz.
- Milli Kültür meseleleri ve Marif Davamız’dan

Türk milleti, kaybetmiş olduğu milli şuurunu ve kendi dilini, bu iki temel kuvveti yıkıp mağlup etmeyi planlamış bulunan hasımlarından geri almak zaferine erişmeye mecburdur.
- Yunus Emre Ve İlahiler’den

Milletleri yaşatan ve yükselten sihirli kuvvet, o milletleri ayakta tutan ve yücelten milli ve manevi değerler manzumesinin bir arada ve aynı potada karışıp kaynaşmasından doğar. Bunlardan yoksun ve habersiz toplumların milli ve manevi bütünlüklerini korumaları mümkün değildir.
- Milli Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız’dan

İslâm, dünyanın direğidir. Onun için müslüman dünyasının salahı ve uyanışı, kainatın salahı ve uyanışı; kargaşalığı ve fesadı ise kainatın kargaşalığı ve fesadıdır.
- Kölelikten Efendiliğe’den

Ümitsizlik, Allah’ın kerim ve rahim sıfatlarını inkar etmek olur ki, bu da bize asla yakışmaz. Her şey Hakkın iki kudret parmağı arasındadır. İstediği an, bir vesile ile celali cemale çeviriverir. Yeter ki, biz buna müstehak olalım.
- Mektuplardan Gelen Ses’ten

İnsanoğlu, yaptığı ve yapmak istediği bir hayrı maddî ve manevî bir kazanç için değil, sırf Allah rızası için yapacak olursa, ancak o zaman yapmış olduğu iyiliğini, bedeli mukabil satmak gibi bir şâibeden kurtararak sâfiyetine halel getirmemiş olur.
- Makaleler’den

24 Kasım 2014 Pazartesi

Çukanın letâfeti giyenlerin o iki misline tekâbül ediyor


...Evet vücudu çuk[a] ‘abâdan ziyâde ısıtmaz fakat tabi‘at-ı beşer hüsn-i intizâma mâ’ildir. Çukanın letâfeti giyenlerin o iki misline tekâbül ediyor. Kimseye zararı dokunmayan bir lezzetten müstefid olmak neden şâyân-ı ta‘yîb olabilsin? Evet, altın hayatı çoğaltmaz. Fakat levâzım-ı hayatı ikmâl eder. Sıtmaya uğramış bir âdem tabibe mürâca‘at etmek iktizâ eden mu‘âlecâtı almak için paraya muhtac değil midir? ‘İlletinin def‘i için ne yapsın? Kendi köşe başlarına dükkân açan Mağribîlere okutarak ve koluna pamuk ipliği bağlayarak mı i‘âde-i sıhhate çalışsın? Evet, kârgir binâlar ecele, hastalığa mukâvemet etmez. Fakat yanmağa, yıkılmağa karşı durur. Letâfet ve ma‘mûriyetle birkaç karn evlâda kalır. Evet, geceleri işsiz bir âdem için muttasıl â’ilesini terk edip de sokaklarda eğlence teharrî etmekte bir letâfet yoktur. Fakat gâz olan yerlerde ashâb-ı sa‘y ü ticâret, geceleri de altı yedi sa‘at işiyle veya alışverişiyle meşgul olur ve bu suretle ömrü üzerine bir ömür daha katar. Şimendüfer veya vapur ile birkaç yüz sa‘atlik yerlere giden veya birkaç gün deniz üzerinde çalkalananlar ise ma‘rifetin bir kerâmet-i garîbesiyle tayy-i mekân etmiş veya postuyla sulardan geçmiş gibi cihânın tâ öbür tarafına giderler, havâyic-i hayatı getirirler, vatandaşlarının ayağına îsâr ederler. Telgrâf kullanan akvâm eğer eski dünyada ise yeni dünyada bulunan bir tabibin zarâfetinden veya zuhur eden bir vak‘anın tesirâtından hayatlarınca, sa‘adetlerince büyük büyük fâ’ideler görürler.

Namık Kemal
(İbret, 2 Zilka‘de 1289/ 20 Kânun-ı evvel 1288)

Medeniyet, hastalığı mı men‘eder?


Bî pervâ diyebiliriz ki çavdar ekmeği yemeği ve toprak üzerinde yatmağa alışmış bir âdemin karnını doyurmak ve uykusunu uyumakta gördüğü âsâyiş nefis ta‘âmlar yemek ve yaldızlı kâryolalarda yatmağa mel’ûf olanların rahatından az mıdır? Ve bu iki türlü ma‘işet arasında fakirin bir lokma siyâh ekmekle birkaç arşın kara toprağı bulabilmekden dâ’ima emin olduğundan, ganînin ise her dakika elindeki ni‘metten mahrumiyet muhâtarasında bulunduğundan başka bir fark var mıdır? Vücudu ısıtmakta Fransız çukasının ‘âdi ‘abâya ne rüchânı olabilir? Medeniyet insanı milyonlarla altına mâlik edermiş. Altın iştahâyıı mı zenginleştirir, hayâtı mı çoğaltır? Medeniyet mermerden masnû‘ (sanatkârane) saraylar peydâ eylermiş. O kadar metin binâlar ecele mi medhal bırakmaz? Hastalığı mı men‘eder? Medeniyet geceleri sokâkta gâz peydâ edermiş. Allah’ın güneşi zâ’il oldukdan sonra insana göre akrabasının arasına girüb de itilâf-ı â’ileden müstefîd olmak gibi bir lezzeti terk ederek kahve kahve dolaşmakta ne letâfet tasavvur olunabilir? Medeniyet vapurlar, şimendüferler husûle getir[ir]miş. İkâmetine bir kulübe ve maişetine iki dönüm toprak kâfi olan bir â[de]min üç yüz sa‘atlik yerlere gitmeğe ve beş on gün denizler içinde kalmağa ne ihtiyacı olabilir? Medeniyet telgrâfı icâd eylemiş, yanı başındaki odada geçen ahvâli bilmeyen bîçareye göre Amerika’nın vukû‘âtını öğrenmeye çalışmakta ne ma‘nâ vardır? Kezâ kezâ.

Namık Kemal
(İbret, 2 Zilka‘de 1289/ 20 Kânun-ı evvel 1288)

Yahudi bir maliye bakanı olmasına da ses çıkarmazsın


Türkçü değil misin? Türkçülüğe düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde Atenagoras'ın Türkiye Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hristiyan dünyasının sevgisini kazanırız diye düşünürsün.

Sen Yahudi bir sarrafın maliye bakanı olmasına da ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve İsrail'e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hatta Kürt devleti kurmak için bunca Türk'ün kanına giren Şeyh Sait'in torunlarından birinin başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın.

Hüseyin Nihâl Atsız

TEMA Vakfı'ndan: Haydi Toprak Hakkında Konuşalım



Görmezden geldiğimiz toprak hakkında...

Seslendirme: Yetkin Dikinciler

500 yıllık nöbet


Yıllar geçti bu muhabbet hiç eksilmedi, eksilmez. Biz biriz. Sultan Selim bizi buraya nöbete dikti. 500 yıldır nöbetimiz devam ediyor. Aslında bizler burada Türkiye sınırını koruyoruz. Türkmen Dağı'nda doğa çetindir. Yağmur, soğuk eksik olmaz. Ama savaş da devam ediyor, napak kardaş?

Ebu Fadıl, Türkmen Cephesi Komutanı
(Suriye / Türkmen Dağı)

23 Kasım 2014 Pazar

Abdülbaki Gölpınarlı Tarihî İstanbul Konuşması



Dostluk vardı, vefa vardı, söz vardı, öz vardı, sükun vardı, ruh vardı, huzur vardı, feyz vardı, zevk vardı. Neş'e vardı, edeb vardı, can vardı, canan vardı, hicran vardı, aşk vardı. Şimdi yolu sormayın. Bilen yok ki... Ezan artık inanana "Azîz Allah" dedirtmiyor, adamı ürkütüyor, "Lâ havle" dedirtiyor. Geceyle gündüz belli değil. Müzik, bağışlayın, piçleşmiş. Ne doğulu, ne batılı. Fakat şu muhakkak ki bizim değil, değil ve pek çok zırdeli... Biz bu ülkede artık garibiz. Bu, benliğimizi kaybetmekten meydana gelmiş. Benliğini kaybeden, varlığını bulamaz. Bir millet kendi varlığından çıkarsa, başka varlıkları görüp aşağılık duygusuna kapılır ve bugünkü haline gelir.

Abdülbaki Gölpınarlı, Tarihî İstanbul Konuşması'ndan

Medeniyet denilen maskara mahlûk


Biz eğer Medine’yi kıskanmasa idik, Bedir kuyularında ne işimiz vardı? Biz vatanımızı kıskanmasa idik, Sakarya’da ne işimiz vardı? Biz İstanbul’u kıskanmasa idik Çanakkale’de ne işimiz vardı? Biz evimizi, ailemizi kıskanmadan adam olabilir miyiz? Bize ait hiç bir şey kalmasın mı? Mahremimiz olmasın mı? "Verme! Dünyaları alsan da bu cennet vatanı" ne demek? Şehrinizi, vatanınızı inanç turizmine değişin mi diyor İstiklal Marşı bize?... Konya'nın kaçta kaçı ecnebilere satıldı, diye kimse sormuyor?

Mustafa Deveci
(Konya Yenigün, 20.11.2014)

22 Kasım 2014 Cumartesi

Fahrettin Paşa ve Kutsal Emanetler


1916 yılında bayrağımız Mekke Kalesi’nden indirildi. 1917 senesinde de Medine’yi terke mecbur bırakıldık. Medine’yi terk eden kumandan Fahrettin Paşa kutsal emanetleri orada bırakmadı ve İstanbulumuza getirdi. İstanbul’a getirmedi, İstanbulumuza getirdi. Bundan ne mana çıkaracağız? Demek ki onlar orada bırakılamazdı. Yani biz ne Mekke’yi, ne Kâbe’yi, ne de Medine’yi, Resulü Ekrem’in yattığı yeri Müslümanlara devretmedik. İstiklâl Marşı’nda İslâm kelimesinin geçmemesi İstiklâl Marşımızda İslâm kelimesini zikretmeye yüzümüz olmayışındandır.

İsmet Özel, 9 Mart 2013, Bağlarbaşı

Fahreddin Paşa'nın objektifinden Medine


17 yaşında fotoğrafa merak sarmış Fahreddin Paşa, gittiği her yeri çekmiş ve arşivlemiş. Çok sevdiği(miz) Medine'yi de fotoğraflamış elbette.

Fahreddin Paşa, mekânı âli ola


Fahreddin Paşa (Ömer Fahreddin Türkkan) 66 yıl önce bugün Hakk'a kavuşmuştu. Medine'mizi tam 2 yıl 7 ay müdafaa etmişti. Mekânı âli olsun. Fahreddin Paşa'ya Arabistanlı Lawrence "Çöl Kaplanı", gavurlar "Türk Kaplanı", biz de "Medîne müdâfii, kahramanı" deriz. Kabri Aşiyan'dadır. Hakkında bilmemiz gereken en önemli şey de Medine'yi terk ederken kutsal emanetleri orada bırakmayıp İstanbul'a getirmesidir.

21 Kasım 2014 Cuma

Kış geldi firak açmadadır sîneme yâre



Kış geldi firak açmadadır sîneme yâre
Vuslat yine mi kaldı güzel başka bâhare
Bâri bulayım söyle de sen derdime çâre
Vuslat yine mi kaldı güzel başka bâhare

Makam: Hicâz
Bestekâr: Şevki Bey
Güftekâr: Saffet Bey

Koklasam saçlarını bu gece tâ fecre kadar



Koklasam saçlarını bu gece tâ fecre kadar
Acı duysam gözünün rengine dalsam da senin
Kanatır rûhumu mâzîde kalan hâtırâlar
Doyamam ömrüme ben kalbini çalsam da senin

Makam: Nihâvend
Bestekâr
: Artaki Candan
Güftekâr: Mustafa Nâfiz Irmak

20 Kasım 2014 Perşembe

Bir gonca-femin yâresi var ciğerimde


Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi bu eserini, oğlu Sâlih'in vefatından sonra bestelemiştir.

Bir gonca-femin yâresi var ciğerimde
Ateş dökülürse yeridir âh serimde
Her lâhza hayâli duruyor dîdelerimde
Takdire nedir çâre bu varmış kaderimde

Makam: Bayâti
Bestekâr: Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi
Güftekâr: Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi

19 Kasım 2014 Çarşamba

Nâzım Hikmet: "Türk Milletini yok etmek istiyorlar. Türk Milletini yok edemeyecekler."



Türkiye'deki en büyük mesele, evimizin meselesidir. Her şeyden evvel bizim kendi evimizde o evin sahibi gibi yaşamamızdır. Kim bizim eve hırsızı sokmuşsa, kim bizim evde bizi bu hırsıza hizmetçi yapmışsa, vatan haini olan odur... Türk milleti denen bir millet var, Türkiye halkı denen bir halk var. Bu halkın yok olması imkansızdır. Bugün yapılan terör Türk milletine karşıdır ve Türk milletini imha etmek için yapılan terördür. Türk milleti yok olmaz.

Nâzım Hikmet, 1954
(Budapeşte Radyosu)

Türkiye niçin vatan sorusu kimsenin zihnini meşgul etmiyor

19. yüzyıl sonlarında Mekke'den bir fotoğraf.
Arkada Ecyad kalesi ve üzerinde dalgalanan Türk bayrağı
Bugün insanlar Kobani ve Musul hakkında laf edip duruyorlar ama hiçbirisi Kobani'nin -aslında Arap Pınarı orası- 1919'da önce İngiliz, sonra Fransız işgaline uğradığını ve aslında oranın Misak-ı Milli dahilinde bir yer olduğunu söylemiyor. 2003'te ABD Irak'ı işgal edince bunun en azından Musul dolayısıyla bile olsa aslında Türkiye'nin işgali manasına geldiğini İsmet Özel'den başka bir Allah'ın kulu dillendirmedi.

Türkiye niçin vatan sorusu kimsenin zihnini meşgul etmiyor. Biz 1916'da Mekke ve 1919'da Medine'yi terk etmek zorunda kaldığımızda bir vatanımızın olması için dua ettik ve Allah bize bir İstiklâl Marşı ve İstiklâl harbi nasip etti. Akabinde Türkiye diye bir vatanımız oldu. Geride kalan Türk toprakları Ortadoğu adıyla beynelmilel şekavet şebekesinin eline geçmişti. 1918'de Haçlı komutanı Allenby'nin Selahaddin Eyyubi'nin mezarına ayağıyla vurup "Yine geldik Selahattin" demesini ve Medine Müdafii Fahrettin Paşa'nın bugün kutsal emanetler diye bildiğimiz eşyaları İstanbul'a nakletmesinin manasını anlamak Türk olmayanların harcı değil. 

Gökhan Göbel, "Beynelmilel Şekavet"
(Çelimli Çalım, sayı 5'ten)

18 Kasım 2014 Salı

Ömer Lütfi Mete belgeseli



"Bazen bir insanı anlatmak, bir ülkeyi anlatmak gibidir."


Hayatımda büyük bir değişime sebep olan merhum Ömer Lütfi Mete ağabeyin vefatının sene-i devriyesi. Tanımak büyük şerefti, rahmet olsun, mekanı âli olsun.

Pamuktan Panikler


Neymiş efendim; Çin'den Tanzanya'ya, Kanada'dan Avustralya'ya kadar her yerde Türkiye'nin imajı sarsılmış. Çok kötü bir sınav vermişiz! Şuraya bakın; bütün dünya muallim, çağdaş köleliğin vatanı Çin bile öğretmen, biz ise ebedi öğrenci! Her önüne gelen sınav açacak ve biz her dakika istim üzerinde olacağız! Niye? Dünyanın en şirret ülkesi biziz de, bir daha eskisi gibi kötü işler yapıp yapmayacağımız konusunda sürekli gözlem altındayız, öyle mi? Bütün mesele, Türk milletinin bu aşağılık ve suçluluk duygusu ile yaşamaya devam etmesini sağlamaktır!

Ömer Lütfi Mete
(Sabah, 2005)

Pakistan'daki Türk hakimiyetinin son günlerinden


Pakistan'ın kurulmasına öncülük eden ve ülkenin bağımsızlığının kazanmasında önemli mücadeleleri bulunan Muhammed Ali Jahar'ın Karaçi kentinde yaşayan torunu Aziz Fatıma Sıddık'ın arşivinden.

16 Kasım 2014 Pazar

Ufkunda Mekke ve Medine olmayan her hareket batıldır


Darü'l-İslâm'ın muhafazası Çanakkale'de çarpışanları Bedir'dekilerle, 1919'un Şubat'ına kadar Medine'yi müdafaa edenleri Hendek'tekilerle merbut kılar. Bugün ufkunda Mekke ve Medine olmayan her hareket batıldır. Dünyada İslâm'ın bir istiklâl iddiasında bulunduğu ve bulunacağı yegâne ülke Türkiye'dir.

Durmuş Küçükşakalak, Kim IŞİD'in Neresine Düşer?
(Çelimli Çalım, sayı 5'ten)

İstanbul'un ت'si


Sadece markaların değil tüm insanlığın unuttuğu bir şey var ki daima hatırlaması gerekiyor: Türkiye bir marka değildir. Türkiye bir Ar-Ge ve pazarlama sahası da değildir. Türkiye, milâdî 13. yüzyılda Türkler vasıtasıyla hem vatanlaştırılmış hem de İslâmlaştırılmış son toprak, son ocaktır. Dolayısıyla İstanbul dünya şehri değil, İslâm’ın kalesidir. Çünkü İstanbul Türk’tür. T’si de "ت" diye yazılır. Bir süvari gibi.

Yağız Gönüler, İstanbul'un ت'si
(Çelimli Çalım, sayı 5'ten)

Eşek ve Amerika


Amerikalılar "O eşek ne yapıyor?" diye sormuşlar. Yolu yapanlar: "O, yolun mühendisidir, yol yapılacak elverişli güzergâhı o tespit eder" deyince Amerikalılar kahkahayı patlatmış. Sonra, "Peki ya eşek güzergâhı tespit edemezse ne yapıyorsunuz?" diye sormuş Amerikalılar. Cevap hiç gecikmemiş: "Amerika'dan mühendis getiriyoruz."

Gökhan Göbel, Mola! Şedelere Dikat Et!
(Çelimli Çalım, sayı 5'ten)

14 Kasım 2014 Cuma

14 Kasım 1914


100 yıl önce bugün: V. Mehmed Reşad'ın dünya Müslümanlarını itilaf devletlerine karşı Cihad-ı Ekber'e davet edişinden sonra İstanbul. Alttaki fotoğraf ise Fatih Camii'nde fetva emini Ali Haydar Efendi'nin bu Cihad-ı Ekber'in ilanını okuması.


Ali Haydar Efendi, Fâtih - Çarşamba'daki Şeyh İsmet Efendi Dergâhı'nın son şeyhi. Sakızağacı kabristanında meftun. Bu arada merak edenler için, kalabalık içindeki farklı bayrak II. İsmail döneminden itibaren kullanılan Safevi Bayrağı. Bazı belgeleri okuduğumuzda İran'da şiilerin çoğunun Cihad-ı Ekber'e katıldığını fakat Sünni Arapların uzak durduğunu görüyoruz.

13 Kasım 2014 Perşembe

Gönülsüz Müslümanlık

Avustralya’da, AACE WORLDWIDE şirketi tarafından satışa sunulan Abdest alma otomatı, kulak, ağız ve yüz yıkama ünitesi ile kolun dirseğe, ayaklarında bileklere kadar yıkanmasını sağlayan üç ayrı üniteden oluşuyor.

Bir zamanlar cami avlularında "Hazır Yasin" ve "Hazır Hatim" satışları yapmaya kadar varan ruhsuzluk ve sahtecilik karşısında "Namaz Robotu da üretelim" diye haklı olarak dalga geçenler çıkmıştı. "Abdest makinesi" ile ilgili haberi görünce, "olmayacak iş" saydığımız nice hallerin kolayca başımıza gelebileceği gerçeğini hatırlayarak ürperdim. İnançları çarpıtmak ve inananları sapıttırmak çok zor değil.

Ömer Lütfi Mete
(H. O. Tercüman, 2006)

Cemaat var cami yok kilise var cemaat yok

Muğla’nın Bodrum İlçesi Turgutreis Beldesi’ne bağlı Kadı Kalesi Köyü’ndeki 400 yıllık kilisenin restorasyon çalışmasında sona gelindi. Turgutreis Belediye Başkanı CHP’li Mehmet Dinçberk, "Bu kilisenin ve Kadı Kalesi'nin restore edilerek kültür turizmine kazandırılması çok önemli" dedi

Balkanlar’da camiler bar, sergi salonu gibi çirkin emellerle tahrip edilirken İstanbul’da boş kiliseler koruma altında...

Cemaat var cami yok kilise var cemaat yok

Selanik’te 90 yıl sonra ilk namazın kılınması tamamen göz boyama. 1923 yılından beri ibadete kapalı olan ve halen sergi salonu olarak kullanılan Yeni Cami’de geçtiğimiz günlerde bir kereye mahsus olmak üzere ibadete izin verilmişti. 500 bin Müslüman’ın yaşadığı Atina’da ibadete açık cami yok. Sadece İstanbul’da ise korunaklı halde 85 kilise var. Bu kiliselerin bir çoğunun ise cemaati yok.

Balkan Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Genel Başkanı Bayram Çolakoğlu, Gümülcine Medrese-i Hayriye öğrencilerinin, 1923 yılından bu yana ibadete kapalı olan ve halen sergi salonu olarak kullanılan Yeni Cami’de namaz kılmalarının sevindirici bir olay olduğunu söyledi. Çolakoğlu, yaptığı açıklamada, 90 yıl aradan sonra söz konusu camide namaz kılınmasının, Balkanlar’da sevinçle karşılandığını belirterek, bu olayın kamuoyunda "Osmanlı camisi açıldı" gibi bir intiba bıraktığını kaydetti. Camide, Selanik Belediye Başkanı Yiannis Butaris’in izniyle bir kereye mahsus olmak üzere namaz kılınmasına izin verildiğini vurgulayan Çolakoğlu, camiler konusunda Yunanistan’ın sicilinin iyi olmadığını söyledi. Çolakoğlu, Atina’da 500 bin civarında Müslüman’ın yaşadığını dile getirerek, bu kişilerin ibadet edecekleri camilerinin bulunmadığına dikkati çekti.

Yeni Cami, Selanik. İtalyan mimar Vitiliano Poselli'nin eseri olan Yeni Cami, 1900-1903 yılları arasında inşa edildi. 1925 yılında müzeye çevrilen cami, geçtiğimiz yıl Selanik Belediye Başkanı Yannis Butaris'in onayıyla Müslümanların ibadetine açılmış fakat cemaat olmaması nedeniyle yeniden kapatılmıştı.
“Selanik’te Osmanlı’dan kalan 2 cami de kapalı”

Aynı şeyin Selanik için de geçerli olduğunu anlatan Çolakoğlu, şunları kaydetti: "Selanik’te 3 bin 500 civarında Türk nüfus var. Sonradan yerleşmiş, iş sebebiyle buraya gelmişler ama onların ibadetlerini yapabilecekleri bir camileri yok. Var olan bir derneklerinin çatısı altında, küçük bir mescitleri var. Vakit, cuma ve bayram namazlarını burada kılıyorlar. Mesela İstanbul’da 85’e yakın kilise var, bir çoğunun cemaati yok ama biz bu kiliseleri cemaati olmadığı halde korunuyor. ‘Senin cemaatin kalmadı, haydi kapatalım’ diye bir şey demiyor ama Atina ve Selanik’e geldiğimiz zaman, burada cemaat var, camisi yok."

Selanik’te Osmanlı döneminden kalan 2 caminin kapalı olduğuna vurgu yapan Çolakoğlu, Hamzabey Camisi’nin galeri olarak kullanıldığını bildirdi. Atina’nın, Avrupa’da camisi olmayan tek başkent olduğunu belirten Çolakoğlu, "Olay sadece cami değil. Cemaat olması lazım, minareden ezan okunması lazım. Bu konularda bilinçli olarak katı davranıyorlar" dedi. Çolakoğlu, Makedonya, Bosna Hersek, Kosova, Hırvatistan gibi Balkan ülkelerinde Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nın (TİKA) çok rahat çalışmalar yapabildiğini anlatarak, "Maalesef bu, Yunanistan, Selanik ve Batı Trakya’da geçerli değil" ifadesini kullandı.

“Cami, bar olarak kullanılıyor’’ iddiası

Yunanistan’daki sıkıntıların, bazı Balkan ülkelerinde de yaşandığını belirten Çolakoğlu, şöyle konuştu: "Selanik’te yıllar sonra namaz kılınması sevindirici bir durum ancak Balkanlar’da çok sayıda cami, kapalı ya da başka amaçla kullanılıyor. Bulgaristan Filibe’de 3 camimiz var. Biri içinde hünkar mahfili olan Hüdavendigar Camii’dir Balkanlar’da bu tür cami pek yoktur. İkincisi ise Meriç Nehri kıyısında bulunan İmaret Camii. Burada Taşköprü isminde küçük bir cami daha var. Bir ay kadar önce gittim, fotoğraflarını çektim. Şu an o cami bar olarak kullanılıyor. Temsilciliklerimiz, geri alınması konusunda çalışıyor. O camiye namaz kılmak için değil ancak bar müşterisi olarak girersiniz." Çolakoğlu, Bulgaristan’ın Deliorman bölgesinde Razgrat’da Pargalı olarak bilinen İbrahim Paşa Camii’nin 1970’e kadar, külliyesiyle açık olduğunu belirterek, burada kent meydanı yapılması için cami etrafının yıkıldığını anlattı. Bu caminin de şu anda kapalı olduğunu vurgulayan Çolakoğlu, “O camiyle ilgili TİKA bir anlaşma yaptı, restorasyon için tüm projeler hazır olmasına rağmen, Bulgaristan Kültür Bakanlığı’ndan kaynaklanan sorun nedeniyle işe başlanamadı’’ şeklinde konuştu.

Millî Gazete, 06 Nisan 2013

11 Kasım 2014 Salı

İstiklâl Marşı Derneği'nin tertip ettiği "Kâfirler ve Türk Milliyetçileri" semineri Konya'da gerçekleştirildi


- "Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var" diyor İstiklâl Marşı. Türkiye’nin mevcudiyeti dünyada İslam’ın teminatıdır. Başka bir teminat yoktur. Bu İstiklâl Harbi ile gösterilmiş bir şeydir. Birinci Dünya Savaşı’na ‘seferberlik’ denmişti. Çünkü haritadan silinmemek ve ortadan kalkmamak amacıyla seferber olundu. Burada askerî bir tabir değil, hayatî bir tabir söz konusu. Ve seferberlik sonucunda muvaffak olunamadı. 1918 yılında siyasi bir organizasyon ve askeri bir güç olarak İslâm yok oldu. İstiklâl Harbi dünyaya Müslümanların hala bir devleti ve askeri gücü olduğunu dünyaya göstermişti. Onun için İstiklâl Marşımız Kahraman Ordumuza ithaf edilmiştir. Dolayısıyla Türk Milliyetçisi olmadan Müslüman olduğunu söylemek küfürle her sahada uzlaşmaya hazır olduğunu söylemiş olmak demektir.

- Bugün İstiklâl Marşına muhalif bir tavır Türkiye’ye hâkim. "Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı" sözü Türkiye’de en netameli söz olarak yaşıyor. Mesela bir süre önce Diyarbakır’a bir Emniyet Müdürü atadılar ve o ekranda dedi ki "Önce vatan değil, önce insan.". Bunu bütün dünyaya söyledi. Yani "Vatandan vazgeçebiliriz.". Bu çok yoğun ve azgın bir şekilde insanları bağlıyor.

- Bir Çözüm Süreci alçaklığı var. Çözüm Süreci’ni baltalamak falan filan diye bir şeyler söylüyorlar. Sanki Çözüm Süreci matah bir şeymiş de baltalayanlar kötü bir şey yapıyormuş gibi. Türkiye’de bir Kürt meselesi yoktur. Araplar biz Türklerden ayrılmayı Birinci Cihan Harbi’nde kabul ettiler. Haklıydı Araplar Osmanlılara gadretmekte diye bir şeyler söylenebilir. Çünkü Osmanlı Devleti Araplara ve Greklere karşı hususi tedbir alarak bir idare yürütmüşlerdir. Çünkü bu iki kavim geçmişte devlet tecrübesi olan kavimlerdir ve Osmanlılar bunların iktidarı kendi elinden alacağından endişe etti… Araplar bunu yaptılar ama Kürtler İngilizlerin soktukları nifakı reddettiler. Lawrence gibi Kürtlerin arasına sokulan İngilizleri de fazla yaşatmadılar. Kürtlerin arasına gâvur sokulması işi bilhassa 1960’tan sonrasıdır. Kürtlerde millî bir bilinç yoktur. Sadece Amerikalıların onlara öğrettikleri kadar Kürttürler. Kürtler Müslüman bütünden ayrılmayı Cumhuriyet ilân edilirken reddettiler. Ve Müslüman oldukları için "Türküm" demekten gocunmuyorlardı. Ta ki Amerikan telkinleri -ve sadece telkinle olmaz o işler dolar da aktı- sonrasında bu işler çıktı.


- Türkiye’de Kürtlere sosyal haklar, siyasi haklar verilmelidir cümlesini söyleyen adama şunu söylüyorum. Türkiye’de Kürtler kendilerine sosyal, siyasi haklar yürütülmesi için yürüttükleri mücadelede hangi araçları kullandılar? Bunların hepsi eksiksiz Türkiye aleyhine şeylerdir. Ormanlarımızı yaktılar. Uyuşturucu, kumar, fuhuş, bilhassa hep Kürtlerin eliyle yürütüldü. Onlar önce bana verdikleri zararı telafi etsinler; sonra bakalım ben onlara ne veriyorum. Bu kadar bozulmanın… Ki onlar buna "bozulma" değil ilerleme diyorlar. "Töre cinayeti" diyorlar, "Namus cinayeti" deseler namussuzlukları ortaya çıkacak.

- Türk düzeni Antik Çağ’dan ve Orta Çağ’dan geçmiş olan dünyanın tanıyıp gördüğü en iyi düzendi. Türkler İslam’ın muteber alanını Bağdat-Şam ekseninden İstanbul’a taşıdılar.

- Ben milliyetçiyim diyorsa birisi, birileri onun milletine bir şeyler yaptığındandır. Milliyetçilik milletin uğradığı zararla izah edilebilecek bir şeydir. Türk milliyetçiliği dediğimizde İslam’ın Türklerden başka sığınacak yeri kalmaması sebebiyledir. Haçlı Seferleri Müslümanlara karşı değil, Türklere karşı yapılmıştır. Tarih kitapları da Haçlı Seferleri’nin başarısızlığının mimarı olarak Türkleri göstermektedir. Türk varlığı dünyadaki istismar ve gasp düzenine karşı bir blokaj idi. Türk milliyetçileri bu sisteme; gasp tecavüz ve yağmalama sistemine karşı insanlardır.

- Biz Batı’dan gelen şeylere hep "gâvur icadı" dedik. Çünkü bunların hepsi bizdekilerin aşağısında şeylerdi.

İsmet Özel, 8 Kasım 2014, Konya


- Türkiye'de Müslüman olduğunu söyleyen fakat Türkiye'de şunların da hakkı var, bunlarında anavatanıdır burası diye gagasını açan herkes bir gün Türk milliyetçilerine kâfir olmadıklarını ispat etmek mecburiyetinde kalacaktır... Mondros’la Osmanlı’nın mağlubiyetiyle bitti. Padişah emir üzerine emir gönderdi Fahreddin Paşa’ya. "Bırak, İngilizlere teslim et gel!" diye. Bu olmadı, doktorlar gönderdiler Fahreddin Paşa’ya deli raporu yazdırarak görevden almak için. Savaş bitmiş. Resmen de bitmiş, fiilen de bitmiş. Ama bir yerde savaş var, hem Osmanlı’ya karşı, hem de İngilizlere karşı bir savaş başlamış. İstiklâl Harbi orada başlamıştır. Dolayısıyla nasıl ki Türklük -İsmet Bey’in dediği gibi- Mescid-i Dırar hadisesiyle başladıysa Türk Milliyetçiliği de Medine’de, aynı yerde başlamıştır. 

Lütfi Özaydın, 8 Kasım 2014, Konya


İstiklâl Marşı Derneği’nin tertip ettiği Kâfirler ve Türk Milliyetçileri adlı seminer programı 8 Kasım 2014 Cumartesi günü gerçekleştirildi.

Seminer hakkında detaylı bilgi için:
İstiklâl Marşı Derneği

Arapça tekbir getiren müezzine adlî işlem


Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi
Kayıt No: 4684 01-24-1936

Kırşehir vilayeti Kaman nahiyesinde bir müezzin Arapça tekbir getirdiği için önce ihbar edilir sonra da adliyede hakkında işlem yapılır.

Çaresiz kişi


Müslüman toplumların aydınları ve yöneticileri küresel kuduzluk merkezlerine bağlı işbirlikçiler oldukları için BM'yi terk ve reddetmeyi akıllarından bile geçiremezler. Müslüman adamın sadece yakınan, yürüyüş ve toplantılar yapıp İsrail'e veya diğer şeytani güçlere lanet okuyan, arada bir Siyonizm ve kapitalizm canavarını çimdiklemekten ibaret eylemlere girişen çaresiz kişi olarak kalmasını isterler.

Ömer Lütfi Mete
(H. O. Tercüman, 2006)

Osmanlı Adaleti Kudüs’te Hâlâ Yürürlükte


Yedikıta Dergisi, Kudüs’teki Kabir Kilisesi’nin temizlik ve bakım işlerini Ortodoks, Katolik, Ermeni ve Süryaniler arasında eşit olarak paylaştıran Osmanlı Fermanı’nın hala yürürlükte olduğunu gündeme taşıdı.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi kasım sayısında Sultan Abdülmecid Han’ın Kudüs’e göndermiş olduğu fermanın bugün dahi geçerliliğini koruduğunu ortaya koyan bir belge yayınladı. Kudüs Tarihi Uzmanı ve Hizmet Turizm Kültür Turları Müdürü Mustafa Usta’nın kaleme aldığı “Osmanlı Fermanı Kudüs’te Hala Yürürlükte” başlıklı yazıda Kıyamet Kilisesi ve balkonundaki merdivenin sırrı hakkında dikkat çekici bilgiler veriliyor.

Kıyamet Kilisesi Hıristiyanlar İçin Çok Önemli

Roma hükümdarı Birinci Konstantin’in annesi Helana tarafından Kudüs’te Golgotha tepesinde inşa edilen Kabir Kilisesi’nin Kıyamet ve Kamame Kilisesi adlarıyla da anıldığına dikkat çekilen makalede, tarihi kilisenin bütün Hıristiyanlar için son derece önemli olduğu belirtiliyor. Asırlar boyunca farklı mezheplere sahip Hıristiyanların Mescid-i Aksa’ya çok yakın mesafedeki Kabir Kilisesi’nin mümkün olduğu kadar fazla kısmının bakımını üstlenmek istediği şu cümlelerle anlatılıyor.

Böyle arbedelerden biri 1757 yılında, Sultan Üçüncü Mustafa devrinde yaşanmış, padişah karışıklıkların önünü almak üzere Kudüs’e bir ferman göndermişti. Ferman, Kabir Kilisesi’nin temizlik ve bakımını Ortodoks, Katolik, Ermeni ve Süryaniler arasında eşit olarak paylaştırıyordu. Avluyu temizleme görevi Ortodokslara, basamakları temizleme görevi ise Katoliklere verilmişti.

Hıristiyanların “Sevap” Kavgası

1852 yılında, kilisenin önündeki avlu ve avluyu yola bağlayan merdiven yüzünden Rum Ortodoksları ile Latin Katolikler anlaşmazlığa düştüler. Ön taraftan bakınca müstakil görünen en alttaki basamak, diğer taraftan bakıldığında avlunun bir parçası gibiydi. İşte bu merdivenin temizliği sırasında bir gün iki taraf “Siz bizim sevabımızı kapıyorsunuz!” diyerek birbirine girince büyüyen çatışmalarda onlarca kişi ölmüştü.

Sultan’ın Fermanı Sorunu Çözüyor

Bu kanlı hadiselerin haberi İstanbul’a ulaşınca, Sultan Abdülmecid mükemmel bir çözüm buldu ve gönderdiği ferman, Kudüs’e ulaşır ulaşmaz kilisenin önündeki meydanda okundu. Bundan sonra kilisede her hangi bir süsleme yapılması, bir eşyanın yenilenmesi, bir lamba asılması gibi en basit işler bile bu kanun çerçevesinde yapılmış, mekânlar yeniden paylaştırılmış, kavgaya sebep olan son basamağın da Katoliklerin hakkı olduğuna verilmişti.

Diğer taraftan Sultan Abdülmecid, her iki kilisenin anahtarlarını da Kudüs eşrafından bir Müslüman aileye teslim etti ve 2000’li yıllara kadar bu kiliselerin kapıları Müslümanlar tarafından açılıp kapatıldı. Böylece Hıristiyanların anahtar kavgası da sona ermişti.


Balkonda Mahsur Kalan Merdiven

Makalede 2002’de Ortodoksların anahtarları ele geçirmesiyle ortaya çıkan hoşnutsuzluğun devam ettiği vurgulanarak, bölgede sorunun yine Sultan Abdülmecid’in fermanına göre halledilmesi konuşuluyor. Yazar Mustafa Usta, bugün hala aynı yerde duran merdivenin hikâyesini ise şöyle anlatıyor.

“Sultan’ın fermanı okunduğu sırada bir Ermeni papaz, kilisenin ön cephesindeki pencerelerden birine dayadığı ahşap bir merdivende temizlikle uğraşmaktaydı. Ferman okunur okunmaz bu papaz aşağıya indirilmiş, merdiveni kaldırmasına da müsaade edilmemişti. İşte o gün bugündür; yani tam 162 yıldır Osmanlı’nın ilan ettiği fermanın devamının ifadesi olarak bu merdiven hâlâ aynı yerde tutuluyor. Sultan Abdülmecid zamanında belirlenen mezhepler arası hüküm hâlâ yürürlükte ve yegâne çözüm kaynağı olmaya devam ediyor.”

Eski bir Türk saati


1-Tevhid, 2-İlim, 3-İrfan, 4-Akıl, 5-Hikmet, 6-İnsan,
7-Amel, 8-Adl, 9-Ahlak, 10-Umran, 11-İslam, 12-Hakk.

İstiklâl yolundaki kağnılar





10 Kasım 2014 Pazartesi

Atatürk ölmedi, Lenin yaşıyor

(1) Hıristiyan takviminin 1934'üncü senesi Atatürk’ün Atatürk olduğu tarihtir. Dolmabahçe’de ölüp, Etnografya Müzesi’inde bekletildikten sonra Parthenon benzeri Anıt Kabir’e gömülen hepsi topu topu dört sene yaşamış olan Atatürk’tür. Oysa “Ebedî Şef” günümüzün modern, laik, sosyal hukuk devletine sahip olmakla övünen Türkiye’sinde hâlâ yaşıyor. Ne var ki, Atatürk lafzı Öz Türkçe beklentilerine cevap vermeksizin, Arapça dil kuralları esas alınarak, yani “ebu”, “eba” benzetmesiyle türetilmiştir.

İkisinin de yaşadığını veya ikisinin de ölmediğini söylemiyorum. Çünkü bilhassa adı anılan zevattan birinin niçin ölmediği (ölmek istediği halde, bir türlü ölemediği) hususuna, diğerinin ise telkin edilmek istenen aksi kanaate rağmen nasıl olup da yaşadığına (hayatiyetine bir nihayet verilemediğine) izahat getirmek istiyorum. Acaba bu yazıya “Atatürk Öldürülemedi, Lenin Yaşatılıyor” şeklinde bir başlık atsaydım yaptığım daha doğru, daha fonksiyonel, daha şık bir iş olmaz mıydı? Hayır olmazdı; bu demektir ki, yukarıya attığım başlık tam yerine oturuyor; her ne kadar diğer seçenek daha düşündürücü bir hava estirdiğini sandırsa da.

Lenin’in ve Atatürk’ün arasındaki hem dünya siyaset şartlarıyla kurdukları ilişkiler bakımından, hem de ölümleri akabinde her ikisine de aynı odaktan müntesipler ayarlanması bakımından görülen veya görülmesi gereken benzerlik ilgi çekici. Lenin Gregoryen takvimin 1924 üncü yılında dünyadaki hayatından çekildi. Gözleri pek iyi görmediği halde nasıl nişan aldığına hayret ettiğimiz Fanya Kaplan’dan aldığı kurşun yarasının da yardımıyla vakıa tekemmül etti. Bu hadiseden ondört sene sonra, 1938’de Atatürk mavi gözleriyle gözlemlediği dünyaya veda etti. Vedaına mekân olan yer borç parayı nimet bilip inşa edilen saraydaki döşeğidir. Lenin tarafından şekillendirilen Sovyetler Birliği ömrünü şu veya bu kılığa gire çıka 1990’a kadar uzattı. Şeklinden Mustafa Kemal’in (1) mesul olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin ömrü de şöylelikli veya böylelikli tecrübeler tahtında 27 Mayıs 1960’a kadar uzadı. (2)

Yani Atatürk’ü şu veya bu maksada istinaden öldürme teşebbüsü akim kalmış değildir. Hiç kimse hayatının kısacık dahi olsa bir kısmını aklı “ne yapsam da Atatürk’ü öldürsem” fikrine takılmış halde geçirmedi. İzmir suikasti olarak anılan şey arkaik çağlardan beri karşımıza hep çıkan meşhur bir karanlıktır: Bu karanlığı Darkness at Noon diye tesmiye eden Arthur Koestler’dir. İzmir suikastinde hedef Mustafa Kemal’in zatı değildir. Daha sonra Kemalizm diye adlandırılacak şey, yani manifaktür milliyetçilik, yani cumhuriyetin ilânıyla doğan ve doğacak olan, Dünya Sistemi’nin bahşettiği fırsatlardan bilâ ücret, hiçbir bedel ödemeksizin istifade eden, istifade ettiği şeyin hatırına Türkiye’nin varlık sebebinin baltalanmasına rıza gösteren herkestir.

Yaptığı hiçbir işin hakkını vermeyen, adamlıktan nasipsiz sallabaşların adamdan sayılmasına imkân tanıdığı için Atatürk ölmedi, ölemedi. Atatürk’e can pompalayabilme gayesiyle “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” diyenler de ülkemiz ahalisi içinden çıktı. Simasına resmiyetin ve kanunların mutlak desteği sebebiyle rozetlerden, pullardan, paralardan aşina olduğumuz Atatürk 1938’den bu güne neden ölmedi? Çünkü Atatürk’ün canlı kalıp bir sandık veya kutunun kapağında oturması gerekiyor. Atatürk ölürse sandığa tıkılmış ne varsa taşar tehlikesini hissedenler var. Atatürk canlı kaldığı sürece kimsenin gücü bazı gizli kapakları kaldırıp millete ayna dağıtmağa yetmez. O mahut kapaklar Türkiye içinde ve dışında sayısı belki milyonlara varan insanın servetine, itibarına, iktidarına muhafızlık ediyor. Onlar servetlerine, itibarlarına, iktidarlarına sahip çıktığı müddetçe Atatürk ölemez.

(2) Türkiye Cumhuriyeti’in başındaki reisicumhurun, yani Devlet başkanının, Türkiye Cumhuriyeti’in meşru hükümetinin, o hükümeti mümkün kılacak sayıdaki mebusun, son iki Genel Kurmay başkanının birden tevkifiyle 27 Mayıs 1960 sabahı başlatılan, NATO ve CENTO sadakatiyle kendini tezkiye eden İkinci Cumhuriyet, Lozan Anlaşması hükümlerinin yürürlükten kalkıp Sevr Anlaşması ve giderek Mütareke şartlarının yeniden ele alınabileceği durumun tezahürüydü.

Lenin hususen yaşatılmak istenmiyor da olsa hayatiyetini devam ettiriyor. Çünkü dünyada yaşayan her kişi hayatının mali sermayeye mahsus ölçülerle şekillendirildiğini ondan öğrendi. Kapitalizmin mamul madde ihracatı ile değil, sermaye ihracını kolaylaştıracak yeni yollar icat etme usulleri buldukça ancak ayakta durabileceği gerçeğini ilk fark eden olmasa bile, gerçeğin bu yönünü müessir bir şekilde propaganda etmiş olan Lenin’dir. Lenin yaşıyor, çünkü işlerin en iyi ‘nakit’ sebebiyle yürütülmesi âlemşumül muta şekline sokuldu. Rusların millet olarak bunu benimsemekten geri duramayışları herhangi bir şey kabul edilecekse, bu özü itibariyle İbranî-Hıristiyan şey Çariçe II. Katerina kadar Lenin’in de eseridir. Lenin’e sırt çevirmiş ve Suriye’deki siyasi rejimin medet umduğu Ruslardan bugün hâlâ bir millet olarak söz etmek ne kadar mantık dahilindedir? Bu sorunun cevabı Ruslara kalmış. Rus milletini “Rusya Ana” evlerine aydınlanma hareketinden ariyeten nakledilen yatakta doğurdu. “Rusya Ana”nın rahmine Rus milletini ilkah eden “Çar Baba” idi. Ruslar (Hitler ve Stalin dahil) başlarına musallat olan bütün belâları mucidi Çarlar olan sancakların gölgesinde, Çarlık çanlarının yankısıyla defetti.

Müttefiklerin ısrarına ve baskılarına rağmen biz Türkler niçin Alman Harbi’ne girmedik? Millî Şef İsmet İnönü dahi olduğu için mi? Eğer devlet savaşa girme teklifini kabul edecek olsaydı; 1940’lı yılların Türk milletini cepheye sürmek için Sancak-ı Şerif’i mahzenden çıkarmak zorunda kalacaklardı. Vatan müdafaası bahis konusu olduğunda, kendine mahsus şartlarda yürürlükte kalabilen Atatürk milliyetçiliği hiç işe yaramaz değildi; ama asla kifayet etmezdi. “Hurra!” diye bağıran Türk askeri değildi. Netice-i kelâm, Atatürk’ün ölümüne sebep olmayı göze alamayanlar Türkleri Alman Harbi’ne sokmadı. “Yurtta sulh, cihanda sulh” demeyen ve bunu demediği için finans kapitalin hakimiyet şartlarına hizmet etmeyen bir Atatürk müttefiklerin işine gelmezdi. Globalizm hükmünü Atatürk’e itiraz etmediği kadar yürütebilir. Lenin globalizmin pürüz gideren şekline ait ihtira beratını hâlâ elinde tuttuğu için Gorbaçev, Sovyetler Birliği’ni haritadan silme faaliyeti istikametinde ilk adımını atarken Lenin’in izinden giden bir şakird olduğunu söylemekten hiç çekinmemişti. İşini Türkiye Cumhuriyeti’nin haritadan silme tezgahında çalışarak yapanlar da Atatürk’ün faaliyetlerine bir engel teşkil etmediğini söylemektedir.

İsmet Özel, Desem Öldürürler Demesem Öldüm
(TİYO, İstanbul, 2012)