30 Haziran 2015

İstiklâl Marşı'ndaki "Kahraman ırkım" ifadesi ne anlama gelir?



İnsanlar Türkiye'de Türk dışında bir kavmiyetten bir milliyetten bahsedildiği zaman hiçbir tedirginlik duymuyorlar. Mesela bir insan "Çerkezlerin de Türkiye'de hakları var" dediği zaman; "Niye ırkçılık yapıyorsun kardeşim?" denmiyor ona. Ama Türk Milletinin varlığının dikkate aldığınız zaman o zaman "ırkçılık yapma" deniyor. Hâlbuki İstiklal Marşında veya başka yerlerde "ırkına çek" diye bir ibaresi var Mehmet Akif'in. Mehmet Akif Fransızca bilirdi ve yaşadığı zamanlarda İngilizcede "race" Fransızcada "race" diye telaffuz edilen bir kavram var. İstiklal marşının yazıldığı yıllarda Fransa'da Fransızlar için "la race francais" denirdi. Yani "Fransız ırkı" denilirdi. Fransız Medeniyetinin ürettiği kişiden bahsetmek için söylenirdi bu. Mehmet Akif de "kahraman ırkım" derken de "ırkına çek" derken de bu yaşadığımız toprakları vatan olması için bir dirayet sahibi olduğunu göstermiş zümrenin varlığına işaret ediyor. "Irk" dediği şey etle kemikle kafa tasıyla alakalı bir şey değil. Ahlâki bir tutumla bir karakter üstünlüğüyle alâkalı bir şey. Onun için "ırkına çek" diyor. Öbürü zaten olabilecek bir şey değil. Öbür durumda Mendel yasaları falan devreye girer. O zaman insanın ırkına çekmesi bahis konusu olmaz ki. İnsanın ırkına çekmesi veya kahraman ırka mensup olabilmesi için o kahramanlığın bir parçası olması o kahramanlığın hakkını vermesi gerekir.

İsmet Özel, 28 Aralık 2011

TBMM Kayseri Başkanlık Kürsüsü


Sakarya Savaşı öncesinde TBMM'nin Kayseri'ye taşınması olasılığına karşı hazırlanan başkanlık kürsüsü.

Yunan Başkumandanı Trikopis'i Esir Eden Askerimiz:
Ahmet Çavuş


Elmalıdağ'da Yunan Başkumandanı General Trikopis'i ve maiyetini tek başına esir eden Ahmet Çavuş, son zamanlara kadar Afyonkarahisar hapishanesinde başgardiyan olarak çalışmakta idi. Yunan Başkumandanını nasıl esir ettiğinin hikâyesini şöyle anlatmıştır:

- Keşif için üç kişi dağa tırmanmağa başladık. Yanımda saatli, tetikli, fitilli olmak üzere 11 bomba vardı. Arkamızdan da kırk kişi yollayacaklardı. Alaca karanlıkta tepenin bir boyun noktasına vardığımız zaman, 5 - 10 zabitin oturduklarını gördüm. Derhal bombalardan birisini yakalayıp davranmayın, teslim olun, diye haykırdım. Hepsi, ellerini kaldırdılar.

Arkadaşlarım da yanına gelmişlerdi. Ben önümüzde duran bir zabitin atını yularından yakalayarak çektim.

Sordular:
- Ne kadar kuvvetiniz var? dediler.
- Üç ordu, dedim. Tamamen muhasara altındasınız. Ya teslim olacaksınız, ya sizi gurup ateşine vereceğiz.
- Hangi kıtaya kumanda ediyorsun? dediler.
- Alay kumandanıyım, dedim.
Rütbemi sordular?
- Başçavuş... dediğim zaman hepsi hayret içerisinde kalmışlardı.
Hayretlerini gidermek için devam ettim:
- Bizde onbaşıdan fırka kumandanı bile var, dedim. Onlara, torbalarımızdan peksimet çıkararak verdik. Onlar da bize, bol bol sigara ikram ettiler.
Ceplerimizi doldurduk. Biz onları böylece esir aldıktan epey sonra Kaymakam Hüseyin Hüsnü Beyle tabur kumandanımız Fuat Bey geldiler.

Hüseyin Hüsnü Bey, esir zabitlerin içerisinden birisini, eliyle işaret ederek bana sordu:
- Bu zabitin kim olduğunu biliyor musun?
- Ne bileyim, dedim. Elin düşmanı... Babamın oğlu değil ya!...
Fuat Beyin gözleri faltaşı gibi açılmıştı:
- Trikopis, Trikopis, diye haykırdı. Yunan Başkumandanı...

Trikopis'i Uşak'a kadar getirdik. Orada bana bir İstiklâl Madalyası yazdılar. Trikopis'in esvaplarını da bana hediye ettiler. Geçen seneye kadar bu esvapları giyerdim. Şimdi bunlar azıcık eskidi. Sokağa pek gelmiyor. Evde saklıyorum.

Ali Yeşildal, Raşit Fidan
(Tanıkların Dilinden İstiklal Ve Zafer Hatıraları
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Yayınları, s 70,)

Yunanlıların yaktığı Orhangazi Kasabası Camii



29 Haziran 2015

Erhan Afyoncu: "Bu ülkede artık Türk dediğin zaman faşist oluyorsun."



Bu ülkede biliyorsun artık Türküm demekten millet utanmaya başladı.

"Türk" kelimesinden utanıp yerine Türkiye kelimesini kullanıyorlarsa ve tarihçiyse bu adam, ben gelecekten endişeliyim artık.


Türk ismi etnik bir isim değildir, Türk ismi bir millet ismidir. Türkler etnik bir grup değildir. Bu devleti kuran millettir.

Bu ülkede artık Türk dediğin zaman faşist oluyorsun. Herhangi bir etnik grubun ismini söylediğin zaman demokrat oluyorsun. Böyle bir şey olmaz.

Eğer Türkiye'de İstiklâl Marşı ve bayrak ortak değilse bu çok ciddi bir problemdir. Bütün devleti yöneten siyasilerin ve bürokratların oturup düşünmesi lâzım. İstiklâl Marşı ve bayrak ortak değilse biz niye bir aradayız? Neyin altında bir arada olacağız? Ne olacak bu ülkede? Bayrak ortak değil, İstiklâl Marşı değil? Ne olacak ya? Kahve sohbeti değil bu, ciddi bir sohbet.

Meşrutiyet sonrasındaki her kafadan bir ses çıkma dönemi yeniden başladı. Neyi duracağım ya ülke çatırdıyor!

Erhan Afyoncu

Cinuçen Tanrıkorur: "Cehaletin hiçbir türlüsüyle övünülemez."



Elini öpmesek de, tanışmasak da şahsiyetimizin gelişmesine katkısı olan isimler vardır muhakkak. Kitaplarını okumak, bestelerini dinlemek ve fikirlerini hayatımıza santim santim dahil etmek o isimleri kendimize hoca etmeye kafidir. Gönül isteyince göz görmese de olur... Bilhassa son on yıldır fakiri suya götürüp susuz getiren, haddini bildiren, aklını başına getiren, musiki bilgisini genişleten, milli duygularını sağlamlaştıran, daima ve daimi talebesi gibi görüp hissettiğim merhum büyük mûsikişinas Cinuçen Tanrıkorur'u ebediyete irtihâlinin onbeşinci sene-i devriyesinde rahmetle, minnetle, sevgiyle anıyorum: "Biz yabancı müzikleri öğrenirsek çağdaşlaşacağız zannetmenin kargaları artık güldüren değil ishal yapan komikliği ile yetiştirildik maalesef. Türk çocuğu mektepte Bach'ı, Beethoven'ı, Mozart'ı Hendel'i, Ravel'i öğrendi; Merâgi'den, Itrî'den, Kazasker Mustafa İzzet'ten, Dede'den, Zekâi'den, Tanburî Cemil'den Sadettin Kaynak'tan habersiz yetiştirildi. Bunu da marifet zannettik."

27 Haziran 2015

Sokrates ve İsmet Özel


Sokrates'i idama götüren demokrasiydi: Halk üzerinde, bu adam "gençler'in akıllarını karıştırıyor" diye kamuoyu oluşturulduktan sonra halk oyu ile Sokrates'i idam ettiler.
- İsmet Özel

Ünsiyet çoğalması yaşatan duru görüleriyle göz kırpıp berrak zihniyle mütenasip ömrünü insanlığa hediye eden Sokrates, ölümü mutlak bir mutluluk ile karşıladığı için mi dönüş yolunu yok ederek gelen İsmet Özel celladına gülümsemişti? Sokrates baldıran zehrini içerek hayatına son verirken İsmet Özel’e sunulan baldıran zehri şiiri miydi? [Kitaptan]

Sokrates ve İsmet Özel
Fatih Öztürk, Haziran 2015, 160 Sayfa
hece.com.tr/kategori/_Inceleme/Sokrates_ve_Ismet_Ozel.html

26 Haziran 2015

İsmet Özel'den yeni yazısı dizisi:
Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir


İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı şair İsmet Özel, "Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir" serlevhalı yeni bir yazı dizisine başladı. Tüm yazılar İstiklâl Marşı Derneği'nin internet portalinden yayınlanacaktır.

Takip etmek ve okumak için:
http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr

23 Haziran 2015

Ömer Tuğrul İnançer: "Ramazan denilince önce oruç değil, Kur'an gelmesi lazım."


Malum Ramazan'ın bir sosyal bir de ibadet olmak üzere iki yönü var. Bir taraftan ibadet ederken diğer taraftan davetlere katılıyoruz, iftar sofraları kuruyoruz. Önemli olan hangisi aslında?
Sosyal tarafı Ramazan'da çok görünür olduğu için insanın aklına ilk oruç geliyor. Halbuki Ramazan denilince önce oruç değil, Kur'an gelmesi lazım. Çünkü Kur'an'ın nazil olmaya başladığı aydır. Efendimiz her zaman Kur'an okuyor ama Ramazan'da mukabele yapıyor. Neden Ramazan'da yapıyor da başka zaman yapmıyor? O yüzden Kur'an ayı olması daha önemlidir. Ama toplumda; oruç, iftar, sahur, teravih, iftar davetleri gibi çok görünürde olanlar öne alınıyor.

Sadece Ramazan ayında oruca göre hayatımızı yeniden düzenlediğimizden olamaz mı?
Evet, fiilen daha çok orucu yaşıyoruz. Kur'an-ı pek yaşamıyoruz. Kur'an'ın daha önde olması lazım. Müslümanlara yakışan ise şu; farz, sünnet, vacip ayrımından vazgeçmemiz lazım. Namazın sünnetini terk etmemiz gibi. Hâlbuki Peygamberimiz için 'size ne veriyorsa onu alın neden kaçınmanızı söylüyorsa ondan kaçının' diye ayet var. Efendimiz'in her yaptığını kendi miktarımızca yapmamız gerekiyor. 'Farz sünnetten daha önemlidir' denilince gücüme gidiyor.

Bahsettiğiniz husus hakkında bir dönem 'Hz. Muhammed'i tanrılaştırıyorsunuz' diyenler de olmuştu…
Müslümanların yanlış davranışlarından ve düşüncelerinden kaynaklanan birçok batıl, İslam dairesinin dışına itici düşünce akımları ve batıl mezhepler türemiştir. Buna rağmen Efendimiz'i tanrılaştıran bir tane kişi, kurum veya düşünce tarzı yok. Çünkü Allah Peygamberimiz'i tanrılaştırmaktan korur. Sırf tanrılaştırma ihtimali vardır diyerek tedbir almak Allah'a itaat etmemektir. Burada önemli olan şu, Kur'an diye bildiğimiz şey Efendimiz'in mübarek ağzından çıkan cümleler değil mi? Kur'an ve ayetleri birbirinden ayırıyoruz. Bu ayrımdan vazgeçmeliyiz.

Ramazan'da Peygamberimiz'in yaptığı ibadetleri bizler de yapmaya gayret ediyoruz. Kur'an okuyoruz, teravih namazı kılıyoruz. Başkalarına olan tavırlarımızda pek tahammüllü sayılmayız. Oruç tutmayana tepki gösteriyor veya Ramazan'da kendine çeki düzen vermeye çalışanlara karşı 'Ramazan Müslümanı' diye ad takıp eleştiriyoruz. Bu tür şeyler İslam algımızın neresinde duruyor?
Peygamberimizin Ramazan'da diğer zamanlarda yaptığından daha fazla yaptığı ibadetler var. Bizim de toplumsal hayatımızda Ramazan'a mahsus yaptığımız fazla ibadetler var. Ayrıca ibadet etmeyen kardeşlerimiz var. Mesela içki müptelası veya keyfine içiyor ancak Ramazan'da içmiyor. Bu da Ramazan'ın bereketidir. Fakat buna bir takım zihniyet sahipleri eleştiriyor. Böyle söylenmemeli. Bunu söylediğinizde Ramazan'da Peygamberimiz'e de 'Ramazan Müslümanı' demiş olursunuz. Efendimiz Ramazan'da fazla ibadet yapıyordu. Teravih namazı kılıyor, mukabele yapıyor. Diğer zamanda namaz kılmayan kimse daha Ramazan'da namaz kılmaya çalışıyor. Bunu teşvik etmeniz gerekiyor. Sadece Ramazan'da değil bütün zamanların nasıl yaşanılması gerektiğini Efendimiz'den öğreniriz.

Ömer Tuğrul İnançer
(On5Yirmi5, 06.07.2014)

Hüseyin Akın: "Daha fazla kazanmak için işçisini asgari ücretle çalıştıran patronun ‘orucunu ne bozar’?"


Öncelikle Ramazan programlarının en büyük sıkıntısı ruh eksikliğidir. Aşırı buyurgan, aşırı geveze ve kalpleri harekete geçiremeyecek denli plastik. Show niteliği ağır bastığı için hayatın kendisine sirayet edebilecek bir kudretten yoksun. Teatral ve kurgusal tarafı baskın. Ekranların değişmeyen aktörlerinin her Ramazan aynı jest, aynı mimik ve vurgularla donmuş, statik ve coşkusuz bir din telkini yapmaları. Bu tablo, ancak din klişe, tekdüze fabrikasyon insan imal edebilir önyargısını besliyor.

Ekran vaizleri televizyonlarda konuşurken bu gerçeği unutup sanki mahalle camiinde sabit bir cemaate konuşuyormuşçasına bir ton, ses ve üslupla konuşmaktalar. Oysa milyonlarca her anlayıştan insanın kendilerini dinlediklerini dikkate alarak bu genişlik ve kapsayıcılıkta konuşmaları gerekmez mi? Ya da susmayı deneseniz nasıl olur. Bir teşehhüt miktarı sussanız belki de her şey düzelecek.

Beş vakit namazı cemaatle kılmaya azami gayret sarf ettiğimiz halde, birlik ve beraberliğimizi bir türlü koruyamıyoruz. Camide safları sıklaştırıyoruz, ayakuçlarımıza kadar hiza alıyoruz. Lakin namaz bitip yeryüzüne dağıldığımızda her birimiz bir tarafa savruluyor. Kabahat namazda değil elbet, namazı namazın bize işaret ettiği hedeflerini göz ardı ederek kıldığımızdan dolayı, bu böyle. Oruçta da kaybettiğimiz ruhu bir türlü yerli yerine oturtamıyoruz. Vaizler oruç imsakle iftar arası yeme içme yolunu gözlemek değildir diye üzerine basa basa söyleyedursun, gün boyu neye aç isek onu özlüyoruz. Ekmek, su, katık vs. Yemediklerimiz yaramıyor zahir. Yarasaydı şayet kardeşliği, dostluğu, sadakati, doğru söylemeyi, gıybetten arınmayı, sessizliği ve paylaşıp bölüşmeyi özlerdik. Ama heyhat! Ramazanda sanki mülkiyet sevgimiz daha bir kabarıyor.

Fenalıklara karşı bu kadar barikata rağmen oruç bizi tutmuyorsa, tuttuğumuz oruçta bir sorun var demektir. Televizyondaki hoca efendi yarım saattir sakız çiğnemek orucu bozar mı sorusunu cevaplamaya çalışıyor. Ya yalan söylemek, ya gıybet, iftira ve adaletsizlik yapmak bunlar bir sakız-oruçlu ilişkisi kadar merak edilmiyor. Daha fazla kazanmak için işçisini asgari ücret koşullarında çalıştıran patronun orucunu hiçbir güç bozamıyor nedense? Garibanın orucu yağmur suyuyla bile bozuluyor.

Hüseyin Akın
(Millî Gazete, 23.06.2015)

Nazım Alpman: "Ormanlık araziler yağmalandı."


1990'lardan sonra Beykoz, üst gelir grubunun teveccüh ettiği bir yer haline geldi. Beykoz Konakları, Acarkent gibi siteler yapıldı. Beykoz kitabını yazdıktan sonra Kanal 24'e çağırdılar, gittik. Yazmışlar yayında "Konaklarıyla ünlü Beykoz" diye. "Bu nedir?" diye sordum, "Beykoz Konakları falan var ya abi" dediler. "Onlar Beykoz Konakları değil Kuzey Ormanları'nın yağmalanması" dedim. Yani ormanlık araziler yağmalandı. 90'ların başıydı, Milliyet'te çalışıyorum. Bir sebeple Polonezköy civarındaydım, baktım Çubuklu, Polonezköy arasında orman arazisi yol yol bölünmüş ve ağaçlar kesilmiş. Ertesi gün hemen foto muhabirini de alıp gittik. Önce fotoğrafları çektik, sonra işçilerle konuştuk; "Çok büyük bir yaşam alanı yapılıyor. İçinde her şey olacak" diyerek anlattılar. Ertesi gün gazetede bölüm şefleri haberin ya manşetten ya da sür manşetten verileceğini konuşuyordu. Genel Yayın Müdürü geldi, baktı ve "Gecekondu mu olsaydı?" dedi. Sonra manşetlik haber gazeteye girmedi.


Biz daha önceki deneyimlerimizden; 1. ve 2. köprü deneyimlerimizden de biliyoruz ki otoyolların yanına yerleşimler yapılıyor. Şimdi de böyle bir şeyin izleri var. Emlak piyasasını izlemiyorum ama belli ki bu bölgenin rayiçleri arttı. Bir de 2B yasasıyla orman vasfını kaybetmiş olan arazilerin imara açılması sorunu var. Bunlar İstanbul'un son orman alanları ve bunları da bitirecekler. Şehrin yeşil dokusunu yok edecekler. Eskiyi olduğu gibi korumanın fakirlik ve gerilik olduğunu düşünüyorlar. Hâlbuki böyle olsa; Londra, 2. Dünya Savaşı'nda en çok yara alan şehirlerden biri olmasına rağmen, 300 yıl önce ölen birini canlandırıp getirsen İstanbul'daki gibi şaşkınlık içerisinde gezmez, gayet rahatlıkla adres bulabilir. İstanbul'un ne kadar güzel bir şehir olduğunu anlamak için 60'larda çekilen Türk filmlerine bakmak lazım. Onlarda en çok Levent'in sırtlarına kadar gelinebiliyor. Orada ağaçların altında aşıklar küser ve barışır.

Nazım Alpman
(Arkitera, 23.06.2015)

Lütfi Bergen: "İnsan kent içinde bir zindandadır."


Türkiye'de kapitalizm "kentsel çitleme", "mülk kapitalizmi", "kira ile sömürgeleştirme" üzerinden yeni bir sınıf oluşturdu. İftar sofralarında bekleyen kira mahkumu dindarlara oruç nasıl bozulmaz meselesini anlatan ilahiyatın halkın afyonu olduğu söylenmelidir. Trilyonluk daire sahipleri Hacıbayram'da 30-40 kişiye iftar sofrası açmakla emeğin kira üzerinden sömürüsüne meşruiyet sağlayamaz. Barınma hakkı anayasal güvenceye kavuşturulmalı kent rantını yiyen kesime yüksek vergi konulmalıdır. Evi olanın ikinci ev sahibi olması zorlaştırılmalıdır. Almanya 1960'larda kent vergisi koydu ve ev sahibi olmayı sosyal hak olarak tanıdı. Evsizlik-ev için kira ödemek zarureti bir emek sömürüsüdür. Mülkiyet başka insanların emeklerini çitlemek ve rant sahibine özgülemektir. Mülkiyetin emeğin ücretini "aşırması"nın fıkhî bir delili yoktur. Kiracılık sermaye sınıfının angarya kaynağı olarak görülemez. Almanya 80 milyonluk ülke olarak TR ile eşdeğer büyüklükte olduğu halde en büyük nüfuslu kenti 5-6 milyondur. Müslümanlar sanayi kapitalizmi ile baş edemeyince kentleri yoğunlaştırarak elde ettikleri bir mülk kapitalizmi icat ettiler. 


TR'de terör sorununu kırsalın boşaltılarak halkların kent rantı için kiracılaştırılması ve modernleştirilmesi meselesi olarak görmek gerekir. TR'de terör kentleri büyütmek için araçlaşmıştır. Mülksüzleştirme kent maliklerinin mülk değerleri için yürütülmüştür. Üniversiteler kent rantını büyütmek ve modernleşme süreçlerini tamamlamak için dayatılmaktadır. Halkların çiftçi çoban olarak hayatlarını idame ettirememesi mülkiyetin emek sömürüsü için halkları işsiz bırakma siyasetinin gereğidir. Kent bir hırsızlık ve yağma haline gelmiştir. Anayasa konut dokunulmazlığını düzenlemiş ancak ev sahibi olma hakkını düzenlememiştir. Mevcut anayasa kent kapitalizminin metnidir. Barınmayı sağlayan ev-hane kurma bir insan hakkıdır. Kira ödemek zorunda bırakan mülkiyet düzeni hak ihlalidir. Kentsel ortam içindeki insanla birlikte her şeyi metalaştırır. İnsan kent içinde bir zindandadır.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

Bu da geçer be yâ hu



Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hu,
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hu.

Bî karardır felek, daim döner durmaz hiçbir an,
Dursa bir an, ne yer kalır ne gök kalır be yâ hu.

Kâh-ı zulmet, kâh-ı envâr birbir ardın devreder,
Kâh-ı lütuf, kâh-ı kahır, ondan olur be yâ hu.

İmtihan için oluptur daima neş'e, azâb,
Sen, "sen"i bilmek içindir, kahrı lütfu be yâ hu.

Fâniya vird-i daim et bu sözü her zaman,
Gece gündüz hatırından hiç çıkmasın be yâ hu.

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hu,
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hu.

Şiir: Lütfi Filiz (Fânî)
Okuyan: Ömer Tuğrul İnançer

Kaside: Uyan be-hey gâfil hâb-ı gafletten



Uyan be-hey gâfil hâb-ı gafletten
Ömrün geldi geçti haberin var mı
Bir haber aldın mı sırr-ı vahdetten
Mürg-i cânın uçtu haberin var mı

Bu dâr-ı rıhlettir bunda kalınmaz
Hem sonu fenâdır murâd alınmaz
Kâfile kalkacak geri dönülmez
Kervanbaşı göçtü haberin var mı

Azığın var mıdır yola gitmeğe
Döşeğin hazır mı varıp yatmağa
Ejderler gibi dem çekip yutmağa
Yerler ağzın açtı haberin var mı

Ma'sıyet yükünü aldın boynuna
Hiç ölüm korkusu gelmez aynına
Felek birkaç arşın bezi eğnine
Yakasız don biçti haberin var mı

Derviş Himmet senden evvel gelenler
Kimisi kul kimi sultan olanlar
Dünyâ benim mülküm deyip yelenler
Ecel câmın içti haberin var mı

Derviş Himmet
(On yedinci yüzyıl Anadolu velîlerinden. Bolu'nun Gice köyünden Hacı Ali Merdan adlı bir zâtın oğludur. Dökmeciler mahallesinde doğdu. Doğum târihi belli değildir. Memleketine nisbetle Bolulu Himmet Efendi diye meşhûr oldu. 1683 (H.1095) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri, Üsküdar'da Bezcizâde Efendi türbesinde, hocasının yanındadır.)

22 Haziran 2015

Çok kötü bir kamu harcaması: Cumhurbaşkanlığı Sarayı


AKP iktidara gelince 2003'te Hazine Müşavirliği’ne atanan, 2007 yılına kadar bu kadroda Bakan Ali Babacan’ın danışmanlığını yapan ve halen Sayıştay’da baş denetçi kadrosunda görevli olan Şeref Efe, Linkedin adlı iş dünyasındaki kişilerin diğer kişilerle iletişim kurmasını ve bilgi alışverişi yapmasını amaçlayan sosyal paylaşım platformunda "Çok Kötü Bir Kamu Harcaması: Cumhurbaşkanlığı Sarayı" başlığıyla çarpıcı bir yazı kaleme aldı. Geçici görevle ABD’de bulunan ve imam hatip mezunu olan Efe, sarayı birçok farklı konudan eleştirmiş:

Cumhurbaşkanlığı Sarayımızın Müslümanlığa sığmadığını aslında anlatmaya hiç gerek yok. Kur’an’dan kendimize bir ölçü arayacak olursak bu saray inşası ile ilgili Allah’ın hoş karşılamadığı kibir, gurur ve israf gibi pek çok husus ile karşılaşırız. Kendilerinin, iktidarlarının ve milletlerinin itibarı için büyük binalar yapan kavimlerin akıbetleri hep kötü olmuştur. Devlet, Müslümanlardan topladığı zekatı (günümüzde vergi) ancak muhtaç insanlara ve halkın savunmasına harcayabilir. Bırakın sarayı, Müslümanlardan zorunlu olarak toplanan para ile cami bile yapılamaz. Sünnete yani Hz. Muhammed’in hayatına ve ondan sonra gelen dört doğru halifenin uygulamalarına baktığımızda ise fazlasıyla mahcup oluruz. Bizim halimiz, örnek alınması gereken Müslüman önderlerin değil, onların mücadele ettiği kibirli krallara benziyor.

Saray milletin değil devletin malıdır. Millet, ülke sınırları içindeki her varlığın asli sahibidir, ancak bu sembolik bir anlam taşır. Bir kamu harcaması süreci olarak sarayın yapılışı tamamen kural dışıdır. Halkın parasının harcanabilmesi için bütçede ve yatırım programında bu faaliyetin açıkça belirtilmesi ve detaylı analizlerin de eklenmesi gerekirdi. Mevcut kurallarımız bunları öngörüyor. Oysa yapılıp bitmiş olan bu binanın odalarının sayısını hatta maliyetini dahi bilmiyoruz. Bütçeye koymadan harcama yapılması demokratik bir ülkede kabul edilemez. Çünkü, kamu harcamalarının gerçek sahibi Meclis’tir. Maliyetini Maliye Bakanı dahi bilmiyorsa milletvekillerinin bunu onaylaması mümkün değildir. Elimizdeki saray milletten gizlenerek yapıldı, yapılan harcamalar milletin onayından geçmedi.

Nureddin Yıldız: "Faize 'Allah bereket versin' diyen kâfir olur!"



Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
- [Bakara 279]

Başbakan Ahmet Davutoğlu, yaptığı bir konuşmada kendi iktidarları boyunca kredi kullanımındaki artışı övmüş ve "helâli hoş olsun" "Allah bereketini artırsın" demişti. Konuyla ilgili olarak Nurettin Yıldız hoca "Büyüdükçe Günahlar, Küçülüyoruz" adlı sohbetinde bir Müslümanın bilerek bu kelimeleri sarfetmesiyle kâfir olacağını belirtiyor:

Bir Müslümanın, sabah namazı kılan bir insanın mülkünü, gayrimenkulünü bankaya kiraya vermesine karşı arlanmıyor kimse. Üstelik de "Hacı efendi iyi ettin ha kira derdin olmaz, gününde öder banka onu!" diyor. He Allah size de nasip etsin. Amin diyenin dini gider neuzubillah. Çünkü efendimizden (sav) biz bunu öğrendik. Harama gülmek, tebessüm etmek, korkunç bir haramdır... Faiz gibi büyük bir harama karşı "Allah kabul etsin", "Allah bereketini versin", "Hayırlı uğurlu olsun" sözü faizden büyük bir günah arkadaşlar. Çünkü faiz insanı dinden çıkarmaz. Ama bile bile faize "Allah bereket versin" diyen kâfir olur.

20 Haziran 2015

Ömer Tuğrul İnançer: "Adamlık Muhammed Mustafa'dan öğrenilir."



Efendimiz hazretlerinin cübbesine oturan kediyi rahatsız etmemek için cübbesini kestirdiğini bilmiyor muyuz? Secdede sırtına çıkan Hasancığının, Hüseyinciğinin vücuduna bir zarar gelmesin diye bir elini arkasına atıp, onları bacaklarından tutup kıyama kalktığını bilmiyor muyuz? Biz nasıl bir peygamberin ümmetiyiz bilmiyor muyuz? Evet bilmiyoruz. Onun davrandığı gibi davranmıyoruz... Adamlık Muhammed Mustafa'dan öğrenilir. Ondan başkasını kendine örnek alanlar, lider seçenler, önder seçenler, ondan başkasının peşinden gidenler hüsrana uğramaya mecbur ve mahkumdurlar.

Ömer Tuğrul İnançer

Teravihe ciple gitmek yakışmaz


Gelenekle yaşamak neden önemli?
Eğer siz 'İslam medeniyetinin bugünkü yorumunu yaşayacağım' diyorsanız bu geleneği reddedemezsiniz. Gelenekten yola çıkarak bunun yeni bir yorumu yapmaya çalışırsınız. Ama siz, 'İslam medeniyetinden gibi görünsem de aslında benim zihnim kapitalist bir sistemde çalışıyor' diyorsanız o zaman bu geleneği reddetmeniz lazım. İslam'da uzaktan yakından ilgisi olmayan kesimler iftarı ve teravihleri şöyle eleştiriyorlar: 'Buralara insanlar lüks ciplerle geliyorlar' diyorlar. Bu bir eleştiridir bana göre. Çünkü ben bir Müslüman'ın lüks cipe binmesini tasvip etmem.

Neden?
Çünkü bir Müslüman'a dünya malı nasip olmuşsa o Müslüman ondan kendisini kifayet edecek kadar minimumunu almak mecburiyetinde. O Peygamber ahlakıdır.

Yerine getiremeyenler?
Kapitalist dünyanın esiri olmuşlardır. İslam medeniyet tasavvuru ile Amerika'nın 1945'ten sonra ortaya koyduğu tüketim pragmatist kapitalist dünya görüşü birbirine taban tabana zıt. Bunu söylerken antikapitalist Müslümanlar gibi söylemiyorum. O laf da acayip bir şey. Zaten antikapitalist anlayış Müslümanlığın bünyesinde var. Bunu söylemek hem garip hem de kompleksin ürünü.

Günümüz Ramazan tartışmaları için ne diyorsunuz?
İsteyen istediği yoldan gider. Bunun magazin etmenin manası yok. Biri benim itikadım budur diyor. Bunu büyütmeye gerek yok. Ama öyle olmuyor çünkü reyting diye bir şey var. Müslümanları uyarmak elbette olacak bir şey. Ama benlik öne çıktığı zaman tutamazsınız. 'Ben bilirim' demeyeceksiniz.

Şu anda kapitalizme karşı gelenek hala devam ediyor mu?
Evet var. Kazanmadan tüketen kapitalist geleneği yaşıyoruz. Bu Amerika geleneği de değil. Onun yoz versiyonu. Biz bazı şeyleri idrak edemiyoruz. Ölene kadar annemizin bize bakacağını bizi sakınacağını düşünüyoruz. Kapitalist olacaksanız bunun kuralları vardır. Kazanamadığında kimse yardım etmez.

Bu insani mi?
Kesinlikle değil. İnşaat fakültesinde bir hocamız vardı. Bize 'Siz burada bir dilim baklava yediğiniz zaman Güneydoğu'da bir adam somun ekmekten mahrum kalıyor' derdi.

Sadettin Ökten
(Yenişafak, 28.07.2013)

Demirel: "Başörtülüler okumak isterlerse Arabistan'a gitsinler."



Türk topraklarının senedi olan şairlerden Karacaoğlan, asırlar evvel söyledi bu yobazların bizden olmadığını: "Akılları yoktur, küfre uyarlar / imanları yoktur, cana kıyarlar / başlarına siyah şapka geyerler / beyleri var, bizim beye benzemez."

19 Haziran 2015

"Teknolojinin nimetleri"


Türküm diyenlerin Türk milletini medeniyet vasıtalarıyla körleştirme, sağırlaştırma, bütün kendine mahsus hissiyattan mahrum, çolak, kötürüm bırakma faaliyetleri devam ederken Türk değilim diyenler mücrim durumuna düştü. Cürüm Türk milletinin ufkunu karartma cürmüydü. Bizi millet yapan her şey hor görüldü. Türk değilim diyenler, bu söyledikleriyle her Türkün bir adım ilerisinde bulunduklarını ifade etmiş oldu. Zira Türk olmamanın müşterisi hazırdı. Türk olmak alıcısız kalmaktı.

Kabahat hangi dine mensup olduğunu anlamaktan âciz kalanlardadır. Bunlar Türküm deseler de, demeseler de kabahatlidirler. Bunlar cenneti özleme hassasından mahrum bırakılmış, nimet diye dünya sürgününün tadını çıkarmağı bilenlerdir. Günah çıkarmak, duvar önünde ağlamak bunlara mahsustur. Kıymetli saydıkları her şeye el koyar, ondan istifadeyi yakınlarına bile çok görürler. Dünya nimeti saydıkları şeyler uğruna şeytanlaşabildikleri kadar şeytanlaşırlar. Şeytanlaşma gücünü ele geçiremediklerinde ise İblis’in bariz varlığıyla uzlaşmanın kârına talip olurlar. 

İnfak ve Cihat… Yanına bu ikisini almadıysan tembel talebenin dersten döndüğü gibi Cennet’in kapısından dönersin.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 26.09.2014)

Hiçbir şey yaptırmayınca koruduğunu sanıyor sistem


Gelgelelim, dünyada bizim gibi kaç tane ülke var? Kendi varlığının üzerine işeyen, dozerle yıkan, bozan? Ticari zekamız var anlaşılan: "Buraya ne yapabiliriz? Ne kadar gelir elde ederiz?". Belki de kültürel değerlerimiz, tarihi kentlerimiz çok olduğu için değer vermiyoruz, bilmiyorum. Çünkü bozuyorsun, bozuyorsun, tükenmiyor.

Bundan bir on sene önce mahallemizdeki yaşam daha özgündü. 14., 15. yüzyılda yaşar gibi atıyla, eşeğiyle gider gelirdi insanımız. Kadınlar hala geleneklerine bağlı, ekmeklerini pişirirler, pekmezlerini kaynatırlardı. Dünyanın öbür ucundan gelenden de bunları görünce gözlerine inanamıyordu. Bunları yaşatmak lazım aslında. Biz bunu ta 2000'li yılların başında anlamaya başladık.

Bizim insanımız batıya benzemeye çalışıyor. Geçen yine kızdım, memlekette yiyecek adam gibi yoğurt kalmadı mesela. Köyden büyük şehre götürdüler herkesi, tarımı öldürdüler, kültürden uzaklaştırdılar, kalmadı hiçbir şey. Adam bana diyor ki; "Bundan 15 yıl önce 100 kg yoğurt satardım, şimdi satamıyorum". Ürgüp'ün en eski köylerinde yoğurt artık yok, düşünebiliyor musunuz?

Ali Yavuz
(Arkitera, 19.06.2015)

Oruç tutmuyor, sadece aç kalıyoruz


Ali Şeriati, tüm diğer ibadetler gibi orucun da insanın kendine, dünyaya ve topluma bakışını değiştirmesi gerektiğini ileri sürerdi. “Ramazan bitince düşüncen, ahlakın, özelliklerin ve yolun hiç değişmedi. Üstelik Ramazan ayında dahi aç kalmak dışında işinde, eylemlerinde hiçbir değişiklik olmadı” diyerek şekle indirgenmiş, kurallardan ibaret dinsel yaklaşımları eleştirirdi...

Steril hayatlarımız başkalarının acılarıyla kesişmesin, karşılaşmasın, bulanmasın istiyoruz. Biz galiba oruç tutmuyor, sadece aç kalıyoruz.

Alev Erkilet
(Al Jazeera Türk, 18.06.2015)

18 Haziran 2015

Oruç'un esrarı


Oruç, insan ruh ve maddesinin İlâhi banyosudur. Oruç, vehleten aç durmak gibi gelir insana. Aç durmakla ceset zevk duyarsa, oruç'un manası ortaya çıkar... Açlıktan sıkıntı duymak, hakiki oruç mana ve mefhumunun dışındadır. Oruç, ceset ile ruh tevhidini husule getirmektir.

Mukaddes Kur'ân-ın Bakara Suresi'nde 183 üncü âyet yani Allah sözleri diyor ki: "Ey iman edenler". Buradaki iman edenler, kainatta aczini bilerek gaybe inananlar demektir. Gaybe inanmak çok güç, çok zor bir başarıdır, insan oğluna...

Mantık ve havas'a hitab etmeyen şeylere inanmak çok müşkül bir iştir. (Bu oruç ile ta ki günahlardan korunasınız.) (Oruç size yazıldı, nasıl ki sizden evvelkilere yazılmıştır...) Kulun Allah'a karşı olan şükrünü ifa etmemesi ve bunda devam etmesi edeb dışı bir iş olur ki buna günah derler.

Günahın cezasını Cenab-ı Hak kulun kendine bırakmıştır. Günah, inkar ve red hududuna girerse, küfürdür. Küfürün cezası ise, Allah tarafından verilir... İnsanda bütün İlâhi esmalar tecelli ettiği için, şükrün ifasının tehiri, esmaları zedeler... İnsan böylelikle, kendi kendini zedelemiş olur.

Yukarıdaki söylediğimiz emir ile oruç, Allah'a inananlara farz olmuştur. Emirde (Yazıldı) kelimesi ile büyük bir incelik ve hikmet ifade edilmiştir... (Yazıldı) kelimesinde "sizin canlılığınız, ruhunuz ve maddeniz bir murad ve halk edildi. Ve ona lüzumlu olan şeyler de, evvelce Âyetullah ve Sünnetullah ile tayin edildi" manası gizlidir.

Âyetullah: Esmaların tecellisi, görünmesidir. (Hay) ile canlıyız (Basir) ile görürüz (Semi) ile işitiriz, İlâhir... Bunların devamı için, bir takım kanunlar vardır. Havadan oksijen alırız, su içeriz, gıda alırız, sıcak ve soğuğun tesirleri vardır. Bunları saymak uzun sürer... Bunların hepsi Sünnetullah'tır. Yani tabiatta cari, fiziki, kimyevi, meteorolojik her türlü değişmeyen kanun halindeki hadisattır... Emrin içinde Sünnetullah'tan zarar görülmemesi gizlidir. Ruh ve maddeye lüzumlu olan bu (Yazılış) şimdi size tatbik edesiniz diye emrolundu demektir.

Çalışmadan sonra dinlenme, uyku nasıl insan ve canlı için lüzumlu ise, oruç da, insana, yaradılışında lüzumlu olan hadiseler arasında bulunur... Oruç, uzviyetin hergün yapmağa ruhi ve fizyolojik olarak duyduğu mecburiyetlerin, bir anda irade ile durdurulup perhize geçmesidir. Oruç, mecburi olarak, uzviyetin dinlenmeye sevk edilmesini sağlar. Fakat emrin konulması, bu mecburiyette tehir, olmasın diyedir. Hastalıklarda, hastanın perhize konuluşu, onun iyiliği için bir mecburiyettir.

Oruç'un her sene başka bir ay ve mevsimde gelişi de dikkate şayandır. Mevsim ve aylara göre doğanların karakter, bünye ve arzularını, beşeriyet hala gazetelerde, kitaplarda tahlil etmektedir. Yazımızın başında, ceset açlıktan zevk duyarsa diye bir söz ettik. Evet duyması lazımdır.

Yemek helaldir, vücuda eziyet vermemek lazımdır; gibi iftarda ve sahurda yemek hikayelerini ileri sürüp, fazla yemek yemeği müdafaa, oburluk, tahammülsüzlük, sabır hasletlerini frenlemek kudreti olmayanların mütalaaları olarak kabul edilir.

Tahammülsüzlük gösterenlere, hastalara zaten oruç farz değildir. Bu halleri zail oluncaya kadar.

Oruçtan sabır, tahammül, kendine hakimiyet, sinirlerini dizginlemek, kanaat miktarının ölçülmesi murat edilmektedir.

Hasta bir insana, normale avdeti için, doktor bir takım sıhhi tavsiyelerde bulunur. Bunları yapması kendisi için faydalıdır. Başkası için değil. Oruçta normal uzviyet için; İlâhi, sıhhi bir öğütün, emir şeklindeki tecellisi gizlidir. Yapabilene ne mutlu...

Orucu süsleyen bir takım adabı muaşeret de vardır. Vakti, şartları, sünnetleri, orucun sahih oluşunu sağlayan, öyle olması muhakkak lazım gelen kaideleri mevcuttur. Orucu bozacak haller; oruca niyet etmiş temiz insanların bilmesi ve riâyet etmesi mecburiyeti olan hususlardır ki., bunları bilmeden, zaten oruca girilemez... Oruçta, insanın, helal yemeğinden, arzularından, isteklerinden ruhen ve maddeten ayrılıp sıyrılarak, yükseklere tırmanışı gizlidir. Bu yükselişteki zevk, insanın anlama ve kavrama derecesine göre değişir. Bu dereceye göre de uzviyetin bir dinlenme ve tasfiyesi husule gelmektedir. Vehleten bu hakikatları reddedebilirsiniz. Fakat mesele öyle değildir. Biraz sabrediniz ve herşeye itiraz ile yüklü olmayınız...

Oruç tutanlara hürmet etmek, insana yakışan en büyük fazilet tezahürüdür. Tutmayana da bu zevkten mahrum olmanın vereceği ölçü ile bakmalıdır. Oruçlu bir insanın, büyük bir sabır ve sükun heykeli gibi, daima sakin ve etrafına gâyet rahim ve şefkatli olması, orucun kıymet ve derecesi ile ölçülür. Yemeğe hasret açgözlülüğü, etrafına çatmak asabiyeti gibi haller izhar edip bocalıyan hakiki oruç tutmuş olmaz. O ancak sabahtan akşama kadar beyhude yere aç durmuş olur ki bu orucun manasına bile yanaşmaz. Uzviyet açlığın vereceği aksülamellerin doğuracağı faideye kavuşabilmesi için tamamiyle sakin ve gevşemiş olmalıdır. Asabiyet, bu muvazeneyi hemen bozar, asabi insanlarda mide ağrıları, iştahsızlıklar malumdur.

Oruç'da Errezzak esması, kemal-i edep ve tazimle bir tarafa bırakılıp (Hay esması ile) Hayy'ın menbaı olan Hayyılâyemutun huzuruna çıkmak vardır.

Oruçluda akşama doğru bir zevk hissi başlar.

Bu his: 1- Uzviyetin yemeğe karşı duyduğu hasretin giderileceğini ruh vasıtası ile öğrendiği için, vücuttaki hafiflik zevkidir. Bu zevk makbul değildir. Zira bu memnuniyet verdiği itaattan duyulan mecburi uzvi açlığın bağırışıdır.

2- Ruhun duyduğu hafiflik ve dumanlanmadır ki bu da riyazetin uzviyet ve ruha vereceği hasletlerin, manevi yükselişin disiplinine alışmamış insanların, bir emri yerine getirmelerinden doğan, tatlı bir histir. Bunun da arkasında, yine uzviyetin gizli açlık feryadının, edeben teskin edilişindeki çabalama mevcuttur.

Halbuki orucun ve az yemenin hikmeti, manevi âlem hazinelerinin kilididir. Batın gönül pınarları, açlık ve oruç bereketi ile fışkırır.

Herkesin aynada gördüklerinden daha fazlasını, bir tuğla parçasında görebilirsiniz.

Hakiki oruçlu bir insanda:

Simada Rahim esmasının tatlı soluk rengi, gözlerde ötelerin ötesine bakan tatlı bir halavet, dilde fazilet, adalet, şefkat ve doğruluk süzgecinden süzülmüş, inci gibi kelime ve sesler doludur. Ne mutlu böyle insana.

Hay esmasının tecellisi olan insan, bu esmayı Errezzak esması ile değil de hayyı hay ile beslerse daima hay olur.

Ecel, insana errezzak esmasının haydan elini çektiği dakikada gelir. Hayyı hay ile besleyen insan daima hay olur, "Mevlâna on yedi gün gece ve gündüz ağzına birşey koymamış ve onsekizinci günü (Öyle bir hamle yaptım, uçtum, uçtum hayyı layemuta kavuştum.) diye bağırmıştır. Oruçla, Halik bu ince kavuşma yolunu, müminlere hediye etmiştir. Anlayana ne mutlu....

"Ölmeden evvel ölmek" tebşir-i Peygamberisi. "Errezzak ile değil hay ile hayyı devama çalışınız. O zaman daima hay olursunuz" demektir. Bu bir sırdır. Anlaması güçtür. Güç kelimesi perdelerle örtülü olduğu için kullanılmıştır. Murad-ı İlâhi böyledir. Bu muradda büyük ve büyüklerin büyüğü bir hikmet gizlidir.

"Halikle öyle anlarım olur ki aramıza melek-i mukarrep bile giremez." Buyuran Resûl-i Ekrem'in "Bir ok yayı kadar yanaştım." sözü, dinin asıl nüvesini teşkil etmektedir. Bütün bu yoldakiler, bunu hal ve anlama peşindedirler. Onun için "Oruç benimle kulum arasındadır, mükafatını bizzat ben vereceğim." buyurulmuştur.

Hay ile herşey vardır. Bütün esmalar Hayy'ın vasıflarıdır. Bir tane de vardır ki bunların hepsinin ismidir, ona da (İsm-i Azam) derler. Şu mudur? bu mudur? diye uğraşma. Birşeyi insan görür, tutar, anlar ve inanır. Fakat bu anlamada şüphe ve şek bulunduğu zaman bu mudur? şu mudur? diye mırıldanır. Hakiki isimde mütereddittir. Ondan dolayı hakiki çağrıyı yapamadığımdan, büyük istifade ve visale kavuşamaz...

Allah yolunda ölenler ölmemişlerdir. Allah yolunda ölenler kimlerdir. Hiç düşündünüz mü? Allah'ın her canlıya bilaistisna verdiği Errezzak'tan zorla nasibini kesmek arzusunu taşıyanlardır. Bunlar binbir türlü vesilelerle ve perdeli şekillerle Hay'lıklarını Hay ile birleştirip, ortadan Errezzak esmasının kaldırılmasına uğraşanlardır.

Bir çok hastalıklarda perhiz, hastanın iyi olmasında en büyük amildir. Bu Hayy'ın Hay'dan medet dileyerek, boşalan enerji akümülatörünü doldurması demektir.

Hayyı, Hay ile beslemeğe uğraşanlar ise, Vellilerdir.

Huzura çıkmak için rızkın mahsulleri temizliği bozar. Temizliği tazelemek lazımdır. Bunlardan anlayan için, büyük hakikat ve huzur kapıları görünür, işte bu kadar... Hikayenin anahtar deliği Oruç'tur.

Oruç'un kıymetini bilmeğe ve bunda devamlı olmağa gayret etmek gerektir. Amma "Ben yapamıyorum" diyeceksen, bu meydanlarda dolaşmağa bakma... Bu meydanlar çok hoştur, çok tatlıdır, fakat tehlikesi de çok ve anidir... Allah kimseyi zorlamaz. Verdiği Hay parçasının hürmetine orucu (Yazılmak) kelimesi ile emir buyurmuştur. Bu bize verilen Hayyın, ind-i İlâhiyede makbuliyetini arttırmak, Hayyın makam olan vücut için mecburiyetinin, gâyet müsamahakar ve nezaket çerçevesi içinde (Yazıldı) Lafz-ı Mübareki ile bildirilmesidir. Bu kelimede zorlama, korkutma yoktur. Bu kadar nezaketle emir buyrulan oruçta nasıl büyük bir sır, derin bir hikmet, huzur ve felah olduğunu artık siz düşününüz...

Ramazanınız mübarek olsun...

Dr. Münir Derman [k.s]
(Allah Dostu Der Ki)

Tüm vitamin eksikliği ramazan ayında telafi ediliyor


Denilir ki oruç, insanlar açlığı hissetsinler, kavrasınlar diye emredildi. Ancak bizim müşahade ettiğimiz, yılın tüm vitamin eksikliği ramazan ayında telafi ediliyor. Bu ne biçim açlık. Allah’ı mı kandırıyorsunuz? Bu dinle alay etmektir. Çalışmayan, iş yapmayan bir adam neyin orucunu tutar? Orucun ne olduğunu anlayamaz. Onun yaptığı bir rejim değişikliğidir. Bunda minnet edecek bir durum yok. Onun cinsinin değişmesi lazım. Biz Müslümanlardan herhangi birimiz bir gece bu şehrin bu güneyinde bizden iki kilometre mesafede bulunan, üstelik bundan daha muttaki, itikadı daha güçlü olan, din kardeşimiz olan Müslümanın yanına gidebilsek ve eğer kendisinin bir ömür boyu yaşadığı ve çocuklarını büyüttüğü yerde bir gece onun yanında yatabilsek; bir gece çocuklarımızla onların sofrasına gidip beraber otursak; o zaman, “kardeşlik” nedir kavrar ve hissederiz. Yoksa eğer Süleymaniye'de yaşayan o adam ile aramızdaki iki kilometrelik mesafeyi korursam, sonra kalkıp din kardeşliğinden söz etsem; bu, sadece lafta kalır. İstersem bir yığın ayet söyleyeyim, ardından şiir okuyayım, onun da ardından hadis söyleyeyim, sosyolojik konularda tahliller yapayım. Bunlar boş sözlerdir. Bunlar konuşma sanatıdır, sosyal gerçeklerle bir ilgisi yoktur.

Ali Şeriati, İslam ve Sınıfsal Yapı

Teknolojik travma



Şimdi metro diye bir şey var. Böyle insanoğlu yerin altından tünel kazıyor içine tren koyuyor ve insanlar bir yerden başka bir yere gidiyor. Sonra uçak diye bir şey var. Biz insan olarak 70 kilo uçamazken tonluk metal parçasının içine insanlar binişiyor ve bir yerden başka bir yere uçuyor. Sonra telefon laptop gibi şeyler var. Böyle bir insanın elinde bir şey var, diğer insanın elinde de bir şey var, birbirlerini görüyorlar. Teknoloji ne kadar gelişmiş aklım almıyor artık.

Fakat son zamanlarda hiç über bir şey yapılmıyor. Yok çift çekirdek yok wirofon falan filan, tırt şeyler icat ediyorlar. Ne bileyim insanlığın en büyük projesi olan ışınlanmak olsun hiç böyle devrim niteliğinde bir şey icat edilmiyor ya da yapılmıyor. Ey mühendisler, bilim adamları, filozoflar ve bilimum insanlığa katkıda bulunan bireyler! Seviyeli Paylaşımlar olarak sizden şaşırtıcı bir şey yapmanızı istiyoruz.

Seviyeli Paylaşımlar
Blog - Facebook

Sanata badanalı sansür


O, dünyaca ünlü bir grafiti sanatçısı. Junior ya da JR olarak biliniyor. Fransız sokak sanatçısı JR, aylar önce İstanbul'a gelmişti. ‘Wrinkles of the City/Şehrin Kırışıklıkları' projesi kapsamında Balat'taki ve Galata’daki metruk binaları sanata bürümüştü.


Balat'ta yaşayan yaşlı halkın portrelerini binaların duvarına resmetmişti. Dünya çapında yürüttüğü projenin amacı da zaten buydu. Yaşlanmanın şehrin kimliğini nasıl etkilediğini ortaya koymaktı… Nitekim bunu yaptı ve dünyanın her yerinde adından söz ettirdi. JR, dün Türkiye'nin de gündemindeydi. Ne var ki bu kez konuşulan sanatı değil, sanatına yapılan saldırıydı. JR'ın Balat'ta çizdiği portrelerden birinin, Fatih Belediyesi'ne bağlı zabıta ekipleri tarafından griye boyandığı iddia edildi. Twitter ve Instagram gibi sosyal paylaşım sitelerinden portrenin önceki ve sonraki halini paylaşan JR, bir nevi tepkisini ortaya koydu. Cem Yılmaz ve Cüneyt Özdemir gibi isimler de dün yaşananlara sessiz kalmayarak, tepkilerini gösterdi. Cem Yılmaz, Twitter hesabından “Junior, dünyayı boyadı, sağdaki badanacıyı daha çok beğenmiş belediye. Akıllı ol Junior. BadanArt by Belediye” ifadelerini kullandı. Cüneyt Özdemir ise “Türk vandallığına giriş! Yıkıntı halinde bir binaya yapılan bu şahane esere bile tahammül edememişler. Ulan yuh be!” şeklinde konuştu.


Fransız sanatçı JR, İstanbul'da Balat'ın yanı sıra Karaköy ve Tarlabaşı gibi eski semtlerde de sanatsal çalışmalar yaptı. Dünyanın birçok metropolünde benzer çalışmaları yapan sanatçı, ne yazık ki İstanbul'da yeterince özgür çalışamadı. Balat'ta yaptığı bir çalışma, kimliği belirsiz şahıslar tarafından ertesi gün karalanmıştı. Karaköy'de çektiği fotoğrafı ekip arkadaşlarıyla birlikte bina duvarına yapıştırırken motosikletli polis ekipleri tarafından alıkoyulmuştu. Valilikten izninin olmasına rağmen yasa dışı bir iş yapıyormuş gibi uzun süre sorgulanmıştı. Neyse ki vali yardımcısını telefonla arayarak yardım isteyen JR, polis ekiplerinin elinden kurtulmayı başarmıştı. Fatih Belediyesi ise Twitter hesabından yaptığı açıklamayla, olaya herhangi bir müdahalelerinin olmadığını ve üzüntülerini dile getirdi.

Oğuzhan Köse
(Zaman, Panorama)

Denizin üstünde saçma bir kutu


Tamam, eyvallah, genel olarak boktan bir hayatımız vardı. Bir sürü meselemiz vardı. Geldiniz, vapuru nasıl yapalım, diye bize sordunuz. Memnun olduk. Oy verdik, seçtik, vapurumuz çoğumuzun istediği gibi oldu. Ne mutlu! Şurada sağdan giren, işte o sizin bize sorup yaptığınız vapur. Soldan giren de eskisi. Elbette eskisi daha güzel. Ama yenisi de, feragat edilmiş inceliklere karşılık, daha ferah, pencereleri büyük. En azından, onun yerine başımıza ne korkunç şeylerin gelebileceğini bildiğimizden, razı olduk, bağrımıza bastık onu da.


Fakat kardeşim, siz çirkinlik yaratmadan duramıyorsunuz ki! Tepeden aşağı nobranlaşmanıza, buyurganlaşmanıza, küstahlaşmanıza paralel olarak, zevksizliğinizi, paçozluğunuzu dayatmadığınız hiçbir yer, hiçbir konu kalmadı. Şu İstanbul'u, ağzınıza sakız ettiğiniz Osmanlı'nın hiçbir inceliğini hak edemeyişinizin kompleksiyle, bir işgal ordusu gibi hoyratça çirkinleştiriyorsunuz her şeyi. Vapur adı altında karşımıza çıkardığınız bu ucube, kimbilir kimler ne paralar kazansın diye icat ve İstanbul'a musallat edildi.

Alın, Topkapı Sarayı önünde beş-on dakika arayla insanların gördüğü iki ayrı manzara. Birinde, Osmanlı'nın sarayı, İstanbul'un vapurları var. Üstelik biri, belediye başkanının partisi henüz demokrasi tramvayındayken halka sunulan seçenekler arasından İstanbullu'nun beğendiği. Ötekindeyse, daha fazla para, daha fazla tahakküm hırsıyla, zevkten, incelikten, ahenk kavramından nasibini almamış talancıların bize münasip gördüğü hayatın simgesi gibi bir saçmasapan kutu. Denizin üstünde saçma bir kutu. Topkapı Sarayı'nın önünde bakın nasıl duruyor. Bunu anlayabilirseniz, nasıl zelil hallere düşmekte olduğunuzu da anlayabilirsiniz belki.

Ümit Kıvanç
riyatabirleri.blogspot.com.tr

Şehr-i Ramazan'da Yanmak ve Islanmak


Yanmak” ve “kızgın yolda yalınayak yürümek” anlamına gelen zorlu Ramazan yolculuğumuz başladı başlayacak. Elmalılı Hamdi kelimeyi şöyle tanımladı: “Ramazan, ‘ramada’ mastarından ‘yanmak’ manasına gelir.

Ramazan, “sefer ehli”nin dünyevîliğe boyun eğdiği mutad zamanın ötesine geçmek eylemi. Fertlerin yeme-içme, cinsellik, fena amel, kem söz, kötü nazardan kendini çekip Allah’a huruç etmesine yönelmiş eylemin vakti girmek üzere.

Bu yolda yürüyenler için “yağmur” anlamına gelen bir başka “Ramazan” kavramı daha vardır. Elmalılı diyor ki, “Ramazan, yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına gelen ‘Ramda’ masdarından gelir."

İsmail Karagöz ve Halil Altuntaş’ın Oruç İlmihali’nden aldığım bu tanımlar Elmalılı Hamdi’den nakledilmiştir. Karagöz-Altıntaş bu iki anlama Elmalılı’da rastladıkları iki anlamı daha ekliyor. Böylece “Ramazan” hakkında dört anlamdan bahsediliyor (Karagöz-Altuntaş, 2010: 11-12).

Ramazan kelimesi, kılıcın namlusunu veya ok demirini inceltip keskinleştirmek için iki kaygan taş arasına koyup dövmek anlamındaki “ramada” kelimesinden türetilmiştir. Araplar silahlarını bu ayda bileyip hazırladıkları için bu isim verilmiştir. İnsan Rahman’ın bir silahıdır.

Ramazan kelimesi, Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Allah’ın rahmeti sayesinde adeta yanıp yok olması dikkate alınarak oruç tutulan aya bu isim verilmiştir. Bu anlamda “Şehr-i Ramazan”, “Allah’ın ayı” demektir. (Aktaran Karagöz-Altuntaş, Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Yayınları, c: I, 642–644, 1971).

Ramazan kelimesinde; temizlik, yanmak ve keskinlik anlamları vardır. Ramazan ayında oruç ve diğer ibadetlerle Allah’a yönelen müminler, günahlarından temizlenir, arınır, bilinçlenir, iman ve ahlak bakımından keskinleşir, kuvvetlenir (Karagöz-Altuntaş, 2010: 12).

Ramazan, Âdem’in cennette yaşadığı hale dönüş isteğidir. İnsan (kadın ve erkek orada feta idi). İnsan alem-i mevcud içinde yiğit kişi olup emaneti yüklenmişti.

Yiğitlik nedir?

Dünya servetine gark olmuşluk içindeki ihtiyaçtan münezzehlik, fazlalıklardan arınmışlık, mülke ve saltanata bilenmişlik. Çün Allah “Eğer yere düşersen acıkırsın, susarsın, ihtiyaçların olur” demişti. Âdem başlangıçta böyle bir zahit idi; zahitliği lüks tüketimle birlikte idi (Lüks: çalışma-emek-ihtiyaç gerektirmeyen). Bir tekebbür olarak değil bir nimete garkolmuş olarak tüketme insana Cennet’te verilmişti.

İnsan Cennet tabiatın içinde “bahçıvan” iken kendi tabiatının denetimine mecbur değildi. İhtiyacı olduğu için tüketmiyordu, hüsna için, nimetleri zikr için tüketiyordu. Bu tüketmesi günah da, israf da değildi. Âdem zahidliği mülke ve uzun emele-sonsuz ömüre çevirmek isteyince tabiat değişti. Yere düşünce kendi tabiatının ihtiyaçlarını karşılayan ırgat olması gerekti. Âdem için “dindarane aylaklık” dönemi böyle bitti. Tevbe edip Kâbe’yi inşa etti. Bu nedenle İbrahim (as) İsmail (as) ile birlikte dedesi Âdem’in inşa ettiği Kâbe’yi tamir ederken “Rabbenâ vec’alnâ muslimeyni leke ve min zurriyyetinâ ummeten muslimeten leke ve erinâ menâsikenâ / Ey Rabbimiz, bizi Müslümanlar olarak sabit kıl. Soyumuzdan bir topluluğu da, Sana boyun eğen bir ümmet yap; bize ibadet yollarımızı ve hac vazifelerimizi göster” (2 Bakara 128) dediler. Allah oruçla geleceği geçmişe bağlamıştır: “Yâ eyyuhâllezîne âmenû kutibe aleykumus sıyâmu kemâ kutibe alellezîne min kablikum leallekum tettekûn / Ey o bütün iman edenler! Üzerlerinize oruc yazıldı, nitekim sizden evvelkilere de yazılmıştı, umulur ki ittika eder-korunursunuz” (2 Bakara 183). Bu eylem bizi Âdem’in misak sonrası servet içindeki zahitliğine taşıyan açlık-susuzluk-bilenmişlik isteyen bir çöl yoludur.

Müfredat’a göre RMD (z) “Güneşin kızışması, onu yaktı, kızgın toprak, koyun sürüsü kızgın güneşin altında otladı, dolayısıyla ciğerleri susuzluktan kurudu; Falan kişi kızgın güneşin altında geyik avlamakta” anlamındadır (İsfahani, c: 1, 2006: 512).

Yine Müfredat’ta RM (rama) “ok ve taş gibi cisimler için kullanılır, hedefe atmaya çıktı” (İsfahani, c: 1, 2006: 512) anlamındadır.

İnsan saltanat-tükenmezlik duygusu ile “dünyada varlık” halini unuttu. Marazlandı. Böyle bir MRD (z) “hastalık” ancak oruçla tedavi edilebilir; o da RMD (z) eylemiyle fazlalığı atmaktır.

Yağmuru üstümüze dökülmüş milyonlarca damladan ibaret görmüyoruz. Zaten rızkımız semada değil midir? Yağmuru asıl derundaki haşyete dair görüyoruz. İçimizdeki taşlaşmış, çoraklaşmış kalbin zuhura ağlaması. Kızgın yolda yürüyenler için kaynayan yağmur (rahmet) ve azlığın bereketi hepimizi kuşatsın inşaallah.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

"Aman canım sen de, dolar bozdururuz işte..."


Mustafa Âşir Efendi'nin (1729-1804) kütüphanesi artık döviz bürosu.

Sinan odunla kovalardı


Mimar Sinan'ın 500 yıl önce taşla yaptığı binayı betonla yapıp bunu da "hizmet" diye yutturanları Sinan odunla kovalardı. Bu memlekette imzasını Mimar S. İnan diye atan yapsatçı tüccar müteahhitler var. Beton camiye Mimar Sinan ismi verilmesi "millet" olamayanları mutlu eder, tatmin eder. Merhum büyük musîkişinas Cinuçen Tanrıkorur ne güzel söylemiş: "Cehaletin hiçbir türlüsüyle övünülemez."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

16 Haziran 2015

Zengin çocuklarının hobisi oldu atlar


Atlar hastalık, doğum ve sırtlarını kaşıma dışında yatmayı hiç sevmezler. Yatarken kolay nefes alamazlar, kendilerini tedbirsiz hissederler. Atlar doğar doğmaz ayağa kalkarlar ve ölene kadar da ayakta kalırlar. Yaratılışlarında hareket ve bereket var. İnsan için de bol ibret var. Hayır atların alınlarına nakşedilmiştir, dünya saadeti atların sırtındadır” hadisinden vazgeçtik. Zengin çocuklarının hobisi oldu atlar. Asırlarca Allah'ın insanlara bir ikramı olan atların hakkını veren de hayrını gören de Türkler olmuştu. Türk süvarisi tek başına tehditti. "At dorudur diğerleri renktir / ok akkavaktır diğerleri çöptür / şehir rûmdur diğerleri köydür / binici Türk’tür diğerleri yüktür" denmiş. Önce veba bahanesiyle sonra da dört tekerlekli borçlandırma tenekeleri olan arabalarla asırların tarihi mirası atlarımız yok edildi. İsmet Özel'in Naat'ta dediği gibi çırpını çırpını giden atlardan indik ve patavatsız yurttaşlar sırasına girdik. Airbag'ler kurtarır bizi. Arabalar ve köprüler denmiyor: "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvetli ve besili atlar hazırlayın." [Enfâl, 60]

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

"Uyku gaflettendir ve bir noksandır."


Doğruyu bulma arzusu arttıkça gaflet azalır. Bunun içindir ki ibadetlerde uyku azalır. Meleklerde bundan dolayı uyku yoktur. Uyku gaflettendir ve bir noksandır. Hayır işler ayık ve uyanık olmadadır. Şer işler gafletde toplanmıştır. Zahiri uykudan kurtulmak için az yemeli, az içmeli, çok yeme içende de uyku çoktur. Çok yiyenler rahat ibadet yapamazlar. Oruca dayanamazlar. Bilhassa haram yiyenler tam gaflet içindedirler. Haramın azı da çok sayılır.

Belâ gelince sızlanmak, zarar görünce ağlamak hafif bir musibet karşısında kızmak, bunların içinde nefsin isteği gizlidir. Bunların hepsi insanı dünyaya bağlar. Bu bağlanış "ölmeyeceğim" der gibi haldir. Bu halin değeri bir nohut kadar bile olsa, dünya sevgisini gönülden sökmek lâzımdır. Asıl rahatlık bundan sonra başlar... Kalbinden sıkıntı kalkar.

Fena ve çirkin insan yoktur. Kendisindeki azizliği ortaya çıkaramamıştır da ondan fena ve çirkin isimlerini almıştır.

Dr. Münir Derman [k.s]

İstanbul’da ramazan topları nerelerden atılırdı?

Osmanlı arşivlerinden çıkan bir belge günümüzde sadece iftar vakitlerinde atılan Ramazan toplarının sahur vaktinde de atıldığını ortaya çıkardı. Belgede ayrıca İstanbul’da topların nerelerden atıldığı da yer alıyor.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi haziran sayısında yayınladığı bir belgeyle Osmanlı’da Ramazan-ı Şerif toplarının bilinenin aksine sadece iftar vaktinde değil sahur vaktinde de atıldığını yazdı. Tarihçi yazar Yasin Özkan tarafından kaleme alınan “İstanbul’da Ramazan Topları Nerelerden Atılırdı?” başlıklı yazıda Osmanlı Arşivleri’nden çıkan bir belgeyi yayınladı. Tophane-i Âmire Müşiri, Ali Saib tarafından ilan edilen Belgede Ramazan-ı Şerif ayının af ve mağfiret ayı olduğuna dikkat çekilerek imsak ve sahur vakitlerinin ilanı için her yıl olduğu gibi 1888 yılı için de nerelerden atılması gerektiğini bir bir anlatıyor.

Ramazan Topu İlk Defa 1821’de Atılmış

Yazıda dikkat çekici bilgilere yer veren Yasin Özcan “Ramazan-ı Şerif ayı eskiden kalma birçok âdeti günümüz kadar ulaştırmıştır. Zengin iftar ziyafetleri, Ramazan davulu, minarelere asılan mahyalar ile iftar ve imsak vakitlerinde atılan toplar bunların başında gelir. Ancak bilindiği üzere günümüzde imsak vaktinde top atılmamaktadır.” diyerek günümüzle Osmanlı devrinin farkını ortaya koyuyor.

Osmanlı Devleti’nde imsak ve iftar vaktinin habercisi top atılması uygulamasının ilk defa 1821 yılında Anadolu Hisarı’nda başlatıldığını yazan Özcan makalesinde Ramazan Topu geleneğinin nasıl yaygınlaştığı konusunda şunları yazmış:

“Daha sonra bu uygulama İstanbul’un çeşitli alanlarına dağılarak, Rumeli Hisarı ve Yedikule Surları’nda da başlamış, ardından da birçok noktaya dağılmıştı. Bu usulün Anadolu ve diğer eyaletlere yayılması ise pek uzun sürmeyip kısa süre sonra toplar Ankara, Maraş, İşkodra ve Akka gibi yerlerde de atılmaya başlamıştır.”

Toplar Tecrübeli Askerlere Attırılmış

Yazıda belgenin Sultan İkinci Abdülhamid Han devrine ait olduğu belirtilerek, "Bu işte, askeriyeye ait dayanaklı toplar kullanılarak ve tecrübeli askerler görevlendirilerek" muhtemel kazaların önüne geçilmeye çalışıldığı ortaya çıkıyor. Vesika, İstanbul’un hangi noktalarında top atılmasına izin verildiğini bizlere bildirmektedir.

Tophane-i Âmire Müşirliği tarafından 8 Mayıs 1888 tarihinde yayınlanan belgede af ve mağfiret ayı olan Ramazan-ı Şerif’in yaklaşması üzerine imsak ve iftar vakitlerinin ilanı için atılan toplar geçen senelerde olduğu gibi aynı yerlerde atılacağı belirtilerek yerler bir bir sayılıyor.

İşte Topların Atıldığı Yerler

Osmanlı arşiv belgesinde yer alan bilgilere göre İstanbul’un Avrupa yakasında Dolmabahçe Sarayı önü, Seraskerlik Dairesi, Tophane-i Âmire Talimhanesi, Beyoğlu, Humbarahane Kışlası meydanı, Rumeli Hisarı ile Nakkaş Tabyası’nda top atışları yaptırılmış.

Anadolu yakasında ise Macar, Poyraz, Riva ve Şile’de, Rumeli tarafında; Kilyos ve Papaz Burnu mevkilerinde hem iftar hem de sahur vakitlerinde top atışları yapılması kararlaştırılmış.

Yedikıta
(Haziran 2015, Sayı 82)

İnanan insan inandırıcı olur


Biz bu dünyaya birbirimize laf yetiştirmeye değil, dünyamızı ahirete raptedecek cümlemizi kurmaya geldik. Dolayısıyla kelime cambazı değil, cümle insanıyız. Kelime ses verir, bir şey söylemez. Cümle ses ile sözü birleştirerek mesajımızı bütün zamanlara ve de bütün mekânlara iletir. Şimdi herkes bir kelimenin nöbetini tutuyor, oluşturmak istediği cümlenin hayalini kurarak. Herkes kutsadığı kelimeyi kendine ad yapmış, onunla çağrılmayı arzuluyor. Kendi cümlemizi kurmaya niyetimiz ve de mecalimiz olmadığı için sağdan soldan cümle devşiriyoruz. Başkasına ait hayatların rolünü çalmakla geçiyor ömrümüz. Bu sebepten İsmet Özel’e bir kez daha hak veriyoruz; zira “kardeşlik duyguları gayetle tıkız”.

Cümle kursaydık kardeşliğimiz de sahici olur ve bir şeye benzerdi. Ele geçirdiğimiz kelimeleri birbirimizin suratına fırlatıp atmazdık. İşte bu durum arızanın ikincisidir. “Mış gibi yapma”yı samimiyet ve samimi niyetin önüne yerleştirmeyi başardık. Sevmediğimiz halde seviyormuş gibi, üzülmediğimiz halde üzülüyormuş gibi davranmak profesyonellere has bir tutum şimdilerde. Kıyamet aşısı olduğunu iddia eden insanların son zamanlardaki birbirlerine karşı davranışları, aslında birbirlerini hiç sevmedikleri, seviyormuş gibi yaptıklarını gösteriyor. “Biz nerede hata yaptık?” sorusu üzerinde cevaplar ararken bile asıl sebebe gelmek istemiyoruz. Ne de olsa asıl sebep biraz hepimizi işaret eden sebeptir. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak” gibi bir teminata sahip olan Müslümanların bunu unutup birbirlerine karşı insaf ve izanla bağdaşmayacak üslup sergilemelerinden daha geçerli bir yıkım sebebi olabilir mi? Herkes bir kelimenin peşine takıldı, o kelimeye trollük yaptı. Oltasına yem yaptı takdis ettiği sözcüğü. Şimdi gerçek sebebi göz ardı etmek için karartma uygulayanlar “ey sebep!” yerine “sebep ey” diye haykırıyorlar.

Hüseyin Akın
(Millî Gazete, 16.06.2015)

"Bir Allah var bir de Türkiye."


Suriye'deki savaştan kaçarak Türkiye'ye sığınan Halaf Derviş, cici çocukların hiçbir zaman anlayamayacağı bir şey söylemiş: "Bir Allah var bir de Türkiye."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

15 Haziran 2015

"AKP 3 dönem sonra kendi kendini feshedecek bir bilgisayar programıdır."


Bu hükumet bir şeyler yapmak için iktidara getirildi. Bunu nereden anlıyoruz? Üç dönem şartından anlıyoruz. Kurulurken tüzüklerine üç dönem şartı kondu ve kimse buna itiraz etmiyor hâlen. Bakanlar belediye başkanı adayı oluyor, kimisi ben siyaseti bırakıyorum diyor. Burada açıkça şunu görebiliriz ki; kanun çıkartabiliyorsun yönetmelik çıkartabiliyorsun ama tüzüğündeki üç dönem şartını değiştiremiyorsun. Bu alenen, açıkça gösteriyor ki bu hükümet son Lozanasa'yı hazırlamak için, bunun kanunî altyapısını hazırlamak için işbaşına getirildi ve bunu beceremedikleri için yeni bir anayasa yapılamadığı için ipi çekildi.

Yeni anayasa niçin yapılamadı? Çünkü İstiklâl Marşı Derneği, "Anayasadan İstiklâl Marşı çıkmaz, İstiklâl Marşı'ndan anayasa çıkar" dedi. Bu sadece bir tez değil aynı zamanda bir tehditti. Yine birilerinin gözüne sokuldu bu tehdit. Kim tarafından sokuldu? Allah'ın görünmez orduları tarafından sokuldu.

Bu üç dönem şartı gerçekten çok komik ve herkes bunu ciddi bir şeymiş gibi, "Ne kadar demokratik bir şey, gençlere yer açılacak" falan filan gibi hikâyelerle herkes bunu dinliyor. Üç dönem 12 yıl. 12 yıl sonunda kendi kendini feshedecek bir partidir AKP. Böyle programlanmıştır, bir bilgisayar programıdır, bir simülasyondur. Parti denemez onun için bir platformdur. Şimdi bunlar altyapıyı hazırladılar, kanalizasyonları döşediler çünkü çok pislik akacak. Altyapıyı, yolları yaptılar falan filan. Sadece fizikî olarak demiyorum hukukî olarak da bunları hazırladılar. Bundan sonra gâvurluğun hası yapılacak. Gâvurluğun hası, bu devreye giriyoruz artık. Artık yeni CHP zamanı açılıyor. Her Lozanasa ile Türkiye'nin geleceği çalındı. Geleceği en parlak olan Türk milletinin geleceğinin çalınması bir programa bağlandı. 

Şimdi Türkiye'de bir şeyler oluyor ve olup biten hadiselerden bir şeyi anlayamıyoruz. Bunun en başta yatan sebebi Türkiye'nin %99 Müslüman olduğuna dair bize yutturulan yalandır. Kültürel olarak böyle bir şey vardır evet ama bu ne zaman oldu, niçin oldu? Bunu hesaba katmamız lâzım. 16. yüzyıldan Tanzimat'a kadar bu topraklarda yaşayan insanların %55-60'ı Müslüman. %40-45'i gayrimüslim. Tanzimat'ın ilanıyla yani "Gâvura gâvur denmeyecek" şeyi yerleştikten sonra bu oran tersine dönüyor. Bunu Meclis-i Mebusan'daki vekil sayısına bakarak görürsünüz. İkinci Meclis-i Mebusan'ın yarıya yakını gayrimüslim, mebuslarımızın. Son Meclis-i Mebusan'da bir tane bile gayrimüslim yok.

İstiklâl Harbi verildi. "Burası Türkiye'dir, burada yaşayan Müslüman unsura Türk milleti denir ve bunlar birinci sınıf insandır" anlayışı yerleştiği anda biz üç yıl içinde %99 Müslüman oluverdik. Herkes o %50-55 gayrimüslim nüfus bir şekilde araziye uydu. Nüfus kayıtlarıyla oynandı. Zaten soyadı kanunu da bunun için çıkarılmıştı. Soyadı kanunu soysuzların kendilerine bir soy bulmaları için çıkarılmıştı değilse herkes kimin ne olduğunu soyadı kanunundan önce gayet iyi biliyordu. Soyadı kanunu herkesi tasfiye etti ve çok iyi bir arazi tesviyesi yaptı. Gayrimüslimler bu şeylerin arkasına sığınarak arazi oldular. Müslümanmış numarasını çok iyi yaptılar. Zaten bu Osmanlı'dan devralınan bir kültürdü. Yani Müslümanmış numarası yapmak bu topraklarda bilinen bir kültürdü.

Bu topraklarda iki tip insan yaşıyor. Birincisi İstiklâl Marşı'nda geçtiği şekilde "Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı", bir şehit oğulları yaşıyor. Bir de onun bunun çocukları yaşıyor. Bu iki şeyi fark etmediğimiz sürece kazık yemeye devam edeceğiz. Münafıklık öğrenilen bir şeydir. Bir çocuk anne babasından, ebeveyninden münafıklık öğrenir. Yani bu miras kalan bir şeydir.

Durmuş Küçükşakalak
İstiklâl Marşı Derneği İkinci Başkanı
(LOZANASA Paneli, 21 Aralık 2013, Konya)

"AKP, CIA tarafından işe alındı. FBI tarafından işten kovuldu."



Türkiye'de neler oluyor sorusu dünyada neler oluyor sorusundan kopartılabilir mi? Türkiye'de dünyada olanın dışında bir şey mi oluyor? Türkiye'de bütün hadiseleri yorumlayan onlara bir mana atfeden insanların Türkiye'ye mahsus bir bakış açısı var. Ama bunların hepsi dünyada olan bitenin bir uzantısıyla ona dikkat kesilmek gerekiyor. Yol sorduğunuz adamın yalancı olup olmadığını bilmeden yaşarsınız.

İşin aslını bilenlerle işin aslını bilmeyenlerin hikâyesi birbirine hiç uymayabilir. Türkiye'de dinlemeler olduğunu söylüyorlar. Angela Merkel'i kim dinliyor meselesi çok daha önemli değil mi? Türkiye'de dinlenen niçin dinlenir, Angela Merkel niçin dinlenir? "Alman bu dur bakalım ne yapacak" diye bakıyorlar.

Türkiye'de ne oluyor meselesi ile Dünyada ne oluyor meselesini birbiriyle koparmak mümkün değildir. ABD bir milli devlet olarak dünya hâkimiyetinde bir şeyleri elinde tutuyor gibi mi görünüyor. Başka şeyler mi görünüyor bir belirsizlik var. Bunu muayyen hale getirmek için ekstra şeyler yapmak zorunda. Bu ekstra şeylerden biri de Suriye de rejimi devirmekti. Ve bunu yapamadı. Suriye ikinci Vietnam'ı oldu. Bunun böyle olmasında başrol Putin Rusyası'ydı. "Biz Beşar Esad'ı savunmuyoruz, kendimizi savunuyoruz" demişti ve bugün çıktı. Putin Rusya'sı ABD'nin ikinci Vietnam'ını idrak etmesine sebep olduğu için şu anda sıkıya alınmış durumda. Sonuç ne olur...

"Türkiye'de ne oluyor?" meselesi "Dünya'da ne oluyor"un bir parçasıdır. AKP, CIA tarafından işe alındı. FBI tarafından işten kovuldu. Türkiye'de göbeğiyle zihniyle herhangi bir organıyla ABD'ye bağlı olan insanlar bütün cepheleri işgal etmiş durumda. Türkiye'de eğer bir siyasi anlaşmazlık varsa-hiç sanmıyorum, böyle bir şey yok Türkiye'de- sadece Amerika'da olan güç mihraklarının farklı farklı yansımaları var. Farklı farklı insanlara bir şeyler söyleniyor. Eğer biz Türk ve Müslüman isek bizi birinci dereceden ilgilendiren hiçbir şey olmuyor. Veyahut bizim aleyhimize olmayan hiçbir şey olmuyor. Bunu da bütün oyuna katılanlar yapıyor. Bir kısmı bizim tarafımızda bir kısmı onların tarafında diye bir şey yok. Eğer biz Türk isek ve Müslüman isek hepsi bizim aleyhimize bir şeyler yapıyorlar.

İsmet Özel, 8 Mart 2014
Programın tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Hırsızın hiç mi suçu yok?


Hocanın meşhur fıkrasını bilmeyen yoktur. Evine hırsız girmiş, ne var ne yok almış, götürmüş. Geçmiş olsuna gelenler, teselli vereceğine akıl vermeye başlamışlar hocaya; şöyle yapsaydın, böyle yapsaydın diye... Dayanamayan hoca meşhur sözünü patlatmış: “Be hey gafiller! Hırsızın hiç mi suçu yok.Seçimlerden sonra ‘İslami’ basına baktıkça, hayretler içinde bu fıkra geliyor aklıma. Ne de çok AKP’nin yanlışlarını gören varmış da haberimiz yokmuş, eleştiren eleştirene.

Biz bugün belki de AKP’nin niçin bu duruma düştüğünü tartışmaktan daha ziyade aydınlarımızın, dini kanaat önderlerimizin durumunu tartışmalıyız. Çünkü aydın, siyasetçinin yanında değil; siyasetin her yere sarkan, ezen, yozlaştıran, buyuran tavırlarına karşı halkın yanında yer almalı ve siyaseti ve siyasetçiyi uyarmalıydı. Siyasetin içine bu kadar giren aydın ve dini liderler , “emri bil maruf” bir tarafa, “nehyi anil münker” görevini bile yerine getirememiş, hatta görememiştir. Çünkü bir şeyin içine bu kadar girmek, kendini onun sarmalına teslim etmek, olayı görebilmeyi imkânsızlaştıracaktır. Kendisine başkadılık teklifi yapılan İmam-ı Azam’ın, hayatı pahasına bunu reddetmesi, kendini siyasetin sarmalına bırakmama basiretiydi.

Bugün AKP’nin hatalarını bir bir sayan ‘İslamcı’ aydınlar, dün niye söylemiyorlardı bugünkü söylediklerini. Damdan düştükten sonra söylemenin ne anlamı var. Bu durumda akla gelen ya iktidarın nimetlerinden faydalanıyor olmaları ya da korku ve baskı endişesi. Ama Hak adına yapılacak uyarılar, hem kendisine onurlu bir duruş kazandıracak, hem de belki bugünkü AKP’nin yaşadıklarını önleyecekti. Zor zamanda konuşma dürüstlüğü gösteremeyenler ise, her zaman ağıt yakmaya mahkûm olacak ve artık bu anlamda kendinin güvenirliliği de kalmayacaktı.

Küresel sermeyenin ve kapitalizmin bütün dünyayı bir köye dönüştürmesi karşısında siyasi iktidarın tek başına yapabileceği bir şey yoktu belki; ama aydınlarımızın, cemaatlerimizin ve stk’larımızın düşünce üreterek, toplumda direnç noktaları oluşturarak çözümler üretme yerine, pastadan pay kapma ve büyüme derdine düşmeleri bir savrulma değil miydi? İslamcı’ denilen tv’lerle diğerleri arasındaki ‘7 farkı’ kim gösterebilirdi. Başörtüsü problemi, siyasi iktidar çözmeden çözülmüştü bu yüzden. Artık başörtüsü kişiliğin değil, dişiliğin alamet-i farikasıydı ve kapitalizm için tesettür yeni ve büyük bir pazardı. Ama İslamcı aydınlarımız sadece ”Erdoğan sen çok yaşa” kolaycılığına kaçtı.

Aynı filmi paralelcilerle yapılan mücadelede de seyrettik. Daha dün gibi hatırlıyorum. Cemaatin AKP ile ilişkisinin arka planında bunların olacağının gün gibi aşikâr olduğunu göstermek için, Ergenekoncular temizleniyor ama ‘nurgenekoncular’ gelecek” dediğimde dostlar, çok komplocusun diyordu. Cemaatin istekleri artık altından kalkılamaz noktaya gelmeseydi bugün herkes paralelci olacaktı belki de. Ve işin ilginç tarafı bu işi göremeyen/görmek istemeyenler, Erdoğan “Bunlar ihanet şebekesi” dediğinde hep birlikte atışa geçti. Oysa daha bir yıl önce yüz binler, başbakanla birlikte (peygamberi de unutmamak lazım!) statlar da hayranlık ve coşkuluyla seyrediyorlardı Türkçe olimpiyatlarını. Sonra “Afrikalıya Türkçe öğretmekte ne demek” demeye başladı aydınlarımız. Mavi Marmara olayında “otoriteden izin alınmalı” denildiğinde bile, süklüm büklümdü aydınlarımız. Çünkü siyaset ses çıkarmamıştı. Olaylar bu hale gelmeden uyarılar yapılsaydı; belki de bugün, bu da, şu da paralelci diye cadı avına çıkılmayacak, vicdanlar da zedelenmemiş olacaktı.

Ortadoğu’da Osmanlı rüyası görürken siyasi iktidar, bugün söylendiği gibi ”O bölgede dengeleri bozmak, mezhepçiliği, ırkçılığı körükler; ABD ve İsrail’in ekmeğine yağ sürer” uyarısında bulunsaydılar, belki de iktidar erken uyanacaktı gördüğü rüyadan.

Bu görevi yerine getirenlerin nasıl bir eleştiri ve çizilme kampanyalarına maruz kaldığını da gördük tabi ki. Tarih, siyasetçileri unutacak ama bu insanları her zaman saygıyla anacaktır. Fakat kendinin ve cemaatinin bir takım siyasi rant ve maslahatları için bunca yanlışlıklara göz yuman, kulak tıkayan insanlar hiç de hayırla anılmayacaktır. (‘Paralel’ örneğinde olduğu gibi)

Kısacası bugün köşelerinde ya da tv ekranlarında akıl veren, şunlar yanlıştı, bunlar yanlıştı diyenlere “geçmiş olsun” demek lazım. Ve bugünkü durumdan AKP’den daha ziyade şakşakçı aydınlar, yandaş kalemşörler sorumlu tutulmalı. Her ne kadar toplum olarak “Ya benimsin ya kara toprağın” duygusallığı ile eleştiriye kapalı olsak da, aydın olma şerefi, “Kara toprakta olsa da kaderim, doğruyu söyleme görevimi yerine getiririm” yürekliliğini gösterebilmelidir. Siyaset de, bundan hiç gocunmamalı ve aydınına güvenmelidir.

Veli Kurt
(İslami Analiz, 11.06.2015)

13 Haziran 2015

Sultânî-Yegâh Peşrevi



Beste: Tanburî Refik Fersan
Tanbur: Murat Aydemir
Kemençe: Derya Turkan

Refik Fersan


Evini ısıtmak için bir çuval odun almaya parası yoktu Refik Fersan'ın. Öyle öldü. 50 yıl evvel bugün. Rahmet olsun.

Osmanlı - Alman Dostluğunun perde arkası


Almanya Osmanlı Devleti’yle niçin ve nasıl dost oldu?

Yedikıta, Osmanlı Devleti ile Almanya arasında İmparator II. Wilhelm’in gerçekleştirdiği üç ayrı ziyaretle başlayan ve günümüzde de sürdürülen dostluğun perde arkasını yayınladı.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi haziran sayısında Türk-Alman dostluğunun temelini oluşturan Alman İmparatoru II. Wilhelm’in 1889, 1898 ve 1917 yılında Osmanlı ülkesine yaptığı seyahatlere yer verdi. Tarihçi Yazar Selman Soydemir’in kaleme aldığı “Alman İmparatoru II. Wilhelm’in Osmanlı Ülkesine Seyahatleri Hesaplı Misafir” başlığıyla verilen dosyada dikkat çekici bilgilere yer veriliyor.


Ziyaret İkinci Abdülhamid Han’ı Memnun Etmiş

Makaleye göre, II. Wilhelm’in Osmanlı ülkesine bir seyahat düzenlemek istediği haberi Sultan İkinci Abdülhamid’i memnun etmişti. Zira bu tarihlerde Avrupa’nın büyük devletlerinden her biri Osmanlı ülkesinden birer toprak parçasını ele geçirirken Almanya’nın bu yönde bir teşebbüsü olmadığı gibi Müslüman ülkelerde kolonisi de bulunmuyordu. Padişahın memnun olmasında Müslümanlara dost görünen bir Almanya’nın varlığı rol oynuyordu. İki devlet arasında geçmişten gelen sıcak ilişkiler mevcuttu. Üstelik Almanlar, bu yıllarda gönderdikleri subaylarla Osmanlı ordusunu eğitmek için gayret ediyorlardı. Ayrıca Sultan İkinci Abdülhamid, Avrupalı devletlere karşı izlediği denge ve çıkar ilişkilerini kullanma politikasını Almanya’ya dayandırabilecekti.


İlk Ziyaret İstanbul’la Sınırlandırılmış

İmparatorun İstanbul’a 1889 yılında yaptığı ilk seyahatine hanımı İmparatoriçe Viktoria ile kendisinden üç yaş küçük kardeşi Prens Heinrich de eşlik etmiş. Deniz yoluyla gelen İmparator Çanakkale önlerinde 3 askeri gemiyle karşılanırken, Sultan İkinci Abdülhamid Han, Dolmabahçe’den Yıldız’a kadar muhteşem bir istikbal merasimi düzenlettirmiş.

Alman İmparatoru İstanbul’da geçirdiği beş gün boyunca Sultanahmet, Ayasofya, Süleymaniye, Fatih, Kariye ve Eyüpsultan camilerinde incelemelerde bulunmuş. Topkapı Sarayı ve Hazine Dairesini, Kapalı Çarşı, Harbiye Mektebi ile Alman Büyükelçiliği, Alman Hastanesi, Beyoğlu Protestan Kilisesi’ni gezmiş, boğazda ise Sultaniye vapuruyla gezinti yapmış. Haliç’de de yedi çifte saltanat kayığıyla dolaşmış.


İkinci Ziyaret Filistin’e Kadar Uzanmış

Alman İmparatoru II. Wilhelm’in ikinci seyahati sadece İstanbul’la sınırlı kalmamış, Filistin ve Suriye’ye kadar uzanmış. 18 Ekim 1898’de Dolmabahçe’de merasimle karşılanan İmparator İstanbul’da bulunduğu 3 gün zarfında Edirnekapı’da tarihî surları gezmiş, Beylerbeyi Sarayı’na ve Çamlıca’ya gitmiş, Üsküdar’ı ve Boğaz’ın Anadolu kıyılarını dolaşmış. Ünü ülke dışına taşan Hereke Halı Fabrikası’nda incelemelerde bulunmuş.

Filistin ve Suriye gezisi için 25 Ekim 1898’de Hayfa Limanı’na çıkan İmparator, burada Hassa Ertuğrul Alayı tarafından karşılanmış. Üç günde Kudüs’e ulaşan II. Wilhelm ve beraberindekiler, Kamame Kilisesi’ni ziyaret ettikten sonra Beytüllahim’de Alman Kilisesi’nin açılış merasimine katılmış. Ardından da Hz. Davud Peygamber’in türbe ve camiini, Zeytindağı, Suriye Yetimhanesi gibi yerleri gezmişler. Kudüs’ün Müslümanlarca mukaddes olan Harem-i Şerif bölgesine giderek Kudüs müftüsü ve Suriye valisinin eşliğinde Kubbetü’s-Sahre ve Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmişler.


Kudüs’teki Muhtemel Krizi Sultan Önlemiş

Alman İmparatoru II. Wilhelm’in Kudüs’e girişi sırasında kısa süreli bir kriz yaşanmış. Eski bir İslam geleneğine göre Kudüs’ün ana kapısı olan Yafa Kapısı’ndan (Babü’l-Halil) ancak şehri fetheden hükümdar girebiliyordu. İmparator ise Kudüs fatihleri olan Hazret-i Ömer Efendimiz (r.a.), Selahaddin Eyyubî ve Yavuz Sultan Selim gibi ana kapıdan girmekte ısrar etmiş. Kayzer’in böyle bir şey yapması “şehrin fatihi” olmak manasına geleceğinden, diplomatik bir krizi tetikleyecekken, Sultan Abdülhamid Han’ın dâhiyane teklifiyle bu iş çözülmüş. Yafa Kapısı’nın yakınında surda bir gedik açılarak yeni bir giriş vücuda getirilmiş. II. Wilhelm’e de buranın kendi şerefine, konvoyunun rahat geçmesi için açıldığı bildirilmiş. Dolayısıyla hem Alman Kayzeri II. Wilhelm kendi şerefine açıldığını zannettiği bu girişle taltif edilmiş, hem de muhtemel bir diplomatik kriz önlenmiş.


“Hıristiyan Olmaktan Utandım”

Kudüs’te Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen Kamame (Kıyamet) Kilisesi’nin hali Wilhelm’i hayal kırıklığına uğratmış. Baden Grandükü’ne çektiği telgrafta duygularını “Daha önce çok pislik gördüm, ama bu kadar büyük bir yığını hiç görmemiştim.” diyerek ifade etmiş. Ayrıca kilise yüzünden Hıristiyan gruplar arasında sürüp giden çatışma ve anlaşmazlıklar da onu rahatsız etmiş. Şam’dan kuzeni Rus Çarı II. Nikolay’a yazdığı mektupta şunları ifade etmiş:

Kutsal şehirden (Kudüs) ayrılırken şahsi olarak Müslümanlara karşı derin bir utanç duyuyordum. Eğer buraya inançsız biri olarak gelseydim muhakkak ki Müslüman olurdum. Korkarım ki Kudüs’te Hıristiyanlık, ruhbanlar tarafından politikanın bir aracı olarak kullanılmakta. Bu çok yanlıştır ve Hıristiyanlığa büyük zarar vermektedir.

“300 Milyon Müslüman’ın Dostuyum”

Alman Kayzer’i ve imparatoriçe Kudüs ziyaretinin ardından Yafa’ya buradan da deniz yoluyla Beyrut’a ulaşmışlar. Beyrut’ta iki gün geçiren II. Wilhelm, trenle Şam’a hareket etmiş. İmparatorun Şam’daki karşılanışı Kudüs’dekinden daha parlak olmuş. Öyle ki, halkın tezahüratlarından etkilenen Kayzer, yanındaki Şakir Paşa’ya, halkın buradaki coşkusunu Berlin halkına öğretmek gerektiğini söylemiş. Şam’da Emeviye Camii’ni ve Selahaddin Eyyubî’nin türbesini ziyaret eden imparator, dünyanın farklı yerlerindeki 300 milyon Müslüman’ın dostu olduğuna dair konuşmasını da Şam’da yapmış.

Son Seyahatini Filme Aldırmış

Alman Kayzer’in son ziyareti ise 1917’de oldu. Bu son gelişinde ikinci seyahatinin anısına Sultanahmet Meydanı’na yaptırılan Alman Çeşmesi başta olmak üzere birçok tarihi yerleri gezmiş. Daha da önemlisi Osmanlı Ordusu’nun dünya devletlerine karşı Almanya desteğinde büyük zafer kazandığı Çanakkale’ye gitmiş. Burada savaşın geçtiği sahalarda incelemelerde bulunmuş ve kendisine verilen brifingi dinlemiş.

II. Wilhelm’in son seyahatinin öne çıkan bir özelliği de o günün yeni teknolojisi kamera vasıtasıyla bu seyahatin bazı bölümlerini filme aldırması olmuş. İmparatorun Çanakkale’den İstanbul’a dönüşünde Haydarpaşa rıhtımından karaya çıktığı an filme alınmış. Ayrıca devlet ricaline Şale Köşkü’nde verilen ziyafet sırasında mehter gösterisini çok beğenen imparator, bunu hususiyle filme aldırmış.


II. Wilhelm’den Abdülhamid Han’a Vefa

Sultan Abdülhamid Han, 1909 yılında, 31 Mart Vakası adıyla tarihlere geçen düzmece bir isyan bahanesiyle tahttan indirildiğinde, II. Wilhelm’in, Sadrazam Tevfik Paşa’nın Berlin’de askerî eğitimde bulunan oğullarına üzüntü ve kızgınlık arası bir şekilde sitem ettiği çeşitli hatıratlarda nakledilmektedir.

Osmanlı ülkesine düzenlediği 1917’deki son seyahatte II. Wilhelm, dostu olarak gördüğü Abdülhamid Han’ı da unutmamış, Beylerbeyi Sarayı’nda ikamet eden hünkâra adamlarından birini göndererek muhabbetlerini bildirmiş.

Dünya Ülkeleri Yakından takip Etmiş

Alman İmparatoru II. Wilhelm’in seyahatleri, devrin Osmanlı ve dünya basınında büyük yankılar uyandırmış, Osmanlı ihtişamının ve misafirperverliğinin bütün dünyaca tanınmasında tesirli olmuş. Makalede ayrıca, Sultan Abdülhamid Han, II. Wilhelm’in Türk-Alman yakınlaşmasını sağlayan seyahatlerini, Osmanlı Devleti’ni parçalamak isteyen İngiltere ve Rusya gibi devletlere karşı ustaca kullandığını ancak aynı basireti gösteremeyen İttihatçıların ise devleti savaşa sokarak ülkenin parçalanmasına yol açtığına dikkat çekiliyor.

Almanya’nın Asıl Hedefi

Alman İmparatoru II. Wilhelm Osmanlı ülkesine gerçekleştirdiği seyahatlerin sadece bir merak ve dostluk ziyaretinden ibaret olmadığının belirtildiği makalede, “Asıl hedef Osmanlı coğrafyasındaki Alman nüfuzunun artırılması ve Alman mallarına pazar arayışıdır. İmparator Wilhelm, ilk gelişinde, Alman üretimi mavzer tüfeklerinin Osmanlı ordusunda kullanılmak üzere büyük çapta satışını sağlamış, ikinci gelişinde ise Bağdat Demiryolu’nun yapımının Alman şirketlerine verilmesini temin etmişti.” deniliyor.

Yedikıta Dergisi
(Haziran 2015)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.