07 Haziran 2015

İsveç'te minarenin Türkiye'de çan kulesinin işi yok


Hicretten sonra bir Darül İslâm'a kavuştuk. Ezana, Cumaya, orduya da Medine’mizde kavuştuk. Dar'ül İslâm; yani Müslümanların hâkimiyetinde olan ülke. Darül İslâm'da bütün unsurların üzerinde Müslüman bulunur. Tayin edici son söz Müslüman’dan sadır oluyorsa orası Darül İslâm/İslâm Vatanı/Müslüman Memleketi'dir. Müslümanlara hicret -Darül İslâma dahil olmak- emredilmiştir. Müslüman Dar'ül İslâmda yaşamakla mükelleftir. Gâvur memleketinde ömür tüketmek ve İslâm'ın emrettiği tamamlanmış ahlak. Bunlar birbirine uzak.

Civarında, muhitinde cereyan eden rezalete sessiz kalmak, ahlâken düşük bir mevkide bulunmaktır. Muhitindeki pislikten rahatsız olmamak bir müddet sonra evine ve şahsına da nüfuz edeceğini görmezden gelmek demektir. Müslümanlar emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münkerle (marufu/iyiliği emretmek, münkeri/kötülüğü yasaklamak) emrolunmuştur. "Kötülük yapmıyorum, ailemi de uzak tutmaya çalışıyorum. Var mı benden âlası?" dediğiniz zaman bu ahlakî anlayışla gayri İslâmî bir telakkiye mensup olduğunuzu beyan etmiş olursunuz. Bu durumda ise ahlak anlayışınızın Hristiyanî bir tutuma yakın olduğu söylenebilir. Müslüman bulunduğu her yerde icbar, tehdit, emr, teklif edici bir mevkie talip olmakla mükelleftir. Niçin? Çünkü Rasulullah bu hususta “Sizden biri bir kötülük gördüğünde gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin, yetmezse diliyle düzeltsin, onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir” buyurmuştu. Demek ki adamın kaviliğini buna göre tayin edeceğiz. En üstün mertebedeki mü'min civarındaki kötülüğü eliyle düzeltecek/emredecek bir mevkii işgal edebilendir. "Emr-i bilma'ruf" deniyor. Mar'ufun (iyiliğin) emredilmesi. İyiliğin tavsiye edilmesi değil. Demek ki öyle bir muhit/saha/dâr inşa etmelidir ki, işler salih olanın müdahalesiyle düzenlenmeye yatkın olsun. Mü'minin kötülük karşısındaki durumu tavsiye edici, ricada bulunucu, iknaya çalışıcı değildir. Rica edici makamı onun için arızi bir durumdur. Esas olan "bundan sonra bu böyle olacak!" diyebilecek bir sahayı ele geçirmek ve elde tutabilmektir. Bunun temini için de verilen emre itaatsizlik karşısında bir müeyyideyi tatbik edebilecek kuvvet ve imkânda olunması gerektiği bellidir. Yani gavî mü'min bir 'İslâm Vatanı'nda, mü'minlerden müteşekkil bir siyasi organizasyonunun icbar edici kuvvetle mücehhez olduğu bir düzende yaşamakla, böyle bir düzenin inşası için çalışmakla mükelleftir.

Bugün Müslüman’ım diyen insanlar, gayrimüslimlerin tanzim ettiği ortamda ibadetlerini yerine getirebilmeyi ulaşılabilecek en yüksek hayat standardı olarak kabule yatkınlar. Böyle bir itikadın "şirk" denen mefhumdan uzaklaşmış kalabalıklar için rahatsızlık vermeyen bir durum olduğu görülüyor. Kâfirin hayatın her sahasını milimi milimine tayin ettiği bir ortamda yaşıyor olmak nefessiz bırakmıyor bu Müslümanları! "Tek kurşunla mı, tedricen mi ölüm?" sorusu karşısında tedricen ölümü seçenler kendilerini kurtulmuş addediyor.

Kelime-i Tevhidin manasından fersah fersah uzaklaştırılıyoruz. Kapitalizmin; İnsan Hakları, Serbest Piyasa ve Demokrasi üçlemesiyle ayakta durduğunu, bugün "Lâ!" diyerek inkârla mükellef bulunduğumuz putçukların bunlar olduğunu hocalar söyleyemiyor. Çünkü onlar "birlikte yaşam" idealli kutlu doğum şenliklerinde boy göstermenin kazancına talipler.

Şirk; geçmişteki inanış çeşitlerinden birisi, müşrik ise Siyer kitaplarında kalmış bir figür onlara göre. Esas düşman inançsızlıkmış. İnanmalıymışız. Neye inanırsak inanalım. Ama mutlaka bir inancımız olmalıymış. İnanan ve inanmayan kavgası varmış. Onun için hangi dine inanırsa inansın, inananlar bir araya gelebilmeliymiş. Aynı safta, aynı ülkede eşitçe yan yana yaşayabilmeliymişiz...

"Türkiye'de çan sesi duymak istemiyoruz" denildiği zaman insanlar rahatlıkla "Öyle şey olur mu? Almanya'da da ezan okunmasın o zaman" diyebiliyorlar. Almanya'da yani gâvur memleketinde hayat sürmenin bir Müslüman için zillet olduğu fark ettirilmiyor. İlk defa ecnebi memleketine çıkacak olan Padişah Abdülaziz'e zamanın ulemâsı "İslâm Halifesinin gazâ dışında gâvur memleketine inmesi caiz değildir" demiş. Bunun üzerine bir hile-i şer’iyyeye başvurmuşlar. Padişahın ayakkabısının altına bir bölme yapılarak içine İstanbul toprağı doldurulmuş. Böylece Halife Avrupa'da gezerken gâvur toprağına değil de İstanbul toprağına bastığı için bir günah işlememiş olmuş.


"Yurt dışında çalışan işçilerimize reva görülen muamele" veya "yurt dışında parlak başarılara imza atan müteahhitlerimiz..." gibi laflarla başlayan konuşmalardaki sakatlığı kimse işaret etmiyor. İşçilerimizin Avrupa'ya bir köle gibi muayene edilerek gönderildiği ve orada bir müddetliğine çalışıp bir miktar para kazanıp geri gelmek niyetiyle gittikleri unutturuldu. Bir Türk açısından gâvura hizmet etmek kadar incitici bir durum olabilir mi? Türk işçilerinin Avrupa'da çalışmaya gönderilmiş olmasının millet olarak bizim için bir utanç vesilesi olduğu unutturulup onlar için bir fırsat olduğu yutturuldu. "Bu büyük zilletten kurtulmak için neler yapabiliriz?" diye çare aramak yerine Avrupa’da kaybolmuş ve hergün daha fazla eriyen insanlarımıza "Siz bu vatanın -Almanya'yı kast ediyor- alperenlerisiniz" diyecek kadar aymazlık içindeler bugün. "Bir Türkün karnını doyurmak için gâvur memleketinde ne işi var? Onları kim gönderdi oraya? Bu felakete kim müsaade etti?" denmiyor da onları orada dışlıyorlarmış, ikinci sınıf muamelesi yapıyorlarmış, ötekileştiriyorlarmış gibi laflar ediyorlar. Türklerin Avrupa'da ibadetlerini rahatça yerine getiriyor olmaları bizim için önemli ise gayrimüslimlerin de Türkiye'deki dini özgürlükleri o şekilde ileri seviyede olmalıymış. "Türkün gavur memleketinde ne işi var? Gavurun da Türk İlinde ne işi var?" diye sormuyorlar da gavur memleketinde Müslümanları dışlıyorlarmış, bu kötü bir şeymiş, o halde biz de bizim memleketimizdeki gavurları dışlamayacakmışız gibi laflar dolandırıyorlar.

Pek tabii ki bütün bunları söylerken Türkiye’nin mevcut hali pürmelâlini gözten uzak tutmadan söylüyoruz. Türkiye’nin mevcut halinin Almanya'dan da çok farklı olmadığının farkındayız. Bunları ifade ederken Türkiye'nin Kur'an Devleti vasfından nasıl uzaklaştırıldığını görmediğimiz sanılmasın. Türkiye şayet Kuran Devleti vasfını koruyabiliyor olsaydı, Türkleri gavur memleketlerine, gavurlara hizmet etmek için –hem de en kötü işlerde çalışmak üzere- gönderir miydi? Türkiye'deki idari mekanizmaları işgal edenlerde birazcık hamiyet duygusu olsaydı Türk çocuklarına Turizm ve Otelcilik okullarında “turistlere nasıl daha iyi hizmet ederiz”in öğretilmesine müsaade edilir miydi?

30 Ekim 1922'de 307 Nolu Meclis kararı ile kurulan Türkiye Devleti, ertesi günü 308 Nolu Meclis kararı ile "Türkiye Devleti, Makamı Hilâfetin istinatgâhıdır" diyerek varlık gayesini vuzuha kavuşturmuştu. Bu devlet 29 Ekim 1923'de 354 Sayılı Kanun ile de Anayasasının 2. maddesini "Türkiye Cumhuriyetinin dini İslâmdır" şekline getirmişti. 1922'de bir İslam Devleti olarak kurulan Türkiye Devleti 1960 İhtilali’ne kadar bütün yapılanlara rağmen bu vasfını korumuştu. 1961 Anayasasından kanun numaraları yeniden 1'den başlamıştı. Yani Türkiye Cumhuriyeti bitmiş, II. Cumhuriyet dönemi başlamıştı. 1922'de kurulan devlet artık yoktu. Bu sebeple "Bakın biz harika bir İslam ülkesinde yaşıyoruz" gibi bir hafifliğe ma'ruz kalmadığımız bilinsin. Dünyanın her yerinde atını koşturan gâvurun Türkiye'de atının tökezlediği söylenemez. Tavşan gitti suyu kaldı. AKP, CHP, HDP'den sonra Türkiye'yi imha edecek "Yeni Anayasa" trenine dün de MHP bindi. Siyasi aktörlüğe devam etmek için Türkiye Cumhuriyeti'nin suyunun suyunu buharlaştırmak manası taşıyan 'Yeni Anayasa'ya selam çakmak gerektiği anlaşılıyor.



Globalizm’in dünya sistemi tarafından dünya ahalisine kakalanmış bir kazık değil de insanların kendi tercihleri ile kabul ettikleri tabii bir neticeymiş gibi görmeleri bu hale sebep. Bir 'ülke'den bahsettiğimizde başka ülkelerden farklı bir sahayı işaret ederiz. Bugün Globalizm, bütün dünyayı tek bir ülke haline -aslında bütün insanları ülkesiz hale- getirmenin son kertesinde. Herkes dünya vatandaşıdır. Yani dinsiz, ülkesiz, vatansız, milliyetsiz, kavimsiz, aşiretsiz, ailesiz çırılçıplak savunmasız fertlerden müteşekkil bir Dünya ahalisi. Reklam maymunu, para dansözü, moda ineği olmuş altı buçuk milyar adetten müteşekkil bir canlı türü.

Maraş'ta "Sancaksız Cuma olmaz" diyerek başlatılan İstiklal Harbi sancağımıza ve Cumamıza kavuşmamız ile neticelenmişti. Buradan öğrendiğimiz nedir? Gâvur bayrağı gölgesinde Cuma olmaz. O halde ömrünü Darül İslam dışında geçiren Müslümanların Cuma namazı ne durumdadır? Mazeretsiz üç Cuma namazını üst üste terk edenin vahim durumu hakkındaki ikaz ne olacak? Buradan bir Mü'minin gâvur memleketinde üç haftadan fazla kalamayacağı anlaşılıyor. Çünkü üç Cuma geçirince defterden siliyorlar.

Mü'minlerin bir "Emir"inin olduğu -yani başlarının sağ olduğu- Darül İslam'da, Cuma namazı İslâm ordusunun meydan okumasıdır. Cuma namazına giden kişi İslâm düşmanlarına düşman olduğunu ilân ettiği için risk almış olur. Ezan ve Hutbe de söz üstünlüğünün ve tayin edici mevkiin bizde olduğunun, yani istiklâlimizin ilânı/ızharıdır. Müslümanlar bu üstünlükten vazgeçmediklerini beyan için her hafta Cuma'da toplanırlar. Cuma namazının mü'min için derunî/içe doğru değil, dışa doğru bir hareket olduğu şuradan bellidir ki Cuma geceleyin yalnız kılınan bir ibadet değildir. Cemaatsiz kılınamaz. Öğleyin, yani güpe gündüz işlerin ortasında kılınır. Yani halkın tamamının gözü önünde hayatı tamamen durduracak yoğunlukta bir iştirakle kılınır. Cuma vaktinde bütün şehir Cumaya selâm durur. Dışımızdakilere "Bizi gördünüz mü? Bir ezanla, hepimiz aynı anda, aynı yere toplandık. Aynı emri almak ve aynı sözü dinlemek üzere hazırız" denilmiş olur. Gâvura göz dağı verilir. Minberde sancak ve kılıç vardır. Hutbeye "Elhamdülillah" diyerek başlanır. Yani vatanımız, ordumuz, istiklalimiz var... Elhamdülillah. Başımız sağ. Sair noksanları nasıl olsa hallederiz. Bütün dünyada sözümüz geçmeyebilir ancak belirli hudut dahilinde bizim sözümüz geçiyor elhamdülillah. Namusumuzu koruyacak kadar korku verebiliyoruz, elhamdülillah…

Mustafa Deveci, 17 Şaban 1436
(Çelimli Çalım, 11)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.