09 Şubat 2015

İstanbul Kimin?


İsmet Özel: İstanbul ikinci plana gayri-resmî olarak hiçbir zaman itilemedi. Ben şu rika yazısını vurgulamak istiyorum. Bugün Arap âleminde gazeteler -siz benden daha iyi bilirsiniz- rika harfleri ile basılıyor, başlıklar. Bu da İstanbul’un İslam âlemine sunduğu bir şey değil mi? Türklerin daha doğrusu İstanbul’un demek lazım. Irk olarak Türkler diye bir şey söz konusu değil, İstanbul söz konusu olduğunda. Böyle merkezî bir konuma sahip İstanbul.

İsmail Kara: Bu yazı ile ilgili çok hoş bir tekerleme var, şöyle derler: Kur’ân-ı Kerim Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.

İsmet Özel: Bu aslında çok kolay söylenebilen bir şey ama mühim bir şey. Şimdi efendim “İstanbul Kimin?”e geleceğiz, daha önce İstanbul’un kim olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Tarihi var tabii bu şehrin, yani Grek kolonisi olarak bile bir geçmişi var bu yerlerin yerleşim alanı olarak ve tabii dünya tarihinde de Bizans’ın merkezi, Doğu Roma’nın merkezi olması bakımından, Hıristiyan âlemin mühim bir merkezi olması bakımından bir yeri var. Fakat İstanbul nedir? İstanbul deyince nasıl bir şey geliyor aklımıza, bir kere onu bir tespit edelim. İstanbul şöyle bir şey: Bakınız, bir deniz var İstanbul’da, bir de minare ve kubbe var. (Resim yaparak gösteriyor.) Ben belki çok başarılı değilim burada ama şu şekli isterseniz başka türlü de yapabilirsiniz. Deniz, kubbe ve minare denildiği zaman İstanbul demektir. Bunu dünyanın hiçbir yerinde başka türlü anlamlandıramazsınız.

İsmail Kara: Böyle bir şehir yok.

İsmet Özel: Böyle bir şehir yok. Bu, o şehir. Yani kubbeleri, minareleri ve denizi olan şehir İstanbul’dur, bir kere bu…

İsmail Kara: Demin ben size bir şey soracaktım. Çocukluğunuzda sizin kafanızda da bir İstanbul teşekkül etmişti herhalde. Mesela benim çocukluğumdaki İstanbul -ben daha çok kartpostalda gördüm- tam bu çizdiğiniz şeydir, deniz ve minare. Bir de İstanbul’a gelmeden önce İstanbul ile ilgili hatırladığım şey Galata köprüsüdür. Fakat esas İstanbul demek, cami ve kubbe demek.

İsmet Özel: Yani biz İstanbul deyince aslında bir İslam merkezi anlıyoruz. Tabii ki bu İslam merkezinin çok önemli bir özelliği var. Bazıları Konstantiniyye’nin İstanbul olarak değiştirilmesini de bir mesele gibi alıyorlar. Biliyorsunuz İstanbul adı gene Grekçe bir ad. Biz burayı aldıktan sonra yerlilerin kendi aralarında “nereye?” sorusuna, “şehre” şeklinde cevap vermeleri, “Stanpolis” demelerinden; biz tıpkı Adrianapolis’i Edirne yaptığımız gibi Stanpolis’i de İstanbul yapmışız. Böyle gene kendimize mahsus bir özelliği var. Çok özel bir sentez İstanbul, her bakımdan. İslam merkezi olması bakımından, kültürel bir merkez olması bakımından ve yaşayan bir şehir olması bakımından. Çünkü İstanbul, İstanbul olduğundan bu yana -ki bunu birçokları tartışsın, ben de gücüm yettiği oranda tartışmaya katılmak isterim- İstanbul adı ile beraber var olan bir şehirdir. O fetihten önceki özellikleri ile kimlik kazanmış bir şehir değildir. İstanbul fethi ile, açılmış olması ile başlayan bir şehir olduğu görüşündeyim, o figürü onun için çizdim. İstanbul başka türlü hatırlanamaz, başka türlü anlaşılamaz diye. Şimdi, İstanbul madem şeyle başladı…

İsmail Kara: Bir şey söyleyebilir miyim? Gayri-Müslim ressamların, işte seyyahların, elçilerin çizdikleri İstanbul da bu.

İsmet Özel: Evet, başka bir şey bulamıyorlar; başka bir şey arasalar bile.

İsmail Kara: Muhtemelen başka bir şey arıyordur gözleri.

İsmet Özel: Evet, mutlaka. Bu da aslında bir kültürü yok etmek, yerine başka bir kültürü ikame etmek anlamında değildir. Müslümanlar bu şehri aldılar ve her tepeye bir cami dikerek özel olarak bu şehrin siluetini oluşturdular. Bu aslında kent ruhu bakımından da dikkate değer bir şey. Bunu fark etmiş olmaları, buna dikkat etmiş olmaları çok önemli. Cami daha doğrusu kubbe ve minare ve aslında tabii martı. Biliyorsunuz martıların korunması için padişah fermanı vardı, yunusların korunması için padişah fermanı vardı. Müslümanlar bu şehri aldıktan sonra sadece imarı ile ilgilenmediler, bu şehrin şahsiyetinin nelerden mürekkep olması gerektiği konusunda da bir niyet belirttiler ve bunu da bence yaptılar, bu niyetin gereğini yerine getirdiler.

Miladi 1995, hicri 1416’ya yeni girdik, değil mi? Tarihte İstanbul’un hayatını üç safhada değerlendirebiliriz. Birincisi, fetihle beraber payitaht İstanbul. Payitaht İstanbul sahip olduğu topraklardaki yönetimi yerine getirmek üzere işleyen bir İstanbul ve bu özelliği ile aslında -belki çok iddialı bir söz olabilir çünkü iddia sahibi olanlar söylemiştir bunu- dünya dengesini sağlamaya matuf bir İstanbul olarak yaşadı. Ve bu anlamda iktisadî bir merkez değildi, daha ziyade -buna siyasî bile demek eksik kalır- bir siyasî ve kültürel merkez olarak İstanbul varlığını korudu. Ne zamana kadar? İşte modernleşme çabaları başlayıncaya kadar. Modernleşme çabalarının sonlarına doğru İstanbul geçimini temin eden şehir haline geldi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesi ile. Daha önce İstanbul geçimini temin eden bir şehir değildi, bir kültürel merkez idi.

* 31 Mayıs 1995 tarihde Kanal 7 televizyonunda yayınlanan "İSTANBUL KİMİN?" başlıklı "İsmet Özel'le Başbaşa" programının tam metni için: İstiklâl Marşı Derneği

1 yorum:

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.