12 Mayıs 2015

Sanal çağda okumanın anlamını yeniden keşfetmek


Bizler kitabının ilk emri “oku” olan bir dinin mensuplarıyız. Ancak biz gurbet çağının çocukları, modern dünyada birbirine bağlı olarak okuma ve kitabın anlamını kaybetmiş durumdayız. Kur’ân-ı Kerim’de kitabet ve kitap, daha çok Cenab-ı Hakka izafe edilen ilahî eylemler olarak karşımıza çıkar. Kitabet, lâfzen “dikmek, bağlamak ve farz kılmak” anlamlarına gelir. Kur’ân’da tekil ve çoğul şekliyle 261 defa geçen kitap kelimesi, “Levh-i mahfuz, Tevrât, İncil, Kur’ân, mektup kadar rahmet ve mağfiret, insanların sevap ve günahlarının yazıldığı amel defteri, ömür ve müddet, farz ibadet ve delil” anlamlarında kullanılmıştır. Bu ontik anlamda kitabı, kısaca ilahî işaret ve mesajlar olarak “ayetlerin toplamı bir metin” olarak düşünebiliriz.

Buna göre âlem-i kübra olarak kâinat ile âlem-i suğra olarak insan ve bunların ihtiva ettiği her şey, bir ağaç, çiçek, dağ, okunacak, ayetlerin anlamları çözülecek kitaplardır. Bildiğimiz fiziksel anlamda iki kabın arasındaki sayfalar toplamı olarak kitaba ise mushaf denmiştir. Bu fiziksel anlamda kitap=mushaf yoluyla ilmin intikali nisbeten modern bir olgudur. Geleneksel dünya görüşüne göre ilim sudurdan sudura, yani göğüslerden göğüslere geçen bir şey olduğu için İslâm dâhil bütün geleneksel toplumlar şifahî kültüre dayanır. İlmin sıhhati, an’ane denen şahıstan şahsa şifahen aktarmaya bağlı sayıldığı için ilmin kitaba geçirilmesine soğuk bakılmıştır. Hatta İmam Ebu Yusuf’un Hanefî fıkhını kitaplara geçirdiği için İmam Muhammed’e itiraz ettiği söylenir.

Modern zihniyette ise bilgililik, okuryazarlıkla, bilgisizlik de okuryazarlıktan yoksunlukla özdeşleştirilmiştir. Hâlbuki geleneksel kültür şifahî bir kültür olduğu için okuma-yazma bilenler sınırlıydı; insanlar okuma değil, okumayı bilenlerden dinleme yoluyla bilgiyi alırdı. Özellikle kış mevsimlerinde kıraathanelerde erkekler, evlerde yaşlı hanımlar, toplanan mahalle sakinlerine Kara Davud, Envâru’lÂşıkîn, Ahmediyye, Muhammediyye gibi klasik İslâmî kitaplar okur; insanlar can kulağıyla dinlerlerdi. Hatta bazen Farsça bilen birileri, Bostan, Gülistan, Şehnâme gibi Farsça eserleri tercüme ederek okurlardı. Bu ortak bilinç ise, toplumu ortak bir değerler manzumesi çerçevesinde bir arada tutardı.

Batı’da modernleşme sürecinde matbaanın icadı ve kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak kitap da bir metâ’ haline gelmiştir. Aslında kitap dediğimiz şey, kalemle yazmanın ürünüdür. Buna karşılık matbaada basılan matbu yayın, kitap adını sahiplenince asıl kitap, elyazması diye ötekileştirilmiştir. Dikkat edileceği üzere elyazması olarak ötekileştirilen asıl kitabın eskiden “fiyatı” değil, “hediyesi” vardı. Ancak kapitalizmin gelişmesiyle birlikte basılı kitaplar da alınıp-satılabilen fiyatlı bir meta olarak şeyleşmiştir. Sanayi kapitalizminin gelişmesiyle kitap gibi okuma da anlamını kaybederek şeyleşmiştir. Sosyolojik terimlerle bakıldığında zengin ve sağlam şifahî kültürün tarımsal toplumlara özgü olduğu söylenebilirdi. Modern sanayi toplumlarında sanayileşme sürecine bağlı kentselleşme ve yoğun işbölümünün ortaya çıkardığı teknik işgücü ihtiyacından dolayı örgün eğitimin yaygınlaştırılması ve okuryazarlık oranının arttırılması hedef olarak alınmıştır. Böylece sanayileşme denen modernleşme süreci, tedricen geleneksel şifahî kültürün altını oyarak formel okuryazarlığı bir erdem haline getirmiştir.

Matbaanın gelişmesiyle bir taraftan okuma, diğer taraftan da basılan kitap oranı hızla artmıştır. Ve eşyanın kanunu sayılabilecek nitelikle nicelik arasındaki ters orantı burada da ortaya çıkacak, yazmanın oranı arttıkça okumanın da kalitesi düşecekti. İnsanoğlunun bu trajedisi, matbaa çağından sonra gelen bilgisayar çağında daha da artmıştır. El emeği, göz nuru” deyimiyle anlatılan, yazma denen asıl kitaplardaki bereketi çoktan kaybettik. Makineden çıkan matbu’ kitapların soğukluğuna alışmaya çalışırken ekranda sanal kitaplar okuma devrine girdik. Ve biz modern insanlar, sayısı çığ gibi artan kitapların ortasında neyi, nasıl okumayacağımızı bilemez duruma geldik. Evet, bu sanal çağda nasıl bir sağlıklı kitap okuma kültürü geliştirmeli?


Okumada Hikmeti Kollamak

Bu soruya cevap verebilmek için çağımızda yaşadığımız trajedinin iki veçhesini ayırt etmek gerek. Birincisi, geleneksel olarak şifahî kültürün baskın olduğu toplumumuzda zaten genetik olarak okuma alışkanlığına sahip olmayan, kitaptan uzak insanlar, kitap okunan ortamları, kıraathaneleri, şifahen dinleyerek bilgi elde etme imkânını da kaybetti. Bugün kitap okuma alışkanlığı olmayan insanların özellikle televizyon ve internet gibi ikincil iletişim araçlarından dinlediği, bilgiden ziyade bilgi çöplüğü. Bunun içinden yararlı-yararsızı ayırt etmenin imkânı yok. “Bozuk bir şeyi düzeltmek, yenisini yapmaktan daha zordur” düsturunun anlattığı gibi, belki de insanlar bu kadar çarpık mesaj yığınını hiç almasalar daha iyi.Aptal kutusu” deyiminin de belirttiği gibi televizyon, yanı sıra bilgisayarın insanı aptallaştırdığı, düşünme ve ezberleme melekelerini ciddî olarak tahrip ettiği bilimsel olarak kanıtlanmış durumda bugün. Zihinleri bu kadar tahribata uğramış insanların artık ne bir şeyi okuyarak, ne de dinleyerek anlama imkânları kalmış durumda.

Yaşadığımız çağdaki trajedinin ikinci veçhesi ise, okuma bilen, kitap okuma alışkanlığına sahip olanların da hikmetle birlikte okumada istikameti kaybetmesidir. Hikmete dayalı geleneksel dünya görüşüne göre insan bildikleriyle amel ettiği takdirde Cenab-ı Hak ona bilmediklerini de öğretir; tersinden bildikleriyle amel etmediği takdirde Cenab-ı Hak ona bildiklerini de unutturur. Bunun içindir ki önceki kitaplardan farklı olarak Kur’ân-ı Kerim, Rabbimiz tarafından 23 senede indirilmiştir. Müminler, belli miktarda ayeti amel etmeden, hayata geçirmeden devamı inmemiştir. Bugünse bizim elimizin altında Kitap ve kitaplar, bir gün, bir yerde amel etmek üzere sürekli bilgi biriktiriyoruz. Ancak 1999 Sakarya depreminde vitrinlerdeki kullanılmayan cam eşyanın evdekileri vurması örneğinde olduğu gibi, sürekli biriktirilen bilgi de adeta dönüp bizi vuracak bir kartopuna, bumeranga dönüşüyor.

Günümüzde dilimize çevrilmeyen İslâm klasiği yok gibi. Bütün kitaplar elimizin altında iken İslâm hakkında cehaletin giderek artması gibi bir yaman çelişki ile karşı karşıyayız. Bir taraftan Müslümanların çoğu, 40 ve 54 farzı, Kur’ân-ı Kerim’in en temel kavramlarını bilmiyorlar, diğer taraftan ancak ehlinin istifade edebileceği en ağır tefsir ve fıkıh kitapları hızla dilimize çevriliyor. Bu çelişkili durumun bir açıklaması, satın alma ile okuma arasındaki farklılık olabilir. İnsanımız oku(ya)masa bile okuma ümidiyle bu kitapları satın alıyor ki yayıncılar, bir şekilde bu tür eserleri yayınlamaya devam ediyorlar. İlim ile amelin arasının bu kadar açılması, hikmetin kaybı durumunda özellikle gençler, neyi, ne kadar ve nasıl okuyacaklarını bilemez hale geliyorlar. Bazıları tam bir umutsuzluğa düşüyorlar, bazıları da umudunu koruyarak ehil olduklarına inandıkları insanlardan kitap tavsiyesi istiyorlar. Elbette hiç kimse kitap tavsiyesi almaktan müstağni değildir; ancak bilinçli bir okuyucu zamanla kendi yolunu bulabilir, ne okuyup okumayacağına karar verebilir. Bugün insanların, gençlerin okumada yön bulma ümidi ise her geçen gün azalıyor.

Yeni rejime muhalefetinden dolayı Mısır’a göçmek zorunda kalan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Kahire’deki evindeki oldukça mütevazi kütüphanesini görerek şaşıranlara “Fazla kitap, insanı cahil bırakır” karşılığını verirmiş. Gerçekten okunan çok sayıda kitabın hazmı zorlaştığı için insanı cahil bırakır. Bugün yaşadığımız çılgınca hayat koşusunda haddinden fazla kitap okuduğu için cahil kalma riskine maruz birini bulmak neredeyse imkânsızdır. Ancak tamamen okuyamasak bile hepimiz sayısız kitapla kuşatılmış durumdayız. Bu fast-food, kullanat çağında maalesef ne yediğimiz, ne giydiğimiz, ne okuduğumuz şeyleri hakikaten sindirebiliyor, bereketini, semeresini alabiliyoruz. Bu yüzden genel kaidemiz, az ve öz, seçici ve bilinçli okumak olmalı.


Merkezden Çevreye Doğru Okumak

1981 yılında İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nin orta kısmında öğrenciyken üst sınıflardaki ağabeylerimizin 60 kitaplık bir liste hazırlayarak bize dağıttıklarını hatırlıyorum. Listenin sonunda “Bu kitapları okuyanlar, İslâmî dünya görüşünü kazanırlar” diye bir not hatırlıyorum. O listede zannediyorum bir zamanların İslâmcılığının klasikleri olan Mevdûdî’nin Kur’ân’da Dört Terim ile Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler isimli eserleri de vardı. 1980’li yıllarda gerek yerel, gerekse de küresel konjonktürün değişmesiyle Müslümanların ilgisi de yeni konular ve eserlere kaydı. Dünyada 1979 İran Devrimi, Türkiye’de ise 12 Eylül darbesi gibi önemli iç ve dış gelişmelerin belirlediği 1980’lerin kültürel ortamında ilgi, yavaş yavaş “İslam devleti”nden “İslam medeniyeti” kavramına kaydı. Pakistanlı düşünür Ziyaüddin Serdar’ın 1979’da The Future of Muslim Civilisation orijinal adıyla çıkan, 1986’da İslam Medeniyetinin Geleceği adıyla Türkçe’ye çevrilen eseri, bu yeni dönemin başlangıcı sayılabilirdi. Artık bir gecede devlet yıkıp kuran Müslüman gençler, artık bir gecede medeniyet yıkıp kurmaya başladı.

Ancak bizim çalışmalarımızda işaret ettiğimiz üzere (Gencer 2009, 2012), medeniyet gibi gizli seküler kavramların da bizi sahil-i selamete çıkarmayacağı çok geçmeden anlaşıldı. Bu tür gizli seküler kavramların iğvasına kapılmamak için yapılması gereken, öncelikle aslî hüviyetiyle İslâm’ı öğrenmekti. Bizden de zaman zaman kitap tavsiyesi talebinde bulunan gençlere, öncelikle bilgilenmek istedikleri alanları tespit ettikten sonra kitap tavsiyesi almaları teklifini yapıyorum. Örneğin, aslî hüviyetiyle, temel kavramlarıyla İslâm’ı kavramak, sonra İslâm’ın modern dünyadaki tezahürü, Batılı modernlik, sağlıklı hayat tarzı gibi bilgilenme ihtiyacı duyulan konular belirlendiğinde kitap tavsiyesi de daha kolaylaşacaktır.

Tabii ki kitap tavsiye etmek kolay, bu tavsiyenin gereğini yerine getirmek, o kitapları kavrayıp hazmetmek zordur. Özellikle Osmanlı kültürünün şaheseri sayılabilecek bazı eserler, anlayabildiğimiz takdirde geleneksel-İslâmî ile modern-Batılı bilgiyi birbirine bağlamada bize çok önemli bir perspektif verecektir. Bugün bunların çoğunun Latin harfleriyle güvenilir yayınları yapılmış durumda elhamdülillah, önemli olan onları okuyup kavrayabilmek.

En başta özellikle bütün öğrencilerin, İslâm’da ilim öğrenme âdâbını öğrenmede bir numaralı kitap sayılan Burhaneddîn Zernûcî’nin Talîmü’l-Müteallim adlı eserini hazmetmeleri gerekir. Bundan sonra sünnete uygun sağlıklı bir yaşayışın kılavuzu olarak hepimizin elkitabı olması gereken Seyyid Ali-zâde Yâkub’un Tam Şir’at’ül-İslâm Şerhi (Mefâtîhu’l- Cinân Şerhu Şir’ati’l-İslâm) (Çev. Naim Erdoğan, İstanbul: Pamuk, 1990) adlı eseridir.

Aynı konuda Seyyid Hasan Hulusi’nin Mecma’u’l Âdab’ı da elden düşürülmeyecek çok hoş bir kitaptır. Daha sonra Kâtip Çelebî’nin Osmanlı kültürünün aynası olarak gördüğü Kınalızâde Alî Çelebî’nin Ahlâk-ı ‘Alâî (Mustafa Koç, (yay.). İstanbul: Klasik, 2007) adlı eseri. Bu mübarek eser, çağdaş dünyada geleneksel-İslâmî ile modern-Batılı bilgiyi bağlama yolunu bize gösteren bir kitaptır. İlmihal olarak Eşrefoğlu Rûmî’nin Müzekki’n-Nüfûs (Abdullah Uçman (yay.). İstanbul: İnsan. 2007) adlı eseri kesinlikle her Müslüman genç tarafından okunmalıdır. Keza İsmail Hakkı Bursevî’nin aslına uygun olarak yayınlanmış tüm Türkçe eserleri, rafine bir İslâm anlayışına ulaşmak için önemli kaynaklardır. Osmanlı’nın en mübarek âlimlerinden İsmail Ankaravî’nin Minhâcu’l-Fukarâ (Safi Arpaguş (yay.). İstanbul: Vefa, 2008) adlı eseri, bize tasavvufun kapılarını açabilecek bir eserdir. Ve elbette Erzurumlu İbrahim Hakkı’nin Marifetname'si vazgeçilmez bir klasiktir.

Bu şekilde ayağımızı sabitledikten sonra yavaş yavaş yolumuzu bulabilecek, başka konularda okuyacağımız kitapları seçebilecek duruma geleceğimize inanıyorum.

Bedri Gencer
(Tohum, Haziran-Temmuz 2012, Sayı 144)

ATIFLAR
Gencer, Bedri (2009) “Hıristiyanlaştırmadan Medenileştirmeye Batılı Kozmopolitanizmin Dönüşümü,” Muhafazakâr Düşünce 6/21-22 (Yaz-Güz): 9-40.
- (2012) İslam’da Modernleşme, 1839-1939. Ankara: Doğu Batı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.