26 Kasım 2015

Bilge mimar Turgut Cansever: "Bütün Amerikan, Hıristiyan kilisesi değer sistemlerini Türkiye'ye naklediyoruz."


"Yaşanan sanatla seyredilen sanat iki temel sanat felsefesini oluşturuyor. 20. asır mimarîsinin sefaletine, 20. asır sanatlarına karşı savaşmak üzere mimarların yetişmesine ihtiyaç vardır. Tiyatrocularla, romancılarla, sinemacılarla savaşmak üzere..." diyorsunuz bir konuşmanızda. Bu cümlenin gerçekliği ne kadar?
Mesele şu: 20. asırda aslında 19. asra göre, tiyatro ve öteki seyir sanatlarında adımlar atıldı; cep tiyatroları gibi küçük tiyatrolar oluştu, seyirci oyuncuyla bütünleşsin, oyuna katılsın diye. Klasik tiyatroda zaman birliği, konu birliği prensiplerinin kırılmasına çalışıldı. Sinemada da benzer teknikler bol bol kullanılıyor. Olayın başlangıcından zaman zaman gerilere gidiliyor, geleceğe ait tasavvurlar oluyor ki, insanlar cereyan eden hadisenin içinde yer alma imkânını bulsunlar. TV'deki dizilerde aileler adeta akrabalarımız oluyor, neredeyse konuşuyoruz onlarla. Yani bir yönlendirme var. Amerikan filminin iyi polisi, kötü polisi, cinayet vakası, aile içindeki ihtilaflar vs... Bunlar neden sanat olsun? Sözün güzelliği, anlatımın güzelliği, şiiri bilfiil okumak, hatırlamak ve yaşamak ya da yazmak varken, musikiyi bilfiil yapmak veya yapılırken dinlemek, hayatımızın ayrılmaz parçası hâline getirmek varken... Doğrusu, insanları yüceltecek faaliyetler düzenini düşünmeye ihtiyaç var. Farklı kültür düzeyindeki insanları, tümüne hitap edebilen ve baktıkça görüşleri derinleştiren bir eser, gerçek sanat eseridir bence. Çevreyi böyle bir mimarî ile inşa ettiğimiz, müzik, şiir yahut öteki artizanal ürünler bu derinliğe sahip oldukları zaman -sinema, tiyatro ve roman dahil- ve insanları bilinçsiz yakalayıp onları telkinle bir yerlere yöneltmediğimiz zaman, eserle ilişkisinde insan gittikçe derinleşme imkânı bulur. Fark ediyor musunuz, Amerikan kültürünün bütününde nasıl bir Hıristiyan kilisesi kontrolü bulunduğunu? Bütün o değer sistemlerini Türkiye'ye naklediyoruz.


Sinemada başarılı örnekler var ama.
Evet var. Kurosawa'nın "Ağustos'ta Rapsodi" filminde ihtiyar kadının o korkunç fırtınada Nagazaki'ye doğru yürüyüş sahneleri muhteşem; o hakikaten sinema. Ama orada da bilinçlendirme değil, telkin var. Telkin altında kalmadan bakarsanız sinemaya, o boyutuyla müthiş. Fakat içinde bir gizli eğitim, peşinden sürükleme tavrı olduğu zaman bu insanın en yüce varlık olduğu kabulüne ters düşen bir şey durumuna geliyor.

Turgut Cansever
(Vizyon, Ocak 1993, s.26-32)

* Bu alıntı Yağız Gönüler tarafından "Kubbeyi Yere Koymamak" (Timaş Yayınları, sf.58-59) adlı kitaptan yapılmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.