5 Haziran 2015 Cuma

Cephelere Selçuklu motifi, şehir meydanlarına saat koyarak betonlaşmayı nasıl önleyebiliriz?


Serkan Ayazoğlu, mimar-yazar Cihan Aktaş ile yeni kitabı Şehir Tutulması'nı ve çok daha fazlasını konuşmuş. Tamamı şuradan okunabilir.

"Mahalleyi koruma özelliği sol kesime geçti" demişsiniz. Bu cümle biraz haksız değil mi? Eskiden solcular mahalleyi yok etmeye mi çalışıyordu?
Öyle blok bir çaba değil sözünü ettiğim, kaldı ki blok bir "sol"la da ilgisi yok doğrudan. Hem ayrıca mahallenin de tek boyutu yok. Olguları bugünkü kabullerimizle geriye doğru okurken şaşırmalar yaşıyoruz sıklıkla. Misal, "muhafazakâr" bilinen Tanpınar sahiden muhafazakâr mı? İşte, Demokrat Parti kentsel dönüşümü sırasında az mı tarihi eser tahrip edildi? Sultanbeyli'nin şehir içinde otuz yıl namevcut bir semt olarak kalmasına kimler itiraz etmekteydi aynı yıllarda? Türkiye'deki önemli sermaye gruplarından birinin ormanlık alandaki özel üniversitesine ses çıkarıldı mı? Gökkafes için yapılanları hatırlıyor muyuz? Bu arada şehirlerin tarihi birikimlerini koruma endişesiyle fakat en az bunun kadar mevcut hükümeti eleştiri noktasında solun eleştirilerinin öne çıktığı bir gerçek. Onların da eleştiride kendi öncelikleri var... Cumhuriyet'ten sonra hedeflenen şehircilik ve mimari bilinçli bir stratejiyle ortaya konulduğu üzere modernist bir anlayışı sergiliyordu zaten. Ha, bu stratejinin bir öncesi yok mu? Elbette var, II. Meşrutiyet'in ilânıyla geliştirilmeye çalışılan Birinci Mimari Üslup da geçmişi "Türk değerleri" adına ayıklamaya tabi tutmaya başlamıştı. Kemalizm'in Osmanlı mirasından radikal bir kopuş adına başlattığı yeniden yapım adına yıkım, modernist mimarinin evrenselliğe ve sekülerliğe yaptığı vurguda bir meşruiyet aradı. Osmanlı zihniyet evreninin yerini almak üzere oluşturulan Türk milliyetçiliğine dayalı siyasal, sosyal ve kültürel politikalar bilinçli hafıza kaybı, hatırlama ihtiyacını unutma gibi amaçlara dönüktü. Mekânların sağladığı hatırlamadan uzaklaşmak zihinsel dönüşümün etkili bir şekilde gerçekleşmesinin en önemli yardımcısı sayılıyordu.

Alberto Manguel günümüzdeki mimarların çoğunlukla bankerler gibi hareket ettiklerini ve inşa ettikleri binalarda insanların yaşayacağını, kitap okuyacağını düşünmediklerini söyledi. Katılıyor musunuz?
Elbette katılıyorum, bu o kadar belirgin ki... Düşünmeye, dinlenmeye izin vermeyen odalarda eşyalara boğularak yaşamamız gerekiyor sanki... Mimarlık fakültesinde eğitim görürken ilk derslerimizden itibaren bizlere temel tasarımın insanın fonksiyonlarıyla nasıl ilişkili olduğu öğretildi. Piyasa standartlarına bağımlılığın kolaycılığı bizleri konut makinelerinde yaşamayı dayatıyor. İç mimari alanındaki cazip ürünler de işimizi kolaylaştırıyor değil. Çünkü temelde nasıl yapılacağı konusunda fikrimizin alınmadığı evlere ve eşyalara uyum sağlama, onlarla uzlaşma çabasıyla geçiyor hayatımız. İnsanın kendisiyle iletişiminin bile sınırlandığı evlerde yapıcı, barışçıl toplumsal iletişim nasıl mümkün olur? O zaman da mesela Baumann'ın dediği şey yaşanıyor ve mahremiyet kamusal alanı fethetmeye, sömürmeye, işgal etmeye başlıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.