23 Temmuz 2015

Hem ahlâk çağrısı hem de isyan!
Nurettin Topçu’yu vefatından 40 yıl sonra anarken


"Hiçbir şey bilmediğimizi bilecek kadar çok bilgi, derin bilgi, ilâhî bilgi mi elde etmek istiyorsunuz? Her şeyi ve bütün varlığı sevmeyi öğreniniz. Bu ulvi sevginin şartı her an bir vazifenin emri altında bulunduğunu bilmek, her an kendinden bir fedakârlık beklendiğini göze almak, her gün yeni bir hizmete hazır olmaktır. Hiçbir hizmete söz vermeden serâzat, kendi zannınca hür yaşadığını söyleyen insan, hakikatte bir esirdir; içgüdülerinin ve her günkü hasis menfaatleriyle alışkanlıklarını kımıldatan kuvvetlerin esiridir. Vazifesiz, itaatsiz insan vazifeyi ve itaat iradesini ta içinden teperek kendinden uzaklaştıran içimizdeki hayvanın esiridir. Hür adam hürriyete sahip olduğu içsel kuvvetlerin varlığı sayesinde üzerine bir takım vazifeler yüklenmiştir.”
- Nurettin Topçu, 1960-1961 İstanbul Erkek Lisesi Yıllığı yazısı, Türkiye’nin Maarif Davası

Modern dünya hem düşünce atmosferi hem de pratikleri, dayatmaları, yaşama tercihleri ve gelecek kurguları itibariyle insanı, insanlık ailesini, insanlığımızı iki uç noktaya doğru sürdü, sürükledi dense yeridir: Biri bireycilik ve bunun beslediği anarşizm, insanın tek başına kendine yeterliliği, maddi ve manevi mânada “üst” tanımamak ve başına buyrukluk. Bir başka deyişle kendine aşıkolmak hastalığı, kendi sınırlarına esir olmak darlığı. Diğeri cemiyetçilik / cemaatçılık / partizanlık ve bunun telkin ettiği sorgusuz sualsiz itaat, uysallık, vurdumduymazlık, konformizm, uyaroğlu olmak. Bu da başkasına, dışınızdaki tercihlere esir olmak manasına geliyor.

Bunların, sarkıtıldığımız bu insanlık uçurumlarının arasında aslında bir başka uç nokta daha var; pesimizm, karamsarlık ve ümitsizlik, nihilizm, hiçlik, kendinde bir varlık emaresi bulamamak, pasif ve olumsuz mânada kadercilik, vurdumduymazlık.

İsyan ahlâkının peşinde

Hiç şüpheniz olmasın bunların her biri aynı zamanda ahlâk anlayışlarıdır. Hatta din... Hemen hepsinin dini bir şekilde reddetmesi veya kendi dar dünyasını din haline getirmesi, kendi “ahlâki” tercihlerini dinin yerine koyması tesadüfî veya anlaşılmayacak cinsten değil. Zaten bir bilme-anlama ve yapıp eyleme-tavır alma demek olan ahlâk kendinizi nerede gördüğünüzle, nasıl konumlandırdığınızla, sonra sizin üstünüzdekilere, dışınızdakilere (insanlara, diğer varlıklara, tabiata) hangi gözle baktığınızla, onlara nasıl davrandığınızla doğrudan alakalı. Yani ahlâk bir anlama ve kavrayış biçimi olduğu kadar buna bağlı olarak bir davranış tarzı ve yaşama üslubu, bir tercih yapma edimi ve bir tavır takınma eylemidir.

“Türlü sefaletlerle ihtirasların parça parça böldüğü hasta bir vücudu andıran İslâm dünyası, en bedbaht devirlerinden birini yaşıyor ve her İslâm memleketinde ruhlar birbirinden ayrılmış, birbirlerine saldırıyorlar. Her sene yüzbinlerle ziyaretçi ile dolan Kâbe’nin etrafında ruh birliği ve beraberliği meydana gelmiyor. Bunun sebebi ne siyasî, ne iktisadî, ne de esasında ilmî ve fikrîdir. Bu halin sebebi İslâmın temeli ve Kur’an’ın özü olan ahlâkın kaybedilmiş olmasıdır. Bugünkü Müslümanlar birtakım geleneksel hareketleri dikkat ve titizlikle yapmaktan başka endişesi olmayan, ilkçağın ve ilkel devrin sihirbazlarını andırıyorlar. Kur’an hârikası olan ilâhî ahlâk İslâm diyarında çoktan gömülmüştür”.

Rahmetli NurettinTopçu’nun (İstanbul 7 Kasım 1909 - 10 Temmuz 1975) vefatının kırkıncı sene-i devriyesinde, İslâm ve İnsan kitabında yer alan, 1969 tarihli bu cümlelerini günümüz için sözbaşı yahut rehber edinebiliriz. Hakikaten dava her mânasıyla ahlâk davasıdır. Ve biz, insanlar, inananlar bu davadan ne kadar uzağız! Topçu bir ömür boyu takip ettiği ve geliştirip derinleştirdiği “İsyan Ahlâkı” fikrini ilk defa Sorbon’da, 1934 tarihinde tamamladığı doktora tezinde savundu. Davasızlık sebebiyle takipçisi pek olmadı ama orijinal ve iddialı bir tezdi. Ayrıca M. Blondel’in hareket felsefesi ile irtibatlı olmakla beraber isyan fikri beklenmedik bir şekilde Hallac-ı Mansur, Yunus Emre ve Mevlâna üzerinden temellendirilmişti.

Bu tez aynı zamanda Stirner, Rousseau ve Scopenhauer merkezli olarak anarşist, nihilist ve tabiatçı isyan fikirlerini tenkit ediyor, daha doğrusu yetersizliklerini ortaya koyuyordu. Çünkü Topçu’ya göre bir isyan hareketi sadece bir fikre, bir nizama baş kaldırdığı veya şahsi ihtiraslara dayalı bir karşı duruşu öne çıkardığı için büyük bir irade ortaya koymuş olamaz, daha üstün bir fikre ve nizama da atıfta bulunmak, onu aramak zorundadır. İsyan anlamlıdır fakat daha üst bir çerçevesi olmadığı, insanı yüceltmediği zaman yetersizdir.

İsyan Ahlâkı fikri ve kavramı aslında insanın beşer olmaktan çıkarak ferdiyet ve şahsiyet (ben) olma yolundaki mücadelesinin ekzersizi, bir başka ifade ile insanın Hallac-ı Mansur gibi “Ene’l-Hak” (Ben hakikatim) diyebilecek kadar yücelmesinin ve sonlu dünyada yaşayan bir varlık olarak sonsuz dünyaya uzanmasının bir yoludur. Elbette ahlâklı olmanın, üst bir ahlâk anlayışını benimsemenin... Hedefi mutlak itaate ulaşmaktır fakat bunun için kendi düzeylerinde tek tek anlamlı olabilecek ara/altitaat duraklarının bağlayıcılığından, tahakkümünden, sınırlayıcılığından kurtulmak zorundadır. İsyan edilmesi ve aşılması gereken ara itaat durakları kişinin kendi arzu ve ihtiraslarıdır, aile, cemaat veya milletinin örfleri-alışkanlıklarıdır, insanlık töreleridir, devlet kurucusunun veya devletin kurallarıdır Hepsi ferdiyeti sınırlayıcı, hürriyeti daraltıcı, esareti kuvvetlendirici, insanı çürütücü, hasılı Ene’l-Hak demeyi engelleyici unsurlardır. Hâlbuki aslolan daha üstün bir nizama göz dikmek, tabiatüstü âleme ve birliğe atılmak, Allah’a doğru yükselmektir. Ancak bunun yapılması halinde ara duraklar gerçek yerini ve değerini bulacak, kazanacaktır.

İsyan ahlâkını anarşizmden ayıran şey “ebedi ve âlemşumül merhamet nizamı”na bağlı olması, sürecin “namütenahi kuvvete itaat ve teslimiyet”le neticelenmesidir. İçe ve dışa doğru mücahede ve mücadelelerle gelişen ve mutlak itaate doğru seyreden isyan aynı zamanda özgürleştirici, şahsiyet kazandırıcı, mesuliyeti davet edici bir hareket, yani ahlâkî bir eylemdir.

Topçu’nun kavram dağarcığında bazan isyan ve irade ile aynı veya yakın mânada geçen hareket de ferdin kendi kendisini ve başka varlıkları bir üst mertebeye ve sonsuzluğa doğru değiştirmesidir. Böyle bir hareket aynı zamanda kendini ve eşyayı tanımanın en emin yolu olarak ahlâkî bilginin kaynağı ve tecrübe edilerek ulaşılan iyilik fikrinin nüvesidir.

Onun ifadeleriyle söylersek; “Bizim isyanımız anarşi değildir; ebedî ve âlemşumül merhamet nizamına bağlılıktır. Onda, gayesi olan ve kendisine ihtirasla çevrilmiş bulunduğu namütenahi kuvvete itaat vardır. Bu itaat, en mükemmel teslimiyettir. Her isyanda bu mânada hem de bir itaat vardır denebilir. Başka terimlerle her isyan hareketinde sanki bir anarşist ve bir uysal bulunmaktadır. İsyandaki anarşist, insanda âlemşumül mesuliyet haline gelen merhametin hareketinde barınıyor. İsyandaki uysal ise bizdeki bin türlü esaretten sıyrılarak mesuliyet şeklinde gözüken ilâhî iradeye sükûn ile teslim olan benliğin sevimli simasında barınıyor. Allah’a iştirakimiz, bizdeki bu anarşistle bu uysalın birleşmesiyle hakikat olmaktadır. Ahlâkî vasfını taşıyan her hareket, bizim tarafımızdan bir anarşizm hareketidir, ilâhî irade karşısında ise bir itaattir” (İradenin Davası).

Zor, imkânsız değil

Topçu’nun döneminin milliyetçi-muhafazakâr-mütedeyyin düşünce adamlarından ve çevrelerinden ayrılan tarafları ahlâk merkezli bu üst kavramlarda ve bunların tariflerinde başlamaktadır. Çünkü 1960’lı yılların sonlarına kadar nerede ise bütün muhafazakâr fikir adamları ve dinî gruplar toplumun yerleşik değerlerini, örf ve adetleri, cemaatin kurallarını, devlete itaati bir şahsiyet olarak insandan ve hürriyet fikrinden daha üstün bir yerde görmekte ve öyle konumlandırmaktaydılar. Bunun bilgi ve anlayış yetersizliğinden kaynaklan sebepleri elbette vardır fakat belki mazur görülebilecek önemli sebeplerinden biri milletin ve cemaatın değerlerini korumakla dinin değerlerini korumak arasında kurulan anlamlı fakat katı bağ olmalıdır. Sebepler her ne olursa olsun bu ana temayül ve dayanıklı kanaat isyan fikrinden hatta isyan kelimesinden insiyaki olarak veya kısmen bilinçli bir şekilde uzak duracaktır. (Aktivist sol hareketler ve Türkiye’yi uzun bir dönem esir alan anarşist faaliyetler sağcılıkla, sağcı tahayyülle birleşince bu yanlış veya eksik kanaati kuvvetlendirecek ve meşrulaştıracaktır).

Milliyetçi-muhafazakâr-mütedeyyin çevrelerde Durkheim-Gökalp çizgisini takiben “vazife”yi öne çıkaran ve ictimai determinizme bağlı “cemiyet adamı” yahut “iyi vatandaş” arayan, cemiyeti insanın üstüne çıkaran sosyolojist temayül de baskındır. Topçu şahsiyeti geri plana iten bu yaklaşımın da gayrı ahlâkiliği revaçta tutacağını, kişi ve toplumları “sürü” haline getireceğini, “hareket” ve “irade”yi zayıflatacağını düşünmektedir. Ayrıca bu yaklaşımlar neticede hem tarihi hem de bugünü tenkit süzgecinden geçirme teşebbüslerini de engelleyecek, taklidi artıracaktır. Ve taklit kendi olmaktan kaçmak, kendi tecrübesini yaşamaktan uzaklaşmaktır.

Ahlâki şahsiyetin yahut ahlâk mücadelesinin dışa, başkalarına, tabiata dönük yüzünde hürmet, merhamet, hizmet, fedakârlık kelimeleri yazılıdır. İçe, kendine dönük yüzünde ise ızdırap ve aşk vardır. Hem ızdırap hem de aşk bir tarafıyla bilginin kademelerine ve yoluna işaret eder, diğer tarafıyla içsel tecrübelerin bereketli meyvelerini gösterir. Duyulardan başlayarak Allah’a kadar yükselen merhalelerin her birinde insandaki rahata, hayatla barışık olmaya, uyuma meyilli güçler devreye girer ve irade ile çatışır. Izdırap bu çarpışmalar sırasında meraklar, sıkıntılar, vehimler, meyiller arasından doğar. O. Wilde’ın “güzel bedenler için zevk, güzel ruhlar için ise ızdırap gerekir” sözünü birçok yerde vurgulayarak ve severek aktaran Topçu’nun cümleleri arasında “büyük hareketler büyük ızdırapların eseridir”, “ızdırap bizde hayat enerjisinin artması, yığılması ve bollukla kullanılmasıdır”,”Allah’a götüren yol, ıztırabın yoludur” gibi iyi kurulmuş çokça güzel cümle vardır.

Ahlâka çağrı

Son olarak birkaç neslin kulaklarına ulaşan, daha azının vicdanlarında da yer bulan o âhlâki daveti hatırlatarak ve elbette rahmet niyazıyla bitirelim:

Yarınki Türkiye’nin kurucuları yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir.

Yarınki Türkiye’nin kurucuları millet ve cemaat uğrunda fedakârlıklar kabullenenlerin artık bulunmadığı cemiyetimizde, muhtelif simada insanları şahıslarında birleştireceklerdir. Onlarda Yunus Yavuz’la birleşecek, Sinan Akif’e uzanacak, Ebu Hanife Hüseyin Avni’yi tebrik edecektir.

Ve onların eseri olan yarınki Türkiye şu temellerin üstünde kurulacak: Anadolu’nun toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan emek, bin yıllık bir tarih, otoriteli bir devlet ve ebedî olduğuna inanmış bir ruh (Yarınki Türkiye).

İsmail Kara
(Star, 11.07.2015)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.