30 Ekim 2015

Beşir Ayvazoğlu'nun kaleminden: Cinuçen Tanrıkorur


Doğrusu kendimi titiz ve mükemmeliyetçi sanırdım. Aslında ne kadar dağınık, ne kadar dikkatsiz, itinasız, yaptığı işleri ne kadar baştan savma yapan bir adam olduğumu Cinuçen Tanrıkorur'u tanıyınca anladım. Bana hep Yahya Kemal'in "Çini bir kâsede bir çin çayı içmekteydi" mısraını hatırlatan Cinuçen adını, 1970'lerin başından beri biliyorum, ama onu yakından ilk defa on yıl kadar önce, Bursa'da, Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nde verdiği resital sırasında görmüştüm; yürüyüşünden dinleyicilerini selamlayışına, pantalonunun ütüsünden saçlarını tarama biçimine, kelimeleri telaffuzundan kurduğu cümlelere kadar, her şeyi, her jesti, hatta her mimiği, milimetrik olarak hesaplanmış gibi ölçülü biçiliydi. Ve usta parmakları zarif hareketlerle ud'un tellerinde gezinmeye başlayınca, salon çok farklı bir mızrabın etkileyici titreşimleriyle doldu. Yeni ve çok farklı bir icra idi, ama dikkatle kulak verirseniz, kadim bir geleneği, tarihin derinliklerinden gelip sizi kalbinizden yakalayan esrarengiz bir tını olarak duyabiliyordunuz.

Istanbul'a geldikten sonra yakından tanıdığım ve dostluğunu kazandığım Cinuçen Bey'i en kestirme yoldan nasıl tarif edebilirim, bilmiyorum: Ilginç diyeceğim ama, ne kadar dar bir kelime! Eskilerin nev'i şahsına münhasır, frenklerin sui generis dedikleri cinsten bir adam. Aslında farklılık, onun genlerinde vardır. Tepedelenli Ali Paşa'dan inme bir aileye mensup olan ve bir ara Halep Jandarma Kumandanlığı yapan dede Hacı Tâhir Cidâlî Bey, Sultan II. Abdülhamid'e suikast hazırlığı içindeyken elbombasıyla yakalanıp Fizan'a sürülmüş ve İstanbul'a ancak Meşrutiyet'in ilanından sonra dönebilmiş yaman bir Ittihatçı ve heccav bir şairdir. Ve en büyük merakı, çocuklarına Lütf—ı Hak, Savn—ı Hüdâ, Şân—ı Zafer, Dürr—i Semîn, Mecd—i Nevîn gibi, ebced hesabıyla doğum tarihlerini veren isimler koymaktır.

Yakınlarının kısaca Zaferşan dedikleri Şan—ı Zafer Bey'in ilginçlikte babasından aşağı kalmadığı anlaşılıyor. Fransızca'dan geçemediği için lise son sınıftan ayrılan Zaferşan Bey, terzilikten kunduracılığa, mobilyacılıktan ciltçiliğe kadar, kırka yakın meslekte birinci sınıf sanatkâr ve geç kalmış bir entelektüeldir. Babasından devraldığı orijinal isim merakını, 2 Şubat 1938'de dünyaya gelen oğluna, dil devriminin de etkisiyle, kimsenin bilmediği öztürkçe bir isim vererek devam ettirir: Cinuçen, galip ve muzaffer anlamına gelen yenuçen/yenici kelimesinin şark Türkçesinde aldığı biçimdir.
Cinuçen Tanrıkorur, Dr.Alaeddin Yavaşça ile beraber.
Zaferşan Bey, edebiyat merakını da oğluna uzun uzun şiirler ezberleterek tatmin etmiş ve Cinuçen, altı yaşındayken Paşabahçe Ilkokulu müdiresine Mehmed Âkif'in Çanakkale Şehitlerine şiirini başından sonuna kadar hatasız okuyunca, ikinci sınıfa başlatılmıştır. Şiirle beraber musiki de Cinuçen'in kişiliğini şekillendiren sanatlardan biridir; kulaklarını, onu doğurduğu günden başlayarak güzel sesi ve farklı okuyuş üslubuyla besleyen Adalet Hanım, daha sonra bestekâr Mustafa Sunar'dan ud dersleri almaya başlayacak ve böylece Cinuçen, ud'la tanışacaktır.

Annesi sayesinde küçük yaşta zengin bir repertuvar edinen Cinuçen, bir ara Fatih'te oturan Yesari Âsım Arsoy'a götürülmüş, ancak maddî sebeplerle ders alması sağlanamamıştır. Bununla beraber, 1948 yılında ilkokulu bitirince babası tarafından Çarşıkapı'daki Güleryüz Radyo Mağazası'nda yetmiş sekiz devirli bir hatıra plağı ile ödüllendirilir. Henüz on yaşındadır ve ikinci şarkının meyânında Hicazkâr'dan okuduğu gazel, şaşırtıcı bir kulak, ses ve irtical kabiliyetini müjdelemektedir.

Zaferşan Bey, Cinuçen'i, en iyi şekilde yetişmesi ve yabancı dil öğrenmede kendisi gibi sıkıntı çekmemesi için ilkokuldan sonra İtalyan Lisesi'ne gönderir. Hayatının önemli bir dönüm noktası saydığı bu lisede, İtalyanca, Latince ve Fransızca öğrenen Cinuçen'in hocaları arasında çok etkilendiği biri vardır ki, yıllar sonra İtalya'da ziyaretine de gitmiştir: İtalyanca ve Latince hocası Dr. Giuseppe Garino. Arapça, Farsça ve Türkçe dahil olmak üzere yedi dil bilen Garino, Kur'an—-ı Kerim'i dört defa baştan sona okumuş ve sınıfta bazı âyetleri öğrencilerine de okuyup açıklamıştır. Cinuçen, onun özellikle bir cümlesini hiç unutmayacaktır: "Sizin bütün kültürünüz eski harflerinizle yazılmıştır. Eğer bu harfleri öğrenmeden ölecek olursan, öbür tarafta karşılaştığımızda seni tanımam, başımı çeviririm!"

İşte Cinuçen'i, yabancı bir okulda okuduğu halde, devletin okullarında yerli öğretmenlerin horlayıp unutturmaya çalıştığı değerlere sımsıkı bağlayan, hafızasına bir kitabe gibi kazıdığı bu cümledir.

Cinuçen Bey, İtalyan Lisesi'ne başladığı yıl (1956), kistli böbrek hastalığı çeken annesi Adalet Hanım'ı kaybeder. Bu hastalık ailede irsîdir ve kendisi de ileride aynı hastalığa yakalanarak Amerika'da böbrek nakli ameliyatı geçirecektir. Ud'u ilk defa annesinin ölümünden sonra eline alır ve alış o alış! Artık bu perdesiz, gövdesi âdeta geçmiş zamanların derûnî âhengiyle memlû sazın ses coğrafyasında uzun ve rehbersiz bir keşif yolculuğu başlamıştır. Aynı yolculuğa konservatuvarda devam etmek isteyince, Zaferşan Bey'in şiddetli muhalefetiyle karşılaşan Cinuçen'in tercih şansı yoktur; ya mimari tahsili, ya güle güle! Çarnaçar boyun eğer. Yine de Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'ndeki öğrencilik yılları, babasının yaptığı iki başarısız evlilik yüzünden çok sıkıntılı geçecektir. Üvey annelerle yaşanan huzursuzluk, onu evden uzaklaştırır. "Öyle ki" diyor Cinuçen Bey, "Akademi'nin tahta sıralarında uyuyarak sabahladığım günler oldu. Beni, o dönemde iltica ettiğim musiki kurtarmıştır!"

Maddî ve manevî sıkıntılar ve hastalıklar yüzünden dört yıllık Akademi'yi, son üç yılda çocuklarına Italyanca dersi verdiği bir ailenin yanında kalarak ancak yedi yılda bitirebilen kahramanımız, başlangıçtaki isteksizliğine rağmen, mimari tahsili yapmış olmayı en büyük şanslarından biri olarak kabul ediyor. Zira bestelerindeki yapı sağlamlığını büyük ölçüde bu formasyonuna borçludur.

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirdikten sonra İmar ve İskan Bakanlığı Marmara Bölge Planlama Dairesi'nde şehirci mimar olarak devlet hizmetine giren ve Ankara'ya yerleşen Cinuçen Bey, 1973'te TRT'ye geçer, 1982'deki istifasına kadar programcılıktan daire başkanlığına kadar çok çeşitli görevlerde bulunur. Bu arada başarısız bir evlilik de yaşamıştır. İkinci evliliğini TRT'den ayrıldığı yıl yapan Cinuçen Bey, Bârihüdâ Hanım'ı hayatı boyunca çektiği sıkıntıların mükafatı olarak gönderilmiş ilâhî bir lütuf olarak görüyor.

Cinuçen Tanrıkorur, öğrencisi Murat Salim Tokaç'la beraber eser icra ederken.
1946 yılında Çinli bir babanın kızı olarak Jamaika'da doğan ve Boston Wellesley College'da sanat tarihi eğitimi gören Bârihüdâ Hanım'ın asıl adı Charmaine Angela Moo'dur; California Üniversitesi'ndeki resim ve heykel hocalığı sırasında, havaalanında tesadüfen karşılaştığı Konyalı Mevlevî şeyhi Süleyman Hayati Dede eliyle Müslüman olur ve 1976 yılında Konya'ya gelerek Hacı Fettah Mahallesi'nde, mezarlık duvarına bitişik ahşap bir evin kızı olarak Mevlevi çilesine soyunur. Cinuçen Bey, Bârihüdâ diyor, "Sanki çilesi bitmemiş gibi benimle evlenerek ikinci bir çileye başladı." Ancak Jamaikalı hanımefendi, eşinin titizliğinden, müşkülpesentliğinden, hatta pantolon ve gömleklerini kendisine ütületmemesinden hiç şikayetçi değil. Biliyor ki, "Hiç kimse Cinuçen Bey'den daha iyi pantolon ve gömlek ütüleyemez."

Bârihüdâ Hanım, Cinuçen Bey'in biri bitmeden diğeri başlayan hastalıklarında da hep bir melek sabrı ve şefkatiyle başucundadır. Henüz mimarlık öğrencisiyken kanserle tanışan ve cenin kanseri teşhisiyle orşiektomi ameliyatı geçirerek otuz bir seanslık kobalt şua tedavisi gören Cinuçen Bey, sonuncusu 1995 yılı başlarında olmak üzere, bugüne kadar sekiz ameliyat geçirmiştir ve bundan üçü kanser yüzündendir. Düşünüyorum da, bu hastalıklardan sadece biri bile, herhangi bir insanı çökertmeye yeterdi. Ama Cinuçen Bey, hepsini bir "imtihan" olarak görüp inanılmaz bir metanet ve mümince teslimiyetle karşılamış, hatta ABD'de dializ tedavisi gördüğü iki yıl içinde 117 beste yapmış, Maryland ve Princeton üniversitelerinde örnekli iki konferans vermiş, iki büyük makale yazarak Turkish Music Quarterly dergisinde yayımlamış, hocası Garino'nun tavsiyesine uyarak öğrendiği eski yazıyı geliştirmek için dostlarına eski harflerle sürekli mektup yazmış, dahası, ABD'li hattat Muhammed Zekeriya'dan hat dersi almıştır.

Cinuçen Bey, müzikte kelimenin tam mânâsıyla bir otodidakt olmasına rağmen, bestecilik dehâsı, ud icrasında eriştiği virtüozite, Türk ve Batı müziği alanlarındaki derin bilgisi, orijinal görüşleri ve üslup sahibi bir müzik yazarı olarak, dost kazandığı kadar, mebzul miktarda muhalif edinmeyi de başarmıştır. Çünkü düşündüklerini hatır gönül dinlemeden söyleyiverir ve oklarının ucu genellikle zehirlidir.

Aslına bakılırsa, seslerini hiç çıkarmasalar bile, pestenkerâni ve alelâdenin baş tacı edildiği, adam sendeciliğin, baştan savmacılığın kol gezdiği Türkiye'de, Cinuçen Bey gibi yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışan, dolayısıyla titizliği, mükemmeliyetçiliği, müşkülpesentliği hayat tarzı haline getirmiş adamların yığın yığın düşman kazanmaları mukadderdir.

Beşir Ayvazoğlu
(Aksiyon, 15 Temmuz 1995)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.