02 Nisan 2015

Ne Suriyeliler muhacir, ne de Konyalılar ensar


Muhacir hicret edene denir. Hicret ise sufli ve tehlikeli sahayı terk edip emin bir sahaya doğru yürünerek başlar.

Hicret müminlerin Mekke’den Medine’ye doğru gerçekleştirdiği bir harekettir. Dünya geçimliği dara düşenin dünya nimetlerinden daha çok istifade edebileceği bir yere doğru yaptığı hareket insani değil beşeri bir harekettir. Yani böyle bir hareketi biz ulvi bir yönelişle değil süfli bir yönelişle yaparız. Dünya hayatında insan gıda, güvenlik, barınma ve cinsel ihtiyaçların baskısı altındadır. Bu ihtiyaçlarını daha çok nasıl tatmin edebilirim düşüncesiyle yapılan yürüyüş hicret değildir.

Tam tersine; daha az gıda, daha az güvenlik, daha az barınma, daha az tatmin göze alınarak, ulvi bir gaye için yapılan yolculuğa hicret denilebilir. Muhacir bütün İslam düşmanlarının saldırdığı veya saldırmak için hazırlık yaptığı bir cepheye dâhil olan kişidir. Risk alarak rızık arayandır muhacir. Riski görünce kaçan muhacir değil kaçaktır. Müslümanların kurduğu cepheye dâhil olmayan oturaklıdır. Onlar gölgede oturmaya devam edenlerdir. Bu ve daha sayamadığımız birçok hikmet sebebiyle azim bir ibadettir hicret.

Nasıl tabansızların işi değilse, başı sıkışanın kaçışı da değildir hicret. Hicret düşmanla karşılaşmaktan kaçmak değil düşmanla sağlam bir kapışma temin etmek için yapılan bir manevradır. Bir yumruğun vurmak için geri çekilmesi, bir yayın oku atmak için gerilmesidir. Hicrette bir geri çekilme var gibi görünür. Ancak bu düşmana şiddetli bir darbe için toparlanma hareketidir.

Biz Mekke’yi feth için Medine’ye çekildik. Medine’de ezana, cumaya, orduya, devlete, sancağa kavuştuk. Bu sebeple hicret öyle azim bir vakıaydı ki hicreti sıfır noktası kabul ederek takvimlerimizi o tarihle başlattık. Tarihi hicretten önce ve sonra diye ikiye böldüğümüz gibi, bütün dünyayı da Medine ve diğer yerler diyerek (darül İslam ve darül harp) ikiye ayırdık. Bu itibarla bizim nazarımızda vatan sahibi olmak öyle bir kıymet kazandı ki vatansız yaşamayı namussuz yaşamak kabul ettik. Bu hicretten beri böyle…

Hristiyan Takvimine göre 1919’da, Mekke’yi ve Medine’yi gavura teslim etmek zorunda kalan bizler Medine Müdafaası ile bir İstiklal Harbi başlatarak Misak-ı Milli topraklarına (Türkiye’ye) hicret ettik. Türkiye’ye Misak-ı Milli sınırları dışından gavur tasallutu altında yaşayamayan etnik kökenleri farklı bir çok unsur göç etti. Biz onlara muhacir dedik. Çünkü onlar Müslüman oldukları için vatanlarından kovulmuşlardı. Bunların önemli bir kısmı ise beşeri hayatları çok rahat olmasına rağmen insanca yaşayamacaklarını anladıkları için kafir bayrağı altında, çan sesi altında ömür tüketmek istemedikleri için Türkiye’ye göç etmişti. Bu sebeple biz onlara muhacir dedik. Bu şekilde bir isimlendirme doğru idi. Bu sebeple muhacirleri biz kendimizden ayrı görmedik. Hatta bu memlekette mukim olanlara verilmemiş birçok imkânı onlara verdik. Benim doğup büyüdüğüm Konya’nın Çumra ilçesi bu şekilde kurulmuş bir ilçedir. Çumra, 1926 senesinde Bulgaristan’dan gelen muhacirleri iskân için teşkil edilmiş bir ilçe. Benim çocukluğumun geçtiği Bardakçı Mahallesi de bir muhacir mahallesi. Muhacirler terk edip geldikleri yerlerdeki imkânları daha iyi olduğu halde Türkiye’ye göç etmeyi tercih etmiş kişilerdi. Onlar gavur gölgesinde yaşamayı reddetmişlerdi. Bu sebeple Çumra’da muhacirler için devlet yardımıyla evler yaptırılması ve onlara zirai araziler tahsis edilmesi kimse tarafından garip karşılanmamıştır.

Suriye’ye gelecek olursak… Halep Misak-ı Milli sınırla içindedir. Suriye ile olan sınırlarımız bizim Suriyeli Müslümanlarla bizi ayırmak için çizilmemiştir. Bu sınır 20 Ekim 1921 tarihli Ankara anlaşması ile Fransızlarla yapılan anlaşma ile çizilmiştir. Yani bu sınır Fransız bayrağı altında kalan bölge ile Türk bayrağı altında kalan bölgeyi ayırmak için çizilmiştir. Ankara Anlaşması, Sakarya Meydan Maharebesi’nin zaferle neticelendirilmesinin verdiği müspet politik havanın tesiriyle imzalanabilmiştir. Hatay meselesi bizim bu meseleyi kavramamıza yardım edecektir. Hatay, bir referandumla Türkiye toprağına katıldı. Türk bayrağı altında yaşamayı Fransız bayrağı altında yaşamaya tercih ettiler. Hataylılar o gün hicret etmişlerdi.

Dünya’nın neresinde olursa olsun bir Kur’andan haberdar olan bir mümin Adem’den beri gelen iman küfür zıtlaşmasında bir yer tutmakla mükellef olduğunu hemen kavrar. Bu kavrayış o mü’mini mü’minlerle beraber aynı ordunun bir ferdi olmaya icbar eder. İşte bu mecburiyete uyarak yapılan göçe, yolculuğa hicret denir.

1. Cihan Harbinin neticesinde yeryüzünün tamamı ve Müslüman ahalinin yaşadığı topraklar büyük gavur devletleri tarafından müstemlekeleştirildi ve parsellendi. Biz bir İstiklal Harbi verdik. Böylece müstemlekeleştirme faaliyetine bir parantez açtık. Açılan bu parantezin parantezlikten çıkarılması için her türlü halt edildi. Bütün bunlara rağmen Türk bayrağının hala dalgalandığı bir parantezdir Türkiye. İrfan sahibi her mümin Türkiye’nin yeryüzünde dar-ül İslam olarak kalmış yegâne toprak parçası olduğunu fark etti. Çanakkale ve İstiklal Harbi bu fark edişin faikiyyetiyle kazanılmış savaşlardır.

Tokat yöremize ait Onbeşli Türküsü bize 1915’de (Rumi takvime göre 1315 doğumlular; yani 16 yaşındakiler) çocuk yaştakilerin Çanakkale’ye sevk edildiğini işaret ediyor. 16 yaşındakiler savaşa sevk edilirken dünyanın bilmem hangi demokratik ülkesinde keyif çatan bir Müslim kendisini rûz-ı mahşerde temize çıkarabilir mi? Temize çıkarmak için yapacağı şey hicret etmektir. Nereye? Korunacak olan yegane/son sancağın altında toplanmaya hicret.

Halep’den gelerek Çanakkale’de şehit düşenler olduğunu biliyoruz. Bugün Suriye denilen ülke topraklarından o gün hicret edenlerin hepsi Çanakkale’de yatmaktadır. Söz konusu topraklardan ülkemize gelen muhacirlerin hepi topu o kadardır. Memleketlerinde çıkan iç kargaşa sebebiyle kendisini ve çocuklarının daha iyi gıdalanabileceği, daha güvenli, daha konforlu bir ülkeye doğru yolculuk edenlere muhacir dersek 1915’de, Halep’den gelip Çanakkale’de şehit olanlara ne diyeceğiz?

Başka memleketlerden ne için geldiklerini/gönderildiklerini hâlâ anlayamadığımız bir takım insanlara muhacir diyerek gaflete düşenlerden eylemediği için Allah’a hamd ediyoruz.

Hicret’in ‘muhacir’in gerçek manasından koparıldığı bir ortamda yardım edicilere de ‘ensar’ denilmez. Çünkü onlar “nusret”in manasından da mahrum bırakılmışlardır.

Mustafa Deveci
(Konya Yenigün, 4 Cemaziyel Ahir 1436)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.