29 Eylül 2015

Yüzüncü Yılında Ermeni Meselesi


Ermeni Sorunu, aradan geçen bir asra rağmen ilk günkü güncelliğini koruyor. 1915'de Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan olaylar, soykırım iddiaları ile yan yana getirilmek suretiyle politik bir amaç doğrultusunda araçsallaştırılıyor. Ermeni olaylarının uluslararası platformlarda, ulusal ve yerel meclislerde lobi faaliyetleriyle oynatılarak tarihi bir hakikat haline getirilmeye çalışılması ise girişimin bir "Ermeni Soykırım Tarihi İnşa" etme amacı taşıdığını gösteriyor.

Türk Milleti, dış kamuoyunda Ermeni lobilerinin faaliyetleri ile ağır suçlamalara maruz kalırken iç kamuoyunda da özür kampanyaları ile ağır bir psikolojik operasyonun hedefi haline getiriliyor. Operasyonun psikolojk hedefi, Türk Milleti'ni tarihinden kopararak özgüvenini sarsmak amacına hizmet ediyor. Türk Devleti ve toplumu yavaş yavaş sözde soykırımı kabul edecek şekilde olgunlaştırılmaya çalışılıyor.

Yüzüncü Yılında Ermeni Meselesi "İddialar, Yalanlar, Gerçekler" isimli bu çalışma ise Ermeni Soykırımı iddialarına farklı açılardan ışık tutmayı amaçlıyor. Konusunun uzmanı bilim insanlar tarafından kaleme alınan her makale, dezenformasyon bombardımanına maruz bırakılan Türk toplumuna hakikatlere kulak vermeleri için "yeni şeyler" söylüyor.

Yazarlar:
Selimhan Yeniacun - Hasan Oktay - Gürbüz Mızrak -
R.Erhan Güllü - İlyas Kara - Yaşar Kalafat - Özer Özocak
H.Alper Özcan - A.Turan Esen - Ali Asker - Taner Tatar
Ebru Çoban Öztürk - Yıldız Deveci Bozkuş - Keisuke Wakizaka

(Tanıtım Bülteninden)

Kitaba ulaşmak için:
D&R - Kitapyurdu - Babil

Yeni Nesil Ülkücüler

Adnan İslamoğulları “Ülkücülük reaksiyonerdir’ diyerek Ülkücülüğü tahfif etmeye çalışanlar bilmelidirler ki Kuva-yı Milliyeciler de reaksiyonerdi ve her Ülkücü Kuva-yı Milliyecidir, olmalıdır da… Memleket yangın yeri iken Buda gibi oturup sineklerin kendisini ısırıp ısırmayacağını beklemek Ülkücüler için abesle iştigâlden başkaca bir şey değildir”

Fırat Kargıoğlu “Kilise tipi, papaz kıvamında ideologların otoriteleri sarsılıyor, gönüllere ve zihinlere kurdukları tahtlar sallanıyor. Yeni nesil ülkücüler daha çok “Kendin bil, kendin yorumla” yanlısı, akıllarına yatmayan düşüncelere sırf filanca söyledi diye sadık kalmıyorlar.”

Hakan Boz “Dünya ve Türkiye’deki yeni gelişmeleri anlama ve yorumla yönteminde gelenekçiler lider-doktrin-teşkilat hiyerarşisini benimserken; yeni nesil Ülkücüler ilim-neşriyat-teşkilat üçlemesini tercih ediyor. Hareket içerisindeki bu iki “hayali grup” arasındaki ayrışma şeklen bir ayrılık anlamına gelmiyor. Zaten her iki grup da, Türkiye’nin milli bütünlüğü, bekası, Türk Milliyetçiliğinin kitleselleşmesi, Türk Dünyasında Birlik fikrinin hayata geçirilmesi ve Türk Töresinden taviz verilmemesi konusunda ortak bir tavır sergiliyor.”

Hüseyin Raşit Yılmaz “Meşhur zamanın ruhu bizi yıprattı. Uzun bir siyasal İslamcı iktidar döneminin çamur banyosu onları belki kapkara yaptı ama ülkenin her tarafına da sıçradı.”

İkbal Vurucu “Milliyetçiliğin köklerindeki İslamcı ve özellikle muhafazakâr hegemonya özgün bir milliyetçi düşüncenin varlığını şimdiye kadar mümkün kılmamıştır. Söz konusu ideolojilerin mesela muhafazakârlığın sürekli devlete meyleden bir düşünsel merkeziliği esas alması maddenin üç hali gibi bu aydınların her zaman ve şartta iktidarın kalıbına girmesine neden olmuştur.”

Kubilay Kavak “Ülkücülük Özde Bir ‘İnşa ve İhya’ Hareketinin Siyasî İzdüşümüdür. Ülkücüler; zamanın ruhunu anlamada liberaller, dinî cemaatler ve siyasî İslâmcı kesimlere göre biraz geç kaldı, ama şükür ki onların kahir ekseriyetinin yaşadığı olumsuz savrulmalardan da belli ölçüde korunmuş oldu; diğer yandan sol, sosyal demokrat ve devrimci çevrelere göre de zamanın ruhunu daha çabuk kavradı.”

M. Bahadırhan Dinçaslan “Yaratan, var eden, çoğaltan... Kültür böyle bir şey. “Kültürsüz milliyetçilik” özellikle post-modern çağın hikâyesiz insanının, kişisel arka planı buna teşneyse tutunduğu neo-spritüalizm nevinden bir hastalık.”

Mehmet Kaan Çalen “Sözün ve düşüncenin ayağa düştüğü ve bu kadar çabuk üretilip-tüketildiği bir ortamda kelamın ve düşüncenin de kıymeti kaybolmaya başladı. Tepkilerin sanallaştığı ve anlık yaşanıp hemen tüketildiği bir “dijital Ülkücülük” modelinin, Ülkücülerin gerçeklik algısını olumsuz yönde etkilediği kanaatindeyim.”

Mustafa Yiğit “17-25 yaş arasında olan bir genç neden ülkücü olur sorunuza gelirsek, “17-25” ironisini de dikkate alarak aynı soruyu “17 25 Aralık faciasından sonra 17-25 yaş arasındaki bir genç neden İslamcı olur” şeklinde sorabiliriz. Aynı şekilde komünizm bitmiş, Berlin Duvarı yıkılmış, öyleyse bir genç neden solcu olur diye de sormak gerekir. Oysaki ülkücüler için bu tazda büyük ideolojik travmaların yaşandığını düşünmüyorum.”

Müjdat Öztürk “Ülkücü Hareket kapitalist modernleşmeye, Batılı yabancılaşmaya, kızıl emperyalizme karşı çıkan kitlelerin milli başkaldırısı, yerli isyanıdı. Böyle bir hareketi reaksiyoner olarak nitelendirmek haksızlık olacaktır. Anadolu gibi zor bir coğrafyada varlığını sürdüren Türk Milleti için her dönem Ülkücü olmak için yeterli sebep vardır.”

Ragıb Vural “Yeni nesil Ülkücüler, “gümrük bekçiliği” vazifesini hakkıyla yerine getiremeyen aydınların ve bu anlamda önceki Ülkücü nesillerin günahının da ceremesini çekmektedirler. 80 sonrasında başlayan ve 90’lı yıllarda hız kazanan küreselleşme çağının iletişim imkânları, bu neslin Batı’dan eser rüzgârlara tamamen korumasız olarak yakalanmasına sebebiyet vermiştir

Servet Avcı “Parti ve Ülkü Ocaklıların kapsama alanındaki ülkücülerde elbette haklılık duygusu oluşmuş durumda… Açılım sürecinin ülkeyi uçuruma doğru götüreceğini, demokratik ve kültürel haklar diye verilenlerin Stalinist terör örgütüne propaganda avantajı sağlayacağını, PKK’nın vurdukça kazanan örgüt statüsünü pekiştireceğini, bunun da bölgede devleti sıkıştırıp, PKK’ya psikolojik üstünlük ve alan hâkimiyeti sağlayacağını savunuyorlardı… Maalesef bugün olan da budur… Bu projeyle kardeşlik kazanmamış, tam tersine beraber yaşama iradesi sekteye uğramış, ülkücülerin üzerine titrediği millî birlik kavramı zedelenmiştir.”

Kitaba ulaşmak için:
D&R - Kitapyurdu - Babil

Kent mekanı esir eder

Aydın, 1890'lar
Doğu'da tarih Batı'daki gibi akmamıştır. Batı'nın problemleri Doğu'nun problemleri değildir. Batı filozofları “ilerleyen bir tarih” fikri ve “gelişen bilim-teknik” felsefesi üzerinde yoğunlaştı.

Ali Şeriati de şu aktaracağım yargılarıyla ilerlemeci tarih felsefesinin iman edeni idi:

Bugün Asya'da ve Afrika'da, Latin Amerika'da, öyle toplumlar tanıyoruz ki, tarih'in akış süreci bakımından birkaç aşamayı bu aşamalardan geçmeksizin ve bir sıçrama ile ardlarında bırakmışlardır (...) Tarih bilincine sahip olduğu ölçüde ve toplumdaki aydınların hangi aşamada bulunduklarını ve bu aşamanın niteliğini, hangi tarih'i gereğin ürünü olduğunu bilebildikleri, kavrayabildikleri ölçüde, bu Toplum, tarihi determinizmin üçüncü aşamasından bir sıçrama ile dördüncü ve beşinci aşamaları geçirmeksizin altıncı aşamaya geçebilir” (Ali Şeriati, İnsanın Dört Zindanı, 1985: 67).

Ali Şeriati'nin “altıncı aşama” dediği şey Batı'nın bugünkü geldiği aşamaya bakılırsa “Kent Düzeni” durumudur.

Batılı epistemoloji ile kendi tarih-toplum-tabiat meselelerimizi çözemeyiz.

Batı kenti sınıflı toplum yapısını korudu ve burjuvalar sayesinde kırsal-tarımsal üretimin endüstriyel üretime dönüşmesini sağlayan sömürgeci bir kolonizasyon düzeni kurdu.

Kentler, küresel ekonomik kontrol ve komuta merkezidir.

Kentlerin küresel kontrol merkezleri olduğu bilgisini es geçmek Müslümanlara ait siyasetin yönünü kapitalizme açıyor.

Kentler, küresel bankaların, markaların, enerji hatlarının, ulaşım sistemlerinin izin verdiği ölçüde Müslümanlaşmamıza fırsat veriyor.

Mekân siyasetinin 10 yıl sonra hangi sosyal sorunlara yol açacağını Müslüman aydınlar bilmiyor.

Kentleşme bir mülksüzleştirme-topraksızlaştırmadır.

Bu iki şekilde olur: 1) İç göçle kırsal alan boşaltılır; 2) Kat mülkiyeti ile toprak verip gökte beton-mekân satın alınır.

Toplum kırsal alandan kentlere çekildikçe mekân esirlik üretir. “Esir değiliz, kent ile özgürleştik” kanaatine sahipler için birkaç maddeyi aşağıya zikrettik.

1- Kentsel mekân hayatı zorlaştırmaktadır. Ev-Pazar ilişkisi kırılmışır. Bir ekmek almak için bile arabaya binmek gerekir.
2- Kent içi uzaklıklar artmaktadır. Kent alabildiğince büyütülür ve otomobili dayatır. Metaların eskime süresi nedeniyle otomobil için her beş yılda bir borçlanmanın yenilenmesi gerekir. Borçlanma esarettir.
3- Binalar da 60-70 yıllık eskime ömrüne ve 10-20 yıllık cazibe değerine sahiptir. Yani yeniden borçlandıran bir konut politikası vardır.
4- Kentsel mekânda tabiî yollardan gıdaya erişim imkânı kalmamıştır. İçme suyuna da erişim kalmamıştır. Aslında bir kıtlık vardır.
5- Binalar genç ve borç ödeyecek bir kitle için yapılmaktadır. 20 yıl sonra bu binalarda yalnız ölmüş Müslüman kadın-erkekler olacaktır.
6- Bina yükseklikleri nedeniyle gökyüzünde bir ısı kubbesi oluşmaktadır.
7- Yapılar sağlıksızdır. Enerji talebini sürekli kılar. Elektirik ve doğalgaza bağımlılık içerir.
8- Kent merkezleri 10-15 yılda değiştirildiğinden bir konutta 100-150 yıl oturan sülaleler bulunamaz.
9- Mahalle fikri olmadığı için yalnızca sitelerde güvenlik görevlileri vardır. Semt ise aslında korunaksızdır.
10- Bu konutlar aile kurmak için değil 1+1 (anne+çocuk) (baba+çocuk) şeklinde yaşamak için yapılmıştır. Toplum minimalize edilmektedir.
11- İklim hissedilmez. Güneşi, ayı, bulutu görmeden hayat geçebilir. Manzara duygusu kent görüntüsü ile istila edilmiştir.
12- Müslümanlar bu kent ile “Kıyamet kopsa da elinizdeki fidanı dikin” hadisine göre davranamayacakları bir beton-asfalt kumpasına yakalanmışlardır. Solmaya mahkum çiçek yetiştirirler.

Ali Şeriati insanlığın “altıncı aşaması”nı insanın dört zindanından kurtuluşun ütopyası sanmıştı. Bu teklifle zindandan çıkılamayacak.

Batı bütün tarihi boyunca sınıfçı kent tasavvuru ile hareket etti. Şehir kuramadı.

Biz ise tarihi hicretle kırdık ve tarihi “şehir” kurarak durdurduk.

Hangi çılgın buna zincir vuracak, şaşarım.

Lütfi Bergen
(YeniSöz, 23.09.2015)

Sebeb sensin gönülde ihtilâle



Sebeb sensin gönülde ihtilâle
Sürüklersin beni sonsuz melâle
Bilirsin müptelâyım ben ezelden
Belâ-yı ateşe, belki hayâle

Senin cevrin senin zulmünle şâdım
Niçin dursun figânı-ı şûle-zâdım
Benim sensin bu âlemde muradım
Düşürsen de beni sonsuz melâle

Güfte: Ratip Aşir Bey
Beste: Mustafa Nafiz Irmak, Niyazi Sayın
Makam: Şevkefzâ

Solist: Özer Özel
Kemençe: Aslıhan Özel
Tanbur: Korkutalp Bilgin

Keşan’dan Dünyaya Yankılanan Name: Selim Sesler


Memleketimizin yetiştirdiği dünyaca ünlü müzisyenlerinden Selim Sesler, 10 Mayıs 2014'te bir hastane köşesinde kalp yetmezliğinden vefat etmişti. Bıraktığı hoş sadayı Kanadalı Brenna MacCrimmon işitse dahi asıl memleketinde ne bir gazete ne de bir ana haber bülteni kendisinden pek söz etmedi. Televizyon televizyon gezmediği, şov yapmadığı, sanatını kendine özgü biçimde icra ettiği için sadece "bilenlerin bilebileceği" bir sanatçı, bir klarnet üstadı olduğundan mütevellit; fakirin de klarnet çalmasında ilk pay sahibi olması hasebiyle bu yazıyı yazma cüretini göstermiştim. Zira Selim Baba şöyle demişti: "Klarnetimi sevmesem zaten bu kadar olmazdım yani. Bir işi seversen, güzel bir şey çıkar ortaya."

Yazının tamamını okumak için:
http://yagizgonuler.blogspot.com.tr/2015/09/kesandan-dunyaya-yanklanan-name-selim.html

28 Eylül 2015

20. yüzyıl ve sonrası için Türk müziği Mehmet Reşat Aysu'dur



Bugün her ne kadar Türk müziği diye bir şey kalmadıysa da (zira katledilmiştir) 20. yüzyıl ve sonrası için Türk müziği Mehmet Reşat Aysu'dur. I.Dünya Harbi'nde bir hafta arayla annesi ve babası vefat etmiştir. 11 yaşında "anlatacak acı mı kaldı" dercesine beste yapmaya başlamıştır. Hayatını saz semailerine ve peşrevlere adamış, Rakım Elkutlu gibi büyük müzisyenlerimizin eserlerini notaya alıp yok olmalarını önlemiştir. Reşat Aysu her büyük Türk müzisyeni gibi tekke terbiyesi almış, Mevlevî Zekai Dede Efendi'nin mahdumu Ahmed Irsoy'dan meşk etmiştir. Ruhu şad olsun.

Güzel bir yazı önerisi:
Ahmed Öztürk - Sadece Kendisidir Mehmet Reşat Aysu

Nasıl bir ev, nasıl bir şehir?

Boğaziçi, İstanbul, 1890'lar
"Bizler mâziyi aramıyoruz, mâzide var olup da kaybettiğimiz ve yerine koyamadığımızı arıyoruz."
- Ahmet Hamdi Tanpınar/Huzur

İki yüz yıllık Batılılaşma/Modernleşme macerâmız sonrasında “din”imizin değişmediğini, lâkin “değerler”imizin değiştiğini söylemek mecburiyetindeyiz. Değerlerinden koparılmış/arındırılmış bir dinîn ne kadar kendisi kaldığı ya da değiştirilen “değerler”in bir başka “din” meydana getirip getirmediği hususu ayrıca ihtisas sahipleri tarafından açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu, belki de pek rahatlıkla “Modernlik İslâm'a, İslâm da modernliğe mâni değildir.” diyebilen Müslümanlara kritik bir eşikte olup olmadığını da hatırlatmış olacaktır.

Mimâri ve şehirlerin değerler ile üretildiğini evvelce söylemiştik. İslâm mimârisini meydana getiren değerler, kaynağı Kur'an olan adâlet, tevâzu, sadelik, fânilik düşüncesi, mahremiyet, hürmet, emanet şuuru… gibi bir takım yüce "değerler"dir. Günümüzde bu değerlerin yerini lüks, konforlu, keyifli, pahalı, büyük, gösterişli, görkemli denilen ve dinin asla tasvip etmediği bir takım seküler/dindışı değerler almıştır. Sayılan bu hususların bir kıymet/değer olup olmadığı meselesi ise ayrı bir bahistir.

Değerler değişince tercihler değişmiş, tercihler değişince de beklentiler değişmiştir. Geçmişte bir evden beklenen; sükûnete müheyyâ bir yuva olması, günahlardan korunmaya vesîle bir sığınak, iyi komşuluklarla cennetin kazanılabileceği mânevî bir atmosfer… iken bugün bunların yerini bambaşka beklentiler almıştır.

Ev artık “yuva değil mal”, “bir ticarî metâ”, “kira/rant getiren bir para kaynağı”, gerekirse anında değiştirilebilecek “bir yatırım portföyü” olmuştur artık.

Ev etrafa karşı “bir prestij mekânı” ve “güç ve kudreti kanıtlama aracı” dır.

Yine ev, eşyaların ve dekorasyonun sergilendiği “teşhir salonu” ve ne kadar “zevk sahibi olunduğunun kanıtlandığı mekânlar” haline gelmiş/getirilmiştir.

Lâkin bütün bu yeni tercihler ahlâkî olmadığı gibi insanı yüceltecek değerler de değildir.

İslâm'ı bir hayat rehberi/nizamı olarak kabul edenler, onun değerleriyle bu çağa ait yeni şehirler kurmak isterlerse, en başta bugünün insana azap ve sıkıntı veren, ruhunu bunaltan, hayatı çekilmez hale getiren ve insanda yaşama ümidi ve neş'esi bırakmayan modern kentlerin müsebbibi, kaynağı ve dayanağı olan modernizmi ve onun ekonomik versiyonu kapitalizmi reddetmeleri kaçınılmazdır.

Aksi takdirde hem “modern olalım”, “modern kentler kuralım”, hem “bu kentler zenginlik üretsin”, hem biz bu “zenginlikten paylarımızı alalım”, bunun yanında hem “mutlu, hem huzurlu, hem sağlıklı olalım” işte bu mümkün değildir.

Bundan böyle faziletli şehirler kurma hedefindeki müstâkbel nesiller için, mâzinin İslâm şehirlerine de temel teşkil etmiş olan değerleri ortaya koymaya çalışacağız.

1-Adalet

2-Tevâzu

3-Sadelik

4-Güzellik

5-Fânilik Şuuru

6-Mahremiyet

7-Özgünlük

8-İktisat

9-Muhafaza

Semih Akşeker
(YeniSöz, 24.09.2015)

Hz. Mevlânâ "gel" mi dedi yoksa "aslına dön" mü dedi?



İngilizcede uzaktaki bir zâtın çağrılması "come" diyedir. Yanınızdan ayrılıp giden insan çağrılırken "return" diye çağrılır. Yani; dön gel. Arapçada "Taal", gel. "İrci", rücu et, aslına dön. Farsçada da "Biya" gel demektir, "Baza" dön gel demektir. O rubai, "gel" diye başlamaz. "Dön gel" diye başlar. İslam inancına göre her insan, fıtrat-ı İslam üzere yaratılır. Sonra muhitinin, nefsinin tesiriyle, incelemeden, mirasyedi olarak, bir din sahibi ya da inançsız olabilir. Ama onları da çağırırken aslında Müslümanlık sonradan kabul edilen bir din olarak telakki edilmez. Aslına dönmek olarak telakki edilir ve günah işlemek, münkir olmak dahi dönmeye mani değildir. Allah'ın rahmet kapısı hep açıktır.

Ö. Tuğrul İnançer

İslam ve Demokrasi: Mirgün Cabas, Zeki Kılıçaslan, Mine Kırıkkanat, İsmet Özel



Biz Türkiye'de yaşıyoruz. Ve Türkiye'de yaşamak istiyoruz. Türkiye'nin devam etmesini ve yükselmesin istiyoruz. Türkiye diye bir ülkenin doğması tek kelime ile İslam dolayısıyladır. Eğer bizim dinimiz olmasaydı vatanımız hiç olmayacaktı.

İsmet Özel
İstiklâl Marşı Derneği Başkanı

Turgut Özal'ın çan şeklindeki anıt mezarı



Özal köprüyü satamadı ama ikincisini yaptırdı. 1988 yılında Şehzade Ertuğrul Osmanoğlu'nun da izniyle Fatih Sultan Mehmet adını verdiği 2. Boğaz Köprüsünden makam arabasındaki iri papatyasıyla ilk geçen olmayı kimseye kaptırmadı. "Öldükten sonra beni İstanbul'a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmed'in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum." diye vasiyet etmişti Turgut Özal.


Bu vasiyetin Çanakkale ve İstanbul Boğazlarına Türk hakimiyeti getiren Padişah'la değil de daha çok devletlûnun annesiyle ilgili olduğunu biz Topkapı'daki anıt mezarın çan şeklinde oluşundan anladık. Daha dikkatli olanlar anıt mezarın tepesinde muhafaza edilen haçı da fark edebilirler. Özal'ın cenazesine koşan ve cenazeyi televizyondan ah ü vah içinde izleyen milyonlarca insan yine çok geçmeden başörtüsüne bürünmüş vıcık vıcık Siyasal İslâm mahsulleriyle katışacak, AKP Dünya Sisteminin hazırladığı bu karışımın kabı olarak hizmet verecekti.

Faysal Toprak, "Elif Deyû" Başlasak Köprüler Yıkılacak
(Çelimli Çalım, sayı 2, sf. 7)

27 Eylül 2015

Lütfi Bergen: "Kentleriniz öldürüyor ve yaralıyor."


Müslümanlar apartmanlaşmayı kendileri seçtiler, apartman-otomobilleşmeye son verecek olan da kendileridir.

10 yıldır atanmayı bekleyen öğretmen 15 yıl da okumuştur. Halı dokumayı öğretseydik bir şehirde kendi iki katlı evini inşa edecekti. Evlerinize makine halısı almak için öğretmen oluyorsunuz. Halıyı kendiniz dokusa, mobilyayı marangoz eşiniz yapsa mutlu olurdunuz. Parayla aldığınız fabrika halıları naylon-petroldür. 2 seneliktir. Dokuyacağınız halı yündür. Asırlıktır.

Kent sömürüyor, manzarayı kapatıyor, trafiği zindan oluyor, vakti öldürüyor. Bugün yazdıklarımız on yıl sonra "doğruymuş" dediğiniz şeyler olacak. Kentleriniz öldürüyor ve yaralıyor. Senede 3500-4000 ölümlü kazayı öyle kanıksadınız ki "kader" diyorsunuz.

"Köpek sadıktır" diyerek ona çobanlık yapan, pisliğini toplayan adam-kadınlar at konusuna gelince bunu ilkellik görüyorlar. Kent insanı kedi-köpek çobanıdır. Evladı yoktur. Çünkü evlenememiştir. Evlense bile çocuğu yoktur. Mirasını köpeğine bırakacak kadar delidir. Köpeklere çobanlık yapan halk yiyemediği pizzayı da ona yedirerek onu kendine benzetmeye çalışan bir biyo-iktidardır.

Otobüslerin işçilere bedava olması gerekir. Öğrencilere en yüksek bedel uygulanması gerekir.

"İşletme mezunu koruma görevlisi" arıyorlar. Yani bildiğin bekçi. İsim değişince sıfat değişiyor mu?

Fil yoktu ama deve vardı. Allah develeri hacc ibadeti ile zikretmiştir. Mübarektir.

Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı? (Gaşiye 17)

Allah incir ve zeytine de yemin etti. Bunları kentlerinizde bulamazsınız. Dedemin bahçesinde inciri ağaçta yerdik. Şehirdi.

Müslüman kadınlar halı dokumaya başlarsa Allah onlara Müslüman marangozlar gönderecek. Musa'yı saraydan çoban kıza gönderen Rabbe hamdolsun.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

26 Eylül 2015

İsmet Özel: "Bizim Vatanımız Ka'bedir."



"Git vatan Kâbe'de siyaha bürün" mısraını seçtik bu konuşmamızın başlığı olarak, bütün şiiri değil. Yani "Vaveylâ" değil konumuz. Ama vatan deyince önce Kâbe'yi hatırlamamızın manasını kavramamız lazım. Neden Kâbe deyince vatan anlaşılır? Bunun kimle, ne alakası vardır? Kâbe, kâinatın merkezinin izdüşümüdür. İlk mektepten itibaren çocuklara dünyanın en yüksek yeri olarak Everest Tepesi'ni öğretirler. Bu yanlıştır. Dünyanın en yüksek yeri Kâbe'dir. Çünkü Kâbe kâinatın merkezinin izdüşümüdür. Yani dünyada her şey Kâbe'nin altındadır. Onun için bizim vatanımız Kâbe'dir. Ayrıca Türklerin vatanı da Kâbe'dir. Çünkü Türk diye adlandırılan insanlar tarih sahnesine çıktıkları zaman ilk işleri Kâbe'nin güvenliğini temin idi. Kâbe'nin kâfir tasallutundan arındırılması Türklüğün ilk şartıdır, daha başında. Ve Mekke Kalesi'nde Türk Bayrağı dalgalandığı sırada, bugün o şehirde olan melanetin hiçbiri cereyan etmiyordu. Bu bir insanlık meselesidir, siyasi bir manevra bahis konusu değildir...

İsmet Özel, 26 Kasım 2011 Cumartesi, Ankara
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Kâbe'ye ve İstanbul'a gökdelenler dikilmesi doğrudan alâkalıdır


Arefeden itibaren Kurban Bayramı'nda okuduğumuz teşrik tekbirinin bestesi Buhurizade Mustafa Itrî'ye aittir. Türk malıdır, bizim malımızdır. İslam'ın hizmetkârı ve kılıcı olma rolünü zirvede gerçekleştirmiş bir karakterdir Türk. Bunu da çiçekle böcekle değil, harple yapmıştır. Müslümanları susmaya, miskinliğe, hüzün hastalığına çağıranların ekseriyeti Mekke ve Medine'nin işgal altında olmasının baş sorumlularıdır. Fahreddin Paşa'nın kutsal emanetleri neden İstanbul'a getirdiğini bilmezden gelen ağlaklar, Suudların İstanbul'daki ihalelerinin peşindeler. 1916'ya kadar Mekke Kalesi’nde dalgalanan Türk Bayrağı'nın indirilmesiyle, Kâbe'ye ve İstanbul'a gökdelenler dikilmesi doğrudan alâkalıdır.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Nefsinden kurtulamamış kişiye bayram mı olur?


Bayram; semâ cisimlerinin hareket etmesiyle oluşan, bayram zamanının gelmesi demek değildir. Bayram başka bir şeydir, bayram günleri başka bir şeydir. Günü geldi, bayram oldu değildir. Bayram başka türlü olur; çok bayramlar geçti, bayram edemeyenleri gördük; nefsinden kurtulamamış, mâsivâdan soyunamamış kişiye bayram mı olur? 

Ö. Tuğrul İnançer, Mübârek Vakitler, sf. 203

23 Eylül 2015

Kapitalizmin tenasül uzvu: gökdelenler ve köprüler



Boğaz köprüsüyle Türkiye'de adeta karayolları çağı başlıyor. Avrupada'dan Uzakdoğu'ya yeni bir yol açan kapitalizmin tenasül uzvu, gökdelen tohumlarını, köprüyü gerdanlığa benzetenlerin eliyle İstanbul'a serpiyordu. Köprüye seçilen isim, siyasi atmosfer sebebiyle de olsa gerek, bir devlet büyüğünün değil, yapılan çirkinliğin üstünü örtmek telaşıyla Boğaziçi Köprüsü oluyordu. Çok geçmeden 12 Eylül 1980 darbesinin tombul meyvesi Turgut Özal 1983 seçimleri sırasında, televizyondaki tartışma esnasında, Boğaz Köprüsü'nü satmayı vaadediyor, Halkçı Parti Lideri Necdet Calp yumruğunu masaya vurup "Satamazsınız beyefendi, sattırmayız!" çıkışıyla yüzde 30 oy alıyordu. Anlaşılan 1974 yılında Kıbrıs Harekâtı'na destek olmak için bileziklerini satan Türk kadınına benzer insanlar hâlâ varmış.

Faysal Toprak, "Elif Deyû" Başlasak Köprüler Yıkılacak
(Çelimli Çalım, sayı 2, sf. 7)

Sen de Leylâ'dan mı öğrendin cefâkâr olmayı



Sen de Leylâ'dan mı öğrendin cefâkâr olmayı
Bir bakışla ey güzel Mecnûn'a döndürdün beni
Öğren Allah aşkına öğren vefâkâr olmayı
Bir bakışla ey güzel Mecnûn'a döndürdün beni

Beste: Şerif İçli
Güfte: Hilmi Soykut
Makam: Hüzzâm

Bana bir zalimi Leylâ diye sevdirdi felek



Bana bir zâlimi Leylâ diye sevdirdi felek
Çekmek isterdim onun derdini tâ mahşere dek
Tapmışım hüsnüne yıllarca onun bilmeyerek
Geçti bir taze ömür işte bakın aldanarak

Beste: Cevdet Çağla
Güfte: Faruk Şükrü Yersel
Makam: Nihâvend

22 Eylül 2015

Bu milletin karakterini anlayabilmek


Türk milleti uzun tarihi boyunca kazandığı bütün gücünü ve tecrübesini birleştirerek Osmanlı imparatorluğunu kurdu. Bizim tarihimizin bütün evvelki safhaları bu büyük eserin meydana getirilmesi için yapılmış birer prova gibidir. Kurduğumuz bütün devletler Beethoven’ın ilk sekiz senfonisi gibi hepsi birbirinden güzel eserler olmuştur; fakat Dokuzuncu senfoniyi dinleyen bir insan nasıl bütün diğerlerinin müzik tarihindeki en büyük eser için hazırlık gibi olduğu intibaını alırsa, Osmanlı İmparatorluğunu anlayan bir insan da bizim bütün devletlerimizin bu imparatorluk istikametinde birer ön çalışma gibi olduğunu görecektir. Teşkilâtçılık, idarecilik, hâkimiyet duygusu, adalet ve şefkat, vakar, yiğitlik, fedakârlık ve feragat, manevî derinlik gibi kültürümüzün bütün mümeyyiz vasıfları hiçbir zaman bu devirdeki kadar işlenmiş ve geliştirilmiş değildir. Dünyada yazılmış bütün seyahatnamelerde bütün milletlerin karakterleri hakkında yazılmış olanları gözden geçirin, Osmanlı Türk’ü kadar övülmüş bir millet bulamazsınız. Bu övgüye katılmayan tek millet Osmanlı Türk’ünün kendisidir. O bütün büyüklerin yaptıkları gibi ağırbaşlılığını hiçbir zaman kaybetmedi. Kimse tarafından beğenilmeye de ihtiyacı yoktu, çünkü kendisini Tanrı’nın kullarına hizmet etmek ve Tanrı’nın adını yüceltmek için kurulmuş bir devletin temsilcisi olarak görüyordu. 


Onun hizmetinin takdiri ve mükâfatı ancak insanları hakiki sahibinden gelebilirdi. Halkı hükümdarına “mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” diyor, hükümdarı kanun karşısında bu halkın en basit fertleriyle aynı muameleye tâbi tutuluyordu. Dünya tarihinin en büyük destanını yazan bu milletin karakterini anlayabilmek için onun hükümdarlarının yaşadığı Topkapı Sarayı’na ibretle bakmak bile yeter. Bu adamlar kendi şahsiyetlerini inandıkları kıymet sistemi uğrunda silmekle uğraşmış gibidirler. Topkapı Sarayı Tanrı’ya ve onun kullarına hizmet etmek üzere toplanmış dervişler tarafından kurulmuş mütevazi bir tekkedir. Orada göğe tırmanan binalar, kibir ve gurur tahrik etmekten başka işe yaramayan azametli yapılar göremezsiniz. İslam dünyasının en büyük mabedini yaptırmış olan hükümdarın burada kendisi için yaptırdığı yer, bir dervişin çilehanesinden daha büyük değildir.

Erol Güngör

"Bütün yükler Türk kanından olan insanların üstündeydi."


Makedonya topraklarında ilerlerken, etrafımızdaki köylerin, insanların, yani şu bizim Osmanlı Devleti dediğimizin saltanatın halkı, tebaası daha da karışık görünmeye başladı. Çünkü Makedonya, yalnız siyaseten kaynayan bir kazan değil, bir ırklar kazanıydı aynı zamanda. Türkler, Rumlar, Bulgarlar, Ulahlar, daha yukarıda Sırplar, Arnavutluk'ta çeşitli ırk yığınları, Selanik'te ve şehirlerde yığınlaşan Yahudileri, dönmeleri tabii bu hesaba katmıyorum. Çünkü onların ticaret menfaatlerinden başka siyasi bir davaları yoktu. Hele Osmanlı idaresinden pek de memnundular. Çünkü Osmanlı Devleti saf Türk halkının kanını muharebelerde, iç savaşlarda, isyanlarda eritir fakat azınlıklardan hiçbir asker almazdı. Bunların ödediği vergiler de devede kulaktı. Hülasa, iş yapmak ve çalışmak bakımından azınlıklar için Osmanlı idaresinden daha rahat ve külfetsiz bir idare yoktu denilebilir. Çünkü bütün yükler Türk kanından olan insanların yani güya "Hâkim Millet"in üstündeydi.

Halil Kut Paşa
(Kutü'l Amare Kahramanı Halil Kut Paşa'nın Hatıraları
Timaş Yayınları, Eylül 2015, sf. 43)

21 Eylül 2015

Tanini Trio - Mehtapta Yakamozlar / Cinuçen Tanrıkorur



Cinuçen Tanrıkorur'un Nihâvend Saz Semaisi olarak bestelediği Mehtapta Yakamozlar, Tanini Trio yorumuyla.

Kanun: Tahir Aydoğdu
Ney: Bilgin Canaz
Piyano: Hakan A.Toker

Cemil Meriç'in Cinuçen Tanrıkorur'a gönderdiği karttan


Canım efendim, alev alev bir sesti bu. Vecdin, sevginin, gönlün sesi. Tutuşturmuyor, aydınlatıyordu. Fecir pırıltısı gibi. Tanımıyordum sizi. Bir akşam zindanımı nura boğdunuz. Sonra da her güzel şey gibi hâtıra oldunuz. Serab mıydınız, gerçek miydiniz? Nerden geliyordunuz? Kadîm ve muhteşem bir medeniyetin enkâz-ı târümârı altında gülümseyen bir kor muydunuz? Zerafetinizle Lale Devri'nin müsahiplerini hatırlatıyordunuz. Belli ki elest bezm'inde tanışmıştık.

Cemil Meriç

Takip önerisi: https://twitter.com/C_Tanrikorur

Cehenneme de kütük lâzımdır



Hz. Mevlânâ kadar yanlış tanınanı da yok. Herkesin kafasında kendine göre bir Hz. Mevlânâ var. Kimi, kimse kusura bakmasın, otomobil değnekcisi gibi Hz. Mevlânâ'yı "gel gel"ci yaptı, kimi yalnızca "yiyelim, içelim, gezelim, ney çalalım, dönelim" yaptı, kimi mürted yaptı, aynen İbn Arabî gibi. İbn Arabî tasavvuf muhitinde Şeyh-i Ekber diye anılır. Anlamayanlar "Şeyh-i Ekfer" derler. Ekfer; kafirin şiddetlisi. Kafirin önde gideni diyorlar yani... Ne diyebiliriz? Hiçbir şey diyemeyiz. Çünkü Allah hiçbir şeyi bâtıl olarak, işe yaramaz, fonksiyonsuz olarak yaratmamıştır. Cehennem de Allah'ın yarattığı bir varlıktır. E cehenneme de kütük lâzımdır.

Ö. Tuğrul İnançer

Aşkar dergisinin 35. sayısı çıktı


Aşkar Dergisi 8. yılında 35.sayısına ulaşmış bir dergi. Sivas’ta yaşayan birkaç yürekli şairin sırtlandığı bu ağır sorumluluk geçen yıllarla birlikte oldukça güzel meyveler verdi. Aşkar hali hazırda genç şairlerin alan bulduğu bir şiir sağanağına ev sahipliği yapıyor. Emeği geçenlere ne mutlu.

35. sayı Osman Özbahçe’nin “Şırınga” isimli şiiriyle başlıyor. Bilindiği gibi Özbahçe sadece şair değil aynı zamanda genç kuşağın abisidir de. Genç şairleri yüreklendirmesi, kucaklaması ve “iki gözümsün” diyerek kalbine koymasıyla da bilinir. Özbahçe bu şiirinde yine kendi tarihiyle Türkiye tarihini harmanlayarak yeni bir şeyler söylemenin derdini aşılıyor bizlere. Şairin çocukluğuna demir atan acıları adeta şiirlerden sızıyor. Aile kavramı etrafında dönen mısralar kalbin en derinlerinden fırlıyor adeta. Şairin konuşması da bu değil midir zaten!

Aşkar 35. sayıda dikkatimi çeken diğer şiirler ise Eyüp Aktuğ, Şafak Tarhan, Yağız Gönüler ve Musa Günerigök’e ait. Bu dört şiir de bütünlüğünü sağlamış, derdini anlatmış sıkı şiirler. Şiirin söyleyişi de insanı etkiliyor. Yağız Gönüler’in şiirini beğeniyorum. Geldiği gibi akmış şiir sayfaya adeta. Zorlama bir tek cümle göremedim açıkçası. Şafak Tarhan’ın şiirinde ise kurgu oldukça sağlam. İmgeleri yerli yerince kullanmak budur dedirtiyor. Musa Günerigök’ün şiiri göndermelerle dolu. Şairin imgeleri ve göndermeleri aslında hinterlandını da haber veriyor aslında. Şairi tanımak isterdim doğrusu…Merve Parlak’ın “Mübhem Yaban Mersini” şiirinde kızı Zeyneb Hüma’dan bahsettiği mısra bir kız babası olarak beni çarptı diyebilirim. Şairin yüreğine sağlık. Tam da bam telimize dokunmuş…

Yine İdris Ekinci ve Hüseyin Karacalar’la yapılan söyleşiler mutlaka okunmalı. Bu iki şair hem mutfakta olmanın verdiği tecrübe hem de “şair” olmaları sebebiyle iki kere okunmayı hak ediyor...

Aşkar 35. sayıda dikkatimizi çeken mısralar ise şunlar:

Tabiattan ayrışmasını tamamlamamış
Kendini çimen yaprağı zanneden
-Sen bana
Bir kuş kanadını açıyor-Sen bana
Kuşat varlığımı açılan kanat
Kapla
Sarıl sarıl sarıl-Sen bana

Annemin sesi uğraşamam şimdi doktor
Şırıngayla çektim kendimi herkes
Kanımda siyah noktalar
Gözyaşı içinde kalmış yağmur
Annemi sayıklar
Osman Özbahçe/Şırınga

Ve dünya bir kez daha pişmanlıktan başka bir şey değildir
Ve dünya bir kez daha kirli tırnaklarıyla kazırken bizi
Dünya çocukların saklambacından başka

Nedir ki
Aziz Mahmut Öncel/Beşeriyette Hatalar…

ben size en çok bilmediklerimi soyuyorum
kilim kilim veriyorum çocukluğumun odalarını
Özgür Ballı/Bozuk

ben şimdi sıcak sütten kaçar gibi
dökülen susamdan geceden sabahtan bihaber
davetler kabuller yoldan çıkanlar
yolda kalan kör kalan gözünü açanlar
ben şimdi tanımadığım bir şehre aşina
bilmediğim sokaklarda yorgun ve kara

Cihad Özsöz/Yani Bir Nevi

kudüs’lü şiirlerden bir mısra dolayıpdilimekazan kaldırdım
yumruğum havada güzeş gözlüğüm biraz kaş çatışı iyi pozlar
anayasayı üzmeden,küstürmeden bıyıklı abileri bana
sesimi alçaltıp,alçaltıp kendimi
haydi bir iki üç,kahrolsun israil kahrolsun Amerika
akşama twitter,ders bir,zarifliğin yedi şartı
ardından kaşınan romantikliğimiz:
“korkmayın torpido gözünde şiir saklayan adamlardan”
Eyüp Aktuğ/Ekmeğin Kuruyan Tarafı

Sizler otopsiyi ruhsuz birkaç
dipnotla geçiştireceksiniz eminim
okumam yok benim satır aralarım var.

İşsizleri konuşturan sakalımdır böyle uzun.
Muhammed Sarı/Olağan Çehreleri Sarsmak

ben olmak için doğmuşum ben
safımı dayımın yanında tutmak, yani
başladığım yere dönmek için yaşadığım
Sadık Koç/Dayımla Aynı Safta

göğün bittiği yerde susarak
bir dostun sonsuz secdesinden aldım rengimi
içeri girip alnından birlikte tuttuğumuz saf
zehrine alışık çölden
çıkardı gömülü gövdemi.
Şafak Tarhan/Pınarından Geceye Serçenin Seyri

Başka türlüsünü bilmem
İnsan olmanın
Bir aşağı bir yukarı kalarak
Hikmet Çamcı/Kuru Bir Ben…

Benim için insanlar bir fazladır hüzünden
Bir eksiktir bekleyişler umuda dönüşmedikçe
Kan kurumadıkça sıcak yaranın hemen altında
İki dostun arasına üç kuruş girdikçe
Hisler naylona dönünce
Ne gerek var çöp poşetlerinin ucunun bağlanmasına
Kokuşmuş bir dünyaya uyanıyoruz her sabah
Yağız Gönüler/Uzaktaki Yakın

Öyle
Bir yerden sesleniyorum ki sana
Damarlarım tedirgin oluyor
Bu fısıltı savruluyor fırtınalar arasında
Dümdüz halde savruluyor
Kaos oluyor sen yanımdasın kaos oluyor
Kaos seni ararken çıkıyor
Sen yanımdasın ve hiç bitmiyor
Kaos
Ertuğrul Gazi Demir/Beldenin Güneşinde…

yavrum;zeyneb hümâ
altınla ömründen güzellik çelecek annelerden değilim
eline renkli balonlar çalmayacağım
plastik adamlardan yanmayacak kursağın
dağını bulacak yeşil
dağını bilecek
yeşil; dağ olup saracak olan seni
Merve Parlak/Mübhem Yaban Mersini

Annesine benzesin çocuklar, gül kokan yerlerinden
Yazılı kağıtları olsun en temiz sözlerimiz
Meydanlarda gür çıkan sesleri toplayalım bir demet
Sancıyan yerlerimizi kimse görmesin
Başka dilden bir şarkı çok dokunsun içimize
Kalplere bir heves, dallar meyveye, şair şaire
Mustafa Uçurum/İyi Hal Kağıdı

sağ gözüm seğirtiyor kamufle ve kanlı çağa
alman romantizmini andıran bir sabotaj gibi dipte bir alkış
fırlıyor yer yatağından fırlıyor bir gözü millerce işgal
fırlıyor
-avuç içleri kadar stilist bir bombardımanla-
Musa Günerigök/Dünya Bir Taciz Ateşidir

Hadi ölelim nolur,biraz da birlikte ölelim
Sala veriliyor bak, dinle, bizim müezzin çok yanık okuyor!
Bedia Belkıs/Veylâ

Bir ırmak belki dağlardan salınışımız
Hızla çoğalıyoruz göğsümüz gür
Hem sert biçimde.
Yavuz Ertürk/Anlaşmışız İyi

sen değil kahveci ama gökyüzü görmüştür
boğazıma düğümler ata ata çok yürüdüm
sorulmamış bir sorunun yüküdür benim sırtımdaki
Ali Yılmaz/Kahve

Asyalılar diyordum
Biz Asyalılar baruttan bir eksik baharattan bir fazla
Yasin Fişne/Niçe’nin Gözünü Kör Eden…

Alıp vermediği bir şey zamanın
Sorulacak hesaplar birikse de şimdi
Yer yarılacağı günü elbette bilir
Esma Koç/Kelebek Hevesi

Hazırlayan: Yunus Emre Altuntaş
twitter.com/tuvayrek_

Metin Kondel: "Türklük canavarlarca boğuldu."


Türklük (İsmet Özel’in tabiriyle Kalın Türklük) salt bir ırk olmaktan çok tarihte İslam’ın içinden asker bir kavmin küffara karşı duruşuydu. Ama Türklük son iki yüzyılda naif Fransız asabiyetinin ayaklandırdığı canavarlarca boğuldu. Boğulurken de suça zorlandı. Kapitalizm çekirdekli modernizm de marjinalleştirip MHP gibi ham hayalli gerçeklik algısı kopuk posa bir partiye çevirdi. Yani Türklük Hıristiyanlığa karşı İslam’dan neşet etmiş askeri ve siyasi açıdan tahkim edilmiş bir insanlık duruşuydu tarihte. Ona isyan tanrıya isyan ve insan olmaya isyandı. Bu açıdan bakıldığında Kürtlerin bugün kalkıştığı şey Ebu Cehil’in safında yer alıp soyulacak ilk Müslüman kervanından pay alma hesabından başka bir şey değildir.

Metin Kondel
twitter.com/novelist_

18 Eylül 2015

Ölümüne gökdelmek


11 Eylül 2015 günü 50-55 metre uzunluğundaki vinçlerden biri hacı adaylarının üzerine düşüyor.

Suudi yetkililere göre ölenlerin sayısı şimdilik 107. Üç yıldır devam eden Kabe'yi genişletme projesi hacıları dev vinçlerin altında ibadetlerini yapmak zorunda bırakıyor. Bir şehir efsanesine göre Suudi Arabistan Hacc ve Umre'den yıllık 16,5 milyar dolar gelir elde ediyormuş.

Buna “ölümüne gökdelmek” diyoruz.

Gökdelenler ölümüne yükseliyor.

Gökyüzünü çimentolamak. Modern zamanın konut ideolojisi bu. Beton gökyüzündeki arazidir.

Modern insan iyi bir konutun makine gibi olmasını istiyor. Asansör, güvenlik kontrolü, dijital anahtarlar, akıllı bir bina. Makine içinde yaşıyor.

Göğüdelmek güçlü ve zenginleri göklere çıkarmak anlamına geliyor. Göğün betonla çitlenmesi bundandır. Güçlüleri göklere çıkaran bu mekanizma niçin talep ediliyor? Çünkü o bir debdebe-seçkinlik ideolojisidir.

Büyükkent bir anafordur. Ülkedeki ve uzak diyarlardaki tüm şehir-kasaba-köyleri yutan girdaptır.

Kentin ortasına büyük bir göğüdelen inşa edilmişse, uzak diyarda bir mahalle dolusu insan yoksul kalmıştır. İkinci bir göğüdelen ikinci bir yoksul semt-kasaba demektir. Büyükkentte insanlar iyiniyetli çalışmalarına rağmen bir türlü iyi olamazlar.

Para felsefesi cadde ve sokakları sarmalamıştır. Kentler hep daha zenginleri merkeze çekip daha yoksulları “dışarı” süren “varılamayan ülke” gibidir.

Müslümanlar kent ideolojisine Hacc-Umre ziyaretleri sırasında karşılaştıkları bu lüks gökdelen-otellerle yakalandılar. Başka türlü Kabe'nin etrafında göğüdelenlerin varlığı açıklanamaz. Hacc-umre geçmişte bir yıl süren bedenî ve malî bir ibadetti. Âlimlerin ve talebelerin kongresi idi.

Atlar ve develer tümüyle kayboldu. Ben şöyle düşünüyorum: hacca eskiden olduğu gibi yürüyerek-hayvanla gidilirse Harameyn'in metalaştırılmasını önlemek mümkündür.

Atları yitirdik. Şehri kaybettiğimizin kanıtı bu. Sokak otomobiller ve hız için dizayn edildi. Eğri ve dar sokaklardan kurtulmak isteyen irade metrokapitalizme aittir.

Eğri-çıkmaz sokaklara sahip bir şehirde sokağa yabancı birinin girmesi için bahanesi yoktur. Binlerce göz kendisine “burada ne arıyorsun” diyecektir. Kapitalizm sokaklara dükkanlar, mağazalar sayesinde girebilmiştir.


İnsana yaşamak için bir hücre tahsis edip; otomobillere, kent halkına, mağazalara büyük ve geniş caddeler-otoyollar inşa edilmesi insanın tüketici kılınarak ezildiğini gösterir. Büyük ve geniş caddeler kent yoksullarına ve dünyanın kır toplumlarına karşı yürütülen bir küstahlıktır. Bana-komşuma-mahalleme ait ikametgâhıma ait bir toprak parçasına (sokağa) makineli (otomobilli) bir insanın girmesi ve metalini (arabasını) park etmesi sömürgeciliktir. Düz sokak tabiatın denetlenmesi, tepelerin kazılması yani otoritenin kabulü pahasına yapılır. Eğriş bir sokakta hanelerin dayanışması vardır. Bir sokağa sokakta oturmayanların hoyratça girebilmesi, mimarinin başarısıdır. Tekno-uygarlıktan kaçamıyorsak bu, onun sokaklardaki iktidarı nedeniyledir.

Gerçek bir sokak eğridir. Düz bir sokak metrokapitalist iktidarın hız politikasını dayatır ve onun herkese egemen olma iradesine hizmet eden bir mimari ile gelir. Şehri savunmak istiyorsak iki eşeğin yanyana geçemeyeceği bir darlık içinde genişlik aramamız gerekir.

İnsan, kent içinde ezilir. Kent ise o kadar yayılmıştır ki, insan milyonluk hücresinde kıstırılmıştır.

Biz şöyle inanıyoruz: Şehir saklı bahçeler demektir. Kent ise kıyamettir, mahşerdir. Bencilliğin soluksuz koşusudur.

Kent caddelerin iki yanındaki yüksek kulelerden oluşan koridor-kâşâneler demektir. Şehir ise, ağaçların gölgesine sığınan mutlu evler.

Kentin ışıkları uzaktan bizi büyülüyor. Ne var ki onlar yıldız değil, süpermarkette satılan lambalardır. Geceleyin parıldayan metropolisin ışıklarını yıldızlı bir sema niyetine görüyorsak aklımızdan zorumuz var demektir.

Kentlere kim hakim olacak. Bunu bilmiyorum. Şehrin yolunu nasıl bulabiliriz? Bizim meselemiz budur.

Lütfi Bergen
(YeniSöz, 14.09.2015)

Nureddin Yıldız: "Alışveriş değil, para tüketme işi."


Alışverişe gideceksiniz o zaman soru bir: Evde neyiniz eksik onu almaya gideceksiniz? Yeni alacağınız şeyi koyacak yer yok, neyiniz eksik. İki: Alışverişe altı kişilik aile topluca gidiyorsunuz. Ne alacaksınız? Mutfağa ait bir şey alacaksanız çocuklar niye sizle geliyor? Almaya gittikleri şey yok aslında. Alışveriş, merkezin adı. Yaptıkları şey alışveriş değil, para tüketme işi. Çünkü geri dönerken; altı kişi gidiyorlar altı kiloluk eşya yok ellerinde. Küçük küçük poşetler, reklam poşetleri. Küçücük poşetler ama büyük ambalajlar. Aç, aç, aç bir toka çıkıyor içinden... Böyle bir hayat yaşıyoruz. "Önce harcarız sonra bakarız" insanca mıdır, akıllıca mıdır diye sorulamıyor. 18 yaşından gün alan nüfus kağıdı alır gibi kredi kartı alıyor bir tane.

Nureddin Yıldız

Güzelliğin On Par'etmez



Güzelliğin on par'etmez
Şu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa

Tâbirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yâreme
İsmin yayılmaz âleme
Âşıklarda meşk olmasa

Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk'olmasa

Güzel yüzün görülmezdi
Bu şak bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi
Âşık ve maşuk olmasa

Senden aldım bu feryâdı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı
O sana âşık olmasa

Âşık Veysel

Aşık Veysel Şatıroğlu'nun ilk fotoğrafı

17 Eylül 2015

İtalya'da üç yüz yıllık Türk köyü


Türkiye’den yüzlerce kilometre uzakta Türkçe bilmeden, Türkiye’yi hiç görmeden, “biz Türk’üz” diyebilen bir halk… Osmanlı bayrakları, hilalleri ve evlere asılan Türk bayraklarıyla donatılmış bir şehir... Bütün bunlar İtalya’nın Moena bölgesindeki Rione Turchia’da, bilinen ismiyle Türk Bölgesi’nde…

Tarihimizde kahramanlara sık rastlanır. Şan ve şöhret endişesinden uzak, maddi çıkar peşinde olmadan ser veren bu yiğitler, tarihin hafızasında derin izler bırakmışlardır. İşte bunlardan birisi de Batılıların El Turco dediği kahraman bir Osmanlı askeriydi.

Osmanlı Beyliği, küçük bir aşiretken kısa sürede inkişafını tamamlayarak denizlere ve karalara sığmaz olmuştu. Zamanla Türk akıncılarının geçemeyeceği kale yapılamaz oldu. Osmanlı cengâverleri Avrupa üzerinde adı sanı bilinmeyen pek çok yere İslâm sancağını diktiler. Fakat gün geldi Osmanlı Devleti de fethettiği yerlerden çekildi. Tıpkı bereket saçan suların, ovalardan çekilmesi gibi...

Yeniçerilikten El Turco’ya
Tarih 1683 yılını gösterdiği sırada cihan mühim bir hadiseye şahit oluyordu. Serdar-ı Ekrem Merzifonlu Kara Mustafa Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu, Avrupa’nın kalbi Viyana’yı muhasara etmiş fakat muvaffak olamamıştı.

332 sene önce vuku bulan bu savaşta, rivayete göre donmak üzere olan bir yaralı yeniçeri, İtalya’da küçük bir köy olan Moena’ya sığınır. Köylüler askere yardım etmek istemezler. Ancak bir kadın ona sahip çıkıp yarasını tedavi eder.


Uzun bir süre köyde kalan yeniçeri, sebat ve metaneti sayesinde kendini ve Osmanlı âdetlerini yöre insanına sevdirir. Köylüler ona “El Turco” ismini verirler. El Turco kendisine nezaket ve hürmetle muamele eden şefkat sahibi kadınla evlenerek bu köyde yaşamaya başlar.

Başka bir rivayete göre de bu yeniçerinin köye gelmesi şöyle olmuştur: İkinci Viyana Muhasarası sırasında, her ne sebeple ise Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından yeniçerinin idam edilmesi emredilir. Değerli bir yiğidin heba olmasına gönlü razı olmayan yeniçeri ağası ise Balaban’ın kaçmasına yardım eder.


Bu Yeniçeri Kimdir?
İsmi Hasan olan yeniçeriye, akranlarına göre iri yarı ve cengâver olduğu için “Balaban” lakabı verilmiştir. Balaban, Sultan Dördüncü Mehmed (1648-1687) ve Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa zamanında mühim başarılar elde etmiş bir istihbarat subayıdır. Rus, Alman ve İtalyan lisanlarına vâkıf olan Balaban; Venedik, Roma, Berlin ve Viyana gibi Avrupa’nın birçok ülkesine seyahat etmiştir.

Haksızlığın Daima Karşısında Durdu
Sığındığı köyde, başında sarığı ve belinde kılıcıyla Osmanlı hayatını devam ettiren yeniçeri, çalışkanlığıyla kısa sürede Moena köyünün en zengini olur. Bir gün El Turco ailesiyle huzurlu ve sakin bir hayat sürerken, haraç almak üzere gelen Alman derebeyleri, köyü yağmalayıp giderler. El Turco da ağır hakaretlere maruz kalır.


Bu durum, yeniçerinin çok ağırına gider ve bir süre sonra Ausburg Dükalığı’nın adaletsiz vergi sistemine karşı isyan bayrağını çeker. Köylüleri de bu haksız vergiye karşı ayaklandırır. Cengâver yeniçeri, azim ve cesaretle savaşarak köylüleri vergi ödemekten kurtarır. El Turco yaşadığı sürece köye bir daha ne askerler gelir ne de vergi toplanabilir. Köylüler kendilerini Alman derebeylerinin zulmünden kurtaran kahraman El Turco’ya daima minnettar kalırlar.

Üç Asırlık Gelenek
Yeniçerinin vefatından sonra çok üzülen ve uzun bir süre yas tutan Moenalılar, her sene Ağustos ayında El Turco’yu anma merasimi düzenlemeye başlarlar. Bir süre sonra bu merasim bugün hâlâ devam eden bir festivale dönüşür.


Günümüzde yeniçerinin hatırasına yapılan ve üç gün devam eden festival sırasında kasabanın her tarafı Türk bayrakları ile donatılıyor. Belediye başkanı dâhil herkes Osmanlı gibi giyinip, yeniçeri kıyafetli askerler ile birlikte sokaklarda dolaşıyor. Festivalde topluluğun en yaşlısı El Turco’yu temsil ediyor.

Son yıllarda Türkiye ile resmî temaslarda bulunan köylüler, her fırsatta Türkiye’yi çok sevdiklerini dile getiriyorlar.

Kaynaklar: Ayşegül Seloğlu, “ İtalya’daki Türkolojik Bulgular: Moena’da Türk Kültürüne Dair İzler”, Gazi Üniversitesi Türkçe Araştırmaları Öğrenci Dergisi, S.2, s.2-4, Ankara 2012; Orhan Koloğlu, “Ceriale’nin İtalyan Türkleri” Popüler Tarih, S.44, s.64-39.

Veysel Sekmen
(Yedikıta Dergisi, Sayı 84, Ağustos 2015)

Miryokefalon zaferi araştırmaları yayınlandı

Türkler Anadolu’nun tapusunu Miryokefalon savaşıyla aldılar

Çamlıca Basım Yayın 1176 yılında Selçuklu – Bizans arasında yapılan Miryokefalon Savaşı’nın bütün detaylarıyla birlikte yapılan saha çalışmalarını da anlatan önemli bir eser hazırladı. Savaşın 839. yılına özel olarak hazırlanan eser “Selçuklu – Bizans Münasebetlerinde Bir Dönüm Noktası Myriokephelon Zaferi” adıyla yayınlandı.

Yrd. Doç. Dr. Adnan Eskikurt ile Prof. Dr. Mehmet Akif Ceylan tarafından hazırlanan eser, Türkiye Selçukluları adına 17 Eylül 1176 yılında zaferle sonuçlanan Miryokefalon Savaşı’nın yapıldığı yer ile ilgili tartışmalara da son noktayı koyması bakımından büyük önem arz ediyor.

Savaşın geçtiği döneme de ışık tutan eser; “Haçlı Seferleri ve Anadolu’da Siyasi Dengelerin Bozulması, Tarihi Kaynaklara Göre Miryokefalon Savaşı, Savaş Yerinin Başlıca Coğrafi Özellikleri, Savaşın Yapıldığı İleri Sürülen Yerler ve Coğrafi Özellikleri” olmak üzere dört bölümden oluşuyor. Savaşın geçtiği yerlerin fotoğraflarına, savaşı canlandıran özel resimlere ve planlara da yer veren kitap, tarihe kaynaklık ediyor.


Miryokefalon Savaşı Nasıl Oldu?

1071 yılındaki Malazgirt yenilgisiyle adeta kabuğuna çekilen Bizans, Anadolu’da varlığını yeniden kabul ettirmek istiyordu. Anadolu Selçuklu Sultanı İkinci Kılıç Arslan’ın kudret ve başarılarının artması Bizans İmparatoru Manuel Komnenos’u rahatsız ediyordu. Selçukluları Anadolu’dan atarak kaybettiği toprakları geri almak isteyen Manuel 1176 yılı ilkbaharında büyük bir orduyla İstanbul’dan yola çıktı.

Yürüyüş yolu üzerinde devamlı Türkmen ve Selçuklu akınlarına maruz kalan Bizans ordusu Denizli’den sonra dar ve sarp bir vadiye girince sultanın kurmuş olduğu pusuya düştü. 17 Eylül 1176 günü vadide yaşanan şiddetli çarpışmalar ve geçidin kapatılması sonucu bozguna uğrayan Bizans ordusu dağıldı. İmparator çaresiz Sultan İkinci Kılıç Arslan’a barış teklifinde bulundu. Yapılan görüşmeler neticesinde anlaşma sağlandı.


Miryokefalon Savaşı’nın Önemi

Miryokefalon Savaşı Selçuklular ile Bizans arasında yapılan ikinci büyük savaştır. Malazgirt’te Sultan Alp Arslan ile Romanos Diogenes gibi iki kudretli hükümdar karşı karşıya geldiği gibi Miryokefalon’da da aynı derecede iki hükümdar Sultan Kılıç Arslan ile Manuel Komnenos kozlarını paylaşmışlardır. Her ikisinde de Selçuklular galip gelmişlerdir.

Savaşın bir diğer önemi ise Malazgirt’ten 105 yıl sonra kazanılan büyük zaferin ardından Bizans’ın ümit ve mücadelesinin tamamen kırılmış olmasıdır. Bizans bundan sonra Selçuklulara karşı savunmada kalmıştır. Ayrıca Anadolu’nun artık bir Türk yurdu haline geldiği kesinlik kazanmıştır. Bu tarihten sonra da Anadolu’nun büyük kısmı Türkiye Selçukluları idaresinde birleşmiştir.


Savaşın Geçtiği Vadiyi İki Öğretim Üyesi Buldu

Böylesine önemli bir hadisenin cereyan ettiği mevkiin tespiti ise yüzyıllardır çözüme kavuşmamış bir meseleydi. Muhtelif yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından farklı mevkiler üzerinde durulmuşsa da savaşın kesin yeri üzerinde görüş birliğine varılamamıştı.

Bu hususla alâkalı olarak 1998’de Denizli’den Eğirdir’in doğusuna kadar olan sahada çalışmalar yapılmış, ancak Bizanslı Kinnamos ve Süryanî Mihael’in eserleri ile Haçlı seferlerini anlatan bir kısım kroniklere ulaşılamadığından bazı önemli verilerden mahrum kalınmıştı.

Medeniyet Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Adnan Eskikurt ile Marmara Üniversitesi Coğrafya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Ceylan’ın ortak yürüttükleri saha araştırması savaşın geçtiği yer konusundaki tartışmalara son noktayı koydu. Tarih ve Coğrafya sahalarındaki bilgi ve tecrübelerini birleştiren iki öğretim üyesi uzun süre sahada ve tarihi kroniklerde yaptıkları araştırmalar neticesinde Miryokefalon Savaşı’nın geçtiği sahanın Konya – Beyşehir arasındaki Bağırsak Boğazı olduğu konusunda birleştiler.

Tarihi Keşif Kitap Oldu

Çamlıca Basım Yayın ise Miryokefalon Savaşı’nın 839. yılında kıymet değeri çok büyük olan saha araştırmalarını tarihi kaynaklardan edinilen son bilgileri kitaplaştırarak araştırmacıların hizmetine sundu. 112 sayfadan oluşan eser çok sayıda fotoğraf ve resimlerle zenginleştirildi.

Otorite deneyi



1965'te, Yale Üniversitesi'nde ünlü psikolog Stanley Milgram'ın gerçekleştirdiği 'otoriteye itaat deneyi' büyük bir şaşkınlığa ve tartışmalara rol açmıştı. Deneye katılanlar, oluşturulan deney ortamında, hiç tanımadıkları ve kendilerine bir zararı dokunmamış bir kişiye 450 volt elektroşok vermişlerdi. Orijinal deneyin yapılmasından yaklaşık 50 yıl sonra deney tekrarlandı. Orijinal deneyle benzer sonuçlar alınınca, benzer tartışmalar yeniden ortaya çıktı.

Zalim bir hükümdarın zalim bir devlete ihtiyacı vardır. Bu yüzden 1 milyon küçük zalimi işe alır. Her biri de işlerini profesyonelce ve pişmanlık duymadan yaparlar. Çünkü suç 1 milyona bölününce hiç kimse suçlunun kim olduğunu hatırlamayacaktır. Bir tanesi kurbanları tutuklayacak ama sadece tutuklama yapacak, diğerleri kurbanı kamplara götürecek ama görünen sadece makinistler olacak. Biri kurbanları hapse atacak ama görünen sadece hapishane müdürü olacak. En vahşi olanları da son anda ortaya çıkacak ama bu itaat zincirine müdahil olan herkes için her şey gayet normal görünecek.

Amerikalıların kısa tarihi

Yahudi Galanti bile Latin harfleri aleyhindeydi

Arabi Harfleri terakkimize Mani Değildir,
Avram Galanti, Hüsn-i tabiat matbaası, İstanbul, 1927
Harf inkılabı yapılmadan evvel yüksek kültürlü insanların hepsi harf inkılabına karşı çıktılar. Birçoğu İslâmî endişeler de taşımıyordu. Lâkin Türk milletine nasıl bir kötülük yapıldığı ortada idi. Mesela Darülfunun'dan Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan gibi insanlar harf inkılabı aleyhinde tavır aldılar. Bu isimlerden Togan, Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı. Köprülü'nün ise gideceği yeri olmadığından aldığı tehdide boyun eğmek durumunda kalarak Latin harfleri lehinde yazılar neşretti. Yahudi Avram Galanti bile Latin harfleri aleyhinde bulundu. Harflerimizi çok sevdiğinden mi? Değil. Sadece Darülfünun'da hoca olup da Latin harflerini savunmak mevzubahis olamazdı. Buna mukabil bugün başımıza allame kesilen İlber Ortaylı Latin harfleri müdafiidir. Bunu ancak Türkiye'nin getirildiği yer ile anlayabiliriz. Okuryazar takımından olup da 1928'de harf inkılabı müdafii insanlar ise her bakımdan düşüklükle maluldü.

Gökhan Göbel, Sermayesi Latin Alfabesi Olanın Burnu Pislikten Kurtulmaz
(Çelimli Çalım, Sayı 14)

Muhterem sâmiîn!


Türkiye'deki ilk radyo yayını 1927 yılında yapılmış. Henüz kimsenin evinde alıcı olmadığı için Sirkeci'deki radyo binasının dışına hoparlör koymuşlar ve o ilk yayını radyo binası civarında olanlar işitebilmiş. Spiker radyonun ilk yayınında konuşmasına şöyle başlıyor: "Sayın dinleyiciler!"; şaka tabii ki. Radyodan öyle bir ses gelse idi, o anda Sirkeci'den geçen herhangi bir vatandaş acaba küfür mü ediyorlar diye düşünürdü. Şöyle başlıyordu ilk yayın: "Muhterem sâmiîn!". Biz bugün mealler dolayısıyla "işittik ve itaat ettik"ten haberdarız lakin yazısı elinden alınmamış insanlar olarak 1928'den evvel meale ihtiyaç duymadan aynen Kur'an'da geçtiği şekliyle "sem'ina ve ata'na" (سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا) da diyebiliyorduk.

Gökhan Göbel, Sermayesi Latin Alfabesi Olanın Burnu Pislikten Kurtulmaz
(Çelimli Çalım, Sayı 14)

16 Eylül 2015

Çelimli Çalım'ın 14. sayısı çıktı


Çelimli Çalım mecmuasının on dördüncü sayısı "EN BÜYÜK SERMEYENİN VAZGEÇEMEDİĞİ” manşeti ile çıktı.

İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel’in bu sayıdaki "KULUN TEDBİRİ, ALLAH’IN TAKDİRİ (1)" başlıklı yazısının girişi şu şekilde:

Nedendir tükenmişlik? 780 bin kilometre kare dâhilinde hangi sebeple vatan için, millet için yapılacak en küçük şey kalmamıştır? “En küçük şey” içi boşaltılmış da olsa, sahtekârlık icabı da olsa, habasete malzeme temin gayesiyle dahi olsa Türk lâfzının zikrine, ikrarına tanınan yer dolayısıyla doğan ve Cumhuriyet’in ilânıyla -iki harp arası- gelen şeydi. O vakit itibariyle Türk lâfzı zikredildiği, ikrar ve ihsas edildiği zaman bir hakkın teslimi itiraf edilmiş oluyordu. Neden? Çünkü iki harp arası dönemde Batılı değerlerden artık hiçbir fayda umulamayacağı başat düşünce kabul ediliyordu. Gizliden gizliye itiraf edilen şey ise Âdem aleyhisselâm yaratıldığından beri toplu halde yaşamalarını hayırda ittifak etmeğe, birleşilmeğe borçlu olan insanların sadece Türkler olduğuydu. Tarih içinde liyakatin hep Türklüğe, Türklüğün hep liyakate kaide temin etmesi yüzünden muhitimizde Bizans otoritesini yok ettikçe doğan Türk toprağı adını hayrın ve şerrin kendi yerlerini tahsis eden güce tâbi olanlardan almıştır. Modern çağda mıydık?

Dağıtımına 4 Eylül Cuma günü başlanacak on dördüncü sayının diğer yazı başlıkları ise şöyledir:

Durmuş Küçükşakalak, “ Mutabakatların Mübarezesi”
Gökhan Göbel, “ Sermayesi Latin Harfleri Olanın Burnu Pislikten Kurtulmaz”
Lütfi Özaydın, “ Câe - Cağ - Çay Münasebetiyle Sularmız, Evlerimiz ve Yurdumuz”
Mustafa Tosun, “ En Büyük Finans Çevresi Türkiye’den Yeni Anayasa İstiyor (The Fast And The Furious)”
Mustafa Deveci, “Yemeyiz, Reddediyoruz!”
Muammer Parlar, “ Kendini Bulmuş Sermaye, Kendine Gelememiş Toplum”
Mehmet Ali Yeşil, “Atın Ölümü Arpadan Değil!”
Oğuz Batıgün, “Ey Sermaye Geldiysen Masaya Üç Kere Vur!”
Hakkı Acar, “Dünya Sisteminin Afyonu”
Bünyamin Özdemir, “UNANTASTBAR(EN)”
"YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye -14", Hazırlayan: Gökhan Göbel
Maruf Güner, “İstanbul'un Köpekleri”
Seyfullah Köksal, “Ferman Sermayenin”
Ayhan Gömürlü, “ Verme Dünyalari Alsan Da Bu Cennet Vatanı”
Oruç Özel, Burada Bir Cami Vardı – “Millet-İ Hakime'nin Yedi Tepesi”
Salih Gezgiç, “ Sehpasını Kendi Yıkmakla Müftehir, Darağacını Kendi Kurmadı mı?”
Mehmet Keloğlu, “ Mücrimler Günahlarından Sual Olunmaz”
"Tarihi ve Sebebleriyle Yahudi Aleyhtarlığı" Bernard Lazare, Tercüme: Serhat Toksöz

İsmet Özel: "Hür kadınlar başını örter, Hz.Hatice başını örter."


Kızların üniversiteye başörtülü olarak girmeleri ve başörtülü olarak ders dinlemeleri, kimliklerinde, diplomalarında başörtülü resimlerinin bulunmasının bir demokratik hak olduğunu söyleyenler, bu çocukları istismar ediyorlar ve bunları kullanıyorlar. Çünkü başörtüsü demokratik bir hak değildir, dini bir vecibedir. Üstelik hür ve namuslu kadınlar başlarını örter, cariyelerin başlarını örtmeleri doğru değildir, başını örtmek kadınlara verilmiş bir imtiyazdır, hak değildir. Sadece üstün nitelikli kadınlar başlarını örterler. Bana sorarsanız, benim yetkim olsa, bazı kadınların başlarını örtmelerini yasaklarım. Çünkü sizin baş örtmeye hakkınız yok derim, siz namuslu ve hür kadınlar değilsiniz, dolayısıyla başınızı örtemezsiniz. Başını örtmek üstün bir şeydir, yüksek bir şeydir, hiçbir zaman başörtülü bir kadın, başı açık bir kadının himayesi altına giremez. Başını örten bir kadın başı açık bir kadını himaye edebilir. Başın açık gezebilirsin diye ona iyilikte bulunabilir, ama tersi olmaz. Çünkü dediğim gibi hür kadınlar başını örter, Hz.Hatice başını örter.

İsmet Özel
İskele Sancak Söyleşisi (Kanal 7 - 02.06.2001)
Tamamını okumak için: İstiklâl Marşı Derneği

13 Eylül 2015

Kaside: Sakın terk-i edebden kûy-i "Mahbûb-i Hudâ"dır bu



Fuâdı kâinâtın belde-i mu'cîz-nüvâdır bu
Semâ-paye harem-gâh-ı "Resûl-i Müctebâ"dır bu
Harîm-i 'arz-ı cennet ravza-i "Hayrü'l-Verâ"dır bu
Sakın terk-i edebden kûy-i "Mahbûb-i Hudâ"dır bu
Nazar-gâh-ı ilâhîdir "Makâm-ı Mustafâ"dır bu

Bu dergâh-ı mu'allâya tevessül eyleyen sâil
Bulur her derdine dermân olur maksûduna nâil
Esâtin-i hikem cümle bu hükme oldular kâil
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i 'adem zâil
'Amâdan açdı mevcûdât dü çesmin tûtiyâdır bu

'Uyûn-ârâ-yı 'âlem tûtiyâ na'leyn-i hâkidir
Bu hadrâ kubbede mahfûz o nûrun cism-i pâkidir
Bütün envâr-i 'âlem 'aks-i nûr-i tâb-nâkidir
Felekde mâh-ı nev "Bâbu's Selâm"ın sîne-çâkidir
Onun kandîlidir hûr matla'-i nûr u ziyâdır bu

Müraccahdır bu hâkin her gubârı kadr u kıymetde
Cilâ-bahş-ı 'uyûn olmakda iksîre meziyyetde
Bu cây-ı dil-küşânın bir nazîri yok fazîletde
"Habîb-i Kibriyâ"nın hâb-gâhıdır hakîkatde
Tefevvuk-gerde-i 'arş-ı "Cenâb-ı Kibriyâ"dır bu

Ziyâsı pertev-efşândır bu hâkin mihr ile mâhe
Eder âşıklann da'vet serây-i "lî me'allah"e
Yüzün sür sen de ey Hazmî bu dergâh-ı felek-câhe
Mürâ'ât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâhe
Metâf-ı kudsiyândır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu

Bu manzûme, Urfalı Nâbî Hazretlerinin meşhûr na'atına tahmis yapılmak sûretiyle tarîk-i uşşâkiyye meşâyihinden Hazmî Efendi tarafından yazılmıştır...Tahmis her beyite üç mısra eklemek suretiyle yapıldığından her beşliğin ilk üç mısraı Hazmi Efendi'nin, son iki mısraı ise Nâbî merhumundur... Kâni Karaca'nın husûsî bir mevlid meclisinde okuduğu bu kasîdenin maalesef baş kısmı kaydedilememiş... Ancak yine de bu hâliyle bile mükemmel bir okuyuş örneği olarak arşivimizin en kıymetli kayıtlarından biridir...

Bu na'atın yazılış hikayesi ve başka kayıtlar için:
http://defter-i-ussak.blogspot.com.tr/2014/09/sakn-terk-i-edebden.html

Gönül Makamı: Ömer Tuğrul İnançer - Sipihr Makamı



Mûsikîden anlamayan yaratık, mâhluk yoktur. Bu âhenktir. Vücudumuzdaki, kendi kainatımızdaki âhenk, semâdaki âhenk, her şey bir âhenktir. Sadanın âhenklisi de mûsikîdir. Tasavvufun en önemli aletlerinden biridir. Zaten tasavvufî şahsiyetlere baktığımızda hepsinin mûsikîyle meşgul olduğunu görüyoruz. Hiç mûsikîyle meşgul olmadığı zannedilen Nakşîbendiye'de; Molla Nureddinî Câmî zat-ı şerifin musiki üzerine risalesi vardır. Târik-i Nakşîbendiye'de pîr-i sânîdir. Kim biliyor? Zamanımızda moda, Hintlilerin şakrası var ya, Şah-ı Nakşîbend Efendimizin "Letaif Noktaları"nı kim biliyor? Dolayısıyla bizim her şeyi öğrenmek için başkasına ihtiyacımız yok. Kendi kendimizi öğrenelim, bize yeter.

Ö. Tuğrul İnançer

Ney ve Tanbur ile Saz Eserleri


Ney: Aka Gündüz Kutbay ve Doğan Ergin
Tanbur: Necdet Yaşar ve Abdi Coşkun

Hicaz Peşrev - Katip Çelebi
Bayati Ayin-i Şerifi, 1. Selam (Terennüm) - Mustafa Dede
Bayati Ayin-i Şerifi, 3. Selam (İlk Terennüm) - Mustafa Dede
Bayati Ayin-i Şerifi, 3. Selam (İkinci Terennüm) - Mustafa Dede
Bayati Ayin-i Şerifi, 3. Selam (Son Terennüm) - Mustafa Dede
Bayati Ayin-i Şerifi, 3. Selam (Üçüncü Terennüm) - Mustafa Dede
Bayati Ayin-i Şerifi, Son Yürük Semai - Mustafa Dede
Karcığar Ayin-i Şerifi, 2. Selam (Terennüm) - Bolahenk Nuri Bey
Nühüft Ayin-i Şerifi, Son Yürük Semai - Eyyubi Hüseyin Dede
Segah Saz Semaisi - Nayi Osman Dede

İcra edilen eserlerin tespiti: Dr. Ferhat Özden

Bekir Sıtkı Sezgin - İnci Çayırlı (1990, Paris)

Müziğin Güzel Günlerine Yolculuk: İnci Çayırlı'nın Anıları


İnci Hanım'ı dinlerken bugün sadece ismi musiki olan garabetten uzaklaşır, müziğin eski, güzel ve gerçek günlerine gidersiniz. Sesinin renginden sözetmeme zaten gerek yok… Artık hiçbiri hayatta olmayan son büyük üstadlardan devraldığı üslûbu zevk ve duygu ile yoğurup nağmeleri o pittoresque sesi ile terennüm etttiğinde İstanbul kültürünü bütün zerafetiyle hisseder ve kısa bir an için de olsa bir ruh sükûnuna erersiniz.

İnci Çayırlı parlak sanat hayatında sadece şarkı, türkü, beste yahut semâi gibi eserler icra etmedi, yani kendini Türk Müziği'nin kalıpları içerisine kapatmadı, komple bir sanatçı olarak tangodan film müziğine, napoliten parçalardan operetlere kadar her çeşit eseri yorumladı ve bütün icraları mükemmel oldu. Yıllar önce okuduğu Kara gözler yahut Yağmur çiselerken gibi eserlerin, bugün ellisini geride bırakmış olanların hafızalarında mutlaka birer derin hatırası mevcuttur!

Hakkında kaleme alınmış ciddî eserleri sağlığında görebilmek her sanatçıya nasip olmaz. Bu kitabı hazırlayarak İnci Çayırlı'nın biyografisini görebilmiş nadir sanatçılardan biri olmasını sağlayan Dr. Murat Derin'i tebrik ve müziğimizin son fem-i muhsinine de uzun ve birbirinden zarif nağmelerle dolu bir ömür temenni ediyorum.

Murat Bardakçı

İlber Ortaylı anlatıyor:
Sümbül Efendi Camii / Cerrahpaşa Camii

Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek


Geçtiğimiz günlerde 100 yaşına basan Halil İnalcık'la, Hürriyet gazetesinden Güliz Arslan bir röportaj gerçekleştirmiş. Tarihle ilgilenen herkes için önemli notlar var. Tamamı şuradan okunabilir.

Yaşananlara bakıp “Bu ülkede yaşanmaz artık” diyen çokça genç var. Siz uzun yıllar yurtdışında yaşadınız. Ama sonra döndünüz. Onlara ne demek istersiniz?
Karamsarlık korkaklıktır. Türkiye büyüktür. 1500 yıllık bir tarihimiz var. Canımızla, başımızla bu büyüklüğü devam ettirmeliyiz. Bırakıp kaçmak ihanettir bence. Eğer noksanlar varsa gidermeye uğraşmalıyız. Bu devletin tarihine yakışır şekilde yaşamalı ve çok çalışmalıyız.

Her şeye rağmen?

Her şeye rağmen!

Peki, insanın çok çalışabilmesi için ne çalışması gerektiğini iyi bilmesi lazım herhalde. Siz ne çalışacağınıza çok küçük yaşta karar vermişsiniz. Nasıl emin oldunuz ömrünüzü adayacağınız alanın sizin için en doğrusu olduğundan?

1935’ti sanıyorum, Balıkesir Muallim Mektebi’nde okurken kütüphaneden bir kitap aldım; Hasan Âli Yücel’in ‘Goethe’si. O bana çok tesir etti. Ben de bir misyon benimsedim. Arkadaşlarım Hititoloji, Sümeroloji gibi ilimlere önem veriyordu. Ben eskiçağa girmedim. “Bizim asıl tarihimiz Osmanlı’dır, kendimi Osmanlı tarihine vereceğim” dedim.

Ve çok çalıştınız değil mi?
Bir keşiş gibi... İdealimi gerçekleştirmek için en iyi şekilde hazırlandım. Birinci sınıf âlimlerden ders aldım. Eşim de benimle işbirliği yaptı. Biz Şevkiye’yle, benim hanım, nerede tanıştık biliyor musunuz? Arapça dersinde. Yan yana oturmuşuz. O da Arap edebiyatının mütehassısı oldu. Arap kaynaklarında çözemediğim şeylere yardım ederdi. Kendisiyle günlerce ilgilenemediğim olurdu, davetlere gidemezdik. Hiç şikâyet etmezdi.

10 Eylül 2015

Lütfi Bergen: "Müslüman kadınlar sigara içen erkeklerle evlilik düşünmemelidir."


Erkeklerin göz zinasından bahseden kadınların erkeklerin sigarasına, futbol paganizmine, ağzının bozukluğuna sus olmaları ayıptır, günahtır... Sigara içmek vatan sevgisinden değildir. ABD devesine binmektendir. 

Kadınlar "bakım zinciri" içinde meslek tercihi yapıyor: temizlikçi-öğretmen-dişçi-hemşire-sekreter-aşçı-öğretim görevlisi... Kadınların kapitalist toplumla uzlaşmalarına rağmen mesleki tercihlerinde "bakım zinciri"ni kıramamaları önemli bir çözümsüzlüktür. Kapitalizm kadınları evden çıkartarak tekrar geleneksel işlerine sürdü. Sahip oldukları gelirleri de makyaj-giyim-parfüm-gıda ile geri aldı. Kadınlar kendi çocuklarını başka kadın eğiticiye teslim edip kendileri de başkalarının çocuklarına bakacakları bir meslek seçti: öğretmenlik. Kadınlar kendi anne-babalarına bakmayıp başkalarının anne-babalarına bakacakları meslek seçti: hastabakıcılık-hemşirelik.

İlk okul öncesi öğretmenliği kadınların meslekî kariyer olarak belirlediği bir ufuk ise bu paradokstan başka bir şey değil. Kadınların mesleki tercihi kaçınılmaz olarak ev içi emeğini dışarıya çıkarıp onu ücretlendirmek politikası için kapitalizmle uzlaşmadır. Müslüman kadınlar kapitalizm için çalışıyor. Kreş, giyim, parfüm, yemek, ulaşım harcamaları bunu kanıtlar.

Biz Müslüman kadınlara ve erkeklere kentleri terk edip bir şehir felsefesi inşa etme fikrini çalışıyoruz. Kent kapitalist ve feministtir. Kentler feminizmin coğrafyasıdır. Müslüman kadınlar arasında "ben feminist değilim" diyenler var. Oysa Kentin kendisi feminist bir coğrafyadır.

Erkek tavrı kadını konut kredisi için ırgatlaştırmak ve onu çalışmaya ikna ederek uryanlaştırmak şeklinde sistematikleşti. Erkeklerin uyanık oldukları mutlaka söylenmelidir. Hem karısını konut-araba kredisini ödemeye zorlar, hem gece yemek ve başka hizmetler bekler. Erkeğin karısına yaşayacağı evi tedarik etmesi üstüne farzdır. Karısının gelirine bu amaç için el koyması haramdır. Kadın konuta başını sokmak için çalışmak zorunda kalıyorsa erkek tesettüre riayet etmiyor demektir. Çünkü kadın dışarı çıkmak zorunda kaldı. Müslüman haneler kredi ödeyeceğiz diyerek bereketi yitirmiştir.

Sigara içmek imandan değildir. ABD sevgisindendir. 2 kişi hergün 1 paket 20 yıl sigara içse 1 daire alır. Bu parayı verenin aklı yoktur. 2 kişi hergün 1 paket 20 yıl sigara içse şehir kütüphanesi kuracak kadar kitap sahibi olur. Bu parayı verenin aklı yoktur. Karı koca 20 sene içtiğin sigara parası 1 ev parası ediyorsa bu kapitalizme kulluktur. Necip Fazıl - Ali Şeriati de içse böyledir. 20 sene çalışsan aldığın emekli ikramiyesi 20 sene içtiğin sigara parasını karşılamıyorsa kapitalizme değil kendine kızmalısın.

Kur'an "saçıp savurmayın, savuranlar şeytanın dostlarıdır", demektedir. Paraları savurmayın denizde boğulan bebelere şehirler kurun. Müslüman kadınlar sigara içen erkeklerle evlilik düşünmemelidir. Sigara kapitalizme kulluktur. Müslüman adamlar sigarayı bırakın.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

Kitapları tekrar tekrar basılmalı


100 yaşına giren büyük tarihçimiz Halil İnalcık’ın kitapları tekrar tekrar basılmalı, okunmalı, basılmamış olan eserleri de ciddi bir komisyon marifetiyle mutlaka yayın hayatına çıkarılmalı.

Yarın ( Eylül 2015) Halil İnalcık hocanın doğum günü var. Ankara’da Bilkent Üniversitesi’nde talebeleri ve meslektaşlarıyla toplanacaklar. Hocamızın 100 yaşına adım atışının kutlandığı günün hiç şüphesiz sağlıklı, uzun bir ömrün dostlarla birlikte kutlanmasından öte bir anlamı var. Osmanlı tarihçiliğinin, tarihi gelişimin yarattığı olaylar dolayısıyla iki asrını bir hoca temsil ediyor. Harf Devrimi'nden önce doğdu. Okula gitti. Osmanlı dünyasının kilit olayları onun ömrüne mahsus.

Muallim Mektebi’nde Türk düşün hayatının önemli isimlerinden ders aldı

İmparatorluğun kaybettiği topraklar içinde ilk yeri teşkil eden Kırım, Bahçesaraylı bir babanın oğlu. Annesi Ayşe Bahriye hanım İstanbul’un tarikat şeyhlerinden birinin soyundan geliyor. Direnen başkent İstanbul’da doğdu. Cumhuriyeti yaşadı. Ankara Üniversitesi’nin açılış töreninde o zamanki Halkevi binası şimdiki Üçüncü Tiyatro salonunu düşünürseniz büyük önderimizle çok yakın mesafede açılış törenindeydi. Halil hocanın “Yolum o gün çizildi” dediğini biliyoruz.

Türkiye çok önemli bir devrimler silsilesindeydi, lakin önemli bir özelliği hatırlamamız lazım. Cemiyetin kültürel kalıpları ve dünya görüşü değişiyordu ve bu arada uzun süren bir cihan harbi Türk toplumunu ister istemez yeni bir mecraya sokmuştu. Yaşayışımız ve dünya görüşümüz insanımızı bütün devrim yapan ülkelerdeki gibi zorunlu olarak bir değişime itiyordu. Fakat bu değişim süreci bazılarının günümüzde uydurdukları gibi kanlı değildi.

Halil Hoca ortaokulu İstanbul’da bitirdi. Hatıratından da anlaşılıyor; devlet desteği olmadan tahsilini sürdüremeyecekti. Ortaöğrenimine Balıkesir Muallim Mektebi'nde devam etti. Hocaları Türk düşün hayatının önemli adamlarıydı (Kamil Su ve Abdülbaki Gölpınarlı gibi). 1935’te bütün Türk ve İslam dünyasında bir ilk olan müesseseye, gerçek anlamda bir felsefe veya edebiyat fakültesi karşılığı olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kuruluştaki öğrencisi olarak devam etti.

1935’te fakülte binası Evkaf apartmanlarındaydı. Binanın çevreleme iki katında öğretim üyeleri, memurlar ve kütüphane vardı. Dershaneler de o kattaydı. Avusturya-Macaristan mimarisindeki bu binanın ortasındaki avluda, öğrenciler ders aralığında vakit geçirirdi. Dünyanın tarihi de yardımcı oldu; fakültenin öğretim elemanları arasında sadece Fuat Köprülü, Muzaffer Göker gibi hocalar değil, bir anda Nazi Almanyası’ndan sığınan ünlü bilginler de görüldü. Bu avlu sonradan üstü örtülerek bizim kuşak gençliğin Batı tiyatrosunun çocuk oyunlarından Goldoni’nin komedilerine, Tennessee Williams'lara kadar örnekleriyle tanıştığı Küçük Tiyatro oldu.

Halil Hoca fakülteyi bitirdiği yıl dünyada ismini duyurmaya başlayan bu ilmi kuruluş şanına yaraşır bir binaya taşındı; ünlü mimar, mülteci Bruno Taut’un eseri olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne... İlmi yardımcı seçildi. Hocalarına tesir etmişti. İki yıl içinde hiçbir zaman eskimeyecek ünlü çalışmasını, “Tanzimat ve Bulgar Meselesi”ni doktora tezi olarak tamamladı. Balkan tarihçileri arasında bu eser kuru sıkı milliyetçilik yerine arşiv, çağdaş gözlemler, soğukkanlı sosyal analizle etkisini duyurmuştu.

Adı dünya tarihçileri arasında geçmeye başladı

Fuat Köprülü’nün çok tutkun olduğu Fransız Annales okulu ve Fernand Braudel’i öğrencilerine tanıtmasının etkileri görüldü. 1940’tan sonra Halil hocanın etkisiyle Osmanlı tarihinin 19'uncu asrı yeni bir mecraya girecektir. Ardından büyük tarihçilik olayı, Arnavutluk milli tarihini aydınlatan bir çalışmayla “Arnavid Sancağı Defteri”nin (1432 tarihli) tarafından işlenip yayımlanmasıyla meydana geldi. İnalcık ismi Balkan tarihi çalışmalarında büyük harflerle (bibliyografyada çok kullanılan eserlerin kısaltmayla verilmesi) geçmeye başladı. Türk arşivleri ve etütleri Balkan tarihçiliğinde yer etmeye başlamıştı. Bu hızlı bir girişti.

Halil İnalcık ismi çok kısa zamanda arşivlerin etkin kullanımı ve yorumlarla dünya tarihçileri arasında geçmeye başladı. Ondan evvel de arşiv kullanılıyordu. Halen de kullanılıyor. Fakat o arşivleri kullanmak için bulunduğun dünyaya sevgi, ilgi, soğukkanlılık ve yöntem gerekir. Herhangi bir konuda araştırma yaparken senkronoloji dediğimiz eşzamanlılık yöntemine başvurmak, Roma İmparatorluğu’ndan beri kurumları araştırmak Halil hocanın getirdiği yöntemlerdir. Bu yöntemin halen çok başarılı örneklerle kullanıldığını söyleyemeyiz ama yol açıktır, takip edeceğimiz hoca da bellidir.

Enerjisi ve merakıyla yeni kuşaklara örnek olmalı

Halil İnalcık hocamız Atatürk’ün kurduğu büyük müessese olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ürünüdür ve o kurum da Halil İnalcık, Sedat Alp ve Ekrem Akurgal gibi hocalarla yerini bulan bir irfan ocağıdır. Amerika, Avrupa’daki üniversiteler ve 20 yılı aşkın süre ordinaryüslük yaptığı Şikago Üniversitesi Halil beyin yetiştirdiği öğrencilerle o dalda ün yapmıştır. Halil hoca Türkiye’de eğitimin yokluklarına aldırmayan, büyük Batı dillerini ve İtalyancayı bile evinde öğrenerek araştırma yapan bir örnek kişiliktir. O enerji ve merakın halen yeni kuşaklar için bir örnek olmasını dileriz. Zira dünyaya açılmak kolay değil, sadece dışarıdaki üniversitelerden diploma almakla olmuyor.

Bugünlerde Halil hoca 100’üncü yaşına girerken “Tarihe Düşülen Notlar” (Timaş Yayınları) başlığıyla hocamızın tarihi konuşmalarını ve röportajlarını içeren iki ciltlik önemli bir yayın çıktı. Hocanın kitaplarının tekrar tekrar basılmasını, okunmasını, basılmamış olan eserlerinin ciddi bir komisyon marifetiyle mutlaka yayın hayatına çıkarılmasını temenni ediyoruz.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 06.09.2015)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.