30 Aralık 2015

Sizin bir hayatınız yoktur


Kapitalizm malını satmak için türlü yollar dener. Reklam ve propaganda sektörü azmanlaşarak gelişir. Sizi büyülerler; hemen hepsi ayrı hammaddeyi havi deterjanları ayrı bir mal imiş gibi satarlar. Sizi sitelere tıkarlar, bir arabadan inip ötekine binersiniz. Eğlenceniz, müziğiniz, içeceğiniz, yiyeceğiniz, tatiliniz, vb. paketlemiş önünüze gelmiştir. Sizin bir hayatınız yoktur. Dünyada umumi bir hayat vardır ve siz onu yaşarsınız. Resim de yapsanız, plates de yapsanız, diyetlere uyup kilo da verseniz, zihniyetiniz çağdaş denilen genel görüşün estetik anlayışına, bu tek düze hayatın bir yerine yapışmıştır. Oradan kopmaz. İpi koparıp dağ başına çıktınız diyelim. Önünüze “pat” diye bir şey düşer. Bir cola şişesi sırıtarak “Merhaba” diye selam verir. 

Mustafa Kutlu
(Yenişafak, 30.12.2015)

Cemil Meriç'ten Mehmet Akif'e dair


Akif, şairdir. Ama yaşadığı kıtanın tarihini bütün derinlikleri ile bilen ve dertlerini ömür boyu kendi derdi olarak haykıran ezeli bir düşünce adamıdır da. Batı'nın her kepazeliğini yücelten, kendi insanlarında hiçbir çelişkiye tahammül edemeyen garip gafil bir neslin vebalarından kurtulmaya çalışmalıyız. Akif de, Fikret de, Yahya Kemal de, Necip Fazıl da bu ülkenin en mümtaz ve en asil kalemleridir. Allah bizi içine düştüğümüz mazoşizm girdabından bir an önce kurtarsın.

Şiir bahçesi muhteşem çiçeklerle donanmış. O çiçeklerin dikenlerine takılmayıp ıtırları zevkle koklamak, yapraklarını sevgiyle okşamak ve maziyi değerlendirirken günümüzün politik çamuruna bulanmamak hem şuurumuz, hem haysiyetimiz için en selametli yoldur.

Akif'i bütün buudlarıyla tanımak için kitabını elimizden düşürmemeliyiz. Fakat her mabede girer gibi saygı ile seygiyle eğilmeliyiz o sayfalara. Akif, her an tazedir. Zekası, sezişi ve imanıyla, kördüğüm olmuş bir çok meseleyi aydınlığa kavuşturacak bir vicdandır Akif. Her namuslu insanın yol arkadaşı ve düşünce tarihimizin kilometre taşlarından biridir. Hiçbir şairmiz sömürgeci Avrupa'nın kepazeliklerini onun kadar isabetli sergilememiş ve hristiyan medeniyetinin kangrenleşmiş yaralarını gözler önüne sermemiştir.

Akif'i dertlendiren umumi hüzün yalnız kendi tarihinden yükselen ızdırap sayhaları değil, bütün mazlum İslam milltlerinin bugün maruz kaldığı insafsız istismar faciasıdır.

Emperyalizm hiç bir zaman Akif kadar müthiş bir düşman tanımamıştır. Akif hem bir ülkenin sesidir, hem de bütün bir kıtanın. Bu çığlığa kulaklarımızı ve gönlümüzü açık bulunduramazsak hatalarımızın sonu gelmez.

Safahat'ı okuyun. Hem sonsuz bir zevk duyacaksınız, hem de bir çok hakikatlere aşina olacaksınız. Hem bir edebiyat şöleni hem de bir iman tazelemek. Akif'lere belki her zamandan çok bügun ihtiyacımız var.

Cemil Meriç, Kültürden İrfana

Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen



Gönül hûn oldu şevkınden boyandım yâ Resulallah
Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resulallah
Ezel bezminde bir dinmez figândım Ya Resulallah
Cemâlinle ferah-nak et ki yandım yâ Resulallah

Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen reh-nümâsın sen
Habib-i Kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâ'sın sen
Cemâlinle ferah-nak et ki yandım yâ Resulallah

Gül açmaz, Çağlayan Akmaz, ilahi Nurun olmazsa
Söner alem, nefes kalmaz, felek manzûrun olmazsa
Firâk aglar, Visal aglar, ezel mestûrun olmazsa
Cemâlinle ferah-nak et ki yandım yâ Resulallah

Erir canlar o gül-buy-ı revan-bahşın hevâsından
Güneş titrer, yanar dîdârının, bak, ihtirâsından
Perişan bir Niyaz Inler hayatın müntehâsından
Cemâlinle ferah-nak et ki yandım yâ Resulallah

Susuz kalsam, yanan çöllerde Cân versem elem duymam
Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlardan nem duymam
Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam
Cemâlinle ferah-nak et ki yandım yâ Resulallah

Ne devletdir yumup aşkınla göz, râhında Cân vermek
Nasîb olmaz mı Sultanım haremgâhında Cân vermek
Sönerken gözlerim asan olur âhında Cân vermek
Cemâlinle ferah-nak et ki yandım yâ Resulallah

Boynu büktüm, perîşânım, bu derdin sende tedbîri
Lebim kavruldu âteşden Döner pâyinde tezkîri
Ne dem gönlüm Kıtmîr'i eylerse taltîf eyle murad
Cemâlinle ferah-nak et ki yandım yâ Resulallah

Nât-ı Şerif: Yaman Dede
Okuyan: Mehmet Kemiksiz

Nur salkımısın gül ki, bahar bahtıma yansın



Nur salkımısın gül ki, bahar bahtıma yansın
Sen başka ziyâ, başka hayâl, başka zamansın
Cansın, cana kansın, aranan bir heyecânsın
Sen başka ziyâ, başka hayâl, başka zamansın

Beste: Cevdet Çağla
Güfte: Rüştü Şardağ
Makam: Kürdîlihicazkâr

29 Aralık 2015

İnancımız sanatın neresinde?


İnancımız sanatın neresinde? Bu soruyu sormamdaki temel sebep, günümüzde edebiyatın, bilhassa Türk edebiyatının bir piyasaya dönüşmüş, inançtan tamamen bağımsız bir “inanç edebiyatı” hâline gelmiş olmasıdır. Edebiyatı “pencere önü çiçeği, papatya böceği, kırmızı bisiklet, uyku öncesi rehavet” olarak görenler ve gösterenler epey yol almıştır. Gelinen noktada belediyelerden okullara, imza günü festivallerinden şiir panayırlarına, televizyon programlarından radyolara kadar her yer istila edilmiştir. Edebiyatın damarları şöhret ve servet hırsıyla tıkanmıştır. Cennete gideydik iyiydi” sloganıyla üretilen birbirinden saçma kitapların ne inancımızla ne de sanatımızla hiçbir ilgisi yoktur. 

Yağız Gönüler
(Aşkar, 36)

Sanatçı ve Şair Neden Seyise İhtiyaç Duyar?


Günümüz için şiir gecelerine davet edilen, vekil kontenjanı ile kibarlık yapılıp mevzuya dâhil edilen isimler söz konusudur. Şiir arılığı ve aidiyeti vatanla paralel olduğundan, edebiyat ve sanatla uğraşan erbap kendini siyasetin çarklarına meze etmemelidir. Siyaset, sanata ve şiire mutluluk getirmediği gibi sanatçıyı çoraklaştırır. Bizim yürüdüğümüz yolun üstünde Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve İsmet Özel durmaktadır. Yolumuzu siyasetin yalancı baharı kandırmamalı, sanat, edebiyat ve şiir bizi siyaset karşısında uyanık tutmalıdır.

İrfan Dağ
(Aşkar, 36)

Devletin Gölgesinde Oturmak Şiiri Cılızlaştırır


Bugünkü edebiyat dergilerinin önemli bir kısmının finansörü kültür bakanlığıdır. Bakanlıktan aldıkları paralarla işlerini yürütüyorlar. Birçok devlet kurumu eliyle şairin şiirini neşretmesi, kitaplaştırması ve şirini kalabalıklar karşısında okuması finanse edilmiş oluyor. Şiir resitali tertip ederken, şiirlerini neşrederken devletten gölgelenmeyen İsmet Özel dışında, başka kaç şair var? Türk milletinin garibanlaşmasıyla şairin garibanlaşması arasında bir rabıta var... Bir şiirin, üç dört farklı dergide birden yayınlanabildiği edebiyat dergilerinde yaygın olan seste huzursuz, depresif, geveze, dağınık bir hava var. Fikirli değil, efkarlı. Gıdalı değil, zehirli. Devletin de gölgesinde kalmaya devam ettikçe bu ahvali sürecek gibi görünüyor.

Mehmet Raşit Küçükkürtül
(Aşkar, 36)

Asırlık müğimiz terk edildi


Cemil Meriç, "Kendi üzerinde düşünmekten vazgeçen bir toplumda kültür bir tortu, bir teferruattan ibarettir" der. Mûsikîmiz üzerinde düşünmeye başlarken, onun kaynağının nereden fışkırdığını da görmek mümkündür. Mevlevîliğin müziğimiz üzerindeki emeği, asırlar boyunca bu müziği ayakta tutmuştur. Mevlevîlerin en büyük amacı kâmil insan yetiştirmek olsa da insanlara güzel ahlâkın yanı sıra kültürel olarak da birçok faaliyetle destekleri olmuş, tekkeler birer okul görevi görmüştür. Her tekke, bulunduğu mekânın, semtin ve hatta mahallenin neredeyse tüm sanat yükünü yüklenmiştir. Maalesef tekkelerin kapanmasıyla birlikte müziğimiz olduğu yerde durmaktan çok, gerilemiştir. Zira bu müziğin kaydını tutanlar, meşkini edenler mecburi olarak toplumdan uzaklaştırılmış, yalnızlığa terk edilmiştir. Yalnızlığa terk edilen onların şahsiyetleri değil, asırlık müziğimiz ve edebiyatımız olmuştur. Dinlediğimiz metal homurtular bize şifa vermemektedir zira içi boştur, bunu anlamak için de müzik üzerinde ihtisas lâzım değildir. Mevlânâ Celâleddin-î Rûmî Hazretlerinin buyurduğu gibi "Tencerenin kapağı tıkırdamaya başlayınca içinde ne pişiyor anlarsınız."

Ruh ve maneviyat insanı ayakta tutan yegâne unsurlardır. Bu unsurlar gücünü gözden, kulaktan alır. İnsan neyi görmek istiyorsa, neyi okumanın peşindeyse, neyi işitme sevdasındaysa ona benzer, onunla kavrulur ve olgunlaşır. Özellikle gençler arasındaki kültürel yıkımın kaynağında şu an dinlenilen pop müziği vardır. Oysa biz asırlara ve kıtalara şifa sunmuş bir müzik kültürüne sahibiz. Manevi değerlerimize sahip çıkabilmemiz için müziğimizin asli değerlerine dönmemiz gerekmektedir. Yahya Kemal'in o meşhur Eski Mûsıkî şiiri "Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden/Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden" diye başlar. Şiirin sonu, mûsıkîmizin de sonunu anlatır: "Yüz elli yıl, sıra dağlar birer birer yücelir/Ve âkıbet; Dede'nin anlı, şanlı devri gelir/Bu mûsıkîyi o, son kudretiyle parlattı;/Ölünce, ülkede bir muhteşem güneş battı."

Yağız Gönüler
(Lacivert, 19, Aralık 2015)

"Askerlerin cengâver ruhunu yumuşatıcı nitelikte"


Fransa kralı I. François, Kanunî'den aldığı 2000 duka altını borç para, harp gemisi ve cephaneye şükran borcunu, saray orkestrasını İstanbul'a gönderme jestiyle ödemek istemiş, konuk orkestranın çaldığı müziği "askerlerin cengâver ruhunu yumuşatıcı nitelikte" bulan Kanunî, Fransız müzisyenleri derhâl geri göndermiştir.

Cinuçen Tanrıkorur
(Türk Müzik Kimliği, Dergâh Yayınları, sf. 141)

28 Aralık 2015

Sahi yaşadığımızı kime ispatlamaya çalışıyoruz?

Çizim: Pawel Kuczynski
Kendimize tekrar tekrar sormamız gereken soru şu: Görüyor muyum?

Bu ömür sonlu, ölürken yanımda götüreceklerimi ve götüremeyeceklerimi idrak ettim mi? Kalp gözüyle görüyor muyum? Akıl gözüyle görüyor muyum? Başımdaki göz ile görüyor muyum? Sonuncusu çok mu anlamsız geldi?

Gelmesin. Fotoğraf paylaşma müptelalığı ile birlikte bakışımızı ve görüşümüzü makinelere emanet ettik. Gide gide bir yere varıp duruyoruz. Lakin durduğumuzda bakışımızı makineye emanet edip arka arkaya fotoğraf çekiyoruz. Halimiz masaldaki çocuklara benziyor. Ormanda kaybolmamak için, yola ekmekten işaret bırakan çocuklara. Onlar evlerine dönmek için ekmeklerini yollara serpiyordu, biz yaşadığımızı/var olduğumuzu/hayatta olduğumuzu ispat etmek için, bir hayali başka bir hayalin üzerine monte etmeye çalışıyoruz.

Sahi yaşadığımızı kime ispatlamaya çalışıyoruz? Bir faninin hayat üzerinden ispat derdine düşmesi kadar acıklı bir şey var mı?

...

Bütün güzel hikayelerin geçmişte yaşandığına inanmak gibi bir yanılgının içindeyiz. Güzel insanlar iyi atlara binip gitti demek bize iyi geliyor. Oysa dünya durdukça güzel insanlar aramızda yaşamaya devam edecek. Ne ki bizim onları görecek gözümüz giderek ışığını kaybediyor.

Fatma Barbarosoğlu
(Yenişafak, 28.12.2015)

24 Aralık 2015

Dücane Cündioğlu: "Devlet kendi istikrarı için halkı istikrarsızlığa sürükledi."


Bu toplum nasıl barışır? Ciddi psikolojik travmalar yaşatıldı topluma. Kabataş’ta bir kadına cinsel taciz iddiaları vs. Bu tür yalanlara muhafazakârlar neden tepki vermiyor?
- Ne yazık ki özellikle sağcı iktidarlar açısından toplumun çok hassas olduğu ortak değerlere ilişkin manipülasyon hamleleri her zaman işe yaramıştır. Oysa bizim hatırlamak kadar unutmaya da ihtiyacımız var. Gerçekte tarihi inşa eden hatırlama yeteneğimiz değil, unutma kapasitemiz. Unutmak erdemdir, bir zayıflık değil.

Sağlıklı bir gelecek kurabilmek için belki de sahip olduğumuz en önemli yetenektir unutmak!Siz iç dünyanızda neler yaşadınız bunlara tanık olduğunuzda?
- Ömrünü adadığı değerlerin kötü temsillerinden bir insan ne kadar ısdırap duyarsa, o kadar ısdırap duydum.

Sanırım İstanbul da sizin için bir ısdırap kaynağı...
- Hem de nasıl! Bu ülkenin geleceği kararıyor. Bu yanlış politikaların telafi edilemez sonuçlarını öngörebildiğim için ne zaman doğup büyüdüğüm şehre baksam acı çekiyorum. Çocukken düşlerimde, İstanbul’daki bütün çirkin binaları yıktığımı, sonra düzenli şekilde onları yeniden güzelce inşa ettiğimi görürdüm, artık göremiyorum. TOKİ binaları gibi telafi edilemez hatalar çok üzücü. İstanbul artık bir daha geriye dönülemeyecek biçimde bitti. Trafik problemi asla çözülemeyecek. Bu çirkinlik asla güzelleştirilemeyecek. Kalkınma filan derken insanı unuttuk. Belki sözleri, davranışları unutabiliriz ama her gün içinde nefes aldığımız şu çirkinliği görmemeyi nasıl başarabiliriz?

100 yıl geriye gittik” dediniz telefonda.
- Biraz daha fazla.

Neden?
- Yaşamak şimdiyle irtibat kurmak demek. Bunun için önce yaşamı sevmek gerek, neşeye hak ettiği değeri vermek gerek. Osmanlı’nın son döneminde neşemizi kaybetmiştik. Cumhuriyet’te ise dünyayla ve ‘şimdi’yle irtibatımızı önemseyerek var olmayı sürdürdük. Fakat 1980 sonrası o ayrıştırıcı nefret dili ‘şimdi’yle temas kurma kapasitemizi köreltti. Oysa siyaset, halktaki irrasyonel dalgalanmaları daima kıvamında tutarak regüle eder, kendisinden de bu beklenir. Ama aksine devlet kendi istikrarı için halkı istikrarsızlığa sürükledi. İşte büyük gerileme budur ne yazık ki.

Bu hayat bizi sertleştiriyor mu? Terör, kutuplaşma, vs. katı insanlar mı oluyoruz?
- Ona ne şüphe! Sertlik ve ağırlıktan çatlayacağız neredeyse. Çatık kaş milli hasletlerimiz arasına çoktan girdi. Artık ne rindlerin sesi çıkıyor, ne kalender-meşrep zevatın. Arif olan köşesine çekilip rıza lokmasıyla yetiniyor. Bâki ne güzel demiş: “Zahid ol sıklet ile uçmağa hazırlanma/çıkar ol cübbe vü destarı biraz hiffet bul”. Yani o ağırlıkla kanatlanamazsın, önce biraz hafifle. Şu çok değer verdiğimiz makam ve mevkilerin ağırlığından kurtulsak biraz hafifleyeceğiz amma irfan ne yazık ki öyle kolay elde edilir hazinelerden değil.

Biz nasıl alt edeceğiz bunca kötülüğü? Nasıl bir kavga verebiliriz?
- “Dualarımı kabul etmemesinden bildim ben onu” der Hz. Ali. Belki kötülükleri alt edemeyiz ama erdemli olmakta ısrar edebiliriz. Önce evimizden başlayacağız, kalbimizden. İnsan arınmadıkça dünya arınamaz çünkü. Ödevimiz önce insan, sonra insan, daima insan.

Dücane Cündioğlu
(Hürriyet, 12.12.2015)

22 Aralık 2015

Hâfız Kemal Tezergil: Âlemler Nûra Garkoldu



Âlemler nûra gark oldu
Muhammed doğduğu gece
Mü'min münâfık fark oldu
Muhammed doğduğu gece

Gökden yere nûrlar indi
Suyun rengi nûra döndü
Hep susuzlar suya kandı
Muhammed doğduğu gece

Muhammed anadan düşdü
Kâfirlerin aklı şaşdı
Kiliseler yere göçtü
Muhammed doğduğu gece

Doğuran ana sevindi
Ağlayan oğul avundu
Nice küffâr dîne geldi
Muhammed doğduğu gece

Hûri kızlar geldiler
Kundağın bile sardılar
Muhammed'e yüz sürdüler
Muhammed doğduğu gece

Gökden yere nûr atıldı
Yediler kırka katıldı
Keşişlerde dil tutuldu
Muhammed doğduğu gece

Yûnus der ki ey kardeşler
Şâd olsun cümle dervişler
Secde etdi dağlar taşlar
Muhammed doğduğu gece

Veladet Bahri: Mustafa Başkan



Âmine Hâtûn Muhammed ânesi
Ol sedeften doğdu ol dür dânesi

Çünkü Abdullah’tan oldu hâmile
Vakt erişti hafta vü eyyâmile

Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn
Çok alâmetler belirdi gelmedîn

Ol Rebîü’l-evvel ayı nicesi
On ikinci gece isneyn gecesi

Ol gece kim doğdu ol hayrul-beşer
Ânesi anda neler gördü neler

Dedi gördüm ol Habîbin ânesi
Bir aceb nûr kim güneş pervânesi

Berk urup çıktı evimden nâgehân
Göklere dek nûr ile doldu cihân

Gökler açıldı ve feth oldu zulem
Üç melek gördüm elinde üç alem

Üç alem dahi dikildi üç yere
Her birisin edeyim nerden nere

Biri maşrık biri mağrıbta ânın
Biri damında dikildi Kâbe’nin

Allahümme Salli âlâ Seyyidina Muhammed

İndiler gökten melekler sâf sâf
Kâbe gibi kıldılar evim tavâf

Geldi hûriler bölük bölük buğûr
Yüzleri nûrundan evim doldu nûr

Hem hava üzre döşendi bir döşek
Adı sündüs döşeyen anı melek

Bildim anlardan ki ol halkın Beyi
Kim yakın oldu cihâna gelmeği

Çün göründü bana bu işler ayân
Hayret içre kalmış idim ben hemân

Yarılıp duvar çıktı nâgehân
Geldi üç hûrî bana oldu ayan

Çevre yanıma gelip oturdular
Mustafâ’yı birbirine muştular

Bu senin oğlun gibi kadri Cemîl
Bir anaya vermemiştir ol Celîl

Ulu devlet buldun ey dil-dâre sen
Doğuserdir senden ol hulk-i hasen

Bu gelen ilm-i ledün Sultânıdır
Bu gelen tevhîd u irfân kânıdır

Bu gelen aşkına devr eyler felek
Yüzüne müştâkdır ins ü melek

Bu gece ol gecedir kim ol şerîf
Nûr ile âlemleri eyler latîf

Bu gece dünyâyı ol cennet kılar
Bu gece eşyâya Hakk rahmet kılar

Rahmeten lil-âlemîndir Mustafâ
Hem şefîul-müznibîndir Mustafa

Vasfını bu resme tertîb ettiler
Ol mübarek nûru terğîb ettiler

Âmine eder çü vakt oldu tamam
Kim vücûda gele ol hayrü’l-enâm

Susadım gâyet harâretten kati
Sundular bir cam dolusu şerbeti

Kardan ak idi ve hem soğuk idi
Lezzeti dâhi şekerde yok idi

İçtim ânı oldu vücûdum nûra gark
Edemedim kendimi nûrdan fark

Allahümme Salli âlâ Seyyidina Muhammed

Geldi bir ak kuş kanadıyla revân
Arkamı sığadı kuvvetle hemân

Allahümme Salli âlâ Seyyidina Muhammed

Doğdu ol saatte ol sultan-ı din
Nûr’a gark oldu semâvât ü zemîn

Allahümme Salli âlâ Seyyidina Muhammed

Sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ
Hattâ tenâlû cenneten ve naîmâ

Esselâtü vesselamü Aleyke yâ Resûlallah
Esselâtü vesselamü Aleyke yâ Habîballah
Esselâtü vesselamü Aleyke yâ Seyyidel Evveline Vel Ahirin

Ayrıca bkzTevhid Bahri - Mustafa Başkan

Dervişlik demir leblebidir kişniş değil


Derin bilgisi ve anlatım tarzıyla çok özel biri Ömer Tuğrul İnançer. Yıllardır komşu olup yan yana oturmamıza rağmen bu röportaj Konya’da kısmet oldu. İyi ki de öyle olmuş. Sohbet öylesine keyifliydi ki gece 3’e doğru bitti. Sorulacak çok soru, alınacak pek çok cevap vardı oysa.... Hz. Mevlânâ ile başlayıp oğlu Sultan Veled ile kurumsallaşmaya giden Mevlevîliğin ilk ve en önemli âsitânesi olan Konya’dayız. Dain” kökünden türeyen ve borç anlamına gelen ‘din’ yaşam tarzıdır diye başladı sohbetimiz. Kişinin kendine, yaratılana ve Yaradan’a olan borçlarını, mükellefiyetlerini organize eden kurumdur din kurumu. Hayatın tam içindedir tekkeler, tıpkı camiler gibi. Genellikle merkezi oldukları tarikatın veya tarikat kolunun kurucusu mutasavvıfların türbelerini barındırdıkları için âsitânelere pîr evi, makâm-ı pîr, huzûr-ı pîr, âsitâne-i pîr gibi adlar da verilmekte. “Dünyada 174 tane Mevlevîhane oluşmuş ama âsitâne bir tane” diye açıklıyor Tuğrul Bey. Pir evi Konya Dergâhı’dır.

Rıza, 1001’e tekabül eder

Mevlevîlikte, derviş yetiştiren tekkelere de âsitâne denir. Kelime anlamı kapı eşiği- kapı dibi olan âsitâne önemli. Âsitâne tam teşekküllü Mevlevî Tekkesi demek, “rıza” kelimesinin ebcet karşılığı olan, 1001 günlük hizmet süresini tamamlayanlara dede payesini vermeye yetkili tekke demek. İstanbul’da pek çok tekke olduğundan her tarîkatın en kıdemli tekkesi o tarikatın asitânesi olur. Dünyada hiçbir şehirde İstanbul’daki gibi 364 tane tekke oluşmadığını hatırlatıyor Tuğrul Bey ve ekliyor “İstanbul’un âsitânesi, Sümbül Efendi Dergâhıdır, zira hem en erken açılandır, hem de iki pir şeyhlik yapmıştır.Mevlânâ “Efendimiz” anlamına geliyor peki ya Mevlevî ne demek? Mevlevî’nin Bakara Sûresi’nin 115. âyetinde yer alan ve dönmek anlamına gelen ‘tuvellu’dan türediğini öğreniyorum. Önceleri âsitâne şeyhinin ismine bağlı olarak “Ârifî, Veledî, Hüsamî” tabirleri varmış. Ulu Ârif Çelebi’den sonra Mevlevî kelimesi genelleşmeye başlamış. Mevlevîlikte 18 sayısının önemli olduğunu hatta bunun mîmârîye yansıdığını biliyorum Tuğrul Bey, 18 rakamının nezr-i Mevlânâ olduğunu anlatıyor. Küçük demek olan nezr, adak anlamını taşıyor ve 18 bin âleme sembol oluyor.

Mîmârî unsur olarak Mescid-i Nebevî’deki her fonksiyonel bölüm tekkelerde de oluyor. Dergâhlarda ayrıca o tarîkatın simgesi olan tâc-ı şerîf minare, çatı üstü gibi yüksek yerlere konulur. Mevlevîlikte simge sikkedir. Tüm tarîkat âyinlerinin adı semâdır ve semâhâne müşterek isimdir, Mevlevîliğe özel değildir. Sema, işitilen şeyin insanda uyandırdığı hareket hissinin adıdır. Sema meşkle öğrenilir. Semanın lâyık olmayan yerlerde, lâyık olmayan kişilerce yapılmaması gerektiğini mesela sünnet düğününde yapılamayacağını hatırlatıyor Tuğrul Bey.

Terbiye makamı

Mutfak önemlidir Mevlevîlikte. Tabh kelimesinden gelir, matbah Arapça yemek pişirmek anlamındadır. Sadece yemek pişmez, terbiye makamıdır burası. Ahçıdede Mevlevî terbiyesinde en önemli kişidir, hamları pişirir, olgunlaştırır. Mevlevîler bütün tarikatlar gibi ölene “göçtü”, defnetmeye de “sırlanmak” derler. Mevlevîlikte mezarlıklara susanlar anlamına gelen “Hâmûşân” denir. Tuğrul Bey’e bunu sorunca güzel bir cevap daha aldım; “Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusu kaç diye sormuşlar; uzun uzun düşünüp 40 milyon demiş. Etrafındakiler şaşırınca “biz ölülerimizle beraber yaşarızdiye açıklamış.Hz. Mevlânâ çok seviliyor. Kimler sevebilir, gayrimüslimler de sevebilir mi diye sordum. “Sevgi iradî değildir. Gönül ferman dinlemez. Herkes sevebilir, gereğini yaparsa ne ala. Mevlânâ’yı sevmek demek Mevlevî olmak demek değildir” cevabını aldım. Mevlevîliğe dair doğru bilinen en büyük yanlışlardan biri “gel ne olursa ol yine gel” rûbâîsinin Hz. Mevlânâ’ya ait oluşudur. Tuğrul Bey, bu rûbâînin Hz. Mevlânâ’ya ait olmadığını rahmetli Şefik Can’ın ortaya koyduğunu anlattı. Mânâsı Mevlevî düşünceye uyumlu olan bu rûbâî İranlı şair Kazvîni’ye âitmiş. En çok sorulanlardan biri de “Mevlânâ Mesnevî’yi niye yabancı dilde yazdı” sorusuymuş. Hz. Mevlânâ’nın ana dili Horasan Farsçası, İran Farsçası değil yani Hz. Mevlânâ ana dilinde yazmış. Mevlevîlik, Hz. Mevlânâ’nın düşünce ve yaşayış tarzını rehber edinen tasavvuf yoludur. Rabbe olan muhabbette, aşkla ifade ön planda. Aşkı ifadede sanat, musiki ve estetik ağırlıklıdır.

Muhataba saygı

Yavuz Sultan Selim’in giyimine önem vermediği, onu uyaran oğlu Süleyman’ı (Kanuni) dinlemediğini okumuştum. Tuğrul Bey, Yavuz’un bu konudaki tutumunu, “Giyinme muhataba saygıdır, benim dünyada saygı göstereceğim kimse yok, ben sadece Resullulah’a saygı gösterir sadece ona giyinirim” sözleriyle açıklıyor.Bil ki bir söz ikiyi aşarsa yani dudaklardan dökülürse sır olmaktan çıkar” diyor Hz. Mevlânâ. Sır nedir? Hayatın sırrına ermek mümkün mü? diye sordum. “Sır yoktur. Sır, onu henüz hazmedemeyecek olandan saklanan bilgidir. Süt bebeğine bulgur pilavı verilmez. Bulgur pilavı sır değildir ama bebek için sırdır. Olgunluğa gelince sır kalmaz. Bebek çiğneyecek, yutacak, hazmedecek hale gelecek. Dervişlik demir leblebidir, kişniş değil.” yanıtını aldım.

Küstah kapısı Mevlevîhânenin kapısı herkese açık ama bu kapıdan girmenin gerekleri aklıma takılıyor. Tuğrul Bey, “Her dergâhta herkes için mahal olarak züvvar (ziyaretçiler) maksuresi bulunur. Tek şart adaba riâyettir. Riâyet etmeyenler mesela sarhoş olanlar, gürültü yapanlar önce “Edep yahu” diye ikaz edilir, dinlemezse çıkarılır. Derviş edepsizlik yaparsa paşmağı yani ayakkabısı çevrilir, devam ederse küstah kapısından dışarı atılır. Çok disiplinli kurumdur. Tarikata zarar verecek, yola söz getirecek davranışta bulunursa bu yoldan çıkarılır." diyor. Mevlânâ demek hoşgörü demek diye bilinir ama Mevlânâ’nın saygısızlığa tahammülü yokmuş. Haddi aşanlara, 1200’lü yılların Konya sövmesi ile cevap verirmiş. Tuğrul Bey, “Zati hoşgörüsü yok Mevlânâ’nın. Tüm hoşgörüsü İslam dini ve Resûl-i Ekrem gibidir, zerre fazlası yok” diye ekliyor.

Semâhâne kâinatı simgeler

Semâ âyini Hz. Mevlânâ ile başlamaz. Hz. Mevlânâ’nın şiir okurken, demircinin çalışma sesinden, kuş cıvıltısından dahi coşkulandığı ve semaya başladığının ifadesidir sema. Kabir ziyaretleri ile başlayan uygulamalar, önce Pîr Âdil sonra Pîr Hüseyin Çelebiler zamanında ritüele döner. Mesnevî okunur, ney üflenir. Sema yani resmi adıyla ‘mukabele-i şerif’te yapılan hareketlerde kainatın sembolize edilir. Sema, yaradılış, devam ediş, yok oluş gibi, hayatın içinden pek çok sembol içerir. Semâhâne kâinatı simgeler. Postun ucu ile mutribhane arasında olduğu varsayılan çizgi ekvatoru temsil eder. Hakka ulaşmanın en kısa yoludur. Sağ ve sol taraf Haktan ayrılmak ve Hakka kavuşmanın simgesidir, insan hayatındaki iniş çıkışları gösterir.

Kaynak: Star Pazar

21 Aralık 2015

İşitmedin mi ki: "Ya Bilâl bizi rahatlandır."


Ne acib kendini Ehl-i Sünnet'in ekâbirinden sayarsın ve böyle makamlarda haktan batıla kayarsın. Ne acib bî-meşrebsin ki hayvandan betersin ve ne garîb fersûde-dilsin hâr'dan betersin. Kulağına girmedi mi: "Humeyrâ benimle konuş" ve işitmedin mi ki: "Ya Bilâl bizi rahatlandır.". Ah kim vesâit içindesin, yine vesâiti bilmezsin. Yürü, bu bağ-ı fenada bülbül gibi inle veyahut bir bülbül-i hoşnevâyı dinle. Tâ ki bir gül-i bahara eresin ve bir gül yüzlünün yüzünü göresin. Eğer amel etmezsen, taşa dönersin. Taş ile demir arasındaki fark şudur ki demir Davud'un elinde mum gibi yumuşadı. Ya sen demir kadar olmadın mı ki mülayim olasın ve âteşin güftelerden tesir bulasın. Ey sığır! İnsan ol ki aşkın demidir ve ey sağır, perde-i sem'in kaldır ki hakâik hengâmıdır. Ya Kur'an'la teganni etmek caiz olacak, şair ezkâr ile teganni eylemek niçin caiz olmaya ve ehl-i teganni meclisine varmak mutlak münker ola. İnkâr senin sıfatındır ki o sebeple ma'rûf sana münker ve güzel olan şey çirkin gelir.

İsmail Hakkı Bursevî
(Aktaran: Mehmed Ali Ayni, Türk Azizleri, s.115)

İnsanda müzik zevki olmazsa o kimse insan değil, eşektir


Şeyh Sa'di Şirâzî, Bostan adlı eserin aşk-mahabbet ve tarikat bölümünün son kısmında semâdan bahsetmiş ve semâdan anlamayanları Bursevî gibi eşek olmakla tavsif etmiştir:

"Şehvetperest semâ eri olamaz. Güzel âvâz ile uyuyan kimse uyanır, sarhoş değil. Seher yeli gülleri açar, odunu değil. Onu ancak balta açar. Görmez misin, develer güzel sesli kervancıların mavalları ile nasıl aşka, şevke ve raksa geliyorlar? Develerin bile başında hoş nağmenin aşkı ve şevki varken insanda müzik zevki olmazsa o kimse insan değil, eşektir."

Aktaran: Süleyman Uludağ (İslâm ve Mûsikî)

Mûsikînin tesiri


Mûsikînin kalp üzerinde hissedilir derece aşikâr bir tesiri mevcuttur. Mûsikînin etkisiyle harekete geçmeyen kişinin yaratılışında eksiklik vardır. Bunlar normalden inhiraf etmiş olan kimselerdir. Ruhaniyetten uzaktırlar. Hayvan tabiatından daha kaba, deve ve kuşlardan daha kaba bir yaratılışa sahiptirler. Hatta bütün hayvanlardan daha kabadırlar. Çünkü bütün hayvanlar mevzun nağmelerden etkilenmektedirler. Bundan dolayıdır ki sesini dinlemek için kuşlar, Hz. Davud'un başucunda dururlardı.

Gazzâlî, İhyâ, c. II, s. 273

Vecd esnasında sûfilerin geçirdikleri hâller


Tabiînden Zürâre b. Evfâ imam olur, "Rakka" şehrinde halka namaz kıldırırdı. "Sûra üflendiği zaman" [Müddesir, 74/8] mealindeki ayeti okuyucunda, kendinden geçti ve mihrapta öldü. Hz. Ömer "Şüphesiz ki Allah'ın azabı vukua gelecek ve onu hiçbir kimse geri çevirmeye muktedir olmayacaktır"[Tûr, 52/7-8] mealindeki ayetin okunduğunu işitince bir çığlık attı ve bayılarak yere yığılıverdi. Kaldırıp evine götürdüler, evinde bir ay kadar hasta yattı. Tabiînden Ebû Cerîre, Salih er-Mürrî Kur'an okumuş, o da hüznünden feryat ederek ölmüştü. İmam Şâfiî "Bugün onlar konuşmazlar, izin de verilmez ki özür dileyeler" [Murselat, 77/35-36] mealindeki ayeti okuyan birini dinlemiş ve baygınlık geçirmişti. Al b. Fudayl "Halk Rablerine hesap vermek için kalktıkları vakit" [Mütaffifîn, 83/6] mealindeki ayeti okuyan birini dinlemiş ve bayılarak yere düşmüş, işte vecd esnasında sûfilerin geçirdikleri hâller de aynen böyledir.

Gazzâlî, İhyâ, c. II, s. 294

19 Aralık 2015

Nureddin Topçu'nun ses kaydı bulundu



Nureddin Topçu'nun günümüze ulaşan tek ses kaydı, 10-12 Eylül 1973'te Diyanet İşler Başkanlığı'nın Bolu'da düzenlediği vaızlar seminerinde yaptığı konuşmanın kaydı bulundu. Daha önce Hece dergisinin Nureddin Topçu özel sayısında metni yayınlanan konuşmanın ses kaydınının birinci bölümünü sunuyoruz.

18 Aralık 2015

Milli Park


Biliniyor şarkıların sırası bizde
Biliniyor hayat bizden razıdır
Otların sarardığı yerlerde güneş
Kurşunun değdiği yerde heves kalmıştır
Beni artık kimseler aramasın
Aşkın en tabanında yattığım anlaşılmasın

Korkunçtur yalnızlığımız
Bir oyun oynanır oyalanırız
Orman değiliz artık Milli parkız

Biliniyor şarkıların sırası bizde
Biliniyor hayat bizden razıdır
Otların sarardığı yerlerde güneş
Kurşunun değdiği yerde heves kalmıştır
Beni artık kimseler aramasın
Aşkın en tabanında yattığım anlaşılmasın

Gözyaşları gizlenir idare edilir durum
İstesekte istemesekte beraberiz yavrum

Korkunçtur yalnızlığımız
Bir oyun oynanır oyalanırız
Orman değiliz artık Milli parkız

Şimdi birçok sayfasını
Atlayarak bitirdiğim şu kitabın
Başından başlayabilirim de
Sonsuz gözyaşların

Gözyaşları gizlenir idare edilir durum
İstesekte istemesekte beraberiz yavrum

Korkunçtur yalnızlığımız
Bir oyun oynanır oyalanırız
Orman değiliz artık Milli parkız

Söz: İsmet Özel
Beste: Mazhar Alanson

İsmet Özel'in şarkı hakkındaki yorumları için: İstiklâl Marşı Derneği

17 Aralık 2015

Benim ihtiyacım nedir?


Türkiye, kapitalizm karşısında henüz küçük bir çocuk gibi. Küçük çocuğun yüzüne gözüne çikolatalı dondurma bulaşıyor ama çocuk hâlâ yalamaya devam ediyor. İnsan olmanın birinci şartı, bilinçli davranmaktır. İnsan, eşref-i mahlûkat olmak şerefiyle otursun ve kapitalist reklama kapılmadan önce "Benim ihtiyacım nedir?" diye düşünsün. Mesela "Şuna ihtiyacım var ama şu daha güzel, bir de ondan olsun" der ama bilsin ki o ikincisi ihtiyaç değil.

Sadettin Ökten

Bülent Parlak: "Burada insanların ben yaşadığını düşünmüyorum, sadece akşamları eve gittiğini düşünüyorum."



- Bir şeylerden vazgeçmen gerekecek olsa en kolay neden vazgeçersin?

- İstanbul'dan. Anında giderim. 18-19 yıl falan oldu herhalde, hemen giderim. Hiç sevmiyorum çünkü İstanbul'u. Çok gereksiz bir şehir geliyor burası, cilalanmış. İnsanların sürekli kandırıldığı. Burada insanların ben yaşadığını düşünmüyorum, sadece akşamları eve gittiğini düşünüyorum, zorla. Galata Kulesi'ni biz her gördüğümüzde ilk gördüğümüz gibi davranmıyoruz ki ya da denizi. Ben çok abartıldığını düşünüyorum İstanbul'un. Gereksiz geliyor bana burayı sevmek. Yaşamıyoruz çünkü. Ben senin yanına gelmek için bu sabah, bir buçuk saat yol yapmak zorunda değilim. Marmaray var, metrobüs var, metro var. Bunlar kolaylaştırmıyor aslında, çektiğimiz eziyetin makyajlanmış hâli sadece.

Plaza çalışanı olmak


İş plazaları enteresan mekanlardır.

Dışarıdan bakınca görkemli piramitleri andırırlar.

Yaklaştıkça büyü bozulur.


Reklam ve film fragmanlarında müzik eşliğinde yansıtılan, ışıkları yanan masalımsı plazalardan, ışıltılılar sunan etkileyici gökdelenlerin kapısı aralanıp içeri çalışmak için alındığınızda bir makine dairesinin içine girmiş gibi olursunuz adeta.

Yaka kartı takan, döner kapılardan geçen, pencereleri açılmayan kulelerde soluksuz yaşayan, klimalarla nefes alan, aynı öğle yemeklerini yiyen, aynı marka mağazalardan giyinen, aynı kurallarla oynayan, excel satırları arasında kaybolan, bilgisayar ve akıllı telefonları et kemik haline gelen, insanlardan beş gün alıp, iki gün veren sistemin birer dişlisi haline gelirsiniz.

Klonlarmışçasına sistem ilk kez dahil olanlara daha kapıdan girişte artık plaza dışında yaşayamayacakları duygusunu yeşerten bir hap sunar adeta. Bir süre sonra plaza çalışanları alışır asıl yapmak istedikleri işin bu olduğuna. Sistem içerisinde dolap beygiri gibi aynı kısır döngü içerisinde yaşayıp giderken her gün biraz daha azalan farkındalıkları, çoğalan mutsuzlukları ile beslenen bir sürünün parçası olurlar. Spor yaparken bile sağlıklı olmanın ötesinde dış görünümlerine ve egolarına yatırım yaparlar ve içlerindeki çocuğu içeri girerken plaza kapısına bırakırlar.

İster plazaların üst katında isterse orta veya alt katlarında iş hayatını geçiren plaza çalışanı olun; hep beraber yol alınan adına kariyer denen fark edemeyecekleri kadar hızlı akan trenin camından bakarak, gençliklerine, büyümekte olan çocuklarına, eşlerine, aile büyüklerine, yakın dostlarına, vakit bulamayacakları hobilerine, hep planladıkları uzun seyahatlere, düşledikleri hayallere sadece el sallamakla yetinirler. İndikleri istasyonda her sabah onları uyandıran alarm saatinin gösterdiği tek şey bu kez “kaybedilen zaman” dır.

Süheyl Aygül
(T24, 28.11.2015)

Toprak satmak = İstiklâl ve İstikbâl satmak


İşin hakikati şudur; ulusal/küresel kapitalizm hiçbir ülkede köylü/çiftçi bırakmak istememektedir. Çünkü kapitalizm, ticarî/endüstri/hizmet gibi sektörlerden sonra istikbalin tarımda olduğunu görmektedir. Kapitalizm “bu çağda köylülük olmaz, bireysel tarım geçmişte kaldı” safsatalarıyla ya da “köy/köylülük geri ve kent/kentlilik ileri” yalanlarıyla köylüden topraklarını satmasını ve köyleri boşaltıp kentlere göç etmesini istiyor. Zîra köylü iş/toprak sahibi hür bir müteşebbis olarak sermaye karşısında kalabilen tek direnç unsurudur. Köylü, kapitalizmin maaşa/aylığa mahkûm edemediği tek meslek erbabıdır, kapitalizmin işçileştirmeyi başaramadığı tek sınıftır. O halde ne yapıp edip köylü ortadan kaldırılmalı, toprakları ellerinden alınmalıdır. Sermayenin gözü kulağı işte köylünün elinde kalan bu son topraklardadır.

Tehlike büyüktür!

Toprak bu milletin/köylünün tek ve son şansıdır.

Toprak istiklâl ve istikbâldir.

Satmayın topraklarınızı!

Ekin ve işlemeye devam edin!

Semih Akşeker
twitter.com/semihakseker
(Yenisöz, 17.12.2015)

16 Aralık 2015

Müncezip zerrât-ı şems-i Hazreti Peygamberiz



Müncezip zerrât-ı şems-i Hazreti Peygamberiz
Şey'enlillâh dervîş-i kûy-i Cenâb-ı Hayderiz
Abd-i hâss-ı zât-ı zehra-yı inâyet-perveriz
Bende-i âl-i âba hem biz Hüseynîlerdeniz

Güfte: Tâhirü'l-Mevlevî
Beste: Sadettin Ökten
Makam: Hüseynî

Zâhid bizi ta'n eyleme



Zâhid bizi ta'n eyleme
Hak ismin okur dilimiz
Sakın efâne söyleme
Hazret’e varır yolumuz

Sayılmayız parmağ ile
Tükenmeyiz kırmağ ile
Taşramızdan sormağ ile
Kimse bilmez ahvalimiz

Erenler yolun güderiz
Çekilip Hakk’a gideriz
Gazâ-yı ekber ederiz
İmam Ali’dir ulumuz

Erenlerin çoktur yolu
Cümlesine dedik beli
Gören bizi sanır deli
Usludan yeğdir delimiz

Tevhîd eden deli olmaz
Allah diyen mahrum kalmaz
Her seher açılır solmaz
Bahâra erer gülümüz

Muhyî sana olan himmet
Âşık isen cana minnet
Elif Allah Mim Muhammed
Kisvemizdedir dalımız

Muhyî

14 Aralık 2015

Mimarın görevi dünyayı güzelleştirmektir


Allah’ın yarattığı dünyanın güzelliğini idrak etmeyen, kendisini bu dünyayı güzelleştirmekle yükümlü saymayan, toprağı kısa vadeli çıkar ve talan aracı olarak gören nesiller tarafından dünyanın kirletildiği 20. asırda insanın kendisine temiz ve güzel bir çevre, şehirler, mahalleler ve evler geliştirmesi de imkânsızdır. Dolayısıyla bugün özellikle kendi kültür temellerinden kopmuş ülkelerin bilinçsiz taklitçiliğinin pençesindeki çevreler, ülkeyi kirletmekte ve gelecek nesillere cehennemî kirlilikleri hazırlamaktadırlar. Türkiye’de bu yanılgıda payı olmayan toplum kesimi de yok denecek kadar azalmış bulunmaktadır. 

Turgut Cansever, Milli Gazete, 14-15 Kasım 1992
(Kubbeyi Yere Koymamak, sf. 169)

Tanrıkorur'un besteleri veya kırık bir destan


Yaratılış ve hayat dramının bîçâre mahkûmları olan bizler, devlere yaraşır mücadele çabasıyla bu binbir suratlı dünya ve nefs ejderhalarıyla boğuşma zarûreti yetmezmiş gibi bir de kendi hayatımızı kat kat aşılmaz engellerle çevirmez miyiz? Sanki birbirimizin gırtlağına çökmekle asıl çözmemiz gereken kördüğüm buharlaşacak, birbirimizin canı kanı bize âb-ı hayat mı olacaktır? Sanki hayat çilesinin önünden bir kaçış yolu varmış, sanki bizden evvelki nesiller yeryüzünde değil de mâverâda yaşamışlar, bize hiçbir çözüm tecrübesi bırakmamışlar gibi, arkamıza da asla bakmayız.

Oysa tarihin seçkin bir medeniyetinin varisleri olan bizler, yeryüzünün en talihsiz bir topluluğu da değiliz a canım!... Asırlarca gücünü korumuş bir aşk, vuslat ve saadet medeniyetini kurup yaşatan sıradağlar gibi hakimlerin bereketli topraklarında vücut bulmuş bir nesil olan biz, neden bu derece fukaralığa razı, niçin bu ölçüde bencil, nasıl bu kadar kahırlı olabiliyoruz?

Aradığımız elimizin altında, duymak istediğimiz şifalı ses kulağımızın dibinde değil midir?

Saray damına kulübe yapmış cahil yoksulun psikolojisinde âdetâ mazoşist bir zevk çeşnisi vehmeden biz, o kulübenin temellerine eğilsek, aradığımızı ancak kaybettiğimiz yerde bulabileceğimizi akıl ediversek ne olur?

…. Bize yukarıdaki gönül dolusu içlenmeleri daha nice çağrışımlarıyla salkım saçak hatırlatan ama kelâmın sonu gelmezliği sebebiyle bu kadarcığını yazmayı yeterli bulduğumuz hüzünlü coşku, güzel bir sürprizin eseri oldu. Sürpriz, sevgili İrfan Çiftçi’nin lutfedip gönderdiği, Cinuçen Tanrıkorur’un Yahya Kemal’in ölümsüz şiirlerine giydirdiği mûsıkî kaftanının CD ve kaseti idi. Değerli sanatkâr bu besteleriyle Türk mûsıkîsine kendi öz vadisinde yeni ufuklar açmaktadır.

İleride, bugünlerin tarihi yazılırken, XX. Yüzyıl Türk sanatı bahsinde birkaç kırık cümle arasında bir Cinuçen Tanrıkorur isminin pırıl pırıl ışıldayacağını düşünmüştüm. Bu fikrimde halâ ısrarlıyım. Hiç şüphesiz asrımızın zavallı Türk tarihi ileriki asırlarda okuyanların içlerini burkacaktır. Eğer o burukluk içinde birkaç güzel tesellî bulunacaksa, onlardan birisi her türlü hastalık, itilip kakılma, muhitsizlik, anlayışsızlık tufanına rağmen bu ebedî bestelerle mûsıkîmize ve metoduyla da diğer sanatlarmıza rehberlik edecek Cinuçen Tanrıkorur adı olacaktır. Yani biz bu CD ve kaset yoluyla bu değerli ama muzdarip bestekârın gönlüne en azından dinleyerek müşteri olma imkânına kavuşuyoruz.

Bu kayıtlar yarınlara doğru kimlik ve terkip arayışındaki münevver gönüllere birer şifalı ilaç gibi gelecektir. Daha güzel, daha muhteşem nice eserinin ehliyetli yapımcısını beklediğini bildiğimiz Tanrıkorur’u, toplumuna karşı vazifelerini her türlü güçlük ve nankörlüğe rağmen yerine getirmedeki ısrarı ve yüksek sanatı dolayısıyla milyon kere tebrik ediyor, vesile olanlara şükranlarımı arz ediyorum.

Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanı Şenol Demiröz dostumuza bu şuurlu, tahammül ve bilgi gerektiren hayırlı işlerinde daha nice başarıya imza atmış görmek isteriz.

Sait Başer
(Zaman, İstanbul, 19.02.1996)

1437 İstiklâl Takvimi


İstiklâl Takvimi’nin 1437 senesine ait nüshası yeni resimleri, dersleri, temrinleriyle neşrolundu. Bu sene ilk defa duvarda veya masada kullanılabilmesi gözetilerek hazırlanan 1437 takviminde Müslüman tarihi ve saati bariz kılındı. Takvim yapraklarının ön yüzünde ezanî vakte göre on ilimizin (İstanbul, Konya, Ankara, Gaziantep, Şanlıurfa, Bartın, Adana, Kahramanmaraş, Giresun, İzmir) namaz saatlerine, bir hadis-i şerife, o güne ait vakalara ve İstanbul ili için gün kısalması-uzamasına yer verildi.

Takvim yapraklarının arka yüzü ise Kur’an harfleri ile Türkçe okuma-yazma öğrenilebilmesine hasredildi. Türkçe okuma-yazmayı bilmeyenler için harflerin öğretilmesiyle başlayan ve resimli basit kelimelerle devam eden derslerde pratik bir usul takip edildi. Her sene farklı temrinlerin yeraldığı İstiklâl Takvimi’nde bu sene, yazımız elimizden alındıktan sonra neşrolunmuş şiirler ve metinler bulunuyor. Bir kitap gibi kullanılabilecek olan takvimimizin sonunda ders ve temrinler için bir de fihrist mevcut.

Müslüman olarak itibar ettiğimiz takvim ve harfler ikmâl edilmiş dinin, tamamlanmış nimetin dışında düşünülemez. Tarih takvimle tarih olur. Sadece biz Müslümanların tarihi değil, modern manada tüm insanlık tarihi Hicret’le başlamıştır. Bugün Hicrî Takvim isimlendirmesi ile bildiğimiz kamerî takvim Allah katındaki takvimdir. Yerler ve gökler bu takvime göre yaratılmıştır. Dünyada olup biten bütün hâdiseler bu takvime göre cereyan eder. Melekler bu takvime göre işlerini yapar ve bir gün kıyamet de bu takvime göre kopacaktır.

Bu sâiklerle hem gerçek zamanın neresinde olduğumuzu hem de yazımızın aslına olan vukûfiyeti temin etmek amacıyla İstiklâl Takvimi’nin 1437 senesine ait nüshasını hazırladık.

(Takvimimizi dernek şubelerinden, TİYO Yayıncılık'tan, kitapçılardan temin edebilirsiniz.)

Detaylı bilgi: İstiklâl Marşı Derneği

10 Aralık 2015

Perşembe günü akşamı, Cuma gecesi, niçin başka vilayetlerde salâ var da İstanbul'da yok?!


Her ezan, vaktine göre, başka bir tarzda, başka bir sadâ ile okunur. Perşembe günü akşamları, salâ, İstanbul'da kalktı, yok! Salâ verilmiyor. Neden? Yani İstanbul'da kanun başka; Konya'da, Malatya'da, Sivas'ta başka mı? Bendeniz 42 senedir Konya'ya Hazret-i Mevlânâ ihtifallerine giderim. Her Perşembe akşamı, oh, elhamdülillah, salâ dinlerim! İstanbul'da niye dinlemiyorum?! Hangi münasebetsiz buna mani oluyor veya kim mani oldu da kim yeniden ihdas etmeğe cesaret edemiyor?! Müftü Efendi Hazretlerine de soruyorum, Reis Beyefendi Hazretlerine de soruyorum! İstanbul'da niçin yatsı namazı, Cuma akşamları, yani Perşembe günü akşamı, Cuma gecesi, niçin başka vilayetlerde salâ var da İstanbul'da yok?! Neden yok? Cevabı yok! Buyrun! Ve bunu bendenizden başka söyleyecek adam yok mu?! İstanbullu Müslümanlar ne yapıyor?! Yoksa salât okunmamasından rahatlar mı, memnunlar mı?! İstanbul'da kaç tane İstanbullu var? Sivaslı, Adanalı, Konyalı, Kastamonulu... Kendi memleketinde okunuyordu, buraya gelince niye eksikliğini hissetmedi? Anlatabiliyor muyum acaba?...

İşte, Resulullah Efendimiz Hazretleri'nin bir kerre daha nâm-ı bülendini işitmek, bize çok şey öğretir! Salâ da onun için lazımdır, tazim için... Ha, bunun yanı sıra, şimdi her ağzı olan konuşuyor, her interneti olan yazıyor, her parası olan da televizyon kanalı açıyor! Televizyon kanalı açanlardan bir tanesi, "Ben protokol sevmem, O'na sadece ismiyle hitap etmek bana yetiyor" diyor.... Bakın, parlamentoda fikir münakaşası filan olması gayet tabiidir de, parlamentonun saygınlığına gölge düşürecek derecede ileri gidilmemesi lazımdır. Bazen gidiliyor. Eh, parlamento da nihayet milletin aynasıdır. Gayet açık! Yakışmıyor, ayrı mesele... Fakat; o kavgaya, gürültüye, birbirine "Şerefsiz!" diye bağırmalarına rağmen "Sayın" diyorlar parlamenterler! Risalet-penah Efendimiz Hazretleri'nin, bir milletvekili kadar haysiyeti yok mu ki başına bir saygı ifadesi koymuyoruz?! Ve bu adama kimse sus demiyor! Kusura bakmayın! Efendim niye asabileşiyorsun, Sakin Ol? Niye sakin olayım? Benim göbek adım Ömer! Sakin makin olamam! Nefsimden dolayı sakin olmak bana tavsiye edilmiyor da, Rabbimden dolayı niye tavsiye ediliyor? Asabiyyet-i dîniyyesi olmayan Müslüman, îmân noksanıyla maluldür. Allah; zâtî öfkeden, zâtî öfkeye mağlub olmaktan muhafaza buyursun! Mesele-i dîniyyeden de asabi olmamak gafletinden muhafaza buyursun.

Ö. Tuğrul İnançer

09 Aralık 2015

Prof. Dr. Hüsamettin Arslan: "Modern insan için TV ve cep telefonunun önü seküler bir mabettir."


Modern insan için TV ve cep telefonunun önü seküler bir mabettir. Modern insan görüntünün (imajın, suretin) önünde sürekli secde halinde olan varlıktır. Tanrı’nın sureti olan insan, dünyevi suretler önünde secde ediyor. Geçmiş (ezel) ve gelecek (ebed) sürgün edilmiş. Halbuki yaşadıklarından yalnızca geçmişin sesini işitebilenler ders çıkarabilir. İnsan Heidegger gibi düşünmeden edemiyor: “Gelecek hızla geliyor, gelecek geliyor.” “İnsanlığı artık yalnızca bir tanrı kurtarabilir.” Bu apokaliptik bir ifadedir. Ölüm geliyor, kıyamet hızla geliyor. Hem burnumuzun dibinde hem de uzakta.

Dijital teknolojiyle birlikte, öteden beri varolduğumuz topluma ikinci bir toplum eklendi: dijital toplum veya sanal toplum. Sanal toplum, toplum diye bildiğimiz gerçekliğe yamanmış bir ilave, bir ek, bir zeyl’dir. Çocuklarımız artık dünya ölçekli bir dijital cumhuriyetin yurttaşları. Doğru, artık ebeveynler torunlarından öğreniyor. Öyle görünüyor. Tecrübe aktarımının yönü değişti! Fakat gerçekten öyle mi? Çünkü en tecrübeli insanlar, interneti en fazla kullananlar değil. Torunların tecrübesi “gerçek,” daha doğrusu “hakiki” tecrübe değil, “sanal” tecrübe. Kaldı ki, tecrübe eşittir bilgi değil. Hakiki bilgiye sahip olmak için “yaşamak” gerekir, tecrübe yaşanılan şeydir, öğrenilen değil; torunlar yaşamıyorlar, seyrediyorlar, sadece seyrediyorlar. Fakat bu, ima ettiğiniz gibi, öteden beri varolageldiğimiz toplumda yeni bir hiyerarşi doğruyor. ben buna sanal hiyerarşi diyorum.

Düşünme, tefekkür etme organımız kulağımızdır. Göz kendisini göremez, dolayısıyla sorgulayamaz. Oysa kulak bunu yapabilir; insan kendi sesini duyabilir; dil kendisini işitebilir. Refleksiyon, tefekkür, kendini sorgulama organımız kulağımızdır. Dil kendisini de sorgulayabilir. Kulak içimize açılan hoparlördür. Hakikat görülemez, sadece işitilebilir. Klasik metinlerimiz “İşit ey oğul” diye başlar. Kur’an ve diğer monoteist dinlerin kutsal kitapları “Onlara de ki” ifadesiyle doludur. Kur’an daima tebliğ vasıtaları sıralamasında kulağı gözden önceye yerleştirir. İlk vahyin tercümesi “Oku” ne yazık ki bir yanlış tercümedir. Aslı “İktibas et, tekrarla, zikret”tir. Yani zikir ve ve şükür, tesbih ve imame. Göz kılavuza, rehbere ihtiyaç duymaz. Jacques Ellul gözün gördüğü şey “gerçeklik/olgu”dur, kulağın işittiği şey “hakikat/yalan”dır diyor. Bu ayırım fevkalade önemlidir. Diyanet’in anlı şanlı ilahiyat profesörlerine yaptırdığı Kur’an mealinde ‘hakikat’ kelimesinin ‘gerçek’ diye tercüme edilmesi entelektüel zilletimizdir. Modern dönemde hâkimiyetini ilan eden göz, insanı seyirci konumuna düşürmüştür. Çünkü göz pasiftir, görüntünün önünde pasiftir, âdeta secde eder.

Her zaman bir çıkış yolu vardır. Yapmamız gereken şey kulağa, yani söz’e, kelama, yani dile itibarını iade etmektir. Özgürlüğümüz buna bağlıdır. Çünkü bize ‘hayır’ deme imkânını yalnızca söz, kelam ya da dil verebilir. Gözümüz vasıtasıyla dış dünya ile kurduğumuz ilişki despotiktir; çünkü imaj bize kendisini dikte eder ve ona ‘hayır’ deme imkânımızı elimizden alır. Bizi yalnızca söz ya da kelam yahut dil özgürleştirebilir. Çünkü özgür olmak ‘hayır’ diyebilmektir.

Prof. Dr. Hüsamettin Arslan
(Nihâyet, 01.12.2015)

Çanakkale'nin Galatasaraylıları


Görselin üzerine tıklayıp büyük hâlini görebilirsiniz.

08 Aralık 2015

Sufi Gözüyle Kadın


Tasavvuf ve tarikat mensuplarının kadınla ilgili görüşlerini ortaya koyarken, onların fikir ve tavırlarını doğru bir şekilde tesbit edip en güvenilir kaynaklara dayanmaya özellikle özen gösterdik. Bununla birlikte, bu konuyu yorumlama ve değerlendirme durumunda kaldığımız zaman kendi ölçülerimize göre gelenek içinde akılcı ve gerçekçi olmaya çaba harcadık.

Mutasavvıfların kadın konusundaki fikir ve yorumları, mutasavvıf olmayan İslam alimlerinin, yani ulemanın aynı konudaki görüşleriyle geniş ölçüde örtüşmektedir. Her iki zümre de aynı kültür çevresinin mensupları olmaktan başka, Kur'an ve Hadis'e dayandıklarından fikir ve kanaatlerinin belli bir ölçüde çakışması normaldir.

Sufi Gözüyle Kadın
Süleyman Uludağ, 126 Sayfa
http://www.insankitap.com/kitap/sufi-gozuyle-kadin-suleyman-uludag/37832

İslam Medeniyetinde Mûsikî


Bir süreden beri ülkemizde ve Batı’da “İslam ve Bilim” muhtevalı çalışmalar yapılmaktadır. Bunlar incelendiğinde Müslüman bilginlerin özellikle mûsikî alanındaki çalışmalarının umumiyetle ihmal edildiği görülür. Daha açık söylemek gerekirse İslam bilginlerinin, tıbba, matematiğe, astronomiye katkıları anlatılırken, onların mûsikî bilimi alanındaki çalışmalarına değinilmez. Öyle ki bu alanda hiçbir şey yapmadıkları zehabına kapılabilirsiniz. Oysa İslam bilginlerinin özellikle mûsikînin bilimsel yönü ile ilgili olarak yazdıkları, diğer alanlardakilerden hiç de geri değildir. Çünkü medeniyet olabilmek için ihmal edilmemesi gereken hususlar vardır ve kanaatimizce Müslüman bilginler bunun farkındaydılar. Bu sebeple bilimler arasında ayırım yapmadan tıp, matematik, astronomi üstüne çalıştıkları gibi mûsikî üstüne de çalıştılar. İslam bilginleri, mûsikî biliminde ve sanatında neler yapmışlar, neler yazmışlar, ne tür yeniliklere imza atmışlardır? İşte bu soruların cevabını arama ihtiyacından doğdu bu kitap.

İslam Medeniyetinde Mûsikî
Dr. Fazlı Arslan, 464 Sayfa
http://www.beyanyayinlari.com/prddet.php?pid=703496

07 Aralık 2015

NATO planları Türkiye’nin korunmasına dönük değil



Biz niçin NATO örgütü içinde bulunuyoruz meselesini anlamadan bu soruya cevap vermek mümkün değil. 1946 yılında Josef Stalin Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne bırakılması; İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerinde Sovyet denetiminin kabul edilmesi hususunda Türkiye Cumhuriyeti’ne bir nota verdi. Bu büyük bir panik doğurdu Türkiye’de. Ve ancak Batı ülkelerinin, yani Sovyetleri Birliği’ne düşman görünen yahut gerçekten düşman olan ülkelerin savunma şemsiyesi olmadan Türkiye’nin yaşayamayacağı korkusu sardı insanları. Demokrat Parti’nin icraatına, Demokrat Parti iktidara gelir gelmez yapmaya başladığı şeylere, Halk partililer şöyle itiraz ediyorlardı: “Siz bu kafayla giderseniz bizi NATO’ya almazlar”. O zaman NATO’ya girmek çok önemli bir şeydi ki; NATO 1949’da kuruldu. Hâlbuki nota 1946’da. 1949’da NATO’nun kurulması Türkiye için büyük bir nefes alma alanıydı. Neden böyleydi? Bizim o İslâm Devleti olarak kurulan Cumhuriyetimiz 1925 yılında Sovyetler Birliği’yle bir Saldırmazlık Paktı yaptı. Bu Saldırmazlık Paktı on senede bir tarafların bir itirazı olmadığı takdirde kendiliğinden yenilenen bir pakt idi. Dolayısıyla 1935’te kendiliğinden yenilendi. Ama 1939’da İkinci Dünya Savaşı çıktı ve İkinci Dünya Savaşı’na Türkiye girmediği gibi Sovyetler’in lehine bir tavır da belirtmedi. Sovyetler’le arasında anlaşma olan bir ülke olarak. 1945’te Sovyetler bu anlaşmayı yenilemediler. Ankara’dakiler yenilenmesi için, telaşla çok şeyler yaptılar. Ama Sovyetler dediler ki “Savaş içinde siz bizim yanımızda yer almadınız. Dolayısıyla bu Saldırmazlık Paktı’nın bizim için bir manası kalmadı!”. Dolayısıyla 1945’te bu anlaşma bitirilip, 1946’da da bu nota verilince Türkiye’de iktidar sahipleri ellerinden nelerin alınacağı korkusunu gayet iyi bildiklerinden, bir şekilde, belki de devletin devamını bu sağlar ümidiyle NATO’ya girdiler. Ve biz NATO’ya Kore’de akıttığımız kanın bedeliyle girdik. 1960’tan sonra insanlar sosyal, siyasi, ekonomik olaylara birazcık canlı bir şekilde eğildiklerinde anladılar ki, NATO planları Türkiye’nin korunmasına dönük değil. Biz NATO’ya siyasi bir cilve olarak girdik. Yoksa NATO askeri olarak bizi korumayı vaad etmiyordu planları itibariyle. Sonradan, muhtemel bir savaşın Sovyetler Birliği’ni yenme aşamasına gelindiğinde, Ege’den NATO çıkartma yapacaktı ve yavaş yavaş Türkiye kurtulacaktı, NATO planlarına göre. Onun için bütün Türkiye’de biliyorsunuz NATO yolları vardır. Bunlar Ege’den çıkartma yaptıktan sonra o yollardan gidip Sovyetler’i asıl sınırlarına geri iteceklerdi güya. Vesaire vesaire. Bütün bunlar bize zaman kaybettirdi. Biz bütün Cumhuriyet tarihimiz boyunca dünyada olup biten şeylerin, güç mücadelelerinin şamar oğlanı olmaktan fazlasına güç yetiremedik.

İsmet Özel

* 19 Aralık'ta SKY Türk 360 televizyonunda konuk olduğu "Şimdi Söz Sizde" programından. Konuşmanın tamamını izlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=mWljJwoZYWE

04 Aralık 2015

Nureddin Topçu 40. yılında anılıyor


Türkiye Yazarlar Birliği büyük düşünürü anıyor:
40 YIL SONRA NUREDDİN TOPÇU Bilgi Şöleni


Türkiye Yazarlar Birliği, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi’nin desteği ve Sosyal Düşünce Akademisi’nin katkısı ile büyük düşünürümüz Nureddin Topçu'yu vefatının 40. yılı dolayısıyla anıyor. Bu münasebetle 18-20 Aralıkta İstanbul’da üç günlük bir bilgi şöleni düzenlenecek. 18 Aralık Cuma günü Yenikapı Mevlevihanesi/Medeniyetler İttifakı Enstitüsü’nde açılış oturumları ile başlayacak faaliyet, cumartesi ve pazar günleri Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi'nin Sultanahmet’teki Kültür Merkezi’nde devam edecek.

1909'da İstanbul'da doğan Nureddin Topçu, Cumhuriyet'ten sonra Avrupa'ya felsefe tahsiline gönderilen ilk isimlerden. Sorbon Üniversitesi'nde felsefe doktorası yapan ilk Türk olan Topçu, bu unvanı çok başarılı bulunan Conformizme et Revolte (Uysallık ve İsyan, Türkçesi İsyan Ahlâkı adıyla yayınlandı) isimli teziyle aldı. Türkiye'ye döndükten sonra Galatasaray Lisesi'nde başladığı felsefe hocalığını, muhtelif liselerde emekliliğine kadar sürdürdü. 1939'da Hareket dergisini yayınlayan Topçu, böylece Cumhuriyet devrinde ilk fikrî muhalif yayını başlatmış oldu. Bu dergideki yazılarıyla, kitaplarıyla ve Kültür Ocağı ve Milliyetçiler Cemiyeti gibi kuruluşlardaki faaliyetleriyle geniş bir aydın kesimi etkileyen ve fikirlerinin teşekkülünde rol oynayan Topçu, 1975 yılında vefat etti. 20 Ciltlik külliyatında ders kitapları dışında, Yarınki Türkiye, Ahlâk Nizamı, Türkiye'nin Maarif Davası, Büyük Fetih, İradenin Davası, Kültür ve Medeniyet, Devlet ve Demokrasi ve İsyan Ahlâkı gibi fikir kitapları yer almaktadır.

Türkiye Yazarlar Birliği'nin "Kırk Yıl Sonra Nureddin Topçu Bilgi Şöleni" İsmail Kara (Prof. Dr.), Saadettin Ökten (Prof. Dr. ), Sami Güçlü (Prof. Dr.), Recep Şentürk (Prof. Dr.), Emin Işık (Dr.), Mehmet Sılay (Dr.), Ezel Erverdi, D. Mehmet Doğan, M. Fatih Birgül (Doç.Dr.), Yasin Özdemir, A. Osman Gündoğan (Prof. Dr.), Ergün Yıldırım (Prof. Dr.), Kurtuluş Kayalı (Prof. Dr.), Tanıl Bora, Mustafa Kök (Dr.), Lütfi Bergen, Hayri Kırbaşoğlu (Prof. Dr.), Hicabi Kırlangıç (Prof. Dr.), M. Kâzım Arıcan (Prof. Dr.), Korkut Tuna (Prof. Dr.), Kenan Çağan (Doç.Dr.), Mustafa Orçan (Prof. Dr.), Hüseyin Karaman (Prof. Dr.), Selahattin Turan (Prof. Dr.), Hüseyin Öztürk (Doç. Dr.), Yusuf Turan Günaydın, Mustafa Kara (Prof. Dr.), Asım Öz, Turan Koç (Prof. Dr.), Hilmi Uçan (Prof. Dr.), Mehmet Can Doğan (Doç. Dr.) ve İbrahim Demirci (Dr.) gibi ilim ve fikir adamlarının katılımı ile yapılacak.

Bilgi şöleninde Nureddin Topçu’nun fikirleri, ilim adamlığı, dergiciliği, maarifçiliği, edebî yönü ile ilgili bildiriler tartışılacak, tanıyanlar hatıralarını anlatacak.

Sarıkamış’ın son esiri Rusya’da kurtarılmayı bekliyor


Yedikıta Dergisi, Sarıkamış Harekâtı’nda Rusya’ya esir düşen Osmanlı Alay Sancağı’nın 101 yıldır Rusya’da esaret altında tutulduğuna dikkat çeken özel bir dosya yayınladı. Dosyada Sarıkamış Harekâtı sırasında, ardından da Erzurum’da alay sancaklarımızın Rus askerler tarafından nasıl ele geçirildiği ve nerede tutulduğu ile ilgili önemli bilgilere yer verildi.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi, Aralık sayısında Sarıkamış Harekâtı’nın bilinmeyen ve çok önemli trajik bir yönünü kapak konusu yaptı. Doç. Dr. Tuncay Öğün’ün kaleme aldığı makalede Sarıkamış Harekâtı’nda yaşanan büyük trajedinin ardından ordumuza güç kuvvet veren alay sancaklarının Rus ordusuna esir düşmemesi için verilen mücadele anlatılıyor. Doç. Dr. Öğün, Aralık 1914’te Sarıkamış’ta uğradığımız yenilginin ardından Erzurum’a nakledilen sancakların nasıl bir aymazlık ve ihmalkârlıkla Rus askerlerinin eline geçtiğini anlattı. Makalede şu önemli bilgiler aktarılıyor:


NAKİL EMRİ ENVER PAŞA’DAN GELDİ

Sarıkamış Harekâtı’na katılan birliklerimizin dondurucu kış şartlarında eridiğini gören Ruslar 1 Ocak 1915’te karşı taarruza geçtiler. Bunun üzerine orduya ricat emri verildi. Ruslar ricat yollarını keserek Türk kuvvetlerini teslim almayı amaçlıyordu. Bu taarruz karşısında Başkumandan Vekili Enver Paşa, bir emirle şeref timsali sancakların düşman eline geçmemesi için güvenli bir şekilde Erzurum’a gönderilmesini istedi.

Sarıkamış Harekâtı’nda, her biri üç tümene sahip 9. ve 10. Kolordular vardı. Her tümenin üç alayı ve her alayın da bir sancağı bulunduğundan bu emir toplam 27 alay sancağının Erzurum’a gönderileceği anlamını taşıyordu.
GİZLİLİKLE NAKLEDİLDİLER, DEPODA UNUTULDULAR

Harekât öncesi Erzurum’dan getirilerek 5 Eylül 1914 tarihinde Erzincan’ın Cihadiye Meydanı’nda düzenlenen büyük bir törenle alaylara “manevî silah” olarak verilen sancaklar, bu emir üzerine büyük bir gizlilik ve titizlikle gözyaşları içinde geldikleri yere nakledildi.

Ne yazık ki uğrunda canlar feda edilerek savaş alanından çıkarılıp Erzurum’a ulaştırılan alay sancakları orada da düşman eline geçmekten kurtulamadı. Ertesi yıl taarruza geçen Ruslar, 16 Şubat 1916’da Türk kuvvetlerinin boşalttığı Erzurum’a girdiklerinde oradaki depolarda bol miktarda erzak ve mühimmatın yanı sıra 9 adet alay sancağı da buldular. Üzerlerindeki al rengi ecdat kanından alan bu sancaklar, şehir boşaltılırken ihmalkârlığın çok hafif kaldığı, bir disiplinsizlik ve aymazlığın sonucu olarak depolarda unutulmuşlardı.

SANCAKLARIMIZ RUSYA’DA SOKAKLARDA GEZDİRİLDİ

Ruslar bu durumu ciddi bir propaganda malzemesi haline getirdiler. Ele geçirilen 9 alay sancağımız, zafer nişanesi olarak Çarın Petrograd’daki sarayına gönderildi. Orada kalabalık bir halk kitlesi ile sokaklarda gezdirildi. Şehir şehir dolaştırıldı. Rus askerlerinin elindeyken çekilen fotoğraflarını, gazete ve dergilerinde yayınladılar. En sonunda da sergilenmek üzere Petrograd’ın en eski katedrallerinden biri olan St. Peter ve Paul Katedrali’ne gönderdiler ve orada mektep çocuklarına teşhir ettiler.

EN ÇOK İNGİLİZLER SEVİNDİ

Ordumuzun alay sancaklarının ele geçirildiğini, o tarihte Rusların en önemli müttefiki olan İngiliz gazeteleri de büyük bir memnuniyetle yazdılar. Rus askerlerinin Osmanlı sancaklarıyla çektirdiği fotoğrafları yayınlayarak sevinçlerine ortak oldular. Fakat Türk halkı bu olup bitenlerin hiç birinden haberdar edilmedi. Türk basını bu konu hakkında tek satır bile yazamadı. Zira Sarıkamış mağlubiyetini sansürleyen irade büyük bir sorumsuzluk eseri olarak alay sancaklarının depolarda unutulduğunu, ordunun namus ve şerefine leke sürüldüğünü, Sarıkamış şehitlerinin aziz hatırasına sahip çıkılamadığını açıklamaya cesaret edememişti.


SARIKAMIŞ’IN SON ESİRİ SERBEST BIRAKILSIN!

Erzurum’da unutulan sancakların halen St. Peter ve Paul Katedrali’nde olup olmadıklarını bilmediklerini yazan Yedikıta Dergisi, Sarıkamış’ta ele geçen bir sancağın Moskova Devlet Tarih Müzesi’nde sergilendiğini kaydetti.

Dergi, “Uğrunda binlerce kahramanın kendini feda ettiği bu sancağın aradan yüz yıl geçmesine rağmen esarette kalması, yurdunu ve milletini seven hiçbir vatan evlâdının içine sindirebileceği bir durum değildir.” diyerek Sarıkamış’ın son esirinin kurtarılması çağrısını yaptı.

03 Aralık 2015

İsmail Kara: "Türkiye'de dinle alakalı olmayan hiçbir mesele yoktur."


Bu topraklarda İslam'ın bir problem alanı olmasına başlamasının tarihi Cumhuriyetten daha eskidir. Cumhuriyetin ikinci dönemi 1924 yılından sonra bugüne kadar problemin derinliği ve cesameti artarak devam edecektir. Her problem aynı zamanda bir imkandır. Siyasi merkez modern dönem Osmanlı tarihinden devralarak din meselesini çok ciddi bir mesele olarak ele almıştır ve ele almaya devam etmektedir. Türkiye'de dinle alakalı olmayan hiçbir mesele yoktur. Siyaset ve devletin önemli kurumları çok önemli bir taraftır. Uluslar arası çevreler Türkiye'de din meselesiyle çok yakından ilgilenirler. Din meseleleri açısından, Osmanlı modernleşmesinin bir devamı gibidir. 1924 yılından itibaren başlayacak olan dönem Türkiye'nin dini meseleler açısından en sıkıntılı ve problemli dönemidir. Müslüman Türk halkı, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca dini alanın siyasi bir tartışma ve mücadele alanı olmasından uzak durmuştur.

Bütün Cumhuriyet tarih boyunca bugün dahil olmak üzere dini alanı düzenleyen mevzuatın hem kendisi hem icraatı esas itibariyle muğlak ve müphemdir. Bu muğlaklık ve müphemlik bugünde devam ediyor. Cumhuriyet tarihi tek tip bir bakış acısıyla dini meseleleri değerlendirilemez. Bu topraklarda dinle devlet birbirinden ayrıldığı zaman ikisi de tanımsız hale gelir, kültürel olarak. Kültürel olarak bunları birbirinden ayıramazsınız.

Prof. Dr. İsmail Kara
(Radikal, 03.12.2015)

Devrimin temel gayelerinden biri: dinin etkisini zayıflatmak


Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olması değildi. Uzun yıllar devlet, eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.

İsmet İnönü
(Hatıralar, 2. Cilt, sf. 223)

Ayasofya Camii, 1853 (Gaspare Fossati)

İstanbul'da Osmanlı Mevlevi Dervişleri (1900'ler)


02 Aralık 2015

Kim umar senden vefâyı



Kim umar senden vefâyı
Yalan dünyâ değil misin
Muhammed Mustafâ'yı
Alan dünyâ değil misin

Kasdedip halkın özüne
Toprak doldurup gözüne
Ehl-i gafletin yüzüne
Gülen dünyâ değil misin

İşin gücün dâimâ yalan
Çok kişiden arta kalan
Nice kerre boşaluban
Dolan dünyâ değil misin

Mazlûmun boynunu büken
Zâlime ziyâfet çeken
Bataklığa sürükleyen
Dünyâ değil misin

Kimini haddini bildiren
Kimini yerden yere çalan
Kimini mecnûn gezdiren
Kimini anadan babadan
Ayıran dünyâ değil misin

Âşık Yûnus sür safâyı
Sür safayı çek cefâyı
Ol Muhammed Mustafâ’yı
Alan dünyâ değil misin

*İlk üç kıta, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretlerinin dîvânında yer alan bir nutk-i şerîfdendir... Sebilci Hüseyin Efendi'nin okuduğu diğer kısımlar Âşık Yûnus Hazretlerinin bir nutkundan olsa gerekdir...

Âşık oldur kim kılar cânın fedâ cânanına



Âşık oldur kim kılar cânın fedâ cânanına
Meyl-i cânân etmesin her kim ki kıymaz cânına
Cânını cânâna vermektir kemâli âşıkın
Vermeyen cân itirâf etmek gerek noksânına

Bestekâr: Hacı Arif Bey
Güftekâr: Fuzûlî
Makam: Rast
İcrâ: Hâfız Kemal

Tecrübe edinemiyoruz, bari sertifika biriktirelim!


Attığımız her adımda, kat ettiğimiz her aşamada belge almak/belge göstermek zorunda kaldığımız zamanlarda yaşıyoruz.

Öğrenmenin, olgunlaşmanın, tecrübe etmenin yerini sertifika toplamak almış gibi görünüyor. Bir üstadın dizi dibinde oturarak, bir ustanın tezgâhından geçerek bilgi, tecrübe kazanmak geçen yüzyılda kaldı. Toplumsal hayat boşluk kabul etmeyeceğine göre yerini bir şeye bırakmış olmalı. Bir yaşam koçunun mihmandarlığında üç günde uzman, beş günde guru olmak istiyor insanlar. “Beş gün gittim, beşten çıktım” tekerlemesiyle eleştirirlerdi, emek vermeden sonuca odaklanan sebatsız ve sabırsız kimseleri, bizim çocukluğumuzda. Halbuki bugün iki günlük sertifikaları biriktirenler, şirketlerin insan kaynaklarıyla görüşmelerinde göz dolduruyorlar.

Modern hayatın hızı elbette belli bir standartlaşmayı beraberinde getiriyor ve her gün yeni beceriler edinmek zorunda bırakıyor insanları. Bu zorunluluğu zihnimizin arka planında tutarak şu soruyu sorduk bu dosyada:

Eski mesleklere yeni isimler veren sertifika programları, ‘hayatın hedefini ve gayesini’ bulmayı vadeden bir kaç günlük eğitim programları, tecrübeyi, olgunlaşmayı, ustalığı sağlayabilir mi?

Bu sorulara analiz yazılarıyla ve yaptığımız ilginç röportajlarla cevap aradık:

Fatma Barbarosoğlu, İş ilanı/ sabır sebat testi

Osman Bülent Manav, Her yer koç, tarım toplumuna geri mi dönüyoruz?

Nazife Şişman, Küresel kapitalizmde kişisel gelişim eğitimi

Sedefkar Fatma Ayran: “Bu zanaata gönül verdiğimde dokuz yaşındaydım” (Röportaj: Betül Şatır)

Merve Yavuz, Henüz yirmi beş sertifikam var

Aysel Yaşa, Çoban değil, sürü yönetimi elemanı

Ayın içeriğihttp://www.nihayet.com/tum-sayilarimiz/aralik/ayin-icerigi/

Ah, eski İstanbul!


Ah, eski İstanbul! İçten içe kaynaşan hayatıyla, durmadan çarpışan ihtiraslarıyla, kin ve sevgileriyle, birdenbire coşan nefretleriyle, kaynayan sular gibi içten dönen ve derinleşen dolaplarıyla, daima kızdırılmış bir kaplan gibi atılmağa, parçalanmağa hazır ocaklarıyla, tekkeleriyle, esnafıyla, o kadar parça parça, dağınık göründüğü hâlde istediği gün, sokakta, çarşıda, meydanda birdenbire birleşen, acayip ve korkunç bir mahlûk gibi halka halka büyüyen, genişleyen, okyanuslar gibi homurdanan, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkan, devirip altüst eden, kadını erkeğini tamamlayan halkıyla her türlü canlılığın üstünde canlı şehir.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Teknoloji hayatı kolaylaştırabilir, ancak mutluluk vermez


Daha sağlıklıyız, sayısız imkana sahibiz ve daha iyi eğitim alıyoruz. Ancak diğer temel insanî gerekliliklerden yoksunuz. İstikrarlı ilişkiler, toplum bilinci, güven duygusu, yetişkinliğe ve iş hayatına sağlıklı bir geçiş, bunlardan sadece birkaçı... Büyük anne ve büyük babalarımız televizyonsuz yaşayabilirdi, ancak yalnız değillerdi. Terörist saldırısı ihtimalinden korkmuyorlardı ve Princeton'a en kestirme yoldan gitmek konusunda takıntılı değillerdi. David Myers, The American Paradox (Amerikan Çelişkisi) adlı kitabında, Amerika'yı her türlü imkânın bulunduğu, ancak kişilerin kendini daha kötü hissettikleri bir ülke olarak tanımlamış. Teknoloji ve maddi şeyler hayatı kolaylaştırabilir, ancak mutluluk vermez. Günümüzde, geçmişin yakın ilişkilerini özlediğimizi bile söyleyebiliriz. Çok fazla seçeneği olan bir dünyaya adım atıyoruz ve çok küçük yaşlarda depresyona giriyoruz.

Jean M. Twenge, Ben Nesli
(Kaknüs Yayınları)

01 Aralık 2015

Kalbin tamiri


İnsan o kadar rakik, o kadar duygusal, o kadar hassas, nazik bir mahluktur ki kalbi kırıldığı anda o kalbin bir daha tamiri mümkün değildir demeyeceğim ama fevkalade zordur. Onu da kalp doktorları var, tabib el-kulûb var, kalpleri tamir eden hekimler var, onlar tamir eder. Bypass'la o iş olmuyor, bypass'la kalbin fizyolojisi düzeliyor eyvallah, hiçbir itirazımız yok. Ama bir insanın kırılan kalbini herkes kolay kolay tamir edemez. Benim tanıdığım bir "büyük" vardı, o derdi ki "ben bir 'talebem'de bir su-i hâl görsem, onu kolay kolay söyleyemem, üzülür. Çok hususi bir vaziyet ortaya çıkarsa ki o tertîb-i haktır, o zaman söyleyebilirim. Ama onun hakkında dua ederim. Düzelmediyse bir daha ederim, düzelmediyse bir daha ederim.". İşte kalp böyle olunca, Allah o kalbin arzusunu kırmaz. "Kalpten kalbe bir yol vardır" lafzı da buradan anlam kazanır... Eskilerin duası şöyleydi: "Ya Rabbi, bizi kendi kendimize bırakma, tevfikini bize refik eyle."

Sadettin Ökten
*Serdar Tuncer'in 19 Ocak 2014 tarihinde Başka Şeyler'de konuğu Prof. Dr. Sadettin Ökten'di. Programın tamamını şuradan izleyebilirsiniz.

Cemâlin şem'ine pervâne gönlüm



Cemâlin şem'ine pervâne gönlüm
Çevirdin yandırıp külhâne gönlüm
Harap oldu yetiş vîrâne gönlüm
Çevirdin yandırıp külhâne gönlüm

Değil mi âdetin rahm ü mürüvvet
Nedir bilmez misin derd-i muhabbet
Bıraktın bendeni bî-tâb u kudret
Çevirdin yandırıp külhâne gönlüm

Bestekâr: Zekâi Dede
Makam: Hüseynî Aşîran

Ey garip bülbül diyârın kandedir



Ey garip bülbül diyârın kandedir
Bir haber ver gül-i zârın kandedir
Sen bu ilde kimseye yâr olmadın
Var senin elbet yârin kandedir

Artdı günden güne feryâdın senin
Âh ü efgân oldu mut'adın senin
Aşk içinde kimdir üstâdın senin
Bu senin sabr ü karârın kandedir

Bir enîsin yok aceb hasretdesin
Rahatı terk eyledin mihnetdesin
Gice gündüz bilmeyip hayretdesin
Ya senin leyl ü nehârın kandedir

Ne göründü güle karşı gözüne
Ne büründü baktığınca özüne
Kimse mahrem olmadı hiç râzına
Bilmediler şeh-süvârın kandedir

Gökte uçarken yere indirdiler
Çar-anâsır bendlerine urdular
Nûr iken adın Niyâzî koydular
Şol ezelki itibârın kandedir

Güftekâr: Niyâzi Mısrî
Bestekâr: Ali Şirugâni Dede
Makam: Hicaz

Prof.Dr. Palmira Brummett: "Şah İsmail batılılar tarafından kurtarıcı olarak görüldü."


Görsele tıklayarak okunabilir hâlini görebilirsiniz.

Etnik Türkçü milliyetçiliğin çıkmazı

Mustafa Çalık, "Her millî varlık gibi Türk ve Türklük de başladığı yerde,
yani tarih sahnesine çıktığı noktada donup kalmış değildir" diyor. [Fotoğraf: AA-Arşiv]
Söz konusu milliyetçilik anlayışının ‘soy’ ve ‘dil’i merkezine yerleştirdiği Türklük kavramını ve bu kavramlaştırmayı zora sokan her problematik durumu da mantık dışı karînelerle açıklama çabası tam bir fâsit daire halini almıştır; çünkü soy kavramına yapılan vurgu, ayrılıkçı unsurlar nezdinde ‘etnik menşe (köken)’, soy çerçevesinde vurgulanan dil kavramı da ‘ana dil’ terimiyle karşılanıyor. O zaman da karşı tez çok kolaylıkla şu tarzda şekilleniyor:Bizim etnik menşe’miz farklı olduğuna göre ‘soy’ olarak Türklüğe dahil değiliz, ‘ana dil’imiz farklı olduğu için ‘dil’ olarak da Türklüğe dahil edilemeyiz.

Etnik menşe ve işaret ettiği soy bağı ve soydaşların ana dili olarak Türkçe, elbette ki Türklüğün başlangıç noktasıdır ve ona dahildir, ama Türklük buna indirgenemez; zira her millî varlık gibi Türk ve Türklük de başladığı yerde, yani tarih sahnesine çıktığı noktada donup kalmış değildir. Uzun ve zengin bir tarihî tecrübe yaşamıştır. Bu tarihi ve bu tarihin zengin tecrübesini yok sayıp onu ilk kaynağındaki ham vasıflarından kalkarak tanımlamaya çalışmak, onun bu mâcera içerisinde ürettiği değerleri de, gerçekleştirdiği beşerî ve medenî inkişafı da kaale almamaktır.

Millet kimliğinin, yani millî kimliğin, hadi daha da vurgulu biçimde söyleyelim Türk Millî Kimliğinin mâhiyetini, ancak millî tarihin tecrübesinden ve yaşayan ortak değerlerden kalkarak ortaya koyabiliriz. Bu mesele, herkesin kendi şahsî temâyül ve tercihlerine, indî (sübjektif) kıymet hükümlerine göre belirleyeceği “ideal tip”ler keşfetme gayreti ile ve mücerret (soyut) düşünce eksersizleriyle halledilemez. Millî Tarih ve yaşayan ortak değerler! Pusula da budur, analitik çerçeve de budur, “veri bankası” da budur; şâyet bu meseleleri ucuzlatmadan tartışacaksak!..

Bürokratik-otoriter usûllerle bir topluma veya millete “kimlik kartı” çıkarmaya yahut da eski ifâdemizle “hüviyet cüzdanı” hazırlamaya kalkmanın en başarısız örneklerinden biri olarak Kemalist resmî ideolojinin duvara nasıl tosladığını hep birlikte seyrettik.

Mustafa Çalık
(Aljazeera, 24.11.2015)

Ayrıca bkzSiyaset, Milliyetçilik ve MHP

Cem Behar: "Gerçek sokaklar ne oldu? Yaya sokağı iken otomobil sokağı oldu!"


Kaybolan bir mahalle olarak 'Kasap İlyas Mahallesi'ni çalıştınız. Hatta bu çalışmanızı Bir Mahallenin Doğumu ve Ölümü ismi ile kitaplaştırdınız. Neden bu mahalleyi seçtiniz, meseleyi anlatma açısından en ideal mahalle orası mıydı?
Bu mahalleyi seçmemin sebebi tamamen teknik ve tarihi şartlara dayanıyor. Çünkü bir mahallenin tarihini incelemek için o mahallenin bilgi kaynaklarının elinizde olması gerekiyor. Oysa İstanbul'un sur içindeki 110 küsur eski mahallesinin hepsi hakkında ayrıntılı bilgi mevcut değil. 19'uncu yüzyılda nedense Kasap İlyas Mahallesi'nin muhtar ve imamları türlü türlü kayıtlar tutmuşlar ve o kayıtlar bugüne kadar gelmiş. Bu kayıtlara rast geldim ve acaba bu kayıtlardan bir mahallenin sosyal tarihi çıkarılabilir mi diye düşündüğüm için 1995 yılında mahallenin tarihini yazmaya başladım. Tabii bu mahallenin sakinleriyle, coğrafyasıyla, topografyasıyla içli dışlı olunca mahalleyle de duygusal bir bağ oluştu. Böylece kendi organik bütünlüğü olan bir sur içi İstanbul mahallesinin 'doğumundan' 'ölümüne' kadar sürecini izlemeye çalıştım. Şu an mahallenin imamı Rauf'u gayet iyi tanıyorum, ayrıca eski muhtarıyla, Kuşçu Hasan'la ve mahallenin yaşlılarıyla epey bir ahbap olduk. Bir nevi 'fahri mahalleli' oldum yani.

Kitapta Osmanlı'dan Cumhuriyet'e doğru uzanan bir seyir var. Tematik anlamda buradan yola çıkarak Osmanlı ve Cumhuriyet mahalleleri arasında ne gibi farklardan bahsedebiliriz?
Mustafa Kemal Paşa Ankara'da meclis kürsüsünde Cumhuriyet'i ilan ettiği zaman Kasap İlyas Mahallesi'ndeki hiç kimse bunu duymadı. Dolayısıyla böyle Osmanlı mahallesi, Cumhuriyet mahallesi diye bir kesinti düşünmemek lazım. Orada bir devamlılık söz konusu. Cumhuriyet'in başka türlü etkileri oldu bu mahalle üzerinde. Ve bu etkiler 30 Ekim 1923'te değil daha sonraki zamanlarda kendilerini gösterdi. İstanbul'un değişmesiyle, imarıyla ortaya çıkan etkiler oldu.

İstanbul'un imarı ile nasıl etkiler ortaya çıktı?
İstanbul, Cumhuriyet'in ilanından sonra bir süre ihmal edilmiş halde kaldı. İstanbul'u biraz imar etmeye başlayalım anlayışı ancak 1930'ların sonlarına doğru doğdu. Başkentin Ankara'ya taşınmasıyla birlikte bütün devlet memurları da oraya gitti. İstanbul bir süre eski başkent ve 'külüstür' başkent olarak kaldı. İlk imar ve şehircilik planlarını yapmak için daha önceleri Fransa'nın müstemleke şehirlerinin planlarını yapmış olan Henri Prost adında bir Fransız şehircilik uzmanı İstanbul için master plan yaptı. Bu planın bir kısmı 'sağlık bölgesi' olarak adlandırılan Cerrahpaşa ve Haseki hastanelerinin bulunduğu bölgeydi. İstanbul sur içinin topografyasını ve coğrafyasını göz önüne getirirseniz bu iki hastanenin çok yakın olduğunu ve bunların hemen altında Marmara'ya doğru inen yamaçların olduğunu görürsünüz. İşte bu bölge bir hastane bölgesi olarak ayrıldı. 1935 ya da 1936'da Atatürk'ün, Cerrahpaşa Hastanesi'ne geldiği zaman hastaneyi çok beğenip pencereden Marmara denizine doğru bakıp bu hastane denize doğru genişlemeli dediği rivayet edilir. Hastanenin denize doğru genişlemesi ise iki ya da üç mahallenin ortadan kalkması demekti. Bunların bir tanesi Hobyar Mahallesi, bir tanesi Kasap İlyas Mahallesi, bir tanesi de Sancaktar Mahallesi. Uzun sürmüş bir süreç içerisinde gerçekten de Cerrahpaşa Hastanesi'nin denize kadar değilse bile deniz boyunca giden demir yoluna kadar genişlemesi bu üç mahallenin tedricen ortadan kalkmasına neden oldu. Önce hastane aşağıya doğru genişledi, kamulaştırmalar yapıldı, davalar açıldı derken mahalle sonuç olarak tahliye edildi ve tamamen ortadan kalktı. 2008'de alınan en son karar ile de mahallenin tüzel kişiliği yani hükmü şahsiyeti ortadan kalkmış oldu. İkinci imar hareketi ise Menderes'in imar hareketleri sonucu 1950'lerde ortaya çıktı. Bu hareketle de sahil yolu açıldı. Kasap İlyas Mahallesi denize kadar gidiyordu. Deniz boyunca devam eden bir mahalleydi. Sur dibinde evler, gecekondular, mağazalar, dükkânlar vardı. Sahil yolu açılınca mahallenin denizle temas eden kısmı, yük iskelesi vs. yıkıldı, deniz dolduruldu, yol yapıldı ve dolayısıyla mahalle örsle çekiç arasında kaldı. Yukarıda Cerrahpaşa'nın çekici, aşağıda yeni açılan sahil yolunun örsü ve neticede bu mahalle ortadan kalktı.

İstanbul'da mahalle anlayışının ortadan kalkması hakkında neler söylemek istersiniz?
Mahalle kabaca üç beş tane dükkânı içine alan belli bir çevreye, muhite verdiğimiz ad. Ama aslında mahalle onun içinde yaşayan insanların tanımladığı bir coğrafya, idari olarak tanımlanmış sınırları ve bir muhtarı olan bir coğrafya değil. Her zaman bir cami ya da bir ibadethane etrafında oluşmuş, birkaç dükkân, bir hamam ve mutlaka çeşme etrafında gelişen fakat sınırları mahallelinin zihninde olan bir birimdi. Çünkü mahalle yaşayan ve organik bir şeydi. Daracık bir sokakta oturan ve pencerelerden karşılıklı olarak bakışan, konuşan insanlar kendilerini aynı mahalleli sayarlardı. O sokağın ortasından bir mahalle sınırı geçirmenin anlamı yoktu. Dolayısıyla mahalleler İstanbul'da her zaman spontane, organik, kurgusal ve yaşama dair şeylerdi. Mutlaka idari birimler olmaları gerektiği zaman başlarına bir muhtar veya imam konurdu. Bir mahallenin sınırlarının belirlenmeye çalışılması girişimi cumhuriyetle beraberdir. Cumhuriyet'in getirdiği pozitivist, rasyonalist, devletin hâkimiyeti doğrultusunda merkezi belirleme anlayışının sonucu olarak 1926, 1927, 1928 yıllarında İstanbul'da sur içi mahallelerinin sınırlarının belirlenmesi yoluna gidildi. Ama mahallenin gerçek sınırı, sakinlerinin kendisini komşu mahalleye girdiğini hissettiği an başlayan bir sınırdır. Maalesef, sokakları, insanları birleştiren bir şey olarak değil mahalleler arasında sınır koyan bir şey olarak gören zihniyetle İstanbul'da mahallelerin sonu başladı. Mahalle kalkınca doğal olarak mahalleli de kalmadı. Bugün Türkiye'de insanlar Anadolu'dan herhangi bir köyden geliyorlarsa birbirleri için benim köylüm diyebilirler. Ama bugün mahallelim diye bir şey yok. Mahallelim diyebilmek için bunun çocukluk dönemlerinde oluşması ve kalıcı olması gerekiyor.


Cumhuriyet'in getirdiği kırılmalara bazı mahallelerin direndiğini görüyoruz. Çıkmaz sokaklar da bu duruma yardım ediyor gibi…
Çıkmaz sokaklar eski İstanbul'da çok fazlaydı. Her İstanbul yangınından sonra çıkmaz sokak yapılmayacak şekilde imara gidildi. Samatya mesela güzel bir örnek olabilir. 1850'lerdeki büyük Samatya yangınından sonra yeni yapılan sokak imarında ızgara sistemi diyeceğimiz bir yapılanmaya gidildi. Ortadoğu'nun neresine gitseniz, Kahire'de, Kudüs'te, bugün yerle bir olan Şam ve Halep'te pek çok çıkmaz sokağa rastlayacaksınız. Çıkmaz sokak kimseye ait değildi. O sokağa açılan bütün kapıların bir ortak malı gibi görülürdü. Kadınlar o sokağa başlarını örtmeden de çıkabilirlerdi, sokağın ortasında misafir ağırlayabilirlerdi. Çünkü çıkmaz sokaklar mahrem alanın bir parçası gibi değerlendirilirdi. Buna karşılık aynı çıkmaz sokağa bakan evlerin bir tanesi tepesine bir kat daha çıkmak istiyorsa veya evinin alt katında bir dükkân olmasını istiyorsa bütün o çıkmaz sokakta evleri olan insanların hiç değilse zımni olarak iznini almak durumundaydı. Çünkü oraya ya bir dükkân yapılacaktır ya bir atölye ve bu beraberinde bir gürültü, kirlilik getirecekti. Ya da yabancıların sokağa girmesinin müsebbibi olacak olan bir işyeri açılmış olacaktı. Dolayısıyla teknik adıyla bir izni şürekâ gerekiyordu bunun için. Buradaki şerikler işte bu sokağı paylaşanlardan alınıyordu. Yani kamusaldan mahreme doğru ani olmayan bir geçiş, bir ara yüz var çıkmaz sokaklarda.

Yeni taşınacak biri olduğunda da bu izin gerekiyor muydu peki?
Taşınacak birinin makbul biri olması yeterliydi. Gayriresmî bir tanışma süreci oluyordu sadece. 17'nci ve 18'inci yüzyılın fetva mecmualarına bakarsanız şeyhülislamların çıkmaz sokaklarla ilgili bir sürü fetva verdiğini görürsünüz. "Filan Efendi bahçesine sokağı görecek bir çıkma yaptıracak, bunu yaptırsın mı?" Birisi şikâyet ederse bu şeyhülislama kadar gidiyor. Mesela 'Zeyd, Amr'ın evinin görüldüğü yere bir çıkma yapmak isterse ve buna Amr itiraz ederse ne lazım gelir?' gibi sorular sorulur. Sorunlar genelde yerel olarak çözülüyor. Zaman zaman bu sorunlar şeyhülislama kadar çıkıyor. Niye? Çünkü sorun yarı mahrem yarı kamu bir alanı kapsıyor. Ve bu alanda bir ticari faaliyet yapılması ya da birinin bir dükkân açması sorun olabiliyor. Diyelim ki birisi bozahane açmak istiyorsa, ki bu Osmanlı'da meyhanenin kibar adı olabiliyor, buna izin vermek istemeyen çıkabiliyor. Dolayısıyla mahrem alandan kamu alanına geçiş önce evin taşlığı sonra varsa sokağa bakan merdivenleri, sokak çıkmaz ise çıkmaz sokağın kendisi ve sonrasında da ana sokak.

Biz bir geçiş dönemi yaşadık ve bugün geldiğimiz noktada hem mahallenin gönüllü sözleşme kültürünü kaybettik hem de bunca kalabalığın yaşadığı şehirlerde nizami bir hayat kuramadık. Madem birbirimize selam vermiyoruz, o halde arabamızı nereye park edeceğiz, çöpü nereye atacağız gibi kurallarımız olmalı ki bir arada rahat yaşayabilelim. Biz hem bir nizam kuramıyoruz, aynı zamanda mahalle kültürünü de kaybediyoruz. Bir karmaşa içinde yaşıyoruz, hayatı zorlaştırıyoruz.

Aslında henüz kuramıyoruz. Unuttuğunuz çok temel bir gerçek var. Sözünü ettiğim 17'nci, 18'inci ve 19'uncu yüzyıllarda İstanbul nüfusu aşağı yukarı 300 bin-400 bin falandı. Bugün çok büyük bir metropol değil megapolde yaşıyoruz. Hayatların yan yana anonimleştiği bir megapol… Böyle bir megapolde geleneksel bir toplumun kurallarını nasıl ikame edeceğimizi henüz öğrenmiş değiliz. Nostalji demek istemiyorum. Bu nefret ettiğim bir duygudur zaten. 'Ah, vah canım İstanbul ne iyiydi, gayrimüslimlerle çok iyi geçinirdik' filan... "Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini" demiş şair, bir şekilde beraber yaşama kültürü bulunacaktır diye düşünüyorum.

Var mı bir yol haritanız?
Şöyle; İstanbul, Batı Avrupa'daki büyük şehirlerin iki asırda kat ettiği değişimi 50 senede kat etmek durumunda kaldı. Bir yaşam biçiminden başka bir yaşam biçimine çok çabuk geçti. Bu bir kaos duygusu yaratıyor olabilir. Geçici bir değerler kaybı duygusu da yaratıyor olabilir. Ama bunlar bir şekilde ikame edilecektir. Edilmemesinin imkânı yoktur. Çünkü toplumlar toplum oluşturuyorlarsa bir sürü yazılmamış kuralla birlikte yaşamak durumunda kalmışlardır. Bazılarının kuralsızlık diye tanımladığı şey aslında çabuk gelmiş bir değişikliğin ve geçiş döneminin şaşkınlığıdır. Bu mutlaka bulunacak ve yerleşecektir. Kaldı ki İstanbul artık homojen bir şehir değil. Sosyal konum açısından olsun yerleşim yoğunluğu açısından olsun bundan 200 sene önce çok daha homojendi. En basit şunu söyleyebilirim ki bugün İstanbul'da varlıklı mahalleler var ve daha az varlıklı mahalleler var. Eski İstanbul'da benim dediğim Tanzimat'tan önceki İstanbul'da böyle bir şey yoktu. Aynı mahallede zengin, fakir, orta halli, dilenci, herkes birlikte yaşardı. Aynı mahallede üç-beş tane büyük konak ve bir sürü döküntü ev olabilirdi. Sınıf ayrımı coğrafi değildi. Başka şekildeydi bu ayrım. Dolayısıyla sosyal statü ve sınıf bazında bir ayrışma yoktu İstanbul'da. Şaşkınlığı yaratan şeylerden bir tanesi de bu olabilir. Bakın bu küçücük Kasap İlyas Mahallesi'nde 18'inci, 19'uncu yüzyıllarda nüfus 1000-1200 kişiydi, dört tane paşanın konağı vardı. Ama buna karşılık nüfus sayımlarında meslekleri sâil ya da seele olarak geçen insanlar vardı. Dilenci demektir. Fukaradan Ahmet diye bilinen insanlar vardı. Bir tek istisnası vardı bunun: Fatih ve civarı. Çünkü ulema semtiydi Fatih. Büyük medreseler Fatih'te olduğu için gerek medrese talebesi gerek medresenin mollaları o civarda otururlardı. Bu istisna dışında sınıfsal ya da mesleki aidiyete dayanan bir mahalle ayrımı katiyen yoktu. Hukukçular Sitesi, Doktorlar Sitesi gibi şeyler yoktu.

Anadolu'da kalkınan daha az nüfuslu şehirler de aynı kaderi yaşamıyor mu?
Tabii, bu sadece bir İstanbul için geçerli değil. Anadolu'nun büyük şehirlerinde de aynı şaşkınlık vardır. Sanayileşmenin değdiği şehirlerde özellikle olsa gerek. Bursa, Kayseri, Konya, Adana gibi şehirlerde özellikle vardır. İnsanlar, kimin nerede ve hangi konumda olduğunun bilindiği, yüz yüze iletişimin tek iletişim biçimi olduğu ve dolayısıyla saygı ve iletişim sınırlarının sosyal ve ahlaki kodlar tarafından belirlendiği ortamı özlüyor olabilirler. Ama özlem bir işe yaramıyor. Farklı kodlar bulunacaktır bundan sonra. Ama bu nerede doğduğumuzu bilmezliğimiz, sokak, mahalle, komşu, semt, muhit, mesken kavramları konusunda nerede olduğumuzu bilmezliğimiz bir süre daha devam edecek.

Site yaşantısına ne dersiniz? Kimlik, sınıf hatta ideoloji açısından yeni mahalleler mi siteler?
İstanbul'da 14 milyon küsur kişi yaşıyor. Bu çok büyük şehirde çok çeşitli amaçla yapılan siteler var. Ama bu siteler ve yeni mahalleler eski mahalle hayatının canlandırılmasına neden olacak mı bilemiyorum. Veya o siteye ya da o semte aidiyet duygusu ve farklı bir kimlik duygusu gelişir mi onu bilemem. Çünkü bundan iki asır önceki semt mahallelerinin çok güçlü bir aidiyet duygusu vardı. Adam "Ben Şehreminiliyim" derdi, bir başkası "Ben Karagümrüklüyüm" ya da "Ben Samatyalıyım" derdi. Böyle bir aidiyet duygusu doğacak mı? Onu birkaç kuşak sonra göreceğiz.

Sokak kimi zaman nostaljik bir hatırlanma nesnesine, kimi zaman da romantik bir aidiyet aracına mı dönüştü? Mesela AVM'lerin içerisine sanat sokağı veya organik ürün sokağı yapıyorlar. Bu şekilde duygusal bir şeye mi dönüştü artık sokak?
Sokak, nostaljiden para kazanma aracı oldu deseniz belki daha doğru olur. İstinye'de İstinye Park vardır onun içerisinde bir sokak vardır. Bir tane kuruyemişçi bir tane bilmem, baharatçı… Eski mahalle ve semt pazarlarını andıran sokaklar yapıldı. Onlar bir nostaljiyi bir temettüye dönüştürme aracı oldu. Gerçek sokaklar ne oldu? Yaya sokağı iken otomobil sokağı oldu! Bu kadar basit. Sokağın ölçütleri ve boyutları sokağın içindeki yaşam biçimi artık arabalara göre düzenleniyor çoğu yerde, yayalara göre değil. Mesafeler de büyük olduğu için her yere arabayla gidiliyor. Arabalar çok değiştirdi İstanbul'u. Ben hatırlarım çocukluğumda mesela Barbaros Bulvarı yapılırken, 1950'lerin sonu 60'ların başında, fotoğraflarına rastlarsanız, Barbaros Bulvarı boştur. Koca bulvarda dört tane araba vardır. O zaman insanlar 'bulvarları kimler için açıyorsunuz?' diyerek isyan etmiştir. Çünkü bunları açmak için bir sürü kamulaştırma, yıkım gibi şeyler yapıldı.

Gezi Parkı meselesinden sonra 'sokak' biraz politik bir kavrama dönüştü. 'Sosyal medyadan sokağa inelim' görüşü vardı o dönemde.
Sokağa inelim demek, 'sokağı politik bir yere çevirelim' demektir. Ayrıca Gezi olaylarını da çok abartmayın. Ben 1960 yılında üniversitedeyken, Paris 1968 olaylarına şahit oldum. Abartmıyorum, o olaylar Gezi'nin 100 misliydi. Bu yüzden ben Gezi olaylarının sosyal etkisi açısından abartıldığını düşünüyorum. 40 yıl gecikmeyle 1960'larda başka yerde olanların bir minyatürünün İstanbul'da olması siyasi atmosferi bu kadar değiştirmez, değiştirmedi de nitekim. Ama 'sokağa inelim' cümlesi, ister İstanbul'da söylensin, ister Diyarbakır'da söylensin, 'sokakları bir siyasal gösteri alanına getirelim'dir. Bu sokakların günlük yaşamdaki veya şehirdeki fonksiyonlarını değiştirelim anlamına gelmez. Geçici bir siyasi nümayiş alanı haline getirelim demektir. İstanbul'da Taksim Meydanı'nın kendine özgü siyasal sosyal anlamda sembolik bir anlam kazandığı kesin. Bu ise Gezi'den dolayı değil, 1 Mayıs ile ilgili. Gezi, bunun üzerine eklendi, yoksa bu misyon o zamandan beri vardı. Bu o meydana atfedilen bir gizil güç, bir potansiyelden dolayı. Böyle alanlar her yerde var. Londra'da Trafalgar Square Meydanı var, Paris'te Place De La Concorde var, Bastille vardır. Herkes bir şey olduğunda Bastille'e gider. Niye? Çünkü bundan 200 yıl önce oradaki bir ayaklanmadan dolayı Fransız İhtilali başlamıştır. Taksim Meydanı da sembolik bir anlam kazanmıştır.


Peki, hocam sokakta asılan çamaşır ipleri ve çamaşırlar size ne ifade ediyor?
Var mı hâlâ ben göremiyorum.

Balat'ta hâlâ var...
Balat'ta var öyle mi? Tabii ki var. Çünkü Balat'taki sokaklar dar, Balat'taki sokaklardan ancak bir tane araç geçebiliyor. Balat'ta karşı karşıya oturan özellikle ev hanımları birbirlerini tanıyorlar ve birbirlerinin çamaşırlarını yürütmeyeceğini de biliyorlar. Makaraları koyuyorlar, hangisi kimin çamaşırı belli. Ayrıca sokağa çamaşırlarını asmaktan çekinmiyorlar çünkü sokak tanıdık insanlarla dolu. Balat'ın popülasyonu bugün 200 sene öncekinden çok daha farklı ama yine sokakların topografyası değişmediği için o semte yeni gelen yerleşimciler, yine kendi aralarında bir söylenmemiş iletişim oluşturmuşlardır.

Sitelerde mesela halı silkelemek, çamaşır asmak, kapının önünde halı yıkamak yasak.
Şöyle bir şey var, çamaşırlarını dışarıda kurutan insanların çamaşır makineleri varsa da kurutma makineleri olmayabilir. Halılarını hâlâ silkeliyorlarsa 3 bin-4 bin wattlık süpürgeleri yoktur.

Hocam siz sokakta oyun oynadınız mı?
Oynadım tabii ki. Misket, çelik çomak, kuka, kızlar seksek oynardı, ip atlardı. Biz saklambaç, körebe, biraz büyüdüğümüz zaman da savaş oyunları oynardık.

Mahalle takımınız var mıydı? Futbol oynar mıydınız?
Benim büyüdüğüm mahallede, mahalle futbol takımı kalmamıştı. Büyüdüğüm semt Asmalımescit'tir. Bugünkü gibi meyhane falan yoktu. O zamanlar karma oturulan, orta halli ailelerinin kaldığı bir semtti. Birtakım boş arsalar vardı, bugün bilinmez, mahalle aralarındaki boş arsa, arka arsa nasıl bir şeydir. O zamanlar yedi-sekiz yaşlarına gelinince oralarda futbol oynanırdı. Bizim mahalledeki bir yokuş Kasımpaşa'ya indiği için, bugün Recep Tayyip Erdoğan Stadı'nın olduğu yerde, boş bir toprak arazi vardı ve orada dört beş tane futbol sahası vardı. Küçük sahalarda küçük çocuklar, daha büyük sahalarda abiler oynardı. Toprak sahaydı, kale falan yoktu, iki tane taş konulup kale yapılırdı. Oyuncak da yoktu benim zamanımda. Onun için evde oynayacağımız oyuncaklar daha ilkeldi. Bu yüzden sokakta oyun oynamayı tercih ederdik.

Sokak kavgaları olur muydu?
Gençler ve delikanlılar, ciddi mahalle aidiyetinin olduğu dönemlerde kendilerini bir şekilde, mahallenin şerefini, (nasıl hayali bir şerefse bu?) korumak isterlerdi. Yani mahallede oturan kıza biri bir laf mı etmiş, mahalleden bir çocuk başka mahallede dayak mı yemiştir, geçerken küfür mü etmişlerdir çocuğa? Bunun gibi bir şeydir. Bu bütün mahallenin şerefine, onuruna dokunur. Delikanlılar bunu tamir etmeye giderler ve mahalle kavgası çıkar. Eğer karakol yakınsa pek kavga çıkmaz. Dediğim gibi o gençlerin daha annelerinden emdikleri süt ile birlikte, mahalle bilincine sahip olmalarıyla alakalı bir şey bu. Yoksa yedi-sekiz yaşındaki çocuğun onuruna ne dokunabilir ki?

Sokak isimleri nasıldı?
Benim doğduğum sokak Balyoz Sokak mesela. Beyoğlu'nda hâlâ vardır. Niçin Balyoz peki? Çünkü Venedik Cumhuriyeti'nin İstanbul elçisinin ismi Balyoz'du. İtalyancada bu 'Balyo', Türkçede 'Balyoz'dur. O adamın konağı eskiden o sokaktaydı. O sokaktan kalktığı zaman sokağın adı Balyoz Sokak kaldı.


Şimdi sokak çalgıcıları var, metroda, vapurlarda, eskiden de var mıydı?
İstanbul'da sokakta müzik icra edilmesi çok nadir bir durumdu eskiden. Pek rastlanmazdı. Tabii saz takımları vardı, sanatlarını kapalı yerlerde, gazinolarda, meyhanelerde, kıraathanelerde icra ederlerdi, sokaklarda değil. Sebebi de gayet basit. Bir grup müzisyen düşünün, nerede müzik icra edecek? Bir meydanda, genişçe bir sokakta, kalabalıkların onlara müzik icra edebilecekleri yer bıraktıkları mekânda. Oysa eski İstanbul'da meydan kavramı yok ki. Meydan yok çünkü. Onun için sokak çalgıcılığı, sokakta müzik icra ederek hayatını idame ettirme Türkiye'de nispeten yeni bir şeydir. Âşık kahvehaneleri vardı, orada sazını alan ozanlar gidip müzik icra ederlerdi. Veya klasik müzik icra eden kahvehaneler vardı, oralarda fasıl icra edilirdi. Eski meyhanelerde fasıl heyeti gelirdi, fasıl okurlardı. Ama sokakta yok böyle bir şey. Beyoğlu yayalaştığı zaman başladı bu gibi şeyler, daha önce yoktu.

Peki o zaman sokaktan gelen sesler nasıldı?
Sokakta tramvayın çın çını, İstanbul'un merkezinde Kapalıçarşı, Mısır Çarşısı, çevresi ve Tahtakale'de bin bir türlü satıcı sesleri, mahallelerde seyyar satıcılar... Sadece Suriçi'nde değil, tüm İstanbul'da böyle. Sütçüsü, yoğurtçusu, bozacısı, mevsimine göre meyve sebze satıcısı… 'Domates, biber, patlıcan!' tamamen oradan çıkmış bir şey.

Son olarak size gelelim; klasik müzikle, sokaklarla, mahallelerle ilgilenen bir iktisat profesörüsünüz. Kafamda farklı çekmeceler var diyorsunuz. Şu anda sizi en çok ilgilendiren şey nedir?
Şizofrenik bir akademi hayatım var benim. Bir çekmeceyi açıyorsunuz bir şey çıkıyor, diğer çekmeceyi açıyorsunuz başka bir şey. Şu son aylarda elimde müzikle ilgili uzun bir makale var, onunla ilgilenmeye çalışıyorum. Dimitri Kantemiroğlu, Boğdan Prensi. Ağabeyi ve babası Boğdan voyvodasıyken kendisi İstanbul'da 22 sene yaşamış bir müzisyen. Bir edvar kaleme almış. İşte ben de Kantemiroğlu'nun yazdıklarıyla ilgili bir şeyler kaleme aldım, kafamı o meşgul ediyor.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bu konuştuklarımızın kıssadan hissesi şudur: Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü dönemi olarak bahsedilen Kanuni Sultan Süleyman döneminde başkent İstanbul'un nüfusu nedir biliyor musunuz? 250 bin. Bugün bu rakam sadece Kadıköy ilçesinin nüfusu. Şehirler beklenenden çok daha erken değiştiği zaman insanların ruhları inciniyor, elbette bunu anlıyorum. Ama şehirler değişir. Değişmesinden korkmamak lazım, çünkü değişmeyen şehir yoktur.

Cem Behar
(Lacivert, 18, Kasım 2015)

PROF. DR. CEM BEHAR KİMDİR? 1946 yılında İstanbul'da doğdu. Yükseköğrenimini ve doktorasını Paris'te tamamladı. Klasik Türk Müziği ile alakalı çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayımlanmıştır. Çeşitli dönemlerde Paris Üniversitesi'nde misaf ir öğretim üyesi ve Cambridge Üniversitesi'nde misaf ir araştırmacı olarak bulundu. Akademik hayatını müzik ve iktisat alanlarına paralel sürdüren Behar, şu an Boğaziçi Üniversitesi'nde Rektör Yardımcılığı görevini sürdürmekte ve İstanbul Şehir Üniversitesi, İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Aşk Olmayınca Meşk Olmaz, Musikîden Müziğe, Ali Ufkî ve Mezmurlar gibi Türk müziğiyle alakalı birçok kitabı da mevcuttur.

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.