09 Aralık 2015

Prof. Dr. Hüsamettin Arslan: "Modern insan için TV ve cep telefonunun önü seküler bir mabettir."


Modern insan için TV ve cep telefonunun önü seküler bir mabettir. Modern insan görüntünün (imajın, suretin) önünde sürekli secde halinde olan varlıktır. Tanrı’nın sureti olan insan, dünyevi suretler önünde secde ediyor. Geçmiş (ezel) ve gelecek (ebed) sürgün edilmiş. Halbuki yaşadıklarından yalnızca geçmişin sesini işitebilenler ders çıkarabilir. İnsan Heidegger gibi düşünmeden edemiyor: “Gelecek hızla geliyor, gelecek geliyor.” “İnsanlığı artık yalnızca bir tanrı kurtarabilir.” Bu apokaliptik bir ifadedir. Ölüm geliyor, kıyamet hızla geliyor. Hem burnumuzun dibinde hem de uzakta.

Dijital teknolojiyle birlikte, öteden beri varolduğumuz topluma ikinci bir toplum eklendi: dijital toplum veya sanal toplum. Sanal toplum, toplum diye bildiğimiz gerçekliğe yamanmış bir ilave, bir ek, bir zeyl’dir. Çocuklarımız artık dünya ölçekli bir dijital cumhuriyetin yurttaşları. Doğru, artık ebeveynler torunlarından öğreniyor. Öyle görünüyor. Tecrübe aktarımının yönü değişti! Fakat gerçekten öyle mi? Çünkü en tecrübeli insanlar, interneti en fazla kullananlar değil. Torunların tecrübesi “gerçek,” daha doğrusu “hakiki” tecrübe değil, “sanal” tecrübe. Kaldı ki, tecrübe eşittir bilgi değil. Hakiki bilgiye sahip olmak için “yaşamak” gerekir, tecrübe yaşanılan şeydir, öğrenilen değil; torunlar yaşamıyorlar, seyrediyorlar, sadece seyrediyorlar. Fakat bu, ima ettiğiniz gibi, öteden beri varolageldiğimiz toplumda yeni bir hiyerarşi doğruyor. ben buna sanal hiyerarşi diyorum.

Düşünme, tefekkür etme organımız kulağımızdır. Göz kendisini göremez, dolayısıyla sorgulayamaz. Oysa kulak bunu yapabilir; insan kendi sesini duyabilir; dil kendisini işitebilir. Refleksiyon, tefekkür, kendini sorgulama organımız kulağımızdır. Dil kendisini de sorgulayabilir. Kulak içimize açılan hoparlördür. Hakikat görülemez, sadece işitilebilir. Klasik metinlerimiz “İşit ey oğul” diye başlar. Kur’an ve diğer monoteist dinlerin kutsal kitapları “Onlara de ki” ifadesiyle doludur. Kur’an daima tebliğ vasıtaları sıralamasında kulağı gözden önceye yerleştirir. İlk vahyin tercümesi “Oku” ne yazık ki bir yanlış tercümedir. Aslı “İktibas et, tekrarla, zikret”tir. Yani zikir ve ve şükür, tesbih ve imame. Göz kılavuza, rehbere ihtiyaç duymaz. Jacques Ellul gözün gördüğü şey “gerçeklik/olgu”dur, kulağın işittiği şey “hakikat/yalan”dır diyor. Bu ayırım fevkalade önemlidir. Diyanet’in anlı şanlı ilahiyat profesörlerine yaptırdığı Kur’an mealinde ‘hakikat’ kelimesinin ‘gerçek’ diye tercüme edilmesi entelektüel zilletimizdir. Modern dönemde hâkimiyetini ilan eden göz, insanı seyirci konumuna düşürmüştür. Çünkü göz pasiftir, görüntünün önünde pasiftir, âdeta secde eder.

Her zaman bir çıkış yolu vardır. Yapmamız gereken şey kulağa, yani söz’e, kelama, yani dile itibarını iade etmektir. Özgürlüğümüz buna bağlıdır. Çünkü bize ‘hayır’ deme imkânını yalnızca söz, kelam ya da dil verebilir. Gözümüz vasıtasıyla dış dünya ile kurduğumuz ilişki despotiktir; çünkü imaj bize kendisini dikte eder ve ona ‘hayır’ deme imkânımızı elimizden alır. Bizi yalnızca söz ya da kelam yahut dil özgürleştirebilir. Çünkü özgür olmak ‘hayır’ diyebilmektir.

Prof. Dr. Hüsamettin Arslan
(Nihâyet, 01.12.2015)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.