01 Eylül 2015

Müziğimiz ve Popülarite (II)


Gelelim yazının başlığındaki ikinci kelime olan "popülarite"ye. "Popülerlik, popüler olma" demek olan bu kelime de Tanzîmat depreminde dilimize giren Fransız gollerinden. Atatürk "Ketebe /yektubu Arabın, mektup bizimdir" demişti. Yani, yabancı dillerden münferid kelimeler dilimize girmiş olabilir; ama o kelimelerden yapılma fiiller her dilin kendi kurallarınca olur. Rahmetli bugün hayatta olsaydı da, bir kere kapıyı açtıktan sonra, yabancı kelimeye "Geç!", yabancı fiile "Dur!" demeyi nasıl beceremediğimizi görseydi. "Shopping Center"ları, "Showroom"ları, "bri-fing"leri, "reyting"leri duyunca kahırlanır, "İyi ki ölmüşüm!" der miydi acaba?.. Evet, ne diyorduk ? Popülarite. Marksist Türkçeciler dil sabotajlarına mesned olarak Osmanlıca kelimelerin Türkçenin ses uyumuna ters olduğunu ileri sürüp, söylenmesi zor örnek olarak "müddeiumumî" kelimesini gösterirlerdi. Oysa şu "po-pü-la-ri-te" bakın ne kadar çok uyuyor Türkçenin hece yapısına!..

Popülarite'nin sıfatı olan "popüler" (yine Fransızca "populaire"den çaldığımız), "halk" anlamındaki Latince "populus"tan geliyor, "halka ait"demek. Zamanla "halkın çoğunluğunun tuttuğu, sevdiği" anlamını da kazanmış. Yalnız bu ikinci anlamında süreklilik yok: zamana, daha doğrusu modaya tâbî bir karakteri var. Fransızların "musiques populaires" (halk müzikleri) deyimindeki devamlılık, 1930'ların "çok popüler" dansı Fokstrot'ta yok meselâ. O zaman "Popüler olan nedir?" sorusuna verilecek cevap güçleşir, veya peşinde "Ne zaman? Hangi çağda? Kime göre?"gibi karşı soruları sürükler. Gerçekten de ne, kime göre, ne zaman popülerdir? Kelimenin kök olarak halkla ilişkisi dolayısıyle, acaba halk mıdır bu sorulara verilecek cevapta kıstas alınması gereken? Eğer böyleyse halkın tamamı mıdır, yoksa belli bir kesimi mi? Halk müziğimiz, meselâ, halkımızın çoğunluğunun (kır bölgelerinde tamamının) her zaman en çok sevdiği, çalıp söylediği-eğlendiği müzik türüdür. Ama, yine meselâ bu müziğin repertuarından "Manda yuva yapmış söğüt dalına", "Şeytan bunun neresinde", "Müdür beyin yeşil kürkü" gibi türkülerin yerinde şimdi yeller esmektedir. Urfa, Elâzığ, Erzurum dîvanları gibi folklor klasiklerimiz, Âşık Veysel, Hacı Taşan, Mükerrem Ertaş, Nezahat Bayram gibi eşsiz sanatkârlarımız, Köroğlu Solağı, Yozgat Sürmelileri, Şekeroğlanlar, Küzecioğlu'nun Kerkük horyatları ve muhteşem Konya peşrevleri, halk müziğimizin ne yazık ki artık gündeminde değildir. Bugün popüler olansa -tartışmasız- çocuk-büyük herkesin Kürt şîvesiyle söylediği arabesk lahmacun müziğidir. Lûtfen hatırlayınız, "Ninesinden Mektuplar"ı, hârika sesiyle söylediği Denizli türküleri ve kendi icadı olan üçüz sazı Yâren'iyle bir Özay Gönlüm, ne kadar popülerdi! Şimdi hatırlayanı kaç kişidir, bilmiyorum. Görülüyor ki herşey, her zaman, her kesim için popüler olamıyor veya popülerliğini koruyamıyor.

Klasik müziklere gelince; ülkemizde -coğrafî konumumuz ve tarihî kaderimiz sonucu- iki tür klasik müzik var: klasik Türk müziği ve klasik Batı müziği (Batıcılar klasik Türk müziği diye birşey kabûl etmez ya, neyse). Folklor müziğimiz için söylediklerimiz klasik müzikler için çok daha fazla geçerlidir. Ne, ne zaman, kime göre popüler? Hacı Ârif Bey mi popüler, Dede Efendi mi? 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren romantik şarkılar klasik eserleri gözden düşürmeye başlayıncaya kadar tabiî ki Dede Efendi'ydi popüler olan. Daha 21 yaşındayken bir şarkı bestelemiş, bütün İstanbul'u saran eser padişaha kadar ulaşmış, saraya davet edilmesini sağlamıştı. Sonra Ârif Bey geldi. Artık "tenni-tenni-tennennâ" diye mırıldananların sayısı gitgide azalıyor, müzik çevreleri "Olmaz ilâç sîne-i sad-pâre'me"yle çalkanıyordu. Sonra Cemil Bey geldi. İmparatorluğun en uzak köşelerine kadar müzik meraklısı her evde "Orfeon Rekord, Tanburî Cemil Bey tarafından" anonsu ile başlayan 78'lik plakları dönüyordu üstadın. Sonra kadife sesli udî-bestekâr Yesarî Âsım aldı popülarite bayrağını; arkasından da Sadettin Kaynak fırtınası geldi. Münir Nurettin, Safiye Ayla ve diğerleri Kaynak'ın şarkı ve fantezileriyle gerçekten popüler oldular. Ama o da bitti: Avni Anıl, Yusuf Nalkesen vb. gündelik bestecilerin şarkılarında bir Zeki Müren fenomeni sardı ülkeyi, hep daha seviyesizleşen taklitleriyle. Ve nihayet Gencebay popülaritesi, Kaynak'ın bestecilikteki devrimini orkestrasyonda tekrarlayan yenilikleriyle, tartışılamaz mevkıine oturdu. Yine görülüyor ki popülarite denen şey, akan zamanı sosyo-ekonomik ve kültürel gerçeklerine göre kullanıp değerlendiren sanatçıların yönlendirdiği, hiçbir zaman sabit kalamayan (kalmaması da gereken) bir para-metredir. Maurice Chevalier, Edith Piaff, Charles Aznavour, 50 yıl önceki Fransa'nın bugünkü Michael Jackson'ıydılar. Bugünse sadece arşiv malzemesi niteliğindeler.

Buraya kadar hep "bizim" müziğimizi konuştuk, klasik ve folklorik türleriyle. Bu ülkede bir de Batı müziği gerçeği var. Aynen PKK gerçeği gibi. Aralarındaki fark PKK'nın dışardan, Batı müziğinin içerden dayatılması. Senfoni Orkestrasının Erzincan'da polis gücüyle sokaktan insan toplanıp götürülen konserinden sonra halkın tepkisi şöyle olmuştu: Vallahi Timur istilâsından bu yana Erzincan böyle eziyet görmemişti! Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası üyesi Ergun Özyücel, Ankara Filarmoni Dergisinin 62. sayısında bakınız ne diyor: "Orkestramız 1958 yılından bu yana Anadoluyu adım adım tarayarak konserler vermiş, ancak gidilen yerlerde önceden eğitilmiş kulaklar olmadığı için 13 yılın bilançosu havanda su döğmek olmuştur; bu konuda harcanan yüzbinler hedefe değil, sokağa gitmiştir.". Yine Filarmoni dergisinde Suna Kan'ın merhum eşi Faruk Güvenç de "Türkiye'de çoksesli koro kurmanın, müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan farkı yoktur" diye yazıyordu. Türk halkına ¾batılılaşma amacıyla ve kendi müziğini öğretmeden¾ Batı müziğini benimsetmeye çalışmanın, bu sanatı popüler hale getirmek şöyle dursun, fakir-geri-dağınık-dezorganize bir ülkenin kaynaklarını boşa harcamaktan başka hiçbirşeye faydası olamaz. Hele, opera-bale-sanfoni orkestraları-çok sesli korodan Niksar’ın fidanları, ile ülkenin çağdaş Batı ülkelerinin seviyesine gelivereceğini zannetmek, ciddî bir kültür politikasıyla ilgisi olmayan bir hayaldir. Babasını en iyi kendisinin anladığını iddia eden Timur Selçuk bey, politik tercihleri sayesinde devlete kurdurduğu orkestrasına, III. Selim sarayı müzisyeni Dilhayat Kalfa'nın Evcârâ Peşrev'ini, altına üç tane akor yazıp çoksesli olarak çaldırmakla çağdaşlaştırdığını zannediyor. Bu tür bir iz'ansızlığın dünyanın hiçbir müzik kültüründe tarifi yoktur. Ama yine de biz kendisine bir teklifte bulunalım: Evcârâ Peşrevinde Kibariye'ye vokalistlik yaptırsa, koreografisini de Adnan Şenses'e verse, parça hem çok daha çağdaş, hem de çok daha popüler olur. Dilhayat Kalfa'nın kemikleri de Timur beye dua eder!

İşte bu sebeple Batı müziği konusundaki popülarite meselesini (gençlerin belli bir yaşa kadar düşkün olduğu pop müzikleri hariç) ciddîye almadığım için söz konusu bile etmedim. Klasik batı müziğinin ve ondan kopya "çağdaş" Türk bestecilerinin müziğinin, 70 yıllık zorlama sonunda bu ülkede ne kadar popüler olabildiğini merak edenler, devletin parasıyla yapıldığı halde Türk müziğinin sokulmadığı Ankara CSO Konser Salonunun, yarısından gerisi konservatuar öğrencileriyle zorla doldurulan konserlerinden birine gitmeleri yeter. Acı gerçek, Türkiye'nin son yüz-yüzelli yıldır "kimliksizliği" oynaması ve bu haline, benzemeye çalıştığı dünyanın gülüp, kopmaya çalıştığı dostlarının ağlamasına hiç aldırmamasıdır.

Cinuçen Tanrıkorur
(Köprü Dergisi, Yaz 99, 67 Sayı)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.